8. bölüm · Sevilmeyen Çocuklar Serseri Olur

Bölüm 8: Kaybolmuş

E Yağmur

“Kaybolmuş bir ruh, sokakların gölgesinde
saklanır.”

(Yazar'dan)

Hayat bazen insanı bir hastane kapısında durdurur.

Ne ileri gidebilirsin, ne geri dönebilirsin.
Ne nefes alabilirsin ne de konuşabilirsin.
Canından can gider, sesin çıkmaz.

Peki hayat gidene mi zordur, yoksa kalana mı?
Ya da gitmek zorunda bırakılanlara mı?

Beyaz hastane koridorlarında yankılanan sesler, koridorlarda umutsuzca bekleyen insanlar, bir kapının arkasında umut ışığı bekleyenler…

Hastanelerin en zor yanı, bir kapının ardında çaresizce bırakılmaktır. Ve Kaan bunun en büyük kanıtıydı…

Koridorun bir köşesinde çaresizce yere çökmüş bir adam vardı. Başını ellerinin arasına almış, tek bir kelime bile etmiyordu.

Omuzları titriyordu ama dışarıdan bakılınca ağladığı bile belli olmuyordu.

Birkaç adım ötede ayakta duran bir başka adam vardı; çenesi kilitlenmiş, elleri yumruk olmuştu.
Gözlerini bir an olsun ameliyathanenin kapısından ayırmıyordu. Belki bir umut, içeriden iyi bir haber gelirdi.

Ameliyathanenin kapısı açıldı. İçeriden doktor çıktı.
Attığı adımlar, boş hastane koridorunda çaresizce bekleyen o aileye umut oldu.

“Durumu ne?” diye soran bir başka ses yükseldi koridordan. Doktor, gözlerini köşede eğilmiş, ağlamaktan harap olmuş aileye çevirdi.

Doktor derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

“Kurşun iç kanamaya sebep olmuş. Şu an müdahale ettik ama kesin konuşmak için çok erken. Hayati tehlikesi sürüyor. İlk yirmi dört saat çok önemli.”

Koridorun içi derin bir sessizliğe büründü. Bir tarafta Keskin ailesi, diğer tarafta ise yıllarca Kaan’ın yanında olmuş, onu kendi evladı gibi büyütmüş Bozkurt ailesi vardı.

“Yaşayacak ama, değil mi?” dedi Semih Bozkurt.

“Biz elimizden geleni yaptık. Gerisi Kaan’a bağlı. Geçmiş olsun,” dedi ve ayrıldı.

Kimse konuşmadı.

“Baba, yaşar değil mi? Benim kardeşim güçlüdür. Kaan güçlüdür. Bırakmaz bizi,” dedi Oktay.

“Bırakmaz oğlum. Yanımda büyümüş çocuğu mu tanımayacağım?” dedi Semih Bozkurt. Oğlu gibi o da çaresizdi.

“Baba, gitmez değil mi? O da Deniz gibi gitmez…”
Çaresizlik içinde soruyordu bu soruları babasına. Aylarca da sorabilirdi.

“Bir kardeşimi toprak aldı benden… Kaan’ı da almaz, değil mi?”

“Almaz abicim. Bu sefer izin vermeyiz.”

Yıllar önce aynı acıyı yaşamıştı Bozkurt ailesi. Oktay’ın ikizi Deniz’i de böyle kaybetmişlerdi.

Deniz henüz on üçünde, neşesini asla kaybetmeyen bir çocukken; bir katil yüzünden kendi evinin sokağında, ikizinin yanında ölmüştü.

Kiminin kardeşini,
kiminin oğlunu,
kimininse diğer yarısını almıştı toprak.

Kiminin Deniz’ini,
kiminin Atlas’ını,
kimininse Eren’ini…

(Kaan'dan devam)

“Ya kral, ben sana ‘git kızla evlen, yerine ben geçerim’ demedim ki. Sen benim her dediğimi yaparsan başımız dertten götümüz si—”

“Lan!” diye bağıran kişi, her seferinde yanımda olan cingan periydi.

“Sensin lan cingan!”

“Allah Allah, ben mi size diyorum gelin peşimde dolaşın diye?”

“Ulan sen değil misin prensi dövüp yerine geçmeye çalışan?”

“Azıcık zengin olalım dedik, suç mu?”

“Bu masalda suç!”

“Ne masalmış kardeşim… Gir gir bitmiyor!”

Kollarımı birbirine dolayıp yere oturdum. Şu anda zindanın içindeydik. Yanımda prens ve peri de vardı.

“Sen peri değil misin? Çıkıp bizi de kurtarsana?”

“Oldu canım… Tatlı canımı iki gereksiz için tehlikeye mi atayım?”

“Gerekirse evet!”

Kral, kendi oğlunu tanıyamadığı için bizi onunla birlikte yollamıştı.

Yani birazcık (!) dövmüş olabilirim.

“Ya abi, elini ayağını öpeyim, çıkart bizi,” diyen prense döndüm.

“Ne yapayım? Ellerimle anahtar mı üreteyim burada?”

Aklıma gelen fikirle periye döndüm.

“Aklından bile geçirme!”

★★★★★

“Bak, seni fırlatacağım. Sen de anahtarı alıp geleceksin.”

Avucumda tuttuğum periyle son konuşmamızı yapıyorduk.

“Neden ben, Allah’ım!”

“Çünkü küçüksün, her deliğe girersin,” dedim ve parmaklıklara nişan aldım.

“Ya hak!” diyerek periyi parmaklıklardan fırlattım. Biraz fazla olmuş olmalı ki duvara toslamıştı.

“Abi, ne yaptın?”

“Abine sokayım! Hep senin yüzünden geldi bunlar başımıza!”

Sonra etraftaki şeyler değişti. Prens ve zindan kayboldu.

Yerini kulaklarıma gelen makine sesi doldurdu.

Göğsümde hissettiğim ağrıyla ani bir refleksle yerimden kalkmaya çalıştım.

Ama odadaki bir el buna engel oldu.

“Sakinleş, sorun yok… buradasın.”

Yine aynı cümleler.
Lan.
Lan, yine mi!

Sahi…
En son Metin beni vurmuştu. Kerem kapıyı açıp kaçmıştı.

Periyi duvara fırlatmıştım—

Neyse, ikinci detaya gerek yok.

Gözlerimi aralamaya çalıştım fakat gelen ışıkla ağzımdan küçük bir küfür kaçtı.

Sonra biri ışıkları kapattı.

Gözlerimi iyice araladım. Odanın bir köşesinde Semih amca ve diğerleri vardı, diğer tarafta ise Mert’in ailesi.

Onlar ne alaka?

Başucuma koyulmuş ve aralıklarla öten monitör, belki de bu odadaki herkesin umut ışığıydı.

Yaşıyor olduğumu onlara hatırlatan şey oydu.

“Ani hareket yapma abim, yaraların çok taze,” dedi Okan abi. Kafamı salladım.

“Nasılsın oğlum?”

“İyiyim, Semih amca.”

Gözlerimle Oktay’a Vural Bey’i gösterdim.
Ne iş? diye sordum. Bilmiyor olmalı ki omuzlarını silkti.

“Bu monitör daha duracak mı?”

“Ne bekliyordunuz beyefendi? Hemen çıkartalım isterseniz?” diyerek odaya giren kişiye baktım.

“Ferhat abi?”

“Ferhat abi dersin tabii. Ulan kaç yıldır
içinizdeyim! Her haltınıza şahit oldum, sizin götünüzü toplamaktan mesleğimi yapamaz hâle geldim. Mesleğimden soğudum sizin yüzünüzden!”

“Niye öyle diyorsun ki abi?” dedi Oktay.

“Niye mi öyle diyorum! Omzundaki bıçak yarasından Semih amcanın haberi var mı, Oktay?”

Semih amca alev gibi olan gözlerini Oktay’a çevirdi.

“Abi, sussana sen?”

“Tabii işinize gelmeyince ‘Ferhat sus’ oluyor,” dedi ve yanıma geldi.

Eliyle kafama tokat attı, sonra odadaki koltuğa oturdu.

“Bu ne içindi?” dedim ve elimle kafamı tuttum.

“Götünüzün üstüne oturmadığınız için!”

Odaya giren doktorla birlikte odadaki herkesin gözü kapıya döndü.

“Ya ben size fazla kalabalık olmamak şartıyla vermedim mi görüş iznini?”

Herkes kısa bir süre birbirine baktı.

“Hastanın yanında fazla insan istemiyorum. Sadece bir kişi refakatçi olabilir, onun dışındaki herkes dışarıya!”

Bu sözlerden sonra herkes tekrar birbirine baktı.

“En büyüğünüz ben olduğum için bence ben kalayım.” diyen Okan abiyle gözler ona döndü.

“Ben dururken sen neden kalıyormuşsun?” dedi Semih amca.

“Semih, sen yaşlısın. Gençlerden birisi kalsın.”

Tülin ablanın sözlerinden sonra Oktay annesinin alnından öpüp geri gelmişti.

Odanın kapısı gürültülü bir sesle açıldı. İçeri giren kişilerle birlikte Keskin ailesi hariç herkesin ağzından aynı cümle çıktı:

“YİNE Mİ SEN!”

“AY MERHABA SEVGİLİ AİLEM VE ZAVALLI HANEDAN ÜYELERİ!”

Odanın köşesinden gelen sesle kafamı o tarafa çevirdim.

Oktay—

“Abi, Oktay bayıldı.”

“Biliyorum.” dedi Okan abi ve kendini yere bıraktı.

“Ay, ne oluyor bunlara ya?” diyen kişiye kafamı çevirdim.

“Sen geldin ya, çok mutlular.” dedi Tülin abla ve kahkaha attı.

“Aaa, Ferhat abi?” diyerek Ferhat abinin yanına giden Gece’ye baktım.

Ferhat abi ise elini kalbine koymuş, Gece’ye bakıyordu.

“FERHAT ABİ, NE OLAYLAR VAR BİLİYOR MUSUN?” diyerek Ferhat abinin üstüne yürüyen Gece’ye tepki gelmişti.

“Gece, Allah rızası için sal beni.”

“Daha bir şey yapmadım ki?”

Sonuç ne mi?

Ferhat abi ve Oktay baygın. Semih amca ve Okan abi bayılma raddesinde.

Keskin ailesinden de sadece Vural bey ve Demir buradaydı.

“Gece gelince konu gitti. Kaan’ın yanında kim kalacak?” diyen Demir’e tekrar baktım.

Baygın olan herkes bir anda ayılmış ve ayağa kalkmıştı.

“Hepinizden büyüğüm, ben kalacağım!”

★★★★

“Ooo piti piti karamela sepeti, terazi lastik, jimnastik. Biz size geldik bitlendik. Hamama gittik temizlendik. Dik dik dik. Son dersimiz ma-te-ma-tik. Baba çık, elendin!” diyen Oktay’ı dinliyordum.

Kendi aralarında karar veremedikleri için sayışma yapıyorlardı ve şu ana kadar Okan abiyle Semih amca elenmişti.

"Ooo piti piti-" diyerek tekrar başlamışlardı ki odaya giren doktorla dikkatler oraya döndü.

“Ohoo, siz hâlâ burada mısınız ya? Hepinizi anlarım da, Ferhat, sen ne diye uyuyorsun bunlara?”

“De mi kardeşim, ben de onu anlatmaya çalışıyorum. Doktor olan benim, o yüzden benim kalmam gerek diye… ama dinleyen kim?” dedi ve kendini koltuğa attı Ferhat abi.

“20 yaş altı ve 30 yaş üstü herkes eve gidiyor,”
diyen doktorla odadaki herkesten itiraz sesleri yükseldi.

“Herkes gideceğine göre tek ben kalıyorum,” diyen Ferhat abi, odadaki herkesi kapıdan çıkarmıştı.

“Hadi, herkese iyi akşamlar,” dedi ve kapıyı kapatıp geri geldi.

“Oh be, dünya varmış.”

Kendine en rahat pozisyonu bulmuş olmalıydı ki elindeki telefonla birine yazıyordu.

Yoksa rahat olmadığı sürece eline telefon bile almazdı.

Onu tanıyordum. Onu herkesten iyi tanıyordum.
Elindeki telefonu cebine koyup bana döndü.

“Ne yapmayı planlıyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Ateş’ten bir şeyler öğrendim, Kaan. Yaşadığın şeyleri göz önüne getirirsek hepsi çok zor şeyler. Önce ailen, sonra sokaklar… ve şimdi her şey tamamen değişiyor.”

“Onlarla gidemem.” Ağzımdan çıkan kelimeler benden izinsiz çıkıyordu.

“Ne?” Ferhat abim söyleyeceği sözleri unutmuş gibiydi.

“Onlarla gidemem işte abi. Ben bir aile istemiyorum. Bir aileye ihtiyacım yok, olmadı da.”

“İstiyorsun, Kaan. Ailen olmasını istiyorsun.”

“İstemiyorum.”

Hayır… istiyordum.

“Seni tanıyorum, Kaan. Kimsenin dokunmasına izin vermediğin saçlarını okşayan bir annen olsun istiyorsun. Omuzlarında taşıdığın yükü senden alacak bir baban olsun istiyorsun. Seni koruyacak bir abin olsun istiyorsun. Birlikte büyüyeceğin bir ikizin olsun istiyorsun.”

Ağlıyor muydum?
Sanırım evet.

“Ve en çok da… abi olmak istiyorsun, Kaan.”

Eğdiğim kafamı kaldırıp Ferhat abime baktım.

“İstemekle sahip olmak aynı şey değil abi.”

Gözlerini gözlerime kilitledi.

“Ben aileleri hep uzaktan izledim.”

Yutkundu. Yutkundum.

“Benim olduğum yerde aile kalmıyor abi.”

Sol gözümden bir yaş aktı.

“Abi… ben ailelere iyi gelmem.”

Hiçbir şey söylemedi. Ne bir cümle kurdu ne de ağzından tek bir kelime çıktı.

“Ben aileleri dağıtırım abi. Onların ailesi… çok mutlu.
Onları seven anne ve babaya sahipler. Birbirlerine destek olacak abilere sahipler. Ailelerine ışık olan bir kız kardeşe sahipler abi.”

Artık tamamen ağladığımdan emindim.

“Ben aile nedir bilmiyorum ki abi. Ben anne ve baba sevgisi nedir bilmiyorum. İstedim abi… hep bir ailem olsun istedim. Veli toplantılarıma gelecek bir annem olsun istedim. Elimden tutup parka götürecek bir babam olsun istedim.”

Derin bir nefes aldım.

“Çok bir şey istemedim ki abi.”

"Biliyorum abicim. Biliyorum..."

Fazla bir şey istememiştim aslında, tek istediğim ufacık, minicik bir sevgiydi.

"Annem beni sevsin isterdim."

Yazardan

O gece hastane odasında üç kişi vardı. Birisi Kaan, diğeri ise Ferhattı. Ve üçüncü kişiyse... Kaan'ın yıllar önce elleri ile öldürüp içine gömdüğü çocukluğuydu.

Bir çocuk neden ailesinin olmasından korkardı ki?

Kaan korkuyordu, Kaan ailesinin olmasından korkuyordu.

Onun kaybedecek bir şeyi yoktu. Belki bir kavgada ölecekti, belki de göğsüne sıkılan üç, beş kurşun getirecekti sonunu ya da bir köşede düşmanları tarafından bıçaklanacaktı.

Eğer Boyoz ailesinin olduğu zamanlar olsaydı, onu korkutacak, tehdit edecek bir şeyi yoktu.

Ama hayat her şeyi istediğiniz gibi götürmez.

Onun artık kaybedecek o kadar çok şeyi vardı ki...

Şuan umursamıyor, istemediğini dile getiriyor ama.

Kaan en çok ailesini kaybetmekten korkacaktı...

(Ateş Karahan)

Önümde duran mezara bakıyordum.

Bir zamanlar neşemiz olan Uras’ı toprağa ellerimizle vermiştik.

“Sen olsan izin vermezdin işte. Kaan’a ve bize zarar gelmesine izin vermezdin. Şimdi grubun neşesi olan Uras nerede?”

Sözlerim havada asılı kaldı. Mezara sabitlediğimiz rüzgar gülü hafifçe döndü, ardından durdu.
Gözlerimle onu takip ettim, sanki bana cevap veriyormuş gibi.

Güldüm.

“Sende bizi özledin değil mi?”

Rüzgar gülü bir kez daha döndü, bu sefer biraz daha hızlı, sonra durdu.

“Biliyorum, biliyorum. Biz de seni özledik.”

Hafif bir sessizlik çöktü, sadece mezarın etrafındaki soğuk hava ve taşların sessizliği vardı.
Ama o an rüzgar gülü, Uras’ın varlığını hissettirmişti.

“Hani hep sorardın ya, ‘Abi, ne zaman düzgün bir hayatımız olacak?’ diye. Oldu kardeşim.”

Dolan gözlerimi elimin tersiyle sildim.

“Pek düzgün olmasa da bir hayatımız oldu. Kaan artık bir aileye sahip. Hastaneye gittiğimizde gördüm. Telaşlılardı… İlk defa birisi Kaan için telaşlanmıştı ve bu biz değildik.”

Rüzgar gülü bir tur döndü ve durdu.

“Anlıyorsun beni, değil mi?”

Titreyen sesimle sordum bu soruyu.

“Deniz de senin yanında değil mi? Birliktesiniz orada.”

Rüzgar gülü bu sefer uzun süre döndü. Yaprak bile kıpırdamayan mezarlıkta sadece rüzgar gülü hareket ediyordu.

"Neyse abicim, senin sohbetine doyum olmaz. Benim gitmem gerek."

Rüzgar gülü bu sefer uzun süre döndü 'gitme' der gibi.

"Gitmeyeyim mi?"

Bu sefer iki tur döndü.

"Ama gitmem gerek, Deniz'in de yanına uğrayacağım."

Rüzgar gülü dönmedi.

"Küsme bana abicim, sen her zaman benim küçük kardeşim olacaksın."

Rüzgar gülü tekrar hareket etti.

"Seni seviyorum abicim, seni her şeyden çok seviyorum. Sana söz veriyorum abicim, bu sefer koruyacağım. Bu sefer koruyamadığım kişi Kaan olmayacak."

İsminin yazılı olduğu mezar taşına baktım.

Uras Özkan
D.T : 12.02.2007
Ö.T: 14.02.2017
“Rüzgarla dans eden ışığımız…”

"Uras Özkan hep 10 yaşında..."

'Uras Özkan hep 10 yaşında kalacaktı...'

Ben ise o mezarlığa her gidişimde biraz daha büyümek zorunda kalıyordum.

Bölüm sonu.
İ