Bölüm 7: Yaratılmış Canavar

Yazar: E Yağmur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 7: Yaratılmış Canavar

“Bir çocuğu kırarsan, büyüyünce herkese batacak keskin bir şeye dönüşür.”

Üzerimi değiştirdim, birazdan Mert’le buluşacaktık. İlk defa bizimkiler hariç biriyle dışarı çıkacaktım sanırım.
Telefonumun titremesiyle kafamı çevirdim.

“Kaan, hazır mısın? Gelip alalım mı seni?”

“Hazırım. Gelmenize gerek yok, konum atın yeter.”
Fakat Mert iyice ısrar edince ona konum yolladım.
Birkaç dakika sonra aşağıda olduklarına dair mesaj atınca ben de evden çıktım.

Evin önünde bekleyen arabaya doğru ilerledim.
Kapıyı açtığımda gözlerim evin camından bana bakan kişiye kaydı.

“Kaan, nereye gidiyorsun?”

“Arkadaşla biraz gezeceğiz, Semih amca.”

“Dikkat et. Bir şey olursa ara bizi.”

“Tamam,” dedim ve arabaya bindim.

Araba mahalleden çıktığında Mert bana döndü.
“Hoş geldin.”

“Hoş buldum, Mert.”

“Tanıştırayım: abim Demir.”

“Memnun oldum, Kaan ben.”

“Ben de memnun oldum,” dedi ve arabayı sürmeye devam etti.

“Nereye gideceğiz?” dedim.

“Sahile gidelim dedik, oradan da kafeye falan geçeriz. Uygun mu sana?”

“Bana her şey uygun, özellikle seçtiğim bir alan yok.”

“Eee Kaan, kendinden bahset biraz,” dedi Demir.

“Pek bir özelliğim yok, klasik insanım. Ne duymak istiyorsun?”

“Neler yapmaktan hoşlanırsın mesela?” dedi Mert.

“Bilmem, düşünmedim. Genellikle aksiyon
yaşamayı seviyorum.”

“Hayatı akışına göre yaşıyorsun yani?”

“Aynen öyle.”

Kafamı çevirip camdan baktım. Işıklarda durduğumuzda dışarıda su satan bir çocuk gördüm.

Camı indirip cebimden elli lira çıkardım.
Çocuk yanımıza geldiğinde parayı uzatıp bir tane su aldım.

“Bir tane daha vereyim mi abi?”

“Gerek yok aslanım, kalsın sende.”

“Sağ ol abi,” dedi ve parayı cebine koydu.

Camı kapatıp arkama yaslandım.

“Fazla vermedin mi parayı?” dedi Mert.

“Daha düşük verseydim bir işine yaramazdı. En azından hakkıyla kazanıyor.”

Eskiden mahallede bir abi vardı; bize sürekli birbirimizi bırakmamamızı, ileride nereden geldiğimizi unutmamamızı söylerdi.

“Sokaktan gelen, sokağı unutmaz.”

“Bu ne demek?” dedi Demir.

“Yani bir sokak çocuğu büyüse bile nereden geldiğini asla unutmaz.”

“Peki sen, Kaan? Sen sokakları unutur musun?”

“Bunu sokakta söyleme, yanlış anlarlar.”

Sahile geldiğimizde arabadan indim. İlerledikçe hırçın denizin taşlara vuruşunu gördüm.
Ben de hırçın büyütülmüştüm; babam her zaman öyle birisi olmamı istemişti.

“Kaan?”

Kolumu dürten Mert’le kendime geldim.
“İyi misin?”

“Evet, evet… Bir şey geldi de aklıma.”

Kafasını salladı. Yol boyunca yürüdük. Aklıma tonlarca şey geldi; tek bildiğim, yaşadığım şeyleri kaldıramayacak hâle geldiğimdi.
Sahil yolundaki kafenin içine girdik ve boş masalardan birine geçtik.

“İstediğinizi söyleyin, ben bir lavaboya gideceğim,” dedi ve ayağa kalktı Demir.

Garson geldiğinde birkaç şey söyledik.
Siparişler gelene kadar ikimiz de bir şey konuşmadık.

Demir masaya gelince ona baktım.
Kumral, uzun boylu, kahverengi gözlüydü. Büyük ihtimalle spor yapıyordu; çünkü vücudu yapılıydı.

“İsmini kim koymuş, Kaan?”

“Babam koymuş. Anlamı gibi olayım istemiş.”
“Lider gibi olmanı yani.”

“Evet. Peki sizin isminizi kim koymuş?”

“Benim ismimi büyük abim koymuş, Mert’in ismini annem koydu.”

“Peki neden Demir?”

“Güçlü olayım diye.”

“Peki güçlü müsün?”

“Sence?”

Öyleydi. Bunu duruşundan ve davranışlarından anlamıştım.

“Benimkini de cesur olayım diye koymuşlar,” dedi Mert.

“Anlamları genelde güçle alakalı o zaman—”

Cümlemi bitirmemi engelleyen şey telefonumun çalması oldu.

Semih amca arıyordu.

"Efendim?"

“Kaan, Ayazlar geç gelecekmiş eve. Sende anahtar var mı? Biz biraz erken yatacağız.”

Elimi cebime atıp anahtarı aradım— ah siktir… Masanın üstünde unutmuştum.

“Evde unuttum.”

“Nasıl yapacaksın?”

“Camdan girmeyi denerim.”

“İkinci kattaki eve mi?”

“Halletmeye çalışırım, siz uyuyun.”

“Dikkatli ol,” dedi ve telefonu kapattı.

“Bir sorun mu var?” dedi Demir.

“Hayır, yok.”

Kafasını tamam anlamında salladı.
Yaklaşık iki saat böyle oturmuştuk.

“Hesabı ödeyip geliyorum, yavaştan eve gidelim. Annem yazmış,” dedi Demir.

“Ben ödeyeyim,” dedim ama Demir’in bakışını görünce bu düşünceden vazgeçtim.

Kapı girişine gidip Demir’i bekledik.

“Eve nasıl gireceksin?” diyen Mert’e döndüm.

“Bilmiyorum… Sanırım giremeyeceğim.”

Demir geldiğinde arabanın yanına ilerledik. İnsanlar sahil kenarında oturuyordu; bazıları çay içiyor, bazıları fotoğraf çekiyordu.

Arabaya bindiğimizde saate baktım.
Sekiz olmuştu.

“Bizim eve gelmek ister misin?” dedi Demir.

“Efendim?”

“Bizimle beraber, bizim eve. Anahtarını unuttuğunu söyledin, eve girmen zor. Yarın seni geri getiririm.”

“Bilmiyorum—”

“Gidecek yerin yok işte, Kaan. İtiraz istemiyorum, bize gidiyoruz.”

Ağzımı açıp itiraz edeceğim sırada aynadan bana attığı bakışı gördüm.

İtiraz et de göreyim, der gibiydi.

Yaklaşık yarım saat sonra demir kapının açılma sesiyle kafamı çevirdim.

Vay babanı sikeyim… bu ne.

Arabadan indiklerinde ben de indim.
Ağzımı kapatayım da fakir zannetmesinler.

Üç katlı bir villaydı; dış cephesinde beyaz ve gri tonları kullanılmıştı.
Mert kapıyı çaldığında bir kadın açtı.

“Hoş geldiniz, Mert Bey.”

Kafasını salladı.

Bunlarda da kafa sallama huyu genetik galiba.
Sonra ben girdim. Ne hikmetse Demir önce beni sokmuştu.

Ayakkabıları çıkartıyor muyuz acaba?

“Evet ayakkabıları çıkartıyoruz,” dedi Demir.
İçimi okuyor bu bebe lan.

İçeri girdiğimde Demir kolunu omzuma atarak beni yönlendirdi.

Salon gibi bir yere geldiğimizde içeridekilere baktım.

Dört tane adam, bir tane çocuk, bir tane de kadın vardı.

Ha, bir de Mert.

"Hoş geldiniz abi,” dedi Demir.

“Hoş bulduk, aslanım.”

Demir beni koltuğa oturttu, kendisi de karşımdaki koltuğa geçti.

“Ailemi tanıtmamı ister misin?”
Bir şey diyemedim; anlamış gibi konuşmaya başladı.

“Tekli koltukta oturan kişi en büyük abim Ulaş, onun hemen yanındaki telefona bakan da diğer abim Anıl,” dedi.

Onaylar biçimde kafamı salladım.

“Televizyonun karşısında boyama yapan prenses en küçüğümüz Güneş, hemen arkasında koltukta oturanlarsa annem Hülya ve babam Vural.”
Nefes aldı ve diğerlerine döndü.

“Bu kardeşim Baran. Mert’i ve beni zaten biliyorsun.”

“Kalabalık bir aileniz var.”

“Öyleyizdir. Babam kalabalık aile seviyormuş, sonuç böyle.”

Memnun değilmiş gibi davranıyordu; bunu cümlesinden sonra sırıtmasından anladım.

“Gece yatarken dikkatli ol, her köşeden bir kafa çıkabilir,” dedi ve kafasına fırlatılan yastığı tuttu.

“Bu sefer atamadın baba—”
Bu sefer tutturmuştu.

Ama babası değil, abisiydi.
Çok kalabalıklar… ben bunların ismini aklımda tutamam.

“Düzgün konuş, çocukların yanında.”
“Yalan mı abi?”

“Beni ve Anıl’ı yaptıktan sonra durmanız gerekirdi,” dedi.

Demir’e bakarak söylediği bu cümle onun canını sıkmıştı.

“Çok komiksin ya sen,” dedi ve elindeki yastığı ona attı.

“Demir, kaldırma beni ayağa.”

“Kalkarsan ne olur?”

Adam ayağa kalktığında Demir de ayağa kalktı.
İçlerinden biri yerde oturan çocuğu kucağına aldı ve yoldan çekti.

Adam da bunu fırsat bilmiş, masanın üstünden atlamıştı.
Demir kıvrak bir hamleyle koltuğun arkasına atladı ve kaçmaya başladı.

“Bir şey kırarsanız kafanızı kırarım sizin!” dedi anneleri.

O sırada Demir elindeki vazoyu geri yerine koyuyordu.

“İyi de abi, Ulaş abime vazo işlemez ki,” dedi Mert.

★★★★★

"Abi, vallahi şaka olarak söyledim!”

Şu anda Baran ve Anıl — evet, isimlerini şimdi öğrendim — Mert’i merdiven korkuluklarından
asıyordu, Ulaş da yerde sorguya çekiyordu.

“Bir şey mi dedin Mert, duyamadım.”

“Şaka yaptım dedim, ne olur indir beni!”

“Şaka yapıyorum ben de abicim.”

“Oyun, oyun Mert,” deyip kafasına buz tutan Demir’e döndüm.

Biraz önce kafasına Ulaş tarafından abajur yemişti.

Nereye düştüm lan ben!

"Merak etme oğlum, hep böyleler. Asla düzelmiyorlar,” diyen kadına döndüm.

“Senin oğulların kuduruksa biz ne yapalım anne? Mert, kıpırdama, yoksa birazdan kendini yerde bulursun.”

“Oğlum, ben bir şey demiyorum ki… Belki kız olur diye uğraştık ama şansımıza hepiniz erkek oldunuz.”

“Güneş’in hakkını niye yiyorsunuz?” dedi Mert.

“Sen fazla konuşma bence,” dedi Anıl ve Mert’i tutan elini gevşetti.

“Yemek hazır efendim,” diyerek içeri giren kıza baktı kadın.

“Tamam Kirazcım, sağ ol,” dedi Hülya Hanım ve Güneş’i de alıp içeri geçti. Onun peşinden Vural Bey ve Demir de gitti.

Galiba bu evde Hülya Hanım’ın sözü geçiyor.

Anıl bir anda Mert’i bıraktı ve aşağı indi.
Baran’ın da bırakmasıyla Mert, Ulaş’ın kucağına düştü.

“Yemekten sonra kendine mukayyet ol kardeşim,” dedi ve fırlattı.

Yanlış duymadınız, fırlattı. Çünkü Mert merdiven trabzanına yapıştı.
Ben de peşlerinden gittim.

Herkes yerine geçtiğinde ben de boş bir sandalyeye iliştim.

Mert ve Anıl'ın arasında oturuyordum.

“Pekâlâ, yemekler gelene kadar biraz konuşalım,” dedi Vural Bey.

“Günün nasıldı Mert?”

“Klasikti baba ya… ders, ödev falan.”

“Baran?”

“Benim de normaldi. Şirkette birkaç sorun vardı, onları hallettik.”

“Demir?”

“Aynı baba. Değişen bir şey yok.”

Vural Bey kısa bir gülümsemeyle başını salladı.
“Ulaş’la Anıl’a sormuyorum, onlarınkini zaten biliyoruz.”

Sonra Güneş’e döndü.
“Senin günün nasıldı prensesim?”

“Boyama yaptım baba. Sonra annemle beyabey dışarı çıktık.”

“Eğlendi mi benim kızım?”
“Çooook.”

Gülümsedi.

“Senin nasıldı Kaan?”

Bana mı sormuştu o?
Yok ya… bana sormamıştır.

Yanımda oturan Mert’in beni dürtmesiyle bana sorduğunu anladım.

“Normaldi,” dedim ve kısa kestim.

Yemekler geldiğinde herkes tabağına bir şey aldı.
Tabağım önümden çekildiğinde kafamı kaldırdım.
Hülya Hanım içine yemek doldurup bana geri uzattı.

Alışık değildim böyle şeylere. Annem böyle yapmazdı. Herkes kendi yemeğini kendi yerdi, hatta bir arada yemek yediğimizi bile hatırlamıyorum.

“O tabak bitecek, Kaan.”

"O tabağı bitir ve defol git odana!"

Aklıma gelen şeyle dondum.

"Afiyet olsun" dedi Vural bey.

"Yemeği bile zehir ediyorsunuz!"

Hay sikeyim ne oluyor lan bana.

Elimin titremesi ile gözlerim oraya döndü.

"İyi misin Kaan?" Dedi Vural bey.

"Evet iyiyim." Dedim ve titremesinin durması için kolumu sıktım.

Anıl bunu fark etmiş olmalı ki sol elini kolumun üstüne koydu ve kulağıma eğildi.

"Titremeni durdurmak istiyorsan sıkma, baskı daha fazla titremesine sebep olur. Serbest bırak ve nefes al."

Dediğini yapıp kolumu bıraktım. Nefesim düzensizdi bunu fark ediyordum.

Nereden biliyordu bunu?

Yemek, çoğunlukla Demir’le Ulaş arasında geçen atışmalarla devam etmişti.

"Demin de söyledim tekrar söylüyorum. Beni ve Anıl'ı yaptıktan sonra durmanız gerekiyordu," dedi ve nefes aldı.

"hem ben kardeşe meraklı değildim. Ne diye bu belayı yaptınız?"

"Biriniz kız olsaydı bu kadar kardeşiniz olmazdı,” dedi Vural Bey ve kaşığındaki çorbadan bir yudum daha aldı.

“Geç değil baba, Demir’in cinsiyetini değiştirip adını Deniz yapabiliriz,” dedi Anıl.

“Abi, sen de mi?” dedi Demir.

“Vallahi Demir, diğerlerine kabulüm de sen biraz sıkıntıya kaçıyorsun.”

“İstenmiyorum bu evde, vallahi gideceğim.”
Kimseden ses çıkmayınca cümlesini tekrarladı:

“Gideceğim diyorum?”

“Kapı orada, abicim,” dedi Ulaş.

Nasıl bir ailenin içine düştüm bilmiyorum.
Ama bu aileyle beraber büyümek için neleri vermezdim.

Ne olurdu bizimkilerle böyle olsaydık?

Yemekler yendikten sonra herkes salona geçti.
“Eee Kaan, senin ailenle aran nasıl?”

Olmayan aramız mı?

“Güzel.”

Yalanın kurucusu ben olmalıyım bence.
“Kardeşin falan?”

“Bir tane erkek var.”

Hep kız kardeşim olmasını isterdim. Belki manevi de olsa bir kız kardeşim olur diye saç örmeyi öğrenmiştim ama hiç kullanamamıştım.

“İkizin olduğunu söylemiştin, nerede?”

Bir anda herkes sessizliğe gömüldü.

“İkizi vardı,” dedi Ulaş.
“Birlikte doğup büyüdüğü, abisinin kopyası bir erkek çocuğuydu.”

“Ne oldu ona?”

“Kopardılar bizden. Üç yaşındayken kaçırdılar. Her yerde aradık ama bulamadık. Sanki yer yarılmış da içine girmişti.”
Anıl derin bir nefes aldı.

“Annem yıllarca onun özlemiyle büyüttü Mert’i. Ne zaman özlese, Mert’i sever, koklardı. İki yıl sonra eve bir zarf geldi. Kardeşimizin ellerinde olduğunu, fakat para karşılığı yurtdışına götürdüklerini yazmışlardı.”

“Bütün servetimizi dökmeye hazırdık. Sadece onu geri getireceklerdi.”

“Getirmediler. Yurtdışında olduğu için elimizden bir şey gelmiyordu. Her ne kadar zengin de olsan, bolluk içinde de yaşasan, paran her şeyi çözmüyor,” dedi Vural Bey.

“Şimdi nerededir? Ne yapar? Nasıl birisi? Hiçbir şey bilmiyoruz.”

“Hep yaşıyor diye ümit ettik, hâlâ da öyle olduğuna inanıyoruz. Diğer seçeneği tercih bile etmiyoruz.”

“Pekâlâ, bu kadar sohbet yeterli. Herkes odalarına dağılsın. Kaan, Mert sana kalacağın yeri gösterecek. Onun kıyafetlerinden giyebilirsin.”

Ayağa kalktı, tüm çocuklarını tek tek öptü. Sonra yanıma gelip kafama ufak bir öpücük kondurdu ve gitti.

Ne yaşandı az önce?

Ayağa kalkıp Mert’in peşinden gittim. İkinci kata çıktık, düzenlenmiş bir odaya girdik.

“Burası senin odan. Aslında Atlas için düzenlemiştik. Bir gün bulursak odası olsun diye… ama sana nasip oldu,” dedi ve yan odadan kıyafet alıp geldi.

“Bunları giyebilirsin, temizler.”

Arkasını dönüp kapıya ilerledi.

“İyi geceler,” dedi ve odadan çıktı.

Üzerimi değiştirip yatağa uzandım.
Ve son kez açık kalan kapaklarımı kapattım.

(İlahi bakış)

"Hiçbir şeyi hak etmiyorsun! Şimdi anladın mı neden sen değil de Kerem?!"

Elinde tuttuğu oyuncağı yere bıraktı Kaan. Artık sekiz yaşındaydı, babasının gölgesine sığınması gerekirken kaçtığı sekiz yıl.

"Keşke babam olmasaydın!"

"Merak etme, elbet bir gün kurtulacağım senden!"

Güldü, zaten hep gülerdi.

"Bazı çocuklar büyümemeliydi, Kaan. Sende bu çocuklardan birisiydin, seni o zaman silmeliydim."

Duydukları ağır gelmişti Kaan'a, ufacık yaşında babası tarafından köşeye atılma fikri...

Yapamazdı değil mi? Kıyamazdı ona?

"Aslında şimdi de yapabilirim, geç değil."

Kolundan tuttuğu gibi sürüklemeye başladı Kaan'ı.

"Baba! Baba lütfen yapma."

Yalvarışları evin içinde duyulurken, annesi kılını bile kıpırdatmadı.

"Anne! Ne olur kurtar beni!"

Bakmamıştı bile gözlerini yerde oyun oynayan oğluna çevirmişti.

Mutfağa geldiklerinde Kaan'ı yere savurdu, eline aldığı bıçak ile yanına eğildi.

"Birkaç saniye oğlum, sadece bir kaç saniye sonra hiçbir şey olmamış gibi olacak"

Babasının elindeki soğuk metal koluna değdiğinde titredi Kaan.

Nefesi kesildi. Bağıramadı.

“Baba… ne olur…”

Hareket edemiyor gibiydi. Kaçmak istedi. Yapamadı.
Koşmak, uzaklaşmak istedi ama ayakları ona ihanet ediyordu.

Kaburgasının hemen altında kısa bir acı hissetti.
O an anladı.

Yapmıştı işte.
kıymıştı ona...

(Kaan'dan devam)

“Kaan! Beni duyuyor musun?”

Gözlerimi açtığımda hemen doğruldum, beni uyandıran kişiye baktım.
Anıl uyandırmıştı. Ulaş ve diğerleri kapıda bekliyordu.

“İyi misin?”

“Evet, iyiyim,” dedim ve ayağa kalkmak için hamle yaptım. Fakat beynim izin vermedi, başım dönmüştü.

Anıl kolumdan tuttu ve yatağa geri oturttu.

“Sakinleş biraz.”

“Ne oldu?”

“Kabus görüyordun. Benim odam karşı tarafta, sesini duyunca bakmaya geldim. Kabusun etkisiyle sayıklayınca abimi çağırdım,” dedi Baran.

“İyiyim, sağ olun,” dedim ve ayağa kalkıp odadaki banyoya gittim.

Yüzüme vurduğum su, gerçekleri aklıma getirmeye yetmişti.

Üstümdeki tişörtü çıkarttım.

Parmaklarım kaburgamın altındaki izin üstüne gitti.
Eskiydi… ama kendini her zaman belli ediyordu.

Odada kimsenin olmayacağını umarak dışarı çıktım.
Ama yanılmıştım. Demir ve Anıl duvara yaslanmış bekliyordu.

Gözleri vücuduma kaydığında Demir, gözlerindeki şaşkınlığı saklamaya çalıştı.

“Bu izlerin sebebi ne?”

“Geçmiş,” dedim ve tişörtü üstüme giydim.

“İyiysen bana müsaade,” dedi Anıl ve kapıdan çıktı.

“Bir şey olursa alt kattayım, gelebilirsin,” dedi Demir. O da çıktı.

Anıl, Demir ve Ulaş genellikle soğuk yaklaşan tiplerdi.

Baran’la pek sohbetim olmadı ama o da büyük ihtimalle soğuk bir tipti.

Güneş ailesinin neşesiydi. Bunu masada konuşurken herkesin onu dinlemesinden fark etmiştim.

Mert de abileri gibi… bazen soğuk, bazen sıcak.
Şu kısacık zamanda hepsini gözlemledim.
Mutlu bir aileydiler.

Yaşadıklarına rağmen.

Saate baktığımda gece iki olduğunu gördüm. Geri yatağa uzanıp uyumaya çalıştım.
Bir kabus daha kaldıramam.

★★★★★

Gözlerime gelen ışık uyanmama sebep olmuştu.
Kafamı kaldırdığımda pencereden geldiğini gördüm.

Saate baktım.
Erkenmiş dah— LAN!

Saat çoktan on iki olmuştu.
Ben niye bu saate kadar uyudum?

Ayağa kalkıp üstümü değiştirdim, banyoya geçtim. Elimi yüzümü yıkayıp saçıma kısa bir şekil verdikten sonra yatağı toplayıp aşağıya indim.

“Kusura bakmayın ama benim gitmem gerekiyor.”

“Sana da günaydın, Kaan,” dedi Demir.

İçeride sadece Demir, Anıl, Mert, Güneş ve Hülya hanım vardı.

“Günaydın, günaydın ama gitmem gerekiyor.”

“Kahvaltı yapsaydın,” dedi Hülya Hanım.

“Gerçekten teşekkür ederim ama gitmem gerek. Bizimkiler merak eder.”

Hayır, etmezler. Umurlarında bile olmam.

“Arayıp konuş oğlum, iyi olduğunu söyle.”

“Yok, gerek yok.”

“Peki sen bilirsin. Demir götürsün seni.”

Elindeki telefonu cebine atan Demir’e döndü.
“Ben giderim, sağ olun,” dedim ve kapıya
yöneldim.

Diğerleri de peşimden geldi. Ayakkabımı giyip dışarı çıktım.

“Her şey için teşekkürler.”

“Ne demek oğlum, her zaman gelebilirsin,” dedi.
Bahçeden çıkıp yürümeye başladım.

Telefonuma gelen mesaja baktım.

“Eve gel, konuşmamız gerek. Acil.”

Annem beni niye çağırıyor? Yol boyunca bunu düşündüm.

Mahallenin çevresine gelince tanıdık bir yüz gördüm. Binanın köşesine sinmiş, beni izleyen tanıdık bir sima.

Göz ardı edip eve doğru yürüdüm.
Bir yıl önce terk ettiğim bu sokaklar binbir türlü acıma şahit olmuştu.

Eve gireceğim sırada omzumdan tutup beni köşeye savuran kişiye baktım.

Ben bir de belalara bulaşmayacaktım ya.

“Yaraların iyileşmiş, duyduğuma göre,” dedi ve eğildi.

“Kim söylediyse maşallah, hemen yetiştirmiş.”

“Çevrem geniş, Kaan, unutma.”

“Seninki geniş de bizimki dar mı, sikik?” dedim ve yüzüne tekme attım.

O yerdeyken içlerinden biri üstüme yürüdüğünde tam vurmaya hazırlanıyordum ki birisi tarafından kenara atıldı.

Kafamı yapan kişiye çevirdiğimde Demir’i gördüm.

Anıl da gelmişti, o da arkadaydı.
“Tek mi sandınız?” dedi ve beni kolunun altına aldı.

Anıl elindeki bıçağı kenara atıp yanıma geldi.
Yüzündeki sırıtma bana pek tekin gelmedi ama.

“Acemiler,” dedi ve yerde yatan Fırat’ı alıp diğerlerinin yanına attı.

“Bir dahakine bu kadar sakin olmam,” dedi ve geri geldi.

Fırat ve adamları kaçarken ben de diğerlerine döndüm.

“Siz nereden çıktınız?”

“Evden beri seni takip ediyoruz, başına bir şey gelmesin diye.”

Kısa bir nefes alıp devam etti:

“İyi ki de etmişiz.”

“Mafya mısınız lan siz? Takip etmek ne demek?”

“Saçmalama, hadi geç içeri,” dedi Demir.

Eve girdiğimde gözlerim koltukta oturan babama çarptı.

Ellerini başına dayamış, çıkmaza girmiş gibiydi.

“Sana bunu yıllar önce demiştim: ‘Oğullarını buldukları an almaya gelecekler!’ Ama sen beni dinlemedin!”

“Bağırma tepemde lan! Biz de biliyorduk herhalde öyle olacağını. Ben nereden bileyim adamın beni köşeye çekeceğini?”

“Kaan'ın bizimle olduğunu söyledim deme.”

“Söylemedim ama şüpheleniyorlar. Peşimizi bırakmayacaklar.”

“Kurtulalım o zaman. Zaten bizim çocuğumuz değil. Bir gün ağlar, ertesi gün bir şey olmamış gibi davranırız.”

Duyduklarım ağır gelmişti. Kulaklarım kapanmış gibiydi, hiçbir şey duymuyordum.
Babam ayağa kalkıp odasına gittiğinde geri adım attım.

Aklımdaki şeyi yapacaktı, bunu çok iyi biliyordum.

“Fıratlar becerememiş,” diyerek içeri geldi Kerem.

“Tam yapacakları sırada iki tane adam gelip Fıratlara saldırmışlar.”

“Kim onlar?”

“Bilmiyorum, anne.”

Annemin gözleri bana dönmesiyle, içeriden elinde silahla gelen babamı görmem bir oldu.

"Gerçekleri bu şekilde öğreneceğini düşünmezdim oğlum, şahsen ben sana düzgün bir şekilde anlatacaktım ama sanırım geç kaldık"

Elindeki silahı bana doğrulttuğunda, inip kalkan göğsüm iyice hızlandı.
Kapı yumruklanmaya başladığında herkesin gözü oraya döndü.

“Metin! O çocuğa bir şey yaparsan seni öldürürüm!”

Gelen Semih amcaydı.
Babamın eli titredi.

“Biliyor musun Kaan?” dedi, sesi tuhaf bir sakinlik taşıyordu.

“Demin baban ve abin beni köşeye çekti. Oğullarının nerede olduğunu, ona ne yaptığımızı sordular.”

Durdu.
Yutkundu.

“Onlara yaşadığını söyledim… ama bir canavar olarak yetiştiğini.”

Nefesim boğazıma düğümlendi.

“Anlamadı,” diye devam etti.

“Ne demek istediğimi sordu. Ben de anlattım.”
Bir adım bana yaklaştı.

“Yaşama isteğini elinden aldığımı söyledim.
Varlığını, güvenini, duygularını…”

Gözleri gözlerime kilitlendi.

“Sevginin bedelini öğrettiğimi…
Doğru yapsa bile ceza verdiğimi…
Psikolojisini bozduğumu söyledim.”

Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
Yapmıştı.

Bunların hepsini bana yapmıştı.

Evin içinde bir silah sesi yankılandı.
Ardından bedenimde keskin bir acı hissettim.

“METİN!”

Soğuk zeminin üzerine düştüğümde, bedenimden sızan kana takıldı gözlerim.

“Her şeyin bir bedeli vardır, oğlum. Seni bir canavar gibi yetiştirdim. Senden bir canavar yarattım… ve hiç pişman değilim,” dedi.

Metin ve Funda evin arkasından kaçarken, Kerem yanıma eğildi.

“Her ne kadar öz kardeş olmasak bile, ölmene izin veremem,” dedi.

“Hem… daha benden intikam alacaksın.”
Ayağa kalktı ve kapının kilidini çevirdi.

Hafif aralık bıraktı; biri tekmelese açılacak kadar.
“İyileştiğinde çık karşıma,” dedi.

Sonra o da evin arkasından kayboldu.

Gözlerim artık dayanamamıştı.
Kapanan kapaklarımın ardında, birinin bedenimi sarstığını hissettim.

“Kaan, geldik abicim. Kapama gözlerini, Kaan!”
Kalbim deli gibi çarptı.

Ne olduğunu anlamaya çalışırken, etrafımda bir karanlık… bir boşluk vardı.
Sonra her şey… sustu.

Bölüm sonu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 5beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…