31. bölüm · Sessizce iyileşirken
3.cilt.8. Bölüm
Arda ve Dila, çocuklarıyla birlikte kimseye yük olmadan geçinmeye çalışıyorlar. Hayat onların önüne yumuşak yollar koymadı hiç. Ama onlar omuz omuza durmayı öğrendiler. Bazen eksik, bazen yorgun ama birlikte.
Arda’nın öfkesi geçmedi.
Babasıyla ilgili olan o öfke, zamanla dinmedi. Hayat her zorladığında, o duygu daha da sertleşti. Ama bu sertlik onu karartmadı. Tersine, yönünü belirledi. “Ben böyle olmayacağım,” dedi kendi kendine. “Benim çocuklarım bunu yaşamayacak.”
İyi bir baba olmak onun için yüksek sesle konuşmak değildi. Daha işten çıkmadan teyzesini aramasıydı.
“Teyze,” derdi,
“çocukları hazırla. Parka götüreyim.”
Yorgundu, evet. Ama çocuklarıyla yorulmayı dinlenmekten sayan bir babaydı. Salıncakta ittirirken, top peşinde koşarken, dizleri yorulurdu belki ama içi hafiflerdi. Kendi çocukluğunda eksik kalan ne varsa, onların günlerine serpmeye çalışıyordu.
Zamanla küçük bir dükkân açtı. Ufacıktı. İçinde birkaç meşrubat, tost makinesi, kahvaltılık sandviçler… İlk zamanlar siftah yapamadığı günler oldu. Kapıyı açıp saatlerce bekledi. Ama kapatmadı. Çünkü o dükkân sadece bir geçim kapısı değildi; kendi ayakları üzerinde durduğunun kanıtıydı.
Şimdi biraz daha iyi. Çok değil ama yetiyor. Başkasının emrinde olmaktansa, kendi çorbasını kaynatmak ona güç veriyor. Belki başka bir yerde çalışsa biraz daha fazla kazanırdı. Ama bu, onun emeğinin karşılığıydı. Kimseye boyun eğmeden, kimseye minnet etmeden.
Ben de işi bıraktım şimdilik. Evdeyim. Günlerim daha sessiz geçiyor. Arkadaşlarım geliyor, çay koyuyorum. Oturup konuşuyoruz. Kahkahalar kısa ama gerçek. Hayat yavaşladı belki ama içim acele etmiyor artık.
İstanbul’un kalabalığı, sesi, hiç bitmeyen koşuşturması beni çok yordu. İnsan burada bazen nefes aldığını bile fark edemiyor. Aklımda uzun zamandır bir yer var: İznik, Boyalıca. Orayı ilk gördüğümde içim sakinleşmişti. Şimdi oradan kiralık bir ev bakıyoruz. Uygun olanını. Bahçeli olursa…
Bahçe benim için sadece toprak değil. Bir ihtimal.
Yazın okul tatilinde gelseler…
Çocuklar çıplak ayakla toprağa bassa…
Ben bahçeye birkaç çiçek eksem. Belki domates, biber… Çok değil. Yeteri kadar.
Bir köşeye küçük bir kamelya hayal ediyorum. Akşamüstleri gölgesi düşen. Bazen komşular gelse. Bazen Kerem’le masayı kursak. Kahvaltıyı dışarıda yapsak. Çayı geç saatte içsek. Konuşmadan da oturabilsek.
Bunlar büyük hayaller değil belki.
Ama bizim için zor.
Yine de imkânsız değil.
Çünkü artık şunu biliyorum:
Hayat hep büyük mucizelerle gelmiyor.
Bazen insanı ayakta tutan şey,
küçük bir dükkân,
bir park dönüşü yorgun bir baba,
sessiz bir ev,
ve bahçeli bir ihtimal oluyor.
Ben umutluyum.
Çünkü artık umut, benim için bir beklenti değil.
Bir yön.
