19. bölüm · Sessizce iyileşirken
2. Cilt 6. Bölüm
Eve döndüğümde içimde ne ararsan vardı.
Acı.
Sinir.
Öfke.
Hepsi bir aradaydı.
Fitness zaten yapıyordum ama yetmiyordu.
Sonra kickboksa başladım.
Meğer ihtiyacım olan şey buymuş.
Kickboks benim için spor değildi.
Sakinleşme biçimiydi.
Yumruk attıkça içim boşalıyordu.
Bağırmadığım cümleler,
söyleyemediğim her şey
torbada dağılıyordu.
Haftanın altı günü spordaydım.
Gündüz iş,
akşam spor.
Yorgundum ama dağılmıyordum.
Tam tersine,
ilk kez toparlanıyordum.
Derken güzel bir haber geldi.
Nefes gibi.
Babaanne olacaktım.
Kırk üç yaşındaydım.
Şaka gibi geldi.
Benim yaşıtlarımın çocukları hâlâ okula gidiyordu.
Ben torun bekliyordum.
Hayat yine bildiğini okuyordu.
Bir gün Arda aradı.
“Anne,” dedi,
“Dila’yı İstanbul’a sana yolluyorum.
Doğuma üç ay var.
Biraz gezersiniz.
Hem orada bir doktora gidersiniz,
durumuna da baktırırlar.”
“Tamam,” dedim.
Randevu aldım.
Dila geldi.
Ertesi gün doktora gittik.
Bazı testler yapıldı.
Yüzler ciddileşti.
Bir şeyler ters gidiyordu.
Bir doktora daha gittik.
Sonra bir başkasına.
Hepsi aynı şeyi söyledi.
Beklemeden büyük bir doğum bölümüne yatış yapıldı.
Bebek küçüktü.
Plasenta kanalları dardı.
Beslenemiyordu.
Kontrol altına alındı.
Dila önce panikledi.
Ama doktorlar rahatlattı.
Biz de tutunduk o cümlelere.
Hafta sonları yanına gidiyorduk.
Arda her hafta geldi.
Bir gün Dila bana güldü.
“Anne,” dedi,
“hani gezicektik?”
“Beni attın buraya.”
Haklıydı.
Ama bebek için gerekiyordu.
Yirmi gün sonra
Dila ağlayarak aradı.
“Anne,” dedi,
“beni alıyorlar.”
Allah’tan Arda yanımdaydı.
Koşup gittik.
Ameliyattaydı.
Kalp atışları yavaşlamış.
Acil doğuma alınmış.
Dila’yı göremedik.
Kapıda bekledik.
O sırada hemşire geldi.
“Bebeği aşağı yolladık,” dedi.
“Durumu kritik.
Başka bir hastaneye,
bebek yoğun bakıma sevk edilecek.
Hastane arıyoruz.”
Dünya orada durdu.
Dila’yı kısa bir an gördük.
Sonra aşağı koştuk.
“Kapıda bekleyin,” dediler.
“Sevk edilecek.
Babası da gitsin.”
Arda’yla kapıda beklerken
bana döndü.
“Anne,” dedi,
“çok küçük.
Bir kilo.
Her şeyi oluşmuş mudur?”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Yaşayıp göreceğiz,” dedim.
Cam küvezde gördük.
“Ömer Asaf bebeğin yakınları,” dediler.
O kadar minik bir bedendi ki…
Ama ağzındaki hortumu
elleriyle çekmeye çalışıyordu.
Ambulans hemşiresi
elini küvezin içine sokup
hortumu geri itti.
İşte o an
ikimiz de aynı şeyi hissettik.
Bu bebek savaşçıydı.
Hayata tutunacaktı.
İki buçuk ay hastanede kaldı.
Günler, haftalar geçti.
Dila bir damla bile olsa
her gün sütünü sağdı.
Götürdü.
Sonunda o cümle geldi:
“Bebeğiniz artık iyi.
Gelin, alın.”
Bayram gibiydi.
Eve geldik.
Ama bitmedi.
Göz muayeneleri devam etti.
Bir gün Selin’le Dila
hastaneden dönerken
taksiye başka bir araç çarptı.
Selin’in de,
Dila’nın da başı yarıldı.
Şükür ki
Ömer Asaf iyiydi.
Biraz ağrıları oldu.
Üç gün çok ağladı.
Her gün doktora gittik.
“Bir şey yok,” dediler.
“Çarpmanın etkisi.”
Onu da atlattık.
Sonra fıtık çıktı.
“Acil ameliyat,” dediler.
Oldu.
Geçti.
Sonra sünnet.
Düğünsüz.
Sessiz.
Mecburiyet.
Hayat böyleydi işte.
Ve ben şimdi
bu çocuğun yüzüne bakınca
nasıl “of” diyebilirim?
Daha doğmadan
savaşa girmiş bir çocuğun yanında
nasıl şikâyet edebilirim?
Ömer Asaf bana
bir şeyi yeniden öğretti:
Hayat bazen
yumruk gibi gelir.
Ama bazen de
küçücük bir bedenle
insana direnmenin ne olduğunu gösterir.
Ve ben onun yanında
yeniden
güçlü olmayı değil,
şükretmeyi öğrendim.
Epilog
Bazı hikâyeler mutlu biter.
Bazıları güçlü.
Bu hikâye ise bana
şükretmenin ne demek olduğunu öğretti.
Ömer Asaf doğmadan önce
hayat ona sert davrandı.
Ama o daha ilk günden
geri adım atmadı.
Ben onun yanında
öfkemden arındım.
Şikâyetlerim sustu.
“Of” dediğim ne varsa
yerini sessiz bir kabullenişe bıraktı.
Çünkü insan,
hayata tutunmak için
bu kadar çabalayan bir çocuğun karşısında
kendine acıyamıyor.
Ben torunuma bakarken
geçmişe değil,
bugüne tutundum.
Güçlü olmayı değil,
minnet duymayı öğrendim.
Ve artık biliyorum:
Hayat bazen bizi yere serer.
Ama bazen de
küçücük bir kalple
ayağa kaldırır.
Ben o gün
babaanne olmadım sadece.
Yeniden insan oldum.
