7. bölüm · Sessizce iyileşirken

1.cilt 7.bölüm

dilek akcan

Zaman geçtikçe evin içindeki sesler azaldı. Önceleri radyonun sesi yetiyordu. Akşamları açılır, mutfağa kadar yayılırdı. O ses evin içini doldurmazdı belki ama boşluğu bastırırdı. Sonra müzik de sustu. Kimse kapatmamıştı; açmaya gerek kalmamıştı.
Ev aynı evdi. Ama içindeki hâl değişmişti. Arda bana, ben Arda’ya kalmıştım. Oğlum ve ben… Babamız artık varla yok arasında bir yerdeydi. Eve girip çıkan bir gölge gibi. Bazen oradaydı, çoğu zaman değil.
Lara’nın içi dolmuyor, aksine eksiliyordu.
Eksilmek sessiz bir şeydi. Kimse fark etmiyordu. Ama o her sabah biraz daha az uyanıyordu hayata.
İki buçuk yıl sonra Mira’ya hamile kaldığında, sevinçle korku birbirine karıştı. Sevindiğini biliyordu ama bu sevinç içini genişletmedi. Karnı büyürken içi daralıyordu. Aynaya baktığında bedenini görüyordu ama kendini tam seçemiyordu.
Aras artık eskisi gibi eve erken gelmiyordu. Bazen gece yarısı kapı açılıyordu, bazen sabaha karşı. Bazen de hiç açılmıyordu. Lara saati ezberledi. Hangi saatten sonra gelen kapı sesinin canını daha çok yaktığını öğrendi. Saat ilerledikçe umut sessizleşiyordu.
Kendine hep aynı cümleyi fısıldadı:
“Normal… Onun da ihtiyacı var.”
Bu cümleyle sorularını susturdu.
Bu cümleyle içindeki huzursuzluğu bastırdı.
Çünkü başka türlü ayakta durmak mümkün değildi.
Yıllar bu sessizliğin içinde geçti. Beklemek bir alışkanlık oldu. Sormamak, görmezden gelmek, anlamamayı seçmek…
Aras daha da geç gelmeye başladı. Çoğu gece sabaha karşı geliyordu. Lara bazen yine de sordu:
“Ne yaptın?”
Aras omuz silkti.
“Arkadaşlarla içtim.”
Lara başını salladı.
“İyi olmuş,” dedi.
İnanmak istedi. Çünkü inanmazsa, dağılacağını biliyordu.
Tam bu yıllarda yeni bir ev aldılar. Büyük bir dubleks. Yüksek tavanlı, geniş odalı… İnsanların uzaktan bakınca “oh be” dediği türden bir ev. Yeni eşyalar alındı. Perdeler asıldı. Koltuklar yerleştirildi. Ev doldu ama Lara’nın içi dolmadı.
Eve ilk girdiğinde gözleri merdivenlere takıldı.
Korkulukları yoktu.
Açık, çıplak basamaklar. Aşağısı boşluktu. Lara ilk çıktığında elini uzatacak bir yer aradı. Bulamadı. Duvara yaslandı. İçinden bir şey çekildi.
Karnı büyüdükçe o merdivenler daha da büyüdü gözünde. Her iniş, her çıkış bir hesap oldu. Ayağını nereye koyacağını, dengesini nasıl alacağını düşündü. Geceleri ışığı yakmadan inemiyordu. Arda merdivenlere yöneldiğinde yüreği ağzına geliyordu.
“Bir korkuluk yaptırırız,” denildi.
Ama günler geçti.
Haftalar geçti.
Merdivenler olduğu gibi kaldı.
Lara da.
Tam bu evde, tam bu korkuluksuz merdivenlerin gölgesinde, annemle babam geceleri benim evime gelmeye başladı. Saat üç gibi… Sessizce. Zili çalmazlardı. Annem kapıyı hafifçe tıklatırdı. Çünkü abimden kaçıyorlardı. Kendi evlerinden, kendi oğullarından.
İçeri girdiklerinde yüzlerinde korku olurdu. Annem hemen ayakkabılarını çıkarır, kenara çekilirdi. Babam konuşmazdı. Bir sandalyeye oturur, başını eğerdi. Ben çay koyardım. Annem bardağı iki eliyle tutardı.
O gecelerde kimse yüksek sesle konuşmazdı. Ev zaten yeterince sessizdi.
Sabah olmadan giderlerdi.
Giderken annem bana,
“Biz iyiyiz,” derdi.
İyi değillerdi.
Ama ben de iyi değilken, bana nasıl destek olacaklardı?
Elbette fark ediyorlardı. Aras’ın geç geldiğini de biliyorlardı. Evdeki sessizliği de görüyorlardı. Benim yorgunluğumu, gözlerimin altındaki morluğu, sustuğum cümleleri…
Ama onlar da çaresizdi. Bir oğullarından kaçarken, bir kızlarını nasıl tutacaklardı?
O evlerde kimse bilmiyor değildi. Herkes biliyordu. Ama herkesin gücü sadece susmaya yetiyordu.
Ben anneme yaslanamıyordum, annem bana yaslanamıyordu.
Herkes ayakta durmaya çalışıyordu ama kimsenin tutacak eli yoktu.
İşte o zaman anladım:
Bazı ailelerde sessizlik, bir tercih değil, bir mecburiyettir.
Ve ben o sessizliğin içinde, korkuluksuz merdivenlerden her gün biraz daha dikkatle geçerek, kendi hayatımı da tek başıma taşımaya başladım.