4. bölüm · Şegaf
Pakraduni
Kuzey ile batının tam kesiştiği yerdeydi. Kara bulutları hiç eksik olmazdı gökyüzünden, çaput bağlanmış kendine hayrı olmayan kurumuş ağaçlar…. Ve griye boyanmış bir görüntüsü vardı bu köyün. Çiçekler açmazdı, kuşlar ötmezdi bu köyde hatta böcekler ve köpekler bile terk etmişti bu köyü. Toprak bereketsizdi, hayvanlar kısırdı insanları şom ağızlıydı ve kem gözlüydü. Sanki Ortaçağın karanlık Avrupası’ndan kalma bir yerdi. İnsanların yüzü soluk benizliydi ve nursuzdu. Tahareti bile bilmezlerdi buranın insanları. Günahkâr doğduklarına inandıkları için sadece bebekler yıkanırdı. Allah cezalandırdı belki de bu insanları yaptıkları kötü işlerden dolayı. İnsan canına kıyma, karı koca arasını açma dükkânın bereketini kaçırma büyüsü yaparak geçimlerini sağlıyordu bu köyün insanları. Adet kanından, domuz yağından ve insan derisi ile saçından büyü yaparlardı. Kibir vardı burada şehre gitmezler, şehirdekilerin buraya gelmelerini beklerlerdi. Şeytan bile buköye ara ara uğrar ve kölelerini ziyaret ederdi. Şeytan bazen gıpta ile bakardı buradaki insanlara, asırlar önce şeytanın Ebu Cehil’e baktığı gibi. Enokyan dilini konuşurlardı bu köyün insanları. Şeytanlaşmış insanların diliydi bu. Evlerinde domuz eksik olmazdı. Çünkü o mahlûkun kanından ve yağından büyü yapıp evlerin kapı eşiğine sürerlerdi büyü tesir etsin diye insanlara. Ayrıca sabun büyüsü yaparlardı ve gömerlerdi sabunu. Sabun erdikçe büyü yapılan insan da erirdi. Yavaş yavaş, acı çeke çeke…
