16. bölüm · Ruhumun Katili “Halloween”

14. Bölüm

YİĞİT MUSUL

*CHRİS*

Saat 07.36'ydı. İkimizin de gözleri kıpkırmızı, ikimizin de ruh hali berbattı. Hava yeni aydınlanmıştı ve biz sabaha kadar ölü gibi oturmuştuk. Aklımızda tek bir isim vardı, Boris.

"Kahve iyi gelecek ikimize de" diyerek ayağa kalkıp mutfağa geçtim. İlk önce sandviç hazırlamaya başladım. Malzemeleri dolaptan çıkartırken gözlerim pencereden dışarıya odaklandı. Polisler tamda Boris'in bulunduğu kaldırımda oturmuş etrafı izleyerek sohbet ediyorlardı.

Gözümün önüne Boris'in cesedi gelince kafamı iki yana salladığım an görsel kayboldu. 4 adet sandviç hazırlamaya başladım.

Sandviçlerden sonra kahveleri yaptım ve iki sandviç ve iki kahveyle içeriye geçtiğimde Adrian çoktan uyumuştu. Elimdekileri sehpaya bırakıp mutfakta polisler için hazırladıklarımı alarak evden çıktım fakat kapıyı çekmedim. Aralık bıraktım.

Karşıdan karşıya geçerken yolu kontrol ettim. Yol boştu ve bende karşıya geçtim. Beni gören memurlar oturdukları yerden kalkıp dikkatlerini bana verdiler. "Günaydın" dedim halsiz sesimle. "Yoruldunuz buyurun." dedim elimdeki tepsiyi onlara uzatırken.

"Günaydın, Chris Bey" dedi soldaki ve elimden tepsiyi aldı. "Teşekkür ederiz, saolun" dedi bu sefer de sağda ki memur. "Afiyet olsun." Tam arkamı döndüm eve gidecektim ki telsizleri çalışınca olduğum yerde durdum. "Ekip 3'ten merkeze" dedi ikizlerin peşinden giden ekip. Bakışlarımı onlara tamamen çevirdim.

"Merkez dinlemede, ekip 3" dedi bu sefer de merkez. Polislerde merak içindeydiler. Ekip 3 ilk önce derin bir nefes aldı. Ardından kalp atışımın hızlanmasını sağlayan o cümleyi kurdu. "THOMAS ailesi ölmüş, hepsi silahla vurulmuş. Büyük ihtimal susturucu takılıydı biz hiç ses duymadık. Fakat içlerinden sadece Mary THOMAS'a biraz fazla yüklenmiş. Karnı deşilmiş ve dili kesilmiş. Bir de sırtından vurulmuş destek bekliyoruz, tamam"

Polis memurları da en az benim kadar şaşkındı. Onlar şaşkın olabilirdi ama ben korkuyordum. Arkamı dönüp eve doğru koşmaya başladım. Yoldan geçen araba bana çarpacakken son anda durdu. "Chris Bey durun!" şu an polisler ile ilgilenemeyecek kadar kötü durumdaydım. "Adrian" eve girdiğimde bağırışım ile Adrian yerinden sıçrayarak uyanmıştı.

"Chris ne oldu? Dur sakin ol." dedi yerinden kalıp yanıma gelirken. "i-ikizler" dedim nefes nefese. "İkizler ve ailesi, öldürülmüş. Öldürmüşler onları Adrian." sağ gözümden bir damla yaş akmıştı. Şoka girmişti. Kımıldamamıştı.

Olay yerindeydik. Gözlerimiz bir an olsun yerde yatan 4 cansız bedenden asla ayrılmıyordu. Göz yaşlarımız bizden habersiz akıp duruyordu.

"Buldum!" diye bir bağırış koptu. Gözlerimi anında ilerideki masada bilgisayar ile uğraşan ekibe ve dedektife çevirdim. Ses oradan gelmişti. Kalbim hızlı atmaya kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı.

Hızla yanlarına koştuk. "Ne buldunuz!" sesim yüksek çıkmıştı ama şu an sesimi kontrol etmek düşüneceğim son şeydi. "Kamera kayıtlarını silememiş bu sefer katilimiz" dedi ve ekranı bize çevirdi. Saçları kar kadar beyaz bir adam elinde silahı beyaz üstü kan içinde arka kapıdan çıkmış derin ormana doğru ilerliyordu. Bir an yüzü gözükecek gibi oldu. Ama kameradan uzaklaştığı için tam gözükmüyordu pusluydu. Ön kapıda nöbet tutan polisleri kontrol etti ve görüntüden çıktı.

"Bu görüntülerin netleşmesi için yazılım şirketine hemen gönderdim. Merak etmeyin çocuklar bu olayı çözeceğim." dedi dedektif kendinden gurur duyarcasına. "Peki nasıl kameralara ulaşamadı bu sefer?" Adrian çok mantıklı bir soru sormuştu. Dedektif yerinden kalkarak tam önümüzde durdu.

"Çok güçlü bir güvenlik bariyerim var onu yükledim kasabanın kameralarına. Geldiğim gibi yüklemeye başladım ve anca geçen gece tamamlandı yükleme. Boris'i bulduktan yarım saat önce." dedi ve masanın üstündeki kahvesini alarak bir yudum içti.

İkimizde boşluğa bakarken benim gözüm olay yeri incelemenin işini bitirdiği ve ceset torbalarına koyulan ikizlere ve ailesine döndü. Tekrar gözlerimden yaşlar akmaya başladı. "Ama onları kurtaramadık." dedim ağzımın içinde mırıldanarak.

"Şimdi izninizle çocuklar daha bir ton parmak izi almam lazım. Müsaadenizle işimin başına dönüyorum" dedi ve yanımızdan uzaklaştı. Bende torbalara koyulmuş olan ikizlerin yanına son hızda ilerledim. "Son kez bakabilir miyiz?" dedim torbaları kapatmak üzere olan memurlara. Sessizce kafa sallayıp birkaç adım geriye çıktılar. Yan yana duran ikiz kardeşlerin ortasına geçip yüzlerine baktım tek tek.

"Özür dilerim, sizi koruyamadım. Ama inanın hepinizin yerine ölmeyi yeğlerdim. Özür dilerim" cümlem tamamlandığında göz yaşlarıma bir kez daha sahip olamadım.

Adrian yanıma çöktüğünde ben iki kolumu ikisinin de üzerine atmış kanla gölü olan yere uzanmıştım. "Chris kalk" dedi Adrian ama onun da benden bir farkı yoktu. Dizlerinin üstüne çökmüş yerde yatan ölmüş ikizlere ve bana bakarken gözündeki yaşlara hâkim olamıyordu oda benim gibi. "Lütfen yeter bu kadar." dedi memur. Yerden kalkarken bembeyaz olmuş yüzlerine baktım ve ikisinin de buz gibi yüzlerini öptükten sonra kalktım yerimden.

Saçım da dahil olmak üzere Olivia ve Mary'nin kanına bulanmıştım. Ama bu benim için sorun değildi. Onlar artık benimleydi. Kanları sayesinde ruhları bana geçmişti.

Evdeydim. Duştan çıkmıştım. Temizlenmiştim. Hatta evdeydik. Üstümü giyindim ve benim gibi ruhtan başka bir şeye benzemeyen Adrian'ın yanına aşağıya indim. Kahve yapmış şömineyi yakmıştı. Kahvemi alarak şöminenin önüne geçtim. "Teşekkür ederim."

Oda kahvesini alarak yanıma geldi. "Duşa gir bence, kendine gelirsin" dedim Adrian'a. Kafasını aşağı yukarıya salladı. "Girerim birazdan." ilerleyip koltuğa oturdum. "Sence bizim suçumuz mu? Yani onları evlerine göndermek." Adrian da yanıma oturdu. "Saçmalama Chris. Biz demedik ki katile git onları öldür diye" kahvesinden bir yudum daha aldı. "Gece Mary nasıl küfürler etti katile. Onları duyup sinirlenmiş olmalı" haklıydı aslında.

"Haklısın galiba" yerinden kalkarak bardağını masaya bıraktı. "Ben dua gidiyorum, biraz kendime gelmeye ihtiyacım var" dediğinde kafamı salladım. Adrian yukarı çıkınca tek ses şöminede yanan odunların sesiydi. Sessizlik hakimken dalmıştım. Ama bilmem kaçıncı kez neye daldığımı bilmiyordum.

Çalan kapının sesi ile yerimde sıçradım. Yerimden kalkıp kapıyı açtığımda dedektif BLOOM ile karşılaştım. "Hoş geldiniz" dedim girmesi için kapıyı açarken. "Ah hayır girmeyeceğim. Evinizin etrafına 50 kişiye yakın polis memurumuz nöbet tutuyor bilginiz olsun istedim bir de nasılsınız sormak istedim" dedi.

"Nasıl olabiliriz ki acı kayıplar veriyoruz durmadan" hem de ne acı. "Acınızı anlıyorum, katili bulmaya son bir adımımız kaldı yazılımcılardan görüntülerin gelmesini bekliyoruz emin olun bulacağım o kansızı" inşallah bizde ölü olmadan bulursun dedektif. Buruk bir gülümseme yerleştirdim yüzüme cevap olarak. "Adrian nerede? Ona da merhaba deseydim" kafamla üst katı işaret ettim. "Du-" lafımı bölen üst kattan gelen cam kırılma sesiydi. Kapıyı ellerimin arasından bırakıp üst kata koşmaya başladım. O sırada dedektifte polisleri çağırıyordu.

Üst kata nefes nefese çıkıp merdivenlerin çaprazındaki banyonun kapısını kıracak kadar sert bir şekilde açmamla "Yeter!" diye bağırmam bir oldu.

Adrian, tam alnının ortasından bıçaklanmıştı. Bıçaklanmak az kalırdı, Adrian'ın alnı resmen oyulmuştu. Beyini görebilirdiniz, tabi oluk oluk kan akmasaydı. Gözüme bir diğer çarpan şey ise aynada Adrian'ın kanı ile yazılmış olan o yazıydı. "Son bir defa daha geleceğim."

ÖLÜM GELMİŞTİ,

AMA BEN ÖLMEK İSTEMİYORDUM.