6. bölüm · RAYLARIN ÖTESİNDE
6. Bölüm: 24. Vagon, Gölgelerin Hakimi ve Paslı Biletler
24. vagonun kapısı açılır açılmaz yerini geniz yakan bir pas ve eski deri kokusuna bıraktı.
Burası, trenin diğer kısımlarından çok daha köhne, duvarlarından yağ sızan ve ışıkların sürekli cızırtıyla kırpıştığı bir kontrol merkezine benziyordu.
Vagonun uzak köşesinde, yüzü gölgede kalan, üzerinde eski bir kondüktör üniforması olan uzun boylu bir silüet duruyordu. Elinde gümüş bir bilet delici vardı ve metalin metale çarpma sesi, sessizlikte bir silah sesi kadar keskin yankılanıyordu.
"Sonunda geldin, küçük kardeşim," dedi gölge. Sesi, cam kırıkları üzerinde yürümek gibi tırmalayıcıydı.
Alaz donup kaldı. Bu sesi, binlerce ses arasından tanırdı. Babasının ölümünden sonra hayatını cehenneme çeviren, ona her zaman bir fazlalıkmış gibi davranan üvey abisi Barın.
"Barın?" diye fısıldadı Alaz. "Senin burada ne işin var? Bu... bu benim zihnim!"
Barın, gölgelerin arasından sıyrıldı. Üniforması düzgün olsa da gözlerindeki o saf nefret hiç değişmemişti. Elindeki bilet deliciyi masanın üzerine sertçe bıraktı.
"Zihnin mi?" dedi Barın alaycı bir gülüşle.
"Burası senin hapishanen Alaz. Ve ben bu hapishanenin gardiyanıyım. Sen o gece o arabayı sürerken sadece o kızı mahvetmedin; bizim ailemizin adını da o çamura gömdün. Şimdi burada, bu sonsuz raylarda paslanmanı izlemek benim en büyük ödülüm."
Ayperi, Barın’ı gördüğünde görünmez bir güç tarafından geriye itilmiş gibi vagonun duvarına yaslandı. Sanki Barın’ın varlığı onun ışığını emiyordu.
"Alaz, ona inanma," dedi Ayperi güçlükle. "O senin suçluluk duygunun en karanlık hali."
Barın, Ayperi’ye tiksinerek baktı. "Sus, hayalet! Sen sadece onun vicdan azabından ibaretsin. Alaz'a gerçekleri söylemeyecek misin? Onu bu trende tutanın ben değil, kendi korkaklığı olduğunu?"
Barın, Alaz’a doğru yürüdü ve cebinden buruşmuş, kan lekeli bir bilet çıkardı.
"Bu bilet senin kurtuluşun olabilirdi Alaz. Ama ben bu bileti senin için iptal ettim. Sen mutlu olmayı hak etmiyorsun. O kız orada nefes almaya çalışırken senin burada onunla hayaller kurmana izin vermeyeceğim."
Barın, Alaz'ın yakasına yapıştı ve onu vagonun camına doğru itti. "Dışarı bak! Ne görüyorsun? Hiçlik. Çünkü sen bir katilsin Alaz. Katillerin varacağı bir istasyon yoktur. Sadece tüneller vardır."
Alaz, Barın’ın elinden kurtulmaya çalışırken Ayperi’ye baktı. Ayperi’nin elindeki o zayıf ışık sönmek üzereydi.
Barın, Alaz’ın her hücresine işlemiş olan "değersizlik" duygusunu besleyerek onu bu karanlık vagona zincirlemek istiyordu.
"Onu öldürdüğünü sanıyorsun, değil mi?" dedi Barın, Alaz’ın kulağına eğilerek.
"Onu öldürdüğüne inanmak senin için daha kolay. Çünkü eğer yaşadığını bilirsen, onun yüzüne bakacak cesaretin olmadığını biliyorsun. Bu yüzden onu burada 'ölü' olarak tutuyorsun. Seni bencil herif!"
Alaz sarsıldı. Barın’ın sözleri bir bıçak gibi gerçeği deşiyordu. Alaz gerçekten de Ayperi’nin yaşadığına dair o küçük umudu, kendi korkusu yüzünden mi reddediyordu?
"O ölmedi..." dedi Alaz kısık bir sesle. "O yaşıyor, hissediyorum."
Barın kahkahalarla gülmeye başladı. "Yaşıyor mu? O zaman neden hala bu trendesin? Neden bu kapıyı açıp gerçek dünyaya, onun yattığı o soğuk hastane odasına gitmiyorsun?
Çünkü korkuyorsun Alaz! Onun gözlerini açtığında karşısında bir canavar göreceğinden korkuyorsun!"
Barın, Alaz’ın yakasını bırakmıyor, onu vagonun paslı duvarlarına çarparak ruhunu ezmeye devam ediyordu. "Sen bir hiçsin Alaz! Babamın bile sevmediği o çocuksun. Şimdi o kızın katili olarak bu karanlıkta çürüyeceksin!"
Alaz’ın direnci kırılmak üzereydi. Barın’ın sesi, çocukluğundan beri duyduğu o aşağılayıcı tını, şimdi bir çığ gibi üzerine çöküyordu.
Ayperi köşede solgunlaşırken, vagonun içi tamamen Barın’ın nefretinden doğan simsiyah bir dumanla kaplanmaya başladı.
Tam o sırada, rayların gürültüsünü ve Barın’ın kahkahalarını bastıran, bembeyaz bir melodi duyuldu.
Vagonun paslı tavanından, sanki gökyüzü yarılmış gibi sıcak ve yumuşak bir ışık sızdı. Bu ışıkla birlikte içeriye nergis ve taze ekmek kokusu doldu. Barın, gözlerini kapatarak geri çekildi. "Bu da ne? Buraya giremez!"
Işığın içinden, Alaz’ın sadece soluk fotoğraflardan tanıdığı, ama kokusunu ruhunun derinliklerinde hissettiği o kadın çıktı.
Üzerinde uçuşan, gökyüzü mavisi bir elbise vardı. Yüzü huzur doluydu ama gözlerinde bir annenin korumacı öfkesi parlıyordu.
"Oğlumu bırak, Barın," dedi kadın. Sesi, fırtınanın ortasındaki en güvenli liman gibiydi.
Alaz, nefes nefese fısıldadı: "Anne?.."
Barın, yüzünü ekşiterek bağırdı: "Sen öldün! Sen onu doğururken öldün! Onun uğursuzluğu seni de bitirdi, şimdi burada ne arıyorsun?"
Leyla, Alaz’ın yanına yürüdü. Barın’ın oluşturduğu o kapkara duman, kadının geçtiği yerlerde anında dağılıyordu. Leyla, Alaz’ın titreyen ellerini tuttu. Alaz, hayatı boyunca hissetmediği o sıcaklığı ilk kez duyumsadı.
"Ben hiç ölmedim Alaz," dedi annesi, elini onun kalbinin üzerine koyarak.
"Ben hep buradaydım. Sen ne zaman birine iyilikle baksan, ne zaman o kız için gözyaşı döksen, ben oradaydım. Barın’ın nefreti senin gerçeğin değil. O, sadece kendi karanlığını senin ışığınla beslemeye çalışıyor."
Barın, elindeki bilet deliciyi bir silah gibi sıktı. "O bir suçlu! O birini öldürdü!"
Annesi, Barın’a hüzünle baktı. "Hayır Barın. O sadece bir hata yaptı ve o hatanın sorumluluğunu sırtında taşıyacak kadar yürekli. Ama senin nefretin, onun vicdanından daha ağır değil. Alaz, bak bana yavrum..."
Alaz, annesinin gözlerine baktığında, ilk kez Barın’ın devasa gölgesinin aslında ne kadar aciz olduğunu fark etti. Barın, Alaz’ın korkusundan besleniyordu. Alaz korkmayı bıraktığı an, Barın küçülmeye başladı.
"Senin suçun, sevmek istemen Alaz," dedi annesi. "Şimdi o kapıyı aç. Ayperi seni bekliyor. O ölmedi. Senin ona 'yaşa' demeni bekliyor."
Leyla, Alaz’ın alnına sıcak bir öpücük kondurdu. O an vagonun içindeki tüm paslar döküldü, camlar temizlendi ve Barın’ın üniforması üzerindeki o sahte otorite paramparça oldu.
Barın, vagonun gölgelerine doğru sinerek yok olmaya başladı, sesi artık sadece uzak bir fısıltıydı: "Geri döneceğim... Bu tren bitmeyecek..."
Annesi, Alaz’ı kapıya doğru itti. "Hadi oğlum. Ayperi’nin elini tut ve onu o uykudan çekip çıkar. Ben her zaman rayların bittiği yerde, güneşin doğduğu tarafta olacağım."
Alaz, arkasına baktığında annesinin ışıklar içinde kaybolduğunu gördü. Ama içi artık korkuyla değil, bir amaçla doluydu.
Ayperi’nin yanına gitti, kızın şeffaflaşmış elini bu kez tüm gücüyle kavradı.
"Artık biliyorum," dedi Alaz. "Sen ölmedin. Ve ben seni bu karanlık trende bırakmayacağım."
Vagonun kapısı artık kan kırmızı değil, şafak vakti gibi umut dolu bir turuncuya bürünmüştü. Ama kapının üzerinde büyük harflerle tek bir soru yazıyordu:
"GERÇEK DÜNYANIN ACISINA HAZIR MISIN?"
