13. bölüm · RAYLARIN ÖTESİNDE
13. Bölüm: Nefesin Sesi
Barın’ın hastane koridorlarında yaka paça götürülüşünün yankıları dindiğinde, binada ağır bir sessizlik hakim oldu. Tren durmuştu.
Alaz’ın zihnindeki o sonsuz raylar, son vagonun kapısı açıldığında bir boşluğa değil, gün ışığına açıldı.
Alaz, ciğerlerine dolan keskin hastane havasıyla gözlerini araladı. Artık bulanık değildi; artık karşısında Barın’ın gölgesi yoktu.
Başını yana çevirdiğinde, açık duran kapıdan yan odadaki hareketliliği gördü. Kalbi, makinelerin gösterdiğinden çok daha hızlı atıyordu.
Aynı saniyelerde, yan blokta ki oda da bir mucize gerçekleşiyordu. Ayperi, iki yıldır kapalı tuttuğu kirpiklerini ağır ağır kaldırdı.
İlk gördüğü şey, babası Yavuz’un gözyaşları içindeki yüzüydü. Ama ruhu hala o şeftali bahçesindeydi, Alaz’ın dudaklarının sıcaklığını teninde hissediyordu.
"Alaz..." diye fısıldadı Ayperi. Sesi, iki yılın pasını taşısa da dünyanın en güzel melodisiydi.
Birkaç hafta sonra, Alaz’ın durumu fiziksel olarak toparlanmıştı ama zihni hala o ağır psikolojik çöküşün izlerini taşıyordu.
Ayperi ise bir mucize gibi hızla iyileşiyordu. Kızkardeşi Melis ve babası Yavuz’dan, Alaz’ın bu iki yıl boyunca aslında nasıl bir cehennemde yaşadığını öğrenmişti.
Barın’ın psikolojik işkencelerini, Alaz’ın suçluluk duygusu yüzünden kendini bir kliniğe kapattırışını ve o tren döngüsünde Ayperi’yi kurtarmak için verdiği savaşı...
Ayperi, tekerlekli sandalyesiyle Alaz’ın odasına girdi. Alaz, pencereden dışarıya, rayların olmadığı o gerçek dünyaya bakıyordu.
"Hala trenin sesini mi dinliyorsun?" dedi Ayperi yumuşakça.
Alaz hızla döndü. Ayperi’yi kanlı canlı, üzerinde hastane önlüğü yerine en sevdiği mavi hırkasıyla görünce gözleri doldu. Ayperi ona yaklaştı, Alaz diz çöktü ve ellerini Ayperi’nin dizlerine koydu.
"Beni o trenden sen çıkardın Ayperi. Ben seni kurtardığımı sanıyordum ama meğer sen beni hayata bağlamışsın."
"Seni İzledim, Alaz"
Ayperi, Alaz’ın saçlarını okşarken eğilip alnını onun alnına yasladı.
"Koma sadece bir uyku değildi Alaz. Ruhum seninle o vagonlardaydı. Senin o acı çeken halini, anneni arayışını, Barın’a karşı duruşunu...Hepsini kalbimle hissettim. İyileşeceksin. Çünkü artık o trende yalnız değilsin. Ben yanındayım."
Alaz, Ayperi’nin elini dudaklarına götürüp uzun bir öpücük bıraktı. "İki yılımızı çaldılar Ayperi."
"Hayır," dedi Ayperi, gözlerinin içine derin bir aşkla bakarak.
"O iki yıl, bizim birbirimizi ruhumuzun en derininde bulmamızı sağladı. Şimdi o trenin varamadığı tüm o güzel istasyonlara birlikte gideceğiz. İlk durağımız ise, o kütüphanedeki tozlu raflar olacak."
3 ay sonra
Hastane odasının penceresinden sızan turuncu güneş ışığı, ikisini de sarıp sarmaladı.
Alaz, Ayperi’nin başını kendi omzuna yasladı. Artık ilaçların yarattığı halüsinasyonlar yoktu; sadece Ayperi’nin nergis kokulu saçları ve pencerenin dışındaki gerçek hayat vardı.
Ayperi, Alaz’ın avucuna bir şey bıraktı. Bu, 3. bölümde buldukları o gümüş cep saatiydi.
Barın’ın planlarını bozan o kanıt... Alaz saate baktı; saat artık 12:00’de takılı değildi.
Yelkovan ve akrep, şimdiki zamanı, yani aşklarının ilk özgür dakikalarını gösteriyordu.
"Biliyor musun," dedi Alaz fısıltıyla. "O trende en çok neyi özledim? Seninle sessizce oturup sadece nefes almayı."
Ayperi gülümsedi ve Alaz’ın elini kalbinin üzerine koydu. "Duyuyor musun? Bu ses rayların sesi değil Alaz. Bu, senin için atan bir kalbin sesi."
Birkaç Saat Sonra...
Adliye binasının devasa kapıları arkalarında kapandığında, Alaz derin bir nefes aldı. Barın’ın müebbet hapis cezası almasıyla, üzerindeki o görünmez ağır zırhın parçalanıp döküldüğünü hissetti.
Yanında duran Ayperi’ye döndü; kızın gözlerinde iki yılın ardından ilk kez sadece huzur vardı.
"Hadi," dedi Alaz, Ayperi’nin elini sımsıkı kavrayarak. "Valizleri çoktan hazırlattım. Bu şehirden, bu anılardan ve bu gürültüden gidiyoruz."
Alaz, o meşum kazadan sonra ilk kez direksiyon başına geçecekti. Ama bu sefer araba Barın’ın "bakım yaptırdığı" o hileli araç değildi; tamamen güvenli, üstü açık ve rüzgarı içine alan bir özgürlük makinesiydi.
Ayperi yolcu koltuğuna yerleştiğinde, radyonun düğmesine bastı. Artık rayların monoton tıkırtısı yoktu; sevdiği bir şarkının yumuşak melodisi vardı.
Yol boyunca Alaz sık sık Ayperi’nin elini kontrol ediyordu. Onun gerçek olduğundan, orada dizinin dibinde oturduğundan emin olmak ister gibiydi.
"Alaz, yola bak," dedi Ayperi gülerek. "Buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
"Biliyorum," dedi Alaz, sesi titreyerek. "Sadece... iki yıl boyunca seni sadece hayal edebildim. Şimdi rüzgarın saçlarını uçurduğunu görmek, güneşin tenindeki yansımasını izlemek dünyanın en büyük mucizesi gibi."
On saatlik keyifli bir yolculuğun ardından, zeytin ağaçlarının arasına gizlenmiş, denize sıfır taş bir eve vardılar.
Burası Alaz’ın annesinin çocukluğunu geçirdiği, Barın’ın bile yerini bilmediği o saklı cennetti. Kapıyı açtıklarında içeriye lavanta ve deniz tuzu kokusu doldu.
Ayperi balkonun kapısını açtığında karşısındaki manzaraya inanamadı. Masmavi bir deniz, kıyıya vuran uysal dalgalar ve ufukta batan altın rengi bir güneş...
"Alaz, burası muhteşem!"
Alaz arkasından yaklaşıp ellerini Ayperi’nin beline doladı, çenesini omzuna yasladı.
"Burada hiçbir tren geçmiyor Ayperi. Burada sadece biz varız. Ne zaman uyanmak istersen o zaman sabah olacak, ne zaman dinlenmek istersen o zaman güneş batacak."
Tatilin ilk haftası, birbirlerini yeniden keşfetmekle geçti. Sabahları saatlerce süren kahvaltılar yapıyorlardı.
Alaz, Ayperi’ye trenin içindeki o korkunç vagonları en ince ayrıntısına kadar anlattı; ama bu sefer acı çekerek değil, bir masaldan bahseder gibi.
"O 5. vagonda seni ilk gördüğümde," dedi Alaz, zeytin ağacının gölgesinde otururken.
"Ölü olduğunu sanmıştım. Ama içimdeki bir ses, senin o hayalden daha fazlası olduğunu söylüyordu."
Ayperi, taze demlenmiş çayından bir yudum alıp Alaz’ın gözlerine baktı. "Ben aslında oradaydım Alaz. Komadayken doktorlar 'tepki vermiyor' diyordu ama ben senin sesini duyuyordum. Zihnimde yarattığın o trene ben de bindim. Sen 15. vagonda o anahtarı ararken, ben dışarıda senin elini tutmaya çalışıyordum."
Alaz, Ayperi’nin ellerini öptü. "Artık anahtarlara ihtiyacımız yok. Kapılarımız zaten açık."
Bir akşam, ay ışığı denizin üzerine gümüş bir yol çizmişken kumsala indiler. Alaz, Ayperi için sahilde küçük bir ateş yakmıştı.
Denizin sesi, Alaz’ın o kabus gibi hatırladığı ray seslerini tamamen silip süpürüyordu.
"Yüzmek ister misin?" diye sordu Ayperi, çocuksu bir heyecanla.
Alaz bir an duraksadı. Sudaki o boğulma hissini, 15. vagonun o kasvetli sularını hatırladı. Ama sonra Ayperi’nin elini uzatışını gördü. Ayperi’nin sevgisi, her korkunun üzerindeydi.
Birlikte serin sulara bıraktılar kendilerini. Su, Alaz’ın üzerindeki tüm o suçluluk duygusunu, Barın’ın nefretini ve iki yılın tozunu yıkayıp götürdü.
Suyun içinde birbirlerine sarıldıklarında, zaman gerçekten durdu. Ama bu sefer bir döngüde hapsoldukları için değil, o anın sonsuz olmasını istedikleri için.
Gecenin sonunda, ateşin başında battaniyeye sarılmış otururken Alaz, Ayperi’ye hayalini anlattı.
"Bu mirasın bir kısmıyla, bizim gibi kaybolmuş ruhlar için bir vakıf kurmak istiyorum," dedi. "İnsanların kendi 'trenlerinden' inmesine yardım edecek bir yer. Senin adını taşıyan bir sanat ve rehabilitasyon merkezi."
Ayperi başını Alaz’ın omzuna yasladı. "Ve o kütüphane... İlk tanıştığımız o kütüphaneyi de restore edelim. İçine sadece kitaplar değil, umutlar da koyalım."
Alaz, Ayperi’ye daha sıkı sarıldı. Şeftali ağaçlarının kokusu Ege rüzgarıyla birleşirken, Alaz hayatında ilk kez gerçekten "evinde" olduğunu hissetti. Artık biletlere, vagonlara ve istasyonlara gerek yoktu. Yolun kendisi, Ayperi’nin gözleriydi.
