17. bölüm · PASVARİS

BÖLÜM 16: TAHTA EV

irmak arsln

^^Herkese merhaba!!!! Yepyeni bir bölümle karşınızdayım. İyi okumalarrrrrr!!^^

"Huzur veriyorsun..."

.............
Gözlerim televizyonun hemen üstündeki saatteydi. Kaç saat oldu bilmiyordum fakat uzun zamandır saati izleyip düşüncelere dalmıştım. Verilecek ilk görevi o kadar merak ediyordum ki kafamda yüzlerce senaryo vardı.

Nasıl bir görev olacağını tahmin dahi edemiyordum. Bir nevi polis gibi mi davranacaktık yoksa katil mi?

Belki de ilk görevimden ölecektim. Öyle olursa Cihan da ölürdü. Hayır, bunu düşünmemeliyim.

Cihan gittikten sonra dil dersime gitmiştim. Dil dersleri bu ülkede olduğum sürece devam edecekti. Önce gerektiği kadar sonrasında ise kendi dilim gibi konuşana dek. Maria gerçekten değişik bir kadındı. Ne zaman ders verse hep konuyu Cihan' a getiriyordu. Sanki ağzımı arar gibiydi. Cihan hakkındaki düşüncelerimi merak ediyordu ama ben hiç ipucu vermiyordum.

Zorba bir kadın olması dışında eğlenceli biriydi. Fakat bazen çekilmez olabiliyordu. İki gün sonra göreve başlayacaktım ve şu anki dil bilgim yeterli miydi bilmiyordum. Beni rahatlatan Cihan'ın dil bilgisiydi. Ayrıca Türkçe konuşmam insanlara garip gelmeyecekti. Çünkü çoğu suçlu da Türk olacaktı. Sonuçta her dilden insanlar vardı.

Dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrılıp uzun süredir baktığım saatin ilk defa kaçı gösterdiğini fark ettim. Saat akşamın dokuzu olmuştu. Bu kadar saattir Cihan neden gelmemişti?

Sabahtan beri Adam , Cenk ve Melodi ile sohbet etmiştim. Başka türlü zaman geçmiyordu. Fakat artık Cihan'ın gelip bana görevi söylemesi gerekiyordu. Yoksa meraktan ölecektim.

Ve tam o anda kapının açılma sesiyle bakışlarımı kapıyı buldu. Cihan yüzünden memnuniyetsiz ve her an sinirle etrafı yumruklayacak gibi bir ifadeyle hiçbir şey demeden kapıyı kapatıp yanıma oturdu. Gözleri duvar saatine kaydı. Aynı benim gibi transa girmişçesine duvar saatini seyredip düşüncelere dalarken ben de onu seyrediyordum. Fakat ağzını bile açmaması sinirimi bozuyordu.

" Sorun ne? " Dedim dayanamayarak. Cihan sadece derin bir nefes verdi. Konuşmadı. Sanki kafasında birbirine girmiş ip yumağı varmış da çözmeye çalışıyor gibi bir hali vardı.

" Sana diyorum! Sorun ne? Ne bu halin? Steve ne dedi? Ne görev verdiler? "

Cihan sabırla gözlerini kapattı ve gözlerini açıp yüzümü inceledi. Neden bu haldeydi? Görev ne kadar zor olabilirdi de Cihan bu kadar düşünceliydi?

" Asena, bana güveniyor musun?"

Cihan'ın dudaklarından çıkan soruya karşılık afalladım. Neden böyle bir soru sorduğuna anlam verememiştim. Fakat yüzünde gerçek bir merak vardı. Soruyu ben de kendime sordum o an.

Cihan' a güveniyor muydum?

Ben kimseye güvenmezdim ki. Fakat Cihan' a güvenmek sanki normal bir insana guvenmek değildi. O sanki... Cihan kimse değildi.

" Bu ucu açık bir soru. Ne konuda güveniyor muyum?"

Cihan hafifçe sırıttı. Direkt güvenmiyorum dememi bekleyip demediğim için rahatlamış gibiydi.

" Seni her daim koruyacağıma ve sana asla zarar gelmesine izin vermeyeceğime."

O an içimde bir hareketlilik hissettim. Bu söylediği hoşuma o kadar gitmişti ki neden bilmiyorum ama kalbim o an heyecanı pompalamıştı. Normalde biri bana bunu sorsa kimsenin beni korumasına ihtiyacım olmadığını söylerdim. Çünkü öyleydi. O kadar boktan şeyler yaşayıp kendimi korumuştum ki kimseye ihtiyacım olmadığını kendi kendime öğretmiştim.

Fakat o an bunu söylemek istemedim. İstediği cevabı da veremezdim. Bu kendime haksızlık olurdu. Ben de kaçamak bir cevap verdim.

" Bana bir şey olmaz ve zarar gelmez." Dediğimde bu istediği cevap değildi. Fakat söylediğim hoşuna da gitmiş gibiydi.

" Ölmemi istememe sebebin canın mı?" Dediğimde ise öyle bir sırıttı ki sorduğuma pişman oldum. Çünkü bu sırıtış alay ve sinirle harmanlanmış bir sırıtıştı.

" Bu soruyu sorduğuna inanamıyorum ama cevaplayayım. Ölmeni istememe sebebim canım değil. Canın. Her neyse..." Derken gözlerini benden ayırdı ve duvar saatine çevirdi.

Sorduğum soruya pişman olmuştum ama merak etmiştim. Canı söz konusu değilse neden ölmemem bu kadar umurundaydı?

" Görevi anlatacak misin eğitimci?" Dedim ısrarla. Derin bir nefes verdi.

" Çok zor bir görev bizi bekliyor," dediğinde sertçe yutkundum.

" Furtum uzun zamandır zor durumda. Suçlular azaltıldı. Sadece birkaç küçük ilçe dışında neredeyse bitik halde. Fakat Furtum'un başındaki insanlar hala hayatta ve onlar hayatta olduğu sürece biz ne kadar suçlu yok edersek onlar üç katını üretebilecek güçte. Onları yok ettiğimiz gibi bu şehri yok etmiş olacağız. Hırsızlık dünyada yok olma yoluna girecek."

Cihan sustu ve cebinden sigarasını çıkarıp bir dal yaktı. Nefesi içine çekerken sıkıntıyla bana döndü.

O an anlamıştım görevi. Anlamamış olmayı istedim. Fakat her şey barizdi. " Orayı yok mu edeceğiz?" Dedim alayla. Fakat içimde korku vardı.

"Evet." Dedi Cihan, sigarasından ardı ardına duman çekiyordu .

"Sadece ikimiz mi? İkimiz bunu nasıl yapacağız?"

"Sadece ikimiz değil. İki takım daha olacak. "

Altı kişi. Sadece altı kişi bir orduyu yok etmeye çalışacaktı. Koskoca hırsızlık şehrini sadece altı kişi yok edecekti. Bu nasıl olabilirdi?

" Yarın altı kişi toplanıp bir plan yapacağız. Yarına kadar çok düşünme. Yarın hepimiz beyin fırtınası yapacağız zaten"

Cihan sigarasını söndürdükten hemen sonra bir dal daha yaktı.

"Neden böyle zor bir görev verildi? " Dediğimde Cihan başını geriye yasladı ve tavana doğru dumanı üfledi.

"Steve sevdiği insanları ateşe atmaya bayılır."

"Bu da ne demek?"

"Sevdiği insanlara çok güvenir. Çünkü Steve güçlü insanları sever." Dedi Cihan tane tane açıklayarak.

"Peki bu göreve itiraz edersek ne olur?"

" Büyük cezalar verilir."

"Mesela?" Dediğimde Cihan bana döndü. " Çok soru soruyorsun bekçim."

Bu başka da bir cevap alamayacağım anlamına geliyordu. Omuz silktim. " Şansız bir insan olduğumu biliyordum fakat ilk görevimin bir şehri yok etmek olacağını düşünecek kadar değil."

Cihan sigarasını söndürüp yeni bir sigara daha çıkarmıştı ki eline dokundum. Gözleri ağır ağır bana döndü ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışarak. " Çok içiyorsun eğitimci." Dedim tenim adeta yanarken.

Onunla kurduğum her temasta vücudum alev alıyor gibiydi.

Cihan' ın yüzündeki zafer gülümsemesi çok güzeldi. Hoşuna gitmişti onu düşünmem. Sigarayı çıkardığı gibi geri koydu pakete. Elimi çektim ben de.

" Çok mu içiyorum bekçim?" Dedi sırıtarak. Göz devirdim bu haline. " Seni düşündüğümden değil."

"Yaa... Neyden peki?"

Cihan bayağı keyif alıyordu fakat verecek bir cevap bulamıyordum. " Şeyden... Ölme diye. Daha görev falan var."

Cihan yüzündeki sinir bozucu gülümseme ile bana bakarken omuz silktim. " Sen bilirsin. Sigara bir intihardır. "

Bana öyle bir bakıyordu ki tanımasam aşık derdim.

" Yarın akşam altı kişi eğitimci danışma katında toplanıp plan yapacağız. Yarın akşama kadar boşsun."

" O saate kadar ne yapacağım? Çok sıkılırım." Diye mırıldandım kendi kendime. Adam eğitimde olacaktı. Melodi ve Cenk ise görevde...

" İstersen yarın dışarı çıkabiliriz. "

Cihan'ın kurduğu cümleye karşıklık kalp atışlarımın durduğunu hissettim. Cihan yarın beni dışarı çıkarmayı mı teklif etmişti?

"Nasıl yani?"

"Benim sürekli kafa dinlemek için gittiğim bir yer var. Oraya gidip biraz sessizlik içinde birkaç saat kalıp döneriz. "

Nasıl bir yer demedim veya orada ne yapacağız, orası nerde diye de sormadım. " Olur," dedim.

Çünkü kafa dinlemeye ihtiyacım vardı. Hem de çok. Buraya geldiğim günden beri rutin bir hayat sürüyordum. Biraz kafamdaki düşüncelerden uzaklaşmak iyi gelebilirdi.

"O zaman ben bayılmaya gidiyorum." Cihan ayağa kalkıp odasına ilerlerken arkasından onu izledim. Odaya girmeden son kez bana baktı. " İyi geceler bekçim," dedi gözleri kısılırken.

"İyi geceler eğitimcim."

...

Siyah camdan yüzüme vuran güneş ışığıyla gözlerimi araladım. Saat sabahın onuydu. Bugün tatil olduğu için endişelenmemi gereketiren bir şey yoktu. Yatağımdan kalktım ve banyoya geçtim. Banyodan çıktıktan sonra ise dolabımı açtım. Buraya geldiğimden beri hep rahat kıyafetler giyiyordum. Bugün biraz daha şık olmaya çalışabilirdim.

Dolabımdan siyah, ince askılı, dar bir bluz aldım. Dolabı biraz daha karıştırdım. Dolap o kadar doluydu ki bilemezdiniz. Her şekilde kıyafet bulunabilirdi burada. Elime geçen bir keten siyah şortu aldım ve üzerime geçirdim. Dolabı kapatıp üzerindeki aynaya baktım. İlk defa bacaklarım görünür hale gelmişti. Güzel ve pürüzsüz bacaklarım vardı fakat bu pürüzsüzlüğü bozan küçük bir detay hakimdi.

Dizimin bir karış üzerinde ve sağ omuzumda birkaç kesik izi vardı. Bu izi görmek her zaman canımı sıkardı. Belki de bu yüzden kısa giyinmeyi istemiyordum. İçimden gelmiyordu. Yaralar geçse de izler hep oluştuğu zamanları zihinde canlandırırdı.

Saçlarım düz ve sönüktü. Omzuma kadar gelen kumral saçlarımı açık bıraktım ve başka bir dokunuş yapmadan odadan çıktım. Salon boştu. Cihan'ın odası her zamanki gibi kapalıydı.

Evden çıktım ve kendimi koridorda buldum. Koridor doluydu. Bu aralar kimse bana meraklı gözlerle bakmıyordu. Bu beni rahatlatmıştı fakat şu an üstündeki kıyafetler yüzünden tekrardan o garipseyen bakışlar vardı bugün. Omuz silktim.

Birkaç gündür o Maya denen yılanı görmemek sinir sistemimi yumuşatmıştı. Harbi o nerdeydi? Umarım görevlerde hala eşyalarını çaldırmıyordur.

Maya bir kenara da Cihan neredeydi? Bugün beni bir yere götüreceğini söylemişti. İçten içe heyecanım büyüktü fakat bunu ona belli etmeyecektim. Zaten görünürde yoktu.

Derken telefonumdan buraya geldiğimden beri çok nadir gelen o bildirim sesi geldi. Şortun cebinden telefonumu merakla çıkardım ve ekranda gördüğüm isim ile gülümsedim.

Eğitimci : Bahçedeyim.

Mesaj bu kadardı. Gel, dememişti. Fakat ben ' gel' demek istediğini anlamıştım. Yüzümde aptal bir sırıtışla telefonu cebime geri koydum ve asansöre ilerledim. Koridorda tanıdık kimseyi gitmemiştim bugün. Eğitimde olmalılardı.

Asansöre bindim benle beraber iki kişiyle. İkisini de tanımıyordum. Bana bakmamaya çalışarak aralarında bilmediğim bir dil konuşuyorlardı. Asansör açıldığında bahçeye çıktım ve derin bir nefesi içime çektim.

Asansörün hemen karşısındaki masada oturmuştu ve sigara dumanını içine çekiyordu. Kaşları her zamanki gibi çatıktı. Yeşil gözleri uzaklara dalmıştı. Aklının görevde olduğu belliydi. Yanına ilerledim. Beni fark etmesi geç olmamıştı. Yüz ifadesi yumuşamıştı. Fakat yüzünde hala bir sırıtış yoktu. Yüzü hala ciddiydi.

Tam karşısına oturmaya yeltenmiştim ki ayağa kalktı. " Hadi gidelim," dedi sigarasını söndürürken. " Şimdi mi?" Dedim şaşkınlıkla.

"Evet, ne kadar erken o kadar iyi bekçim. "

Cihan ilerlerken ben de arkasından yürümeye başladım. Birkaç dakika içinde bahçenin kapısına ulaşmıştık. Beraber bahçeden çıkıp siyah lüks bir arbaya bindik. Buraya geldiğimden beri daha ilk kez mıntıka dışına çıkıyordum.

Arabanın ön koltuğuna geçtim. Cihan sürücü koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı. Kemerimi taktım o da takarken.

"Nereye gidiyoruz?" Dedim merakla. Cihan bir kez olsun kıyafetlerimi süzmemişti. Beni gördüğünden beri konuşmamıştı da. Bugün garipti.

" Huzurlu bir yere gidiyoruz. Bana özel bir yere..."

Cihan' a özel bir yer... Beni kendisine özel bir yere götürüyordu. Kalbimde bir kıpraşma hissettim. Bu heyecan mıydı yoksa özel hissetmek miydi bilmiyordum ama şu an içimde bir mutluluk vardı. Mutluluk ve merak...

" Hep gider misin?"

"Hayır. Sadece uzaklaşmak istediğimde veya canım sıkıldığında. "

Şu an gittiğimiz yere daha önce birilerini götürmüş müydü acaba yoksa ilk götürdüğü kişi ben miydim? Bunu ne kadar merak etsem de sormadım.

" Bugün düşüncelisin eğitimci?" Dedim gözümü ondan ayırmazken. O ise sadece yola bakıyordu.

" Kafam çok karışık. Biraz sessizliğe ve huzura ihtiyacım var. Zaten bu yüzden oraya gidiyoruz."

Bir şey demedim. Başımı cama çevirdim ve etrafı izlemeye başladım. Bomboş arazi bir yolda ilerliyorduk. Tek bir insan bile yoktu. Sadece yeşillik ve arazi bir yol. Etraf bomboştu. Bir süre dışarıyı seyrettim. Camı açıp esen ılık rüzgarı tenimde hissetmeye başladım. Bir yandan da radyoyu açtım. Çalan melodi ile berabere kendimi sessizlik içinde etrafı izlemeye bıraktım.

"Cama çarpar damlalar

Gölgelerinde yazdım satırlar

Ben unutsam bile seni hatırlar

Hatırlar, hâlâ çok yarımlar

Kopar gider bu kayışlar

Sona yaklaşan ağır ağır adımlar

Yolu bilmeden yine seni bulurlar"

Kısa bir yolculuk olmuştu. Araba durduğunda ikimiz aynı anda arabadan indik. Beni getirdiği yere baktığımda kendimi gülümserken buldum.

Ormanlık bir alanda küçük, tahta bir kulübeydi bu. Kulübe önünde birkaç sandalye ve odun vardı. Kulübe o kadar tatlı ve huzurlu görünüyordu ki içini çok merak ediyordum.

"Burası benim sığınağım. Buraya gelen ilk kişisin. Gel, sana içeriyi göstereyim."

Buraya gelen ilk kişi miydim? Ciddi olabilir miydi? Yıllardır buradaydı ve buraya ilk getirdiği kişi bendim. O kadar sevinmiştim ki sevincimi yansıtmamak için dudaklarımı ısırdım. Önümde ilerlerken onu takip ettim.

Cebindeki anahtarı çıkarıp evin kapısını açtı. Eve girdiğim gibi adeta kafamdaki sesler susmuştu. Şömine, koltuklar, çerçeveler, yer minderleri... O kadar güzel ve huzurlu bir yerdi ki sonsuza kadar burada yaşayabileceğimi hissettim. İçerisi sımsıcaktı. Bahar mevsimden olduğumuz için şömine uzun zamandır kapalı gibi duruyordu. Duvardaki resimler hep çiçek resimleriydi. Her şey mükemmeldi.

" Orman evime hoş geldin bekçim. Geç otur," dedi Cihan mutfağa ilerlerken. Koltuklardan birine oturdum ve o odalardan birine girip birkaç snaiye sonra geri geldi. Elinde iki bardak su vardı. Sulardan birini bana uzattı.

" Burası mükemmel." Dedim suyumu içerken. Cihan da yanıma oturdu. " Öyledir. Buraya gelince dertlerimi unuturum. "

" Peki neden beni getirdin? Yanlış anlama buraya gelmek mükemmel bir şey fakat buraya ilk defa birini getirdiğini söyledin. Neden o kişi benim?"

Normalde böyle bir soruyu Böyle direkt sormazdım fakat bazen dilim benden izinsiz hareket ederdi. Bu da o anlardan biriydi.

Cihan yeşil gözlerini kahvelerime odaklarken suyunu adeta zemzem suyunu içer gibi bir keyifle içti. " Bana huzur veriyorsun bekçim."

Ve uzun bir sessizlik. İlk beş saniye duyduğum cümlenin gerçekliğini sorguladım. Diğer beş saniye ise hazmetme sürecimdi. Ve bir sonraki beş saniye ise kalbimin durma süresiydi. Bu on beş saniye hayatımın en değişik on beş saniyesiydi.

Ona bir aptal gibi alık alık baktığımı biliyordum fakat gözlerindeki ciddiyet beni büyülemişti. Bu halim onu gülümsetti.

" Öyle mi?" Dedim sonunda konuşma yetimi kazanıp. " Öyle."

Cihan sanki biraz hafiflemiş ve sabahtan beri büründüğü ciddi kişiliği bir köşeye bırakmıştı. Ben ise ne diyeceğimi bilemiyordum.

" Çok garipsin Asena." Derken Cihan bardağının önümüzdeki sehpaya bıraktığı ve bacaklarını sehpaya uzattı. Ellerini başının arkasında kavuşturup uzandı. Huzuru gerçekten yeşillerinin parıltısından belliydi.

" Nasıl bir gariplik?" Dedim ben de suyumu masaya bırakıp bağdaş kurarken.

" Kocaman kahverengi gözlerin var mesela. Bazen alık alık bakıyor gözlerin. Şaşkın şaşkın... Bazen gülerken küçücük kalıyor. Gülerken... Sanki imkansız bir şey oluyor gibi. Sanki yıllardır gülmeyen bir insan gülmeye tekrardan başlamış gibi bir gülüşün var. Zor ve özel. Çok güçlüsün Asena. Her açıdan çok güçlüsün. Gücün gülüşünde bile saklı."

Cihan çerçevelerin birine odaklanıp sanki bir başkasına beni anlatır gibi anlatıyordu bana beni. Ne diyeceğimi ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Cihan apaçık söylüyordu benle ilgili düşüncelerini. Kendimi nasıl hissetmem gerektiğini dahi bilmiyordum. Bildiğim tek şey bugün gerçekten farklı bir Cihan ile konuşuyor olduğumdu.

^^
AYAYAYAYAYAY. BÖLÜM BİTTİİİ!! SİZCE NASIL BİR BÖLÜMDÜ?

1)İCHAN'IN SON SÖZLERİ NASILDI? ETKİLENDİK AMA Dİ Mİ JWHDKWJXKJSJ

2) CİHAN' IN ASENA' YI ÖZEL YERİNE GÖTÜRMESİ HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORSUNUZ?

3) SİZCE BU TAHTA EVDE NELER OLACAK?

YORUMLARINIZI BEKLİYORUMMM. BİR SONRAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE!! ^^