3. bölüm · PARALEL ENKAZ

KARANLIĞIN GÖLGESİ

Pelisiraa .

PARLA

Başarmıştım...

Yıllarca hayalini kurduğum ve nasıl olurdu diye sürekli düşündüğüm şeyi gerçekleştirmiştim. Ben artık kaçmıyordum. Olduğum kişiden de, geçmişimden de...
Yere düşen ve toplanması unutulan o kesik cam parçalarını izliyordum. Bundan sonra da toplamaya niyetim yoktu ama üzerine basıp geçmeyi çok iyi bilecektim.

Dışarıda rüzgardan dolayı dalların yaprakları bile savrulurken bende tam şu an o rüzgarda savrulanlardan yalnızca biriydim. Yalnızlığım için değil hayatın akışına kendimi bıraktığım için savruluyordum.

Acımı güce dönüştürmeyi başarabilmiştim.

Evime geldiğimde ise anahtarla kapıyı açtığım an farkına varmıştım ki içime çektiğim her nefeste artık batıyor gibi hissetmeyecektim. Şimdi ruhum daha fazla huzurla dolacaktı.
Kenara ayırdığım şampanyalardan birini açıp kadehime doldurmuştum. Doğum günümün şerefine bu da benim kendimi ödüllendirme şeklimdi. Telefonumdan kısık sesle bir müzik açtıktan hemen sonra bardağımı alıp balkona doğru ilerlemiştim. Bu eve henüz yeni taşındığım için hiçbir eşya yerli yerinde değil ev ise olması gerekenden bile daha fazla dağınıktı ama şuan bunların hiçbirine aldırış etmiyordum. Yalnızca dışarıdaki manzarayı izleyip yavaş bir şekilde kadehimi yudumluyordum.

**
15 YIL ÖNCE

‘’Yıldızlar çok güzel görünüyorlar dimi Parla?’’ Ülkü’nün parmağıyla işaret ettiği yöne doğru bakmıştı kız kardeşi.

‘’Güzeller ama o kadar fazla var ki bunları sayamıyorum bile.’’ Dediğinde hafifçe kıkırdamıştı Parla.

‘’Sayamayız ki zaten! Çünkü hem çok fazlalar hemde hepsi birbirine benziyorlar.’’ Ülkü bir an için gözlerini hilal şeklinde gökyüzünde duran aya odakladı. ‘’Ama ay yalnızca bir tane onu asla karıştırmayız. Hatta bence yıldızlardan bile güzeli o.’’

‘’Bencede çok parlak ve baktıkça insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela ben her üzgün olduğumda gece gökyüzüne bakmayı çok seviyorum. Annem dedi ki, dünyada yaşayan insanların hepsi aynı gökyüzüne bakarlarmış. Yani nerede olursak olalım baktığımız yer aynı olurmuş. Bu çok garip değil mi?’’

‘’Garip ama düşününce eğlenceli bence. Birbirimizden uzak yerlerde bile olsak başımızı kaldırdığımızda aynı manzaraya bakacağız.’’

**
Annem sırf biz karanlıktan korkmayalım diye bize gökyüzünü sevdirmişti. Bende alışkanlık haline gelmiş gibiydi. Bazen saatlerce bile gökyüzüne bakardım. Ne zaman mutsuz ve içime kapandığımı hissetsem bana iyi gelirdi. Ülkü de öyle miydi acaba? Bunu çoğu kez aklıma getiriyordum. Nasıl bir insana dönüşmüştü? Hatta bazen de benim hissettiklerimi o da hissetmiş midir? Onunda canı tıpkı benim kadar yanmış mıdır? Bu soruların cevabını arıyordum.

Gerçi ben o ‘ikizler birbirlerinin hissettiklerini hisseder.’ Cümlesinin tamamen bir hurafeden ibaret olduğunu düşünüyordum. Eğer benim yaşadıklarımın bir nebzesini bile hissetmiş olsaydı şuan ayağa bile kalkamazdı.

Kapı zilinin ısrarla ardı ardına çaldığını duyduğumda elimdeki kadehi bırakıp kapıya doğru yönelmiştim. Kapıyı açmadan hemen önce delikten baktığımda gördüğüm süliet ile kalbim tekrardan sıkışmaya başlamıştı. Benim burada yaşadığımı nereden öğrenip kapıma kadar gelebilmişti?

Kapıyı açar açmaz onun gözlerinin tam içine korkusuzca bakmıştım. ‘’Taner ben sana yüz kere demedim mi bir daha karşıma çıkmayacaksın diye! İstanbul’a gecenin bu vakti yaşadığım eve gelecek kadar laftan anlamayan bir ruh hastası olduğunu unutmuşum!’

Taner beni o adamların elinden kurtarıp kendi evlatları gibi sahiplenen Hakan abinin oğluydu. Babasının aksine asla ona benzemiyor tamamen saplantılı bir derecede adlandırılabileceğim hareketleri vardı.
Ben onlarla yaşarken bile çoğunlukla yaptıklarından rahatsızlık duyduğumu Hakan abiye iletsem bile oğlunu sert bir şekilde uyarmaları işe yaramamıştı. Geceleri sırf onun yüzünden yattığım odanın kapısını kilitlemek zorunda kalıyordum. Tıpkı küçüklüğümde her gece başımı yastığa koyduğum gecelerin bir benzeri gibi.

O zamanlar sesimi çıkarmaya bile korkar hale gelmiştim. En ufak bir hareketimin gözlerine batmasıyla başlardı şiddet...
Bazen saatlerce sürer ve kemiklerimi hissetmez hale gelirdim. Sesim oldukça içine kaçar, yutkunamazdım.

Keşke beni o ormandayken öldürmüş olsalardı diye haykırdığım günlerim oluyordu. Onlar bir kez öldürmek yerine her gün her saniye ölmekten beter hale gelmeme sebep olmuşlardı. Her gün başka bir pis işlerine tanıklık etmiştim. Onlardan biri gibi davranmış ve yeri geldiğinde yaptıkları işlere ortak olmak durumunda kalmıştım.
Elimi değil ama tüm benliğimi kana bulamıştım.

Hakan abiyle tanışmam ve o lanet yerden kurtulmam çocukluğumda geçen bir sürü yıla sebep olmuştu. Onlar beni hem kendi korumalarına almış hemde eğitimimi üstlenmişlerdi. Ama orada da tam anlamıyla güvende değildim. Bu seferde karşımda duran kişi onun biricik oğlu ama benim ise takıntılı bir sapığım haline dönüşen bir akıl hastasından farksızdı.

Aynı evde yaşarken bana olan bakışlarından, yaklaşmak için fırsat kollayan halinden bile tiksinmiştim. Başta tepki vermeyip sadece uzak durmayı denemiştim ama Taner bundan anlamamıştı. Ben kimseye bir şey söylemedikçe tacizkar halleri daha da seviye atlamıştı.

Durumu Hakan abiye anlatmamdan hemen sonra Taner'i evden uzaklaştırmıştı. Ama uzaklaştırsa bile evin dışında olduğum her dakika nefesi ensemde gibiydi.

’Seni çok özledim. Madem İstanbul’a gelmişsin bende seninle beraber gelmek istedim. Sevdiğim kadını her yerde, her ihtimale karşı korumalıyım öyle değil mi?’’
Bana temas etmek için hamle yaptığında elini havadayken yakalayıp kenara doğru bükmüştüm. ‘’Benim değil ama eğer peşimde dolaşmaya devam edersen senin korunmaya ihtiyacın olacak!’’

‘’Tamda bu tepkilerini özlemişim. Parla sensiz geçen her saniyede daha çok üzüldüm. Ben üzüldüğümde de neler yapabileceğimi tahmin edebiliyorsundur dimi?’’

‘’İnan ne yapabileceğin gram umrumda değil Taner! Sen buraya geldiğin gibi geri döneceksin ve bir daha seni asla kendi etrafımda görmeyeceğim. Eğer yeterince anlaşılır olmadıysa, ben senin anlayacağın dilden konuşurum.’’

Yüzüme bakıp alaycı bir tonda kahkaha attı. ‘’Beni babama şikayet mi edersin tekrardan? Bu şekilde korkutabileceğini düşünüyorsun ama unuttuğun bir şey var sevgilim. Sen burada yeni bir hayat kurmaya çalışırken o geçmişini hiç yaşanmamış gibi sayamazsın. Çünkü sende tam anlamıyla masum değilsin. Organ mafyasına yardım eden ve kendin gibi masum çocukların o ameliyat masasına yatmasına sebep olanlardansın. Kendinin nasıl bir insan olduğunu unutmadan yaşa Parla.’’

Ağzından çıkan her kelime kulaklarımı dahada tırmalamıştı. Beynimde o an tüm görüntü gitmiş gibi zihnim eskiden yaşananlara dalmıştı.

Tüm dediklerini yapmıştım. O adamların elinde tutsak kalırken, sırf daha fazla müşteri toplayabilsin diye beni kullanmıştı. Yaşıtım çocukların yanlarına gidip onlara türlü türlü bahaneler uydurup tıpkı benim yaşadıklarımı yaşamalarına sebep olmuştum. Ameliyat masasına yatırılan ve organları alınan her bir çocukta benimde suçum vardı.

Suçluydum... Hemde dibine kadar battığım bir çamurun tüm vücuduma yayılmasını hissediyordum.

Taner’in söylediklerine karşı o an sanki dilime kilit vurulmuş gibi öylece kalakalmıştım. Kendimi istesem bile savunamazdım bu noktada. Çünkü bende farkındaydım yaşadığım şeylerin çoğunda benimde suçum büyüktü.

‘’Bu konuyu açmaman gerektiğini sana söylemiştim! Bir daha benim geçmişimi kendi kirli ağzına alırsan senin için hiç iyi olmaz Taner!’’ Kendime engel olamayıp sesimi yükseltip bağırdığımda Taner ellerini ceplerine sokmuş beni süzerek bakmaya devam ediyordu.

‘‘Geçmişinle yüzleşemiyorsun bu da senin en büyük sorunun. Bence kabul etsen hem senin için, hemde bizim ilişkimiz için en doğru olanı olacak.’’ Ses tonundaki tınıdan benim travmamı kullanmanın kendisine nasıl tatmin edici hissettirdiğini görebiliyordum.

‘’Gideceğim ama her zaman senin nerede ne yaptığını gözlemleyeceğim. Ayrıca bence senin yanında olmaya çalışan insanları kendinden uzaklaştırmaktan vazgeçsen iyi olur Parla.’’ Bana doğru bir adım atmıştı. ‘‘Yoksa hayatın boyunca yapayalnız kalacaksın. Şu haline bak... Ne seni seven bir arkadaşın ne de ailen var... Sonsuza kadar yalnız ve mutsuz bir şekilde ölmek istemiyorsan elinden tutmama izin ver.’’

Konuştuğu her bir kelimeden sonra suratına yumruğumu geçirmemek için kendimi tepki vermemeye zorluyordum. ‘‘Taner! Defol git evimden...’’ Son sesimle bu şekilde haykırdığımda Taner’in evden ayrılması bir olmuştu.

Gitmişti gitmesine ama benim zayıf noktamı çok iyi biliyordu bu yüzden bana karşı kullanırken de gram acıması olmayacaktı. Bunu gayet farkındaydım bu yüzden istediğini alamadığında ne kadar ileri gidebileceğini de farkındaydım.

Kapının hemen eşiğine dizlerimin üzerine çöktükten sonra ellerimle de avuçlarımı birbirine sürterek olduğum yerde hafifçe sallanmaya başlamıştım. Bana sarf ettiği her bir kelimenin aslında gerçeklik payının olduğunu bilmek beni delip bitiriyordu.

Gerçekten kimsem yoktu. Beni ben olduğum için seven ya da kötü geçen bir günümde yanına gidip anlatabileceğim tek bir insan bile yoktu çevremde. Yaşadıklarımdan sonra bulunduğum ortamlarda karşılaştığım kişilerle arama hep bir duvar örmüştüm. Eğer o duvarı kimsenin aşmasına izin vermezsem insanların bana zarar vermelerini de engellemiş olurum gibi hissetmiştim.
Şimdi de anlıyordum ki; ben galiba gerçekten bir gün bile biri tarafından sevilmenin, değerli hissetmenin ne anlama geldiğini bilmeden göçüp gidecektim bu hayattan.

Belki de bunu hak etmiyordum. Bu yüzden hayatımın geri kalanında da yalnız başına bir ömür geçirmekle cezalandırılıyordum.
Hatta bazı zamanlar yaşadıklarım bedenime çok ağır geldiğinde keşke bana verilen ceza bu olmasaymış, keşke bende diğer herkes gibi normal bir insan olabilseymişim diye geçiriyordum içimden.

Eğer bambaşka bir hayat yaşıyor olsaydım. Nasıl olurdu diye hiç düşünmemiştim. Çünkü çocukluktan bir süre sonra bırakmıştım hayal kurmayı. Yalnızca acı veriyordu bende hayal kurmanın bile acı verdiği bu hayatta hiç düşünmemeyi tercih etmiştim.

**

Saatler süren sessizliğimin ardından bulduğum yerde uyuyakalmıştım ki gözlerimi açtığımda her yerimin çoktan uyuştuğunu fark etmiştim. Kollarımı yukarı doğru kaldırıp hafifçe gerinmeye çalıştığımda bile canım çok fazla yanıyordu ancak kalbim kadar değildi.

Kendi yatağıma bile gitmeye fırsatım olmadan tüm gece titreyerek kendi yaşadıklarımın arasına sıkışıp kalmış bir şekilde zorla uykuya dalmıştım.

Spor salonun kapısından içeri tekrardan girdiğimde bu sefer hissettiğim ilk gün gibi karmakarışık hisler değildi. Artık benim için zorlu bir süreç olmayacaktı. Doğru bildiğimi yapıp bir günü daha tamamlayacaktım. Hiçbir şey için kendimi strese sokmama gerek yoktu. Vücut ne kadar streste hissederse doğru bildiğini bile yapamaz hale gelirdi.

Hani koku hafızası diye bir gerçek vardır ya, bazen yaşadığınız bir an tıpkı daha önceden yaşamış olduğunuz o anı hatırlatır. En ufak bir koku bile belli belirsiz zihninizde canlanan o hatırayı yeniden yaşamanıza sebep olur.
Bugün ikinci günüm olmasına rağmen salona girdiğim andan itibaren o tanıdık kokuyu alıyordum. Tam olarak bana neyi ve hangi zamanı hatırlattığını kestiremesem bile bugün bu kapıdan içeri girdiğimde stres olmamam bunun en büyük kanıtlarından biriydi.

Resepsiyonun önünden geçerken kasadaki kızla göz göze gelmemden dolayı yüzüme belli belirsiz bir gülümseme yerleştirip bir selam vermiştim. Ardından doğruca soyunma odasının yolunu tutmuştum.

Dolabımın kapağını açıp üzerimdeki kıyafetlerden hızlıca kurtulup, çalışma sırasında daha rahat edebileceğim şeyleri üzerime geçirmiştim. Saçlarımı tam tepeden canımı yakacak kadar sıkı bir topuz yapmıştım. Çalışma tempomun arasında görüş alanıma tek bir saç telinin bile girmesine tahamülüm yoktu.
Salona geldiğimde ise saatin daha erken olduğunu fark etmiştim. Özel ders yaptıracağım üyeler henüz gelmemişti. Bende kenara doğru geçtiğimde elimdeki su mataramın kapağını açıp suyumdan büyük bir yudum almıştım.

‘‘Sen burada mı çalışmaya başladın?’’ Başımı kaldırdığımda tam önüme kadar gelmiş ve şaşkınlıkla suratıma doğru bakan kişinin Uzay olduğunu görmüştüm.

‘‘Parla... Geçen gün buraya gelen kişi de sendin dimi? Ben bunu nasıl anlayamadım? Seni gördüğüm an karşımdakinin Ülkü olduğunu zannetmiştim.’’ Uzay konuşmasına devam ederken boğazının düğümlendiği, ses tonunun titremesinden anlaşılıyordu.

‘‘Bunu anlamış olman şaşırtıcı.’’ Alaylı bir tonda konuşup ellerimi göğsümde kavuşturduğumda ona doğru bir adım atmıştım. ‘‘Hiç fark etmeyebilirdin sonuçta. Gelişme gördüm sende.’’

‘‘Neden bana Ülkü olmadığını söylemedin? O akşam kafeye geldiğinde bile ben sabah karşılaştığım kişiyi Ülkü sanmaya devam ediyordum.’’

‘‘Sen birlikte büyüdüğün kız kardeşinle ilk defa gördüğün bir yabancının farklı kişiler olduğunu anlamadıysan bu benim problemim değil bence.’’ Ona meydan okurcasına bunları söylediğimde azda olsa yüzünde bir kızarma görmek bile beni mutlu edebilecek haldeydi. Uzay ise bunların hiçbirini yapmayıp bana doğru bir adım yaklaşmıştı.

‘‘Sen bir yabancı değilsin, önce bunda bir anlaşalım. Ülkü konusuna gelirsek, bak işte orada haklısın. Görünüşleriniz birbirinizin tıpkısının aynısı olsa da tavırlarınız o kadar zıt ki; mesela Ülkü olsa asla bana o şekilde davranmaz ve beni terslemezdi. En baştaki o soğukluğu hissettiğimde farkına varmalıydım durumu.’’

Soğukluk diyordu... Nasıl davranmamı bekliyordu ki ona karşı? ‘‘Hepinizi çok özledim.’’ diyip onlara sarılacak mıydım? Benden beklenen tepki tam olarak bu muydu?

‘‘Onun şuan nasıl bir karakterde olduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Öğrenmek isteyeceğimi de sanmıyorum.’’ Yüzüme bir gülümseme yerleştirmiştim ama şuan bu ifadenin aslında içimdeki acıyı gizlemek için suratıma yerleştirdiğim yapay bir maske olduğu dışarıdan belli oluyor muydu?

Uzay benim söylediklerimi duymazdan gelmiş gibiydi. Dinliyordu ama ne söylediğimin onun için gram önemi yok gibiydi. ‘‘Hakkında bu kadar konuştuğun kız senin kardeşin. Sense sadece bir yabancıyla konuşuyormuşsun gibi bahsediyorsun onun hakkında.’’

Bana karşı ısrarla Ülkü’yü savunmasına şaşırmıyordum. Bu onlardan beklediğim bir tepkiydi. Karşıma geçip dakikalarca beni yargılayıp kendilerini savunabilecek potansiyelde insanlardı ama bu sefer başkalarını kendimden önce düşünmeyecektim. Bu yüzden Uzay’ın söylediği hiçbir şeyi umursamayacaktım.

‘‘Burada kalıp seninle konuşarak vaktimi harcayamayacağım. İzninle, işimin başına dönmem gerekiyor.’’ Omzumla yavaşça Uzay’ı itip yanından geçip gittiğimde arkamdan seslenmesini duymuştum.

‘‘Bizi istediğin kadar suçla... Ama içindeki biriken öfkeden Ülkü’yü uzak tut. Çünkü onun sana ihtiyacı var.’’

Benimde onlara ihtiyacım vardı hemde seneler boyunca...

Benim yanımda hiçbiri yoktu. Onlar ise birbirlerine tutunarak büyümüşlerdi. Yalnız kalmamışlardı...

Bu yüzden bende hiçbirine karşı zerre acımayacaktım. Herkesin zalim olduğu, yalnızca kendini düşündüğü şu dünyada bende kendimi düşünecektim.
Eğer şimdi en ufak bir vicdan kırıntısı hissedersem o zaman içimdeki erken büyümek zorunda kalan çocuğa ihanet ederdim. Ne için edecektim? Onlar bana acımamışken ben mi onlara acıyacaktım?

**

Bugün birkaç tane grup dersi arka arkaya gelince beklediğimden daha fazla yorulmuştum. Bir kişiye hareket göstermek kolay da yirmi kişiye birden göstermek bir şeyleri anlatmaya çalışmak insanın sesini de enerjisini de tüketiyormuş.

Son dersin süresi dolup üyeler dağılmaya başladıklarında bende kendimi ringin köşesindeki mindere bırakmıştım. Derin nefesler alarak soluklanmaya çalışırken, muhtemelen diğer çalışanlardan biri olan ve sıklıkla karşılaştığım kıvırcık saçlı kız yanıma doğru gelmişti. Yüzüne bir gülümseme yerleştirip elini bana doğru uzatmıştı. ‘‘Merhaba, dün koşturmacadan tanışmaya bile fırsatımız olamadı. Gamze ben.’’

‘‘Parla bende, memnun oldum.’’ diyerek kendi adımı söylediğimde uzattığı elini sıkıp bende tıpkı onun gibi tebessümle karşılık vermiştim.

‘‘Bugün ikinci gününüz galiba. Hayırlı olsun tekrardan. Nasıl geçti peki bugün? Burada sabah o kadar gelen olmaz ama akşam grubu daha kalabalıktır. Bayağı yoğun geçmiş gibi görünüyor.’’ dediğinde havluyla alnımdaki teri sildiğimde ‘‘Hemde ne yoğun..’’ diyerek kendisine hak vermiştim. ‘‘Sabah ilk geldiğimde yine formdaydım ama asıl öğleden sonra pertim çıktı.’’

‘‘Aslında iyi oldu geldiğin. Benimle beraber kadın eğitmenlerden çok az kişi vardı. Üyelerden de çok fazla talep geldi diye biliyorum. Bu yüzden aramıza yeni bir kan gelmesi beni fazlasıyla mutlu etti.’’

Gamze’nin bana karşı bu sıcakkanlı yaklaşımı garip gelmişti. İnsanlarla bu şekilde cana yakın tavırlar görmeye pek alışkın değildim. Bu yüzden bu tarz sohbetlerde temkinli olurdum ama şu koca günün ağırlığından sonra yeni bir insanla tanışıp iki kelime laf etmek bile içimi ferahlatmıştı.

**

Duşumu alıp üzerime tekrardan temiz kıyafetlerimi giymemle salondan dışarıya adımımı atmıştım. Hava şimdiden kararmış gökyüzünde karanlık yerini almıştı bile. Sabahkinin aksine rüzgar dahada artmış ve dışarısı buz kesmişti. Üzerimde hırkam olmasına rağmen o soğuğu hissetmemek mümkün değildi.

‘‘Parla!’’

Arkamı dönüp baktığımda Uzay’ın da kapıdan çıkmış bana doğru geldiğini görmemle yüzüm asılmıştı. Sabah konuşacağımızı konuşmuştuk. Onlara karşı tutumumun ne olacağını biliyordu. Konuşacak başka neyimiz kalmıştı ki?

‘‘Bu şekilde olmaz. Önce hep beraber son bir kez konuşalım. Eğer sonra istersen yüzümüze bile bakmazsın. Bizi hiç tanımamış gibi yaparsın orası sana kalmış ama çocukluğumuzun hartrına bir yarım saatini ayır. Oturalım ve her şeyi en başından anlatalım sana.’’

Beni ikna edebileceğine kendisi de inanıyor gibiydi. Onu tanıdığım ilk günden bu yana karakterinde değişmeyen tek şey buydu sanırım. Ortalık dağılınca, kırılan parçaları toplayıp tekrar aynı yerlerine koyma.

Hep bir bütünleştirici herkesi bir arada toplama isteği o zamanlardan geliyordu. Ama Uzay istediği kadar kırıkları toplamaya çalışırsa çalışsın hiçbir şey düzelmezdi. Aksine cam parçaları onun eline batar ve canı daha fazla yanardı.

‘‘Sizle konuşunca benim düşüncelerim değişecek mi peki Uzay? Tüm olanları olmamış gibi sayıp size sarılmamı mı bekliyorsun?’’

Bana doğru bir adım attığında bu sefer ondan kaçmamıştım. Daha net bir tavırla göz bebeklerinin tam içine bakmıştım.

Bana karşı bu kadar yakın mesafede olması gerilmeme sebep olmuyordu ama göz teması kurduğum her saniyede içimdeki kin duygusu bir yana tarif edemediğim garip bir hissi de yaşıyordum. Hem birbirimizi çok iyi tanıyormuşuz gibi hemde bir yabancının gözlerinin içine bakıyormuşum hissi veren karmaşık duygulardı.

‘‘Çözemesek her şey aynı kalsa bile en azından bilmen gereken şeyler olduğunu kabul etmelisin. Bizim açımızdan da hiçbir şey sandığın kadar kolay olmadı.’’ Derin bir nefes aldı. ‘‘Sana da sormak istediklerimiz var. Bunca sene neredeydin mesela? Onlardan kurtulduktan sonra ne oldu? Nerede yaşadın? Bizimde bu soruların cevabına ihtiyacımız var.’’ Cümlesini bitirdiğinde bakışlarının içinde bana karşı olan acıma ifadesini fark etmemek çokta zor olmamıştı.

‘‘Bu soruların cevabını hiçbir zaman alamayacaksınız.’’ Kendimden emin bir tonda konuştuğumda ‘‘Kendi hayatımla ilgili konuları yalnızca sevdiğim güvendiğim insanlarla paylaşırım. Siz bu saydıklarımdan biri değilsiniz.’’

Adlandıramadığım bir sessizlik oluşmuştu bikaç saniyeliğine. Aslında ikimizin de birbirine söylemek istediği çok şey varken susmakla yetiniyorduk. Bazen dudaklardan sözcükler dökülmesine gerek kalmadan bakışlar her şeyi belli eder derler ya, Uzay’ın bana olan bakışlarında yılların getirdiği pişmanlıktan oluşan bir ifade olduğu gözümden kaçmıyordu.

Şuan bana karşı içlerinde yaşadıkları şeyin özlem olmadığını bilecek kadar insan sarrafıydım. Kendi suçluluk duygularını bastırmak için benim iyi olmamı ve onları affettiğimi duymak istiyorlardı. Onları ancak bu rahatlatırdı çünkü. Benim her gün onların görüş alanında olmam ve öldü sanıp unutup gittikleri o kızın, karşılarında dikilip onlara kendi celladı olarak bakması her geçen gün daha çok içlerini kemiren bir darbe olurdu.

‘‘Sevgilim!’’

Aramızdaki bitmek bilmeyen yüksek tansiyonlu gerginliği bölen ses hemen karşı kaldırımda olup bize doğru geldiğini gördüğüm kıza aitti. Kömür karası saçları olan, hemen hemen Uzay’ın boylarına yakın mesafade bir uzunluğa sahip bir kızdı. Dizlerinin hemen üzerinde biten beyaz bir elbise giymişti üzerine. Altında ise siyah renkte olan stilettoları vardı. Görünüşüne bakıldığında fazlasıyla bakımlı ve şık görünüme sahip biriydi. Bana doğru bakarken suratında oluşan yüz ifadesi ise ilk görüşte benden pek hoşlanmadığını açıkça bağırıyor gibiydi.

Uzay’ın koluna girip yanağına bir öpücük bıraktığında ‘‘Bugün yeterince konuşamadık ama dünden sözün vardı bu gece full beraberiz.’’

Ardından kızın bakışları bana döndüğünde şöyle bir süzüp ‘‘Ülkü’nün evde senin dibinde olduğu yetmiyormuş gibi işten çıkınca da peşine kuyruk olarak mı takılmaya karar verdi?’’ Alaycı ses tonunu işittiğimde bende ister istemez suratımı buruşturarak ona bakmıştım.

‘‘Sevinir misin üzülür müsün bilmiyorum ama Ülkü değilim malesef.’’ Bu sefer alaycı tonda konuşan ben olmuştum.

‘‘Parla..’’ diyerek eliyle beni işaret etmişti Uzay. ‘‘Ülkü’nün ikiz kardeşi oluyor.’’ Beni tanıttığında kızın yüzüne rahatlamanın aksine daha çok gerginlik yerleşmişti.
‘‘Bir tanesi yetmiyordu birde tıpkısının aynısı ile mi uğraşacağız.’’ Ağzının içinde gevelediği cümleyi net olarak duyduğumda istemsizce kaşlarımı çatmıştım. Ülkü’den bu kadar haz etmiyordu anlaşılan. ‘‘Hem Ülkü’nün bir ikizi olduğunu niye söylemedin ki bana?’’

Uzay’a sorduğu soruyla o an farkına varmıştım ki, benim durumdan sevgilisine bahsetmemişti. Bana kalırsa o meseleyi hiç olmamış gibi yok saydıklarından dolayı konusunu açmaya bile cesareti olmamıştı.

Uzay bir bahane bulmadan önce hızlı davranıp konuşmuştum. ‘‘Ben yurt dışındaydım uzun bir süre. Yeni döndüm, bu yüzden söylemeye fırsatı olmamıştır.’’
Kızın yüzünde gram gülümseme bile oluşmamıştı bile. Her an olay çıkartma potansiyeli varmış gibi bakıyordu. ‘‘Umarım ikiz kardeşin gibi sevgilisi olan bir erkekle gereğinden fazla samimi olmak gibi huyların yoktur. Gerçi ikinizinde genleri aynıdır sonuçta ne beklersin ki?’’

Uzay kızın koluna dokunup ‘‘Melisa yeter!’’ diyerek çıkışmıştı. ‘‘Durduk yere tatsızlık çıkarma. Ayrıca Ülkü hakkında da ağzından çıkanlara dikkat edeceksin.’’
‘’Bende sana o Ülkü’nün sürekli ‘abi’ diye peşinden gezmelerinden rahatsız oluyorum demiştim Uzay.’’ Az önce adının Melisa olduğunu öğrendiğim kız ısrarla Ülkü’nün tavırlarını eleştirmeye devam etmişti.

Daha fazla bu yanlış anlaşılma uzamasın diye durumu yumuşatmak adına söze girmiştim. ‘‘Bence gerginlik yapacağın bir durum yok. Uzay benim arkadaşım değil, sadece aynı iş yerinde çalışıyoruz bu kadar.’’ Uzay’a dönüp bir bakış attıktan hemen sonra tekrardan önümdeki kıza dönmüştüm. ‘‘Sevgilisi olan erkeklerle flörtleşmek pek benim prensibim değildir. Ayrıca senin sevgilin şu hayatta kalan tek insan bile olsa, benim için öyle bir ihtimal söz konusu olamaz.’’

Sözümü bitirdikten hemen sonra onların yanından ayrılıp tek başıma yürümeye başlamıştım. Aralarındaki konuşmadan anladığım kadarıyla Ülkü ile Melisa pek birbirlerine katlanamıyorlardı.

Objektif bir şekilde bakarsak kızın sevgilisini kıskanması bence çok doğal bir durumdu. Kim olsa erkek arkadaşının başka birisiyle yakın olmasına tahammül edemezdi. Tam olarak ikisinin arasında ne olduğunu bilmesem bile daha az önce tanıdığım kıza ,ilk görüşte pek hoşlanmasam bile, bu durumda hak veriyordum.

Biraz nefes almak bugünün ardından fazlasıyla iyi hissettirmişti. Sahile geldiğimde uzakta durup bakışlarımı dalgalar eşliğinde süzülen denize yönlendirmiştim. Kulaklığımı takıp en sevdiğim parçalardan birini dinlemeye başlamıştım.

Kendimi kısa bir anda olsa dünyadan soyutladığımda müziğin sesini de duymamla beraber sakinleşiyordum. Tüm sinir uçlarım gevşiyor, bedenimi sıkmayıp serbest bırakıyordum.

Tek sorun kulağımda son ses dinlediğim müzik varken bile bir hayale dalamamdı herhalde.

Şuan kendimi mutlu edebileceğim bir şey düşünmek ve o umuda tutunmak isterdim ama benim beynim, mürekkep izi değmemiş boş bir defterden farksızdı.

⁰00l0pKaç dakikadır öylece durup dalgaların kıyıya vuruşunu seyrettim bilmiyorum ama arkamı döndüğümde zihnim tam anlamıyla ferahlamıştı. Boş banklardan birine oturduğumda kulaklığımı çıkarıp omuzlarıma koymuştum.

Etrafıma bakındım uzun bir süre. Önümden geçip giden insanları seyrettim. Kimisi tek sevgilisiyle beraber el ele tutuşarak yürüyor, kimisi kendi çocuğuna dondurma alıyordu. Zaman her gün aynı şekilde akıp gidiyordu ama herkes nasıl yaşayacağını kendisi belirliyordu. Sen beklesen de, koşup yorulsan da, susup otursan da hayatın akışı kaldığı yerden devam ediyoru. Sadece bu hayattaki rollerimiz farklı belkide yaşadığımız şeyler birbiriyle hemen hemen aynı... Benim dışarıdan mutlu gördüğüm kahkahalarını dinlediğim insanlar bile kendi içlerinde çok ciddi bir sorunla cebelleşiyor olabilirler. Biz sadece hayatının ayna olarak yansımasını görürüz, daha ilerisini bilemeyiz.

Bu bahsettiğim ayna yansıması durumunu herkes gibi bende yaşıyorum. Dışarıdan taktığım görünmez bir maske var gibi duruyor yüzümde. Bakışlarım sertleşiyor, yeri geldiğinde girdiğim ortamlarda en ufak bir tebessüm bile etmeden bitirdiğim günler oluyor. Tüm bunları yapmamın asıl amacı geçmişte kırıp döktüğüm ve bir hayat borçlu olduğum halimin bir kez daha yıkılmasına izin vermemek. Bu yüzden hayat felsefem bu ‘‘Darbe almamak için için kimseye kalbini göstermemek gerekir.’’

Telefonumun titremesini hissetmemle cebimden çıkarıp elime almıştım. Tuş kilidini açmamın hemen ardından gelen mesajla bakışmıştım. ‘‘Seni böyle mutsuz görmek çok canımı sıkıyor. Hava serin, bankta tek başına oturmaya devam edersen beni daha çok öfkelendirmiş olursun sevgilim.’’

Taner’e ait olan bu mesajı okuduğumda mideme kramplar girmeye başlamışçasına rahatsız olmuştum. İstanbul’a geldiği yetmemiş gibi birde beni izler hale gelmişti. Tacizi her geçen gün daha farklı bir seviyeye çıkıyordu. İstemsizce içim ürperiyordu. Kendi halimdeyken bile rahat bir nefes alamamın tek sebebi kendisiydi. Onun bu tavırlarına katlanıp hakkında şikayette bulunamam bile benim kendimi hiçe saymam oluyordu. Elinde bana karşı kullandığı delille bulunduğu için hiçbir harekete geçemiyordum. Polise gitsem, kendi yandığında hiç düşünmeden beni de beraberinde ateşe atardı.

Az ilerideki siyah arabada duran ve bana doğru bakan adamları gördüğümde Taner’in korumaları olduğunu fark etmem çok uzun olmamıştı. Yıllardan beri tanıyordum yanında kimlerin çalıştığını. Yine aynı kişileri bu sefer benim peşime takmıştı.

İçime çektiğim nefesin düzensizleşmeye başladığını fark etmiştim, ellerim benim kontrolümün dışında titriyordu ve göğsümün tam ortasında derin bir sıkışma hissediyordum. Birazdan kalbim yerinden çıkacak ve bilincimi kaybedecekmişim gibi berbat bir histi.

Bunu sıklıkla yaşıyordum. Panik atak krizlerinden biri olduğunu bilmeme rağmen her yaşadığımda aynı korku oluyordu. Ölüyorum ama hâlâ nefes almaya devam ediyorum gibiydi.

Dakikalar içinde görüş alanımda bulanıklaşmaya başlamıştı. Yaşadığım korkudan dolayı gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladığında artık kendimde değildim.

Oturduğum yerde kafamı geriye yaslayıp, ağzımı hafifçe aralayarak olabildiğince derin bir şekilde nefesi içime çekmeye çalışıyordum. Ayağa bile kalkmaya gücüm yok gibi kaskatı kesilmiş durumdaydım. Etrafıma insanların toplanmaya başladığını ve bana bir şeyler soruyormuş gibi başımda durduklarını görebilmiştim. Konuşuyorlardı ama beynim sanki o an durmak üzereydi. Bulanıkta olsa az bir görüntü var ama sesler yoktu.

Ardından göz kapaklarımın aralandığını hissetmiş ve karanlığın beni içine çekmesine teslim olmuştum.