8. bölüm · PARALEL ENKAZ

ÇALINAN HAYATLAR

Pelisiraa .

PARLA

Dışarıdan insanlara sadece gördüklerini yorumlamak ne kadar kolay gelir değil mi? Gerçeği bilmeden öylece ilk aklına gelen kanıya varmak...

Tıpkı Uzay'ın benim hakkımda olan düşünceleri gibiydi. Son konuştuğumuzda söylediği cümlelerin her biri kulaklarımda çınlamaya devam ediyordu. Kendi dertlerimi onlarla kıyasladığımı düşünmeleri ne acıydı. Gerçekten bilseydi başıma gelenleri, bitmek bilmeyen öfkemin sadece orada bırakıp gitmelerinden ibaret olmadığını anlasalardı yine beni suçlamaya devam eder miydi?

Kaç kez aynı ortamda denk gelmiştik onlarla haberleri bile yoktu. Bir umut, bir çırpınış bekledim beni fark etmelerini. Oysa hepsi boşunaydı hiçbirinde bir el kadar uzaklarında olduğumu anlamayıp kendi mutluluklarını yaşamaya devam etmişlerdi.

Bir keresinde arabanın içindeydim. Arka koltukta oturuyordum yanımda bir yanımda ben bağırıp çırpanmayayım diye ellerimi sabit tutmaya çalışan biri diğer yanımda ise silahını zaten korkudan bayılmak üzere olan tüm vücudu buz kesip kaskatı kesilen benim alnıma dayamış haldeydi. Her an ölebileceğimin korkusunu hissederek alıyordum nefeslerimi.

O an kırmızı ışıklarda durduğumuzda caddeden karşı karşıya geçen arkadaşlarımı görmüştü gözlerim. Kendi aralarında bir şeyler konuşup gülüştükleri yüzlerindeki neşelerini, üzerlerindeki kıyafetleri her detayıyla hatırlıyorum. Belki beş on saniyelik çok kısaydı ama öylesine zihnime kazınmış ki gözlerimi kapattığımda aynı görüntüyü tekrar tekrar canlandırıyordum.

Şuan dönüp baktığımda bile geçmişin acısı bir yumru düğümlenirdi boğazıma. Dışarıdan göründüğünde sanılanın aksine sadece o gece olanlar için suçlu değillerdi. Sonrasında yaşanması mümkün olupta başaramadığım her umudumun katilleriydiler.

Çocukluğumun, masumiyetimin, en önemlisi de bir inancımın kalmamasının sorumlusuydular...

**

Tüm bu düşüncelerden biraz da olsa zihnimi arındırıp olduğum yerde doğrulmuştum. Her zaman ki yorucu tempo ile geçen günlerden birini yaşıyordum. Az önce yeni bir dersim bitmişti ve bir sonraki dersimin başlamasına yaklaşık kırk dakikalık bir zaman dilimi olduğundan bende hızlı nefes alırken diğer yandan havlumu omzuma atarak dinlenme odalarından birine doğru ilerlemiştim.

Kapıdan içeriye girdiğimde ders arası verildiğinden çoğu kişi zaten oradaydı. Bir kısmı kendi aralarında sohbet döndürürken onca kalabalığın içinde ilk fark ettiğim ve bakışlarımızın kesiştiği kişi Uzay olmuştu. Birkaç saniyelik bakışmamızın ardından bu sefer kafasını başka yöne çeviren ben olmamıştım. Geçen gün aramızda geçen konuşmadan sonra bugün böylesine bir yaklaşımda olmasına şaşırmamıştım çünkü bizim iletişimimizin olması gereken mesafe buydu.

Onun hemen yakınlarında ise benim gözüm direkt Gamze'ye ilişmişti. Kıvırcık saçlarını tepeden bir toka ile tutturup topuz yapmış bir köşede öylece oturuyordu. Tüm dikkatini telefonuna vermiş bir şekilde birine mesaj yazıyor gibiydi. Yanına doğru ilerlediğimde suratıma içten bir gülümseme yerleştirmiştim. "Burası boşsa oturabilir miyim?"

Benim sorumla kafasını telefondan kaldırıp onun da tebessüm etmesi bir olmuştu. "Tabiki sormana bile gerek yok."

Sandalyeyi çekip nazik bir şekilde oturduğumda ben arada bir sessizlik olacağını düşünürken konuşmayı sürdüren taraf o olmuştu. "Ne zamandır denk gelemedik seninle sohbet etmeye pek fırsatımız olmadı ama alışmış görünüyorsun."

"İlk hafta biraz beklediğimden yorucuydu sonrasında tempoya yavaş yavaş ayak uydurdum diyelim."

"Bence şimdiden uyum sağlamışsın gibi görünüyor Parla." Bana verdiği bu destekten sonra gerçekten kendimi biraz olsun iyi hissetmeme neden olmuştu. Emek verdiğim bir işte başkaları tarafından övgü almak yaptıklarımın dışarıdan da görünür olduğunun kanıtıydı.

Her ne kadar burada çalışmaya başlamamın asıl amacı farklı olsa da ben işimi yaptığım sürece bunu en iyi şekilde yansıtan tarafta olmak isterdim. Sonuç olarak bu yaptığım meslek de bundan sonra hayatımın büyük bir parçası haline gelecekti. Eski ‘dostlarımın’ karşısına çıkıp her geçen gün yüzlerinde ki bir parça da olsa o pişmanlık duygusunu tatmak kendimi iyi hissetmeme neden olacaktı. Sonrasında da her geçen gün beni bir hiç yerine koyup geçirdikleri o yılların acısını yaşatacaktım.

Belki hemen olmayacaktı, onları gerçekten derinden yaralamak için bir parça zamana ve en önemlisi de azda olsa tanımaya ihtiyacım olacaktı. Tanıyacaktım ki kaybetmekten korktuklarını, zaaflarını ve bilmem gereken çoğu detaya hakim olmalıydım. İşte o zaman elime gerçek bir koz geçecekti ve benim onlarla olan asıl savaşım o zaman başlayacaktı.

Tek sorun ise yüreğimin kanayan bir ateşten farksız olduğu için istesem de onlara yaklaşamıyordum. Bana adım atmak istediklerinde onları itmemin nedeni de buydu. Yüzlerine her baktığımda aynı günü tekrar tekrar zihnimde yaşadığım içindi.

Korkularımın üzerine gitmeye karar vermiştim ama bunu nasıl başaracağım hakkında endişelerim vardı.

Gamze ile aramızda konuşurken kısa bir an bu düşüncelerin içinde boğulduğumu fark edip zihnimi toparlama ihtiyacı duymuştum. Tekrardan tüm dikkatimi ona yönelttiğimde ‘‘Ekipte kadın olarak az kişiyiz dediğinde sadece üç kişi olduğunu tahmin etmemiştim doğrusu.’’ bunları derken bakışlarımı etrafta dolaştırmıştım. ‘‘Baksana çoğunluk olarak erkeklerden ibaretmişiz.’’

‘‘Aslında kadın çalışanlar da vardı da birkaç arkadaşımız geçen ay ayrıldılar.’’

Gamze ile aramızda sohbete devam ederken elinde ki kahveyle Uzay’ın yanına gidip hafifçe omzunu sıvazlayan Cem dikkatimi çekmişti. Onun hizasına doğru eğilmiş ‘‘Bugün fazla durgunsun. Geçen anlatmıştın sevgilinle alakalı sorunlar yüzünden mi?’’

Bu soru karşısında Uzay derin bir iç çekmişti. ‘‘Çok bu konular hakkında konuşasım yok. Melisa da artık hayatımda olmadığına göre onun hakkında konuşmak bana pek iyi gelmiyor.’’

‘‘Bir takım sorunlar olduğundan bahsetmiştin ama işlerin ayrılık noktasına geldiğini bilmiyordum. Ne diyeyim, hayırlısı neyse o olsun senin için.’’

Cem’in dediklerinden sonra Uzay zorda olsa yüzüne bir gülümseme yerleştirmişti.

Geçen gün karşılaştığımızda o ağlamasının asıl nedenini de şimdi daha iyi anlayabilmiştim. Belkide hayaller kurup hayatını birleştirmek istediği bir insanı kaybetmişti bu yüzdendi tüm o yıpranmış halleri.

Her şeyi anlıyordum ama hâlâ tek bir şey vardı anlayamadığım. Sevgilisinden ayrılmış olmasını bana anlatmak istemesinde ki mantık neydi?

Kendisine karşı olan tutumumu çok iyi biliyordu. Buna rağmen benimle özelini paylaşmak istemesi fazla tutarsız geliyordu. Onun acısını dinleyip destek olacak son insandım.

Bencillik değil miydi bu?

Bana karşı pişmanlık yaşamaları gereken yerde kendi sorunlarını anlatmak istemeleri, onlarla arama sınır çizdiğimde ise beni suçlamaları...

Nereden bakmak isterlerse o pencereden bakıp sadece kendi gördüklerini doğru sanıyorlardı. Oysa dünya sadece ondan ibaret değildi. Karşındaki insanın yaşadıklarıyla ilgili bir çıkarımın olmadan önce, her yaşanılanın birde görünmeyen yüzü olduğunu bilerek hareket etmek gerekirdi.

**

Dinlenme salonunda vakit geçirmek, günün yorgunluğunu azda olsa atmaya çalışmak beni ferahlatmıştı. Birileriyle zaman geçirmek, günün yorgunluğunun da dışarı atılmasını sağlıyordu.

Telefondan saati kontrol etmek için ekranımı açtığımda diğer dersimin başlamasına az bir zaman kaldığını fark etmiştim. Oturduğum sandalyeden kalkıp Gamze’ye dönmüştüm. “Ben gitsem iyi olacak az zamanım kalmış.’’ O da aynı içtenlikte “Tamamdır şimdiden iyi çalışmalar ama bir ara oturup daha uzun konuşalım.’’

Sorusunun karşılığında başımla onaylarcasına sallamıştım. Ardından ise kapıya doğru yönelmiştim.

Odadan çıkıp koridorda yürümeye başladığımda ise tam arkamdan birinim adımlarını hızlandırıp yanıma yaklaştığını hissetmemle duraksayıp kafamı ona çevirdiğimde gelen kişinin Uzay olduğunu görmüştüm.

“Çok vaktini almayacağım korkma.” diyerek söze başlamıştı. “Dün sana olan sözlerimde haddimi aşıp kalbini kıracak bir şey söylediysem kusura bakma demek için geldim.”

Geçen gördüğüm halinin yanı sıra şuan karşımda duran kişi tam anlamıyla mahcup bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Dün karşıma geçip benim hâlâ bir şeyleri geride bırakamadığımı, geçmişin acısına tutunup yaşadığımı söyleyen Uzay, şimdi ise onun söylediklerinin canımı acıtıp acıtmadığını sorgular olmuştu.

Her zamanki gibi tepkisiz bir duruşla yanıtladım. “Düşündüğün şeyler için pişman olmamalısın bence.”

“Normalde hırsımı başkasından çıkaran biri değilimdir, hiçte olmadım. Kelimelerimin biraz sert kaçtığını farkındayım.”

“Sorun değil Uzay.”

Geçiştirmeye çalışmıştım. Sanki benim için gerçekten de bir önemi yokmuşçasına konuyu uzatmamaktı amacım. Kendim de farkındaydım ki canımın acıdığını ne kadar gizlemeye çalışırsam çalışayım yüzüme takmış olduğum o sahte maske en ufak boşluğumda yere düşebilirdi.

O maske giderse de benim insanlardan sakladığım asıl kişiliğim gün yüzüne çıkmış olurdu. Bunun olması en çok korktuğum durumun ta kendisiydi. Ben kendi duygularımı bile yeri geldiğinde inkâr edip yok sayan biriydim. Çünkü duygusallık bir yerde zayıflık demekti. Eğer insanlara korkunu, canının yandığını belli edersem bir gün beni en derinimden vurabilirlerdi ama sırtımı duvara yaslarsam kimsenin arkadan yaklaşıp bana ihanet etmesine olanak tanımazdım.

Uzay ise şuan benimle konuşmaya çalışırken ne söylemesi gerektiğini iyice kafasında hesaplamaya çalışıyor ve cümlelerini seçiyor gibi bir hali vardı. En önemlisi de ilk defa bu kadar soğuk bir yaklaşımda olduğunu gözlemleyebiliyordum. Yaşananlardan sonra kendini geri çekmeye karar vermiş gibiydi.

“Yeterince berbat bir gün geçirmiştim. Sana anlatmak istemiştim.” Durdu. Bir süre gözlerimin içine bakıp vereceğim tepkiyi bekledi

Hemen ardından ise “Konuşmamızdan sonra daha iyi farkına varabildim. Gerçi, artık anlatsam da beni anlayacağını zannetmiyorum.”

Neydi şimdi bu davranışı? Sırf onu dinlemedim diye yargıladığı kişi ben mi olmuştum gözünde? Benimle paylaşmak istediği konunun benim açımdan olan değeri olup olmadığını bile hesaplayamayıp karşıma geçip ahkâm kesiyordu.

“Geçte olsa bu şekilde düşünebilmene sevindim Uzay.”

“Evet, bazı şeyleri zorlamaya gerek olmadığını anlayabildim. Olması gereken varsa kendiliğinden olur. Yoksa da ben istediğim kadar çaba göstersem bile senin düşünceni değiştiremem. Bizden uzak durmak istiyorsan öyle olsun, senin kararın.”

Yutkunamamıştım... Doğru kararı vermişti aslında tam benim istediğim şeyi ama neden ben her seferinde bu kadar afallıyor, dengemi kaybediyordum?

Önce Ülkü’nün işten kovulduğu gün olmuştu bu his, şimdi ise Uzay karşıma geçip artık bir şeyler için çabalamayı bıraktığını söylediğinde...

Tüm zihnimle bende öyle olmasını istiyordum ama içimde sanki benim bile bilmediğim bir yerde tarifi olmayan bir his yoğunlaşıyordu. Yüreğimin ortasında bir şey sıkışıyor gittikçe büyüyüp nefes almamı bile zorlaştırıyordu adeta. Geçmişte yaşadığım o güzel günlerin izlerinin hâlâ içimde bir yerde dolaştığı için miydi bilmiyordum ama tuhaftı. Ben o duyguyu yok sayıp mantığıma tutunmaya çalışsam da bir bataklıktan farksız beni içine daha çok çekiyordu.

‘‘Olması gerekene nihayet karar verdik o zaman.’’

Gitmek için bir adım atacaktım ki cümlesiyle orada çivilenmiş gibi takılı kalmıştım. ‘‘Neden burası peki Parla? Bizimle hiçbir alakan kalmadıysa, görüşmek bile istemiyorsan niye benim çalıştığım yerde işe başladın? Sadece bu sorunun cevabını ver, sana başka sorum kalmayacak.’’

Tüm bunlar ağzından çıkarken tavrı gayet net ve kendinden emindi. Benden cevap beklercesine önümde dikildiğinde önce bedenimi sakinleştirmeye çalıştım.

‘‘Benim aslında burada neden çalıştığına dair bir fikrim var ama önce senden duymak isterim.’’

‘‘İnkâr edeceğimi mi sanıyorsun?’’ Ellerimi göğsümde kavuşturup bende tıpkı onun gibi yüz ifadesine yakından bakarak sözlerime devam ettim. ‘‘Sizin karşınıza bilerek çıktım. Burada çalışmam da tesadüfi şekilde gerçekleşmedi. Neden biliyor musun? Her karşınıza çıktığımda, zamanında üzerini örttüğünüz şeyleri tekrar tekrar hatırlayın istedim.’’

Dudaklarımdan dökülen kelimelere bir süre bende anlam verememiştim. Hiç olayın üzerini örtecek bir bahane bulmadan içimden geldiği gibi dışarıya vurmuştum.

Uzay dudaklarını birbirine birleştirip başını da benim dediklerimi anlamışçasına salladığında yüzünde muzip bir gülümseme oluşmuştu.

‘‘Tam tahmin ettiğim gibiymiş işte! Asıl amacın canımızın yanmasını sağlamak, bizim mutsuzluğumuzdan haz almakmış. Bende kalbinin bu kadar kararmış olmadığına inanmak istemiştim en başında ama ne yalan söyleyeyim, ilk defa dürüstçe bana bir şeyi anlatmanı takdir ediyorum.’’

Her kelimesinden benimle alay etmeye çalışması daha çok kanıma dokunuyordu. Konuşmasa sadece şu bakışıyla karşımda dursa bile içinden benimle ilgili ne tarz düşünceler geçtiğini anlamak zor değildi.

‘‘Duymak istediğini duydun. Ben içimi döktüm şimdi sıra sende! Eminim ki bu duyduklarından sonra senin de bana söylemek istediklerin vardır. Her zaman yaptığını yapıp yargılamayacak mısın beni?’’

‘‘İnan bana Parla senin yüzüne haykırmak istediğim çok şey var ama kalbini daha fazla kırmak istemediğimden susuyorum. Şuan karşımda duran altı yaşındaki çocukluk arkadaşım olsaydı bu düşüncesinden dolayı ona o kadar kızardım, öyle öfkelenirdim ki gerekirse saatlerce konuşur yüzleşirdim onunla.’’ Bana bir adım yaklaştı ardından sözlerine öyle devam etti.

‘‘Ama karşımda benim hatırladığım Parla yok. Yerine arkadaşlarını hafızasından tamamen silmiş, onları canavar bilmiş bambaşka biri var ve ben sana ne desem boş kalır. Sen kalbini çoktan karartmışsın.’’

Gözlerimin dolmaması için ellerimi sımsıkı kapattığımda tırnaklarımın etimin içine geçtiğini acısından anlıyordum. Canımı bile isteye yakıyordum ki ‘kalbin kararmış’ dediği kız karşısında ağlamaya başlamaması içindi.

Yanımdan uzaklaşıp gittiğinde bu sefer ardından bakan kişi ben olmuştum. Konuşmaya başlarken kalbimin kırılmasından korktuğunu söylediği halde giderken söylediği son cümleleri aynı kişinin söylemiş olması bile tuhaf bir gerçeklilikti.

Bana onca laf söylediği ve hiçbirine tek kelime edemediğim için ilk başta kendime kızıyordum. Ben nasıl olabilir de o lafları yutmuştum ki? Kendimi savunmak bu kadar mı zor gelmişti.

Sakinleşebilmek ve ulu orta yerde ağlamamak için dişlerimi olabildiğince sıkıyordum. Öfkeyle karışık üzüntüyü aynı anda yaşıyordum. Üzüldüğüm tek nokta şuydu; kalbim kararmamıştı benim. Sadece bir daha kırılıp bin parçaya ayrılmaması için kimseye sevgi beslememeyi öğrenmişti.

Çok uzun yıllardır sevginin ne demek olduğunu unutmuştum ben. Değil bir başkasına, kendime karşı bile acımasızdım. İnsan büyük kayıplar yaşayıp hayatı bir anda tepetaklak olunca sevgi kavramının varlığını bile unutur hale geliyordu.

Uzun bir süre olduğum yerde kalıp bir addım bile atmamıştım. Sadece durup kendi benliğimin yüzüme çarpmasına şahit olmuştum bir kez daha.

**

Saatlerin geçmesinin ardından gün nihayet sona ermişti. Soğuk suyun altına girip duşumu aldıktan sonra üzerime temiz kıyafetlerimi geçirmiştim. Soyunma odasından çıktığımda ise karşı karşıya geldiğim kişinin Ülkü olduğunu görmemle bir anda bedenim kaskatı kesilmişti. Uzay’ı her gün görmeye alışmıştım ama onun hiç beklemediğim bir anda karşımda belirmesi benim anlık bir duraklamamın sebebi olmuştu.

Uzay da her zaman ki Ülkü’nün hemen yanında durmuş benim vereceğim tepkiye bakıyordu am o Ülkü’nün aksine sabah olan tavrını korumaya devam ediyordu. Ülkü ise gözleri dolu bir şekilde yüzünde acı bir tebessümle bana doğru gelmişti.

‘‘Konuşmayacak mıyız? Bir kelime bile etmeden çekip gidiyor musun gerçekten?’’

Onun sorusuna karşılık kaşlarımı çatıp anlam veremiyormuşçasına baktım. ‘‘Konuşursak bir şey değişecek mi?’’

‘‘Yapma bunu! Onca yıldan sonra bir kez olsun izin ver. En azından buna hakkımız olduğunu düşünüyorum.’’

İçimde tuttuğum nefesi dışarıya verdiğimde Uzay’a döndüm. ‘‘Daha bugün demedin mi? Bundan sonra birbirimizden uzak duracağız, yaklaşmayacağız diye. Ne bu şimdi? Bu sefer sen geri çekildin diye Ülkü’yü mü çağırdın buraya kadar?’’

‘‘Ben kimseyi çağırmadım! Ülkü kendisi gelmiş. Başta uğraştım seni geri kazanmak için ama işe yaramadığını görünce bundan vazgeçtim çünkü kimseyi istemediği halde bir şeye zorlayamam. İkizin ise hâlâ senin içinde bize ait bir parça olduğunu düşündüğünden seni görmek istedi o kadar.’’

Uzay sözlerini bitirir bitirmez Ülkü hemen araya girmişti. ‘‘Benden büyük ihtimalle nefret ettiğini biliyorum. Hak veriyorum da sana... Çünkü senin gittiğin o günden beri bende kendimden nefret ettim. Sensiz nefes aldığım her gün hayatta olduğum her saniyeden tiksindim.”

‘‘Tiksindin... Bu yüzden mi doğum günlerini bile kutlamaya devam ettin?’’

Ailemizin korkunç bir vahşete kurban gittiği, benim ise hayatımın alt üst olduğu o günden sonra hâlâ birleşmiş ve doğum günü kutlaması yaparken görmüştüm onları. Bu muydu kendinden nefret ettiği hali?

Uzay kenarda dururken tek kaşını kaldırıp olaya dahil olmuştu. ‘‘Senin görmediğin kısımda neler olduğunu bilmeden yorum yapma istersen!’’

‘‘Çok konuşmak istediniz ya hani Uzay! Benim gözümden dışarıdan tamda bu halde görünüyorsunuz. Hiçbir şey olmamış gibi hayatınıza devam eden, sonrasında ise sanki ben yokken hayatınız kararmış gibi triplere girip kendinizi aklamaya çalışıyorsunuz ama inanın buna hiç gerek yok. Ben hepinizin gözünde yerimin ne olduğunu görebilecek farkındayım.’’

‘‘Hiçbir şey senin gördüğün kadar basit değil! Yıllarca psikolojik tedavi gördüm ben. Her yıl o gün geldiğinde krizlere giriyordum. Kaç kere intihara kalkıştığımdan, bu yüzden sakinleştiricilerle zar zor kendime gelebildiğimi bilmiyorsun. Aylarca vücuduma saplanan o iğneler sayesinde ayakta kaldım.’’ Kendini daha fazla tutamayıp konuşurken hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. ‘‘Ruh gibi dolanıyordum etrafta. Yaşıyordum sözde, ama içimde sanki bir mezara gömülmüşüm de üzerime yığın yığın toprak atılıyor gibiydi.’’

Bana o zamanları anlatmaya başladığında bile kendinden geçmişti. Tüm bunları duyduğumda kısa bir an kalbim ve aklım rolleri değiştir gibi olmuştu. İçimde bir tarafım kanamaya başlamıştı. Onun için üzülür gibi olduğumda yine de yüz ifademi sabit şekilde tutarak bunu gizlemek için uğraş verdirmiştim.

‘‘Bizde Ülkü’nün yeniden hayata tutunabilmesi için bir sebep bulmaya çalıştık. Tek sebebimiz sendin. Eğer sen yanımızda olsaydın onu asla ölmek için çabalayan o haliyle görmek istemeyeceğini düşündük. Doğum günlerini her kutladığımızda sende bizimleymişsin gibi hissettik. Seni yeniden bulabileceğine olan umutla geçirdik o günleri. Sen bizim için hep vardın Parla. Ama sen bizi kafanda nasıl bir yere koyduysan kendinden başka kimseyi düşünmez hale gelmişsin.’’ Uzay cümlesine devam etmeden kısa bir süre durdu. Bana sanki hayal kırıklığıyla bakıyordu. ‘‘Değişmezsin sanmıştım, hâlâ o eski günlerden bir parça bulabiliriz diye ümit ettim ama sen bizimle olan her anını silmişsin bile.’’

Söyledikleri kadar bencil miydim ben? Yoksa sadece hayatın kendisinden çaldıklarının karşılığı olarak hak ettiği adaleti bulmaya çalışan biri miydim?

Onları dinledikçe kendimi sorguluyordum ama ‘senin görmediğin kısım’ diye bahsettikleri onlar içinde geçerliydi. Tüm mesele orada bırakıp gitmelerinden ibaret değildi. Yanlarından geçip giderken kafalarını bile çevirmiş olsalardı beni fark edebilecekleri mesafedeydim. Sadece bir an değil, hayatımın belli dönemlerinde bile aynı yerlerde kesişmişti yollarımız. Bir çukurun içinde dipten çıkmaya uğraşırken sadece onların beni oradan çıkarabilmek için bir yardım eli uzatmalarını beklemiştim. Yaşayabilecek iken yaşayamadığımız o ihtimallerde saklıydı benim çocukluğum.

Uzay’ın söylediklerine cevap vermeye hazırlanırken Ülkü tekrardan ara yolu bulmaya çalışırcasına bana dönmüştü;

‘‘Sen bunca zaman neredeydin? Bende bunun cevabını merak ediyorum. Başka hiçbir şeyi söylemesen de olur ama en azından senin geçmişinle ilgili bir detayı öğrenmemize izin ver.’’

Ülkü’nün aksine ben daha sakin kalarak dudaklarımı aralamıştım. ‘‘Sizden ilk ve son kez bir şey isteyeceğim. Eğer bana biraz olsun değer veriyorsanız sorgulamayın bu konuyu. Anlatmamakta bu kadar ısrar ediyorsam bir nedeni olduğunu bilin.’’

Sözcüklerimi seçerken zorlanmıştım. Ne desem eksik kalacaktı. Onlara mantıklı bir cevap vermeden rahat etmeyeceklerdi. Daha önemlisi de ben istesem de bunu onlara itiraf edemezdim. Tek sebebi onlara olan öfkem değildi. Kendi karanlığımın içine onları çekmemek için aydınlıkta kalmaları gerekirdi.

Yalan yok canlarını acıtmak istiyordum ama onu yapan kişi ben olmalıydım. Eğer geçmişimdeki o kanlı gerçekle ilgili bilgi edinirlerse onları da kendi suçuma alet etmiş olacaktım. İstemeden suça itilmiş olsam da o insanların işlerine elimi bulaştırdığımdan beri bende masum değildim. Yüzlerce çocuğun organlarının dağıtılmasına, hayatlarına bir leke sürülmesinde benimde payım vardı.

Kim tüm bunları bildikten sonra benim yanımda olmak isterdi? Hiç kimse... Kendi gözümde bile bir canavardan farksız duruma gelmişken, bir başkası bana aynı gözle bakar mıydı? Tüm bunların yanı sıra acımaları gereken o zavallı kız olurdum.

Daha fazla açıklama yapmak zorunda kalmamak için onlardan uzaklaşıp yürümeye koyulmuştum. Bu sefer arkamı döndüğüm ilk anda gözlerimden bir damla yaş süzülmüştü. Devamının da gelmemesi için vücudumu olabildiğince kasmıştım.

‘‘Parla, benim sana çok ihtiyacım var!’’

Arkadan bir ses geldiğinde kafamı çevirmiştim. Ülkü benim peşimden gelmek isterken ayağı bir taşa takılıp dizlerinin üzerine düşmüştü. Refleksle yanına gitme içgüdüsünde bulundum ancak Uzay benden önce davranıp onun yanına koştu. Ülkü’nün koluna girdiğinde endişeli bir tavırla yaklaştı. ‘‘İyi misin? Bir yerin acıyor mu?’’

Ülkü ise bakışlarını bana çevirdiğinde, gitmeyip orada durduğumu görünce son bir umut bekliyor gibiydi. Hiçbir şey söylemedi ama bakışlarından çok fazla anlam çıkarmıştım.

Uzay onun yerden kalkmasına yardımcı olduktan sonra Ülkü ellerini temizledi. Bu görüntüyü izlemek ise zihnimin istemsizce geçmişten bir kesite gitmesine neden olmuştu.

Kaçmaya çalışırken tökezleyip düşmemi hatırlattı.. Beni yerden kaldıran celladım olan o adamlardan yalnızca biriydi. Haykırışlarımı duymayıp ise gözden çoktan kaybolmuş olan ise dostlarımdı.

Şimdi ikizimi düştüğü yerden kaldırabilecek olan insanlarla doluydu etrafı. Birbirimizden tamamen zıt iki hayatın aynasını taşıyan iki insana dönüşmüştük.

Ben onlara öylece uzaktan bakarken, Uzay da benim tavırlarımı kısa bir an inceleler gibiydi. Ardından ise tekrar Ülkü’ye doğru dönmüştü. ‘‘Zorlama artık. Bırak gitmek istiyorsa gitsin.’’

Bu kadarını söyleyip konuyu çok uzatmamıştı.

Duygusuz gibi görünmeye çalışırken aynı zamanda içimde oluşan yangının alevlerinin ciğerimi nasıl yaktığını benden başka kimse bilemezdi. İlk başta karşılarına çıkmadan önce zor olacağını kestirebiliyordum. Fakat mantığım hepsinden üstün gelir, bende kalbimde oluşan ağırlığı hissetmem diyordum ama öyle olmamıştı. Hissettiklerim o kadar ağır basmıştı ki beni mantığım ve vicdanım arasında ikileme sürüklüyordu.

Ben bu savaşımda her türlü mağlup olacaktım orası belliydi. Ya tek başıma kaybedecektim ya da onlarla beraber.

Zamanında beni ittikleri o soğuk karanlığa şimdi onları yakacak kadar büyük bir ateşle yürüyordum. Fakat biliyordum ki o yangında ilk kül olan yine kendi vicdanım olacaktı.