1. bölüm · PARALEL ENKAZ
İHANETİN ACISI
PARLA
Bir gece sessizliği çökmüştü yıldızların üzerine, bulutlar tam kalbimin orta yerinde kararmıştı. Tıpkı kalbimde o bulutlar gibi zifiri karanlığa gömülmüştü. Kalp kararması öyle zalim bir duygudur ki asla tarifi olmaz ve bundan geri dönüşü de...
Kalbinin kararmasına, ruhunun yavaş yavaş senin kontrolünden ayrılıp bir taş duvara dönüşmesi bile yalnızca yaşayanın bileceği tarifsiz bir histir. Sahi bir insanın içindeki sevginin tamamen kaybolması ve papatyaları bile koparmaya kıyamayan bir kadının, ortalığı ateşe verebilecek kadar bir hissize dönüşmesi nasıl hissettirir?
Ben çocukluğumda o kadar içten gülüp öyle sevilen bir kız çocuğu olmuştum ki; Şuan o gözlerinin içindeki ışıkla gülen kız çocuğu dönüştüğüm kişiliği görse yüksek ihtimalle kurduğu hiçbir hayal dünyasının gerçek olmadığını anlar ve şuan olduğum kişi yüzünden benden nefret ederdi ama o kız çocuğunun bilmesi gereken bir şey vardı. Daha fazla ona zarar veremesinler diye böyle birine dönüşmüştüm.
Bundan tam on beş yıl önce daha henüz daha umutları elinden alınmamış halimin en sevdiği şeylerden biri ikiz kardeşiyle gece birbirlerine sarılarak uyudukları o masum anlardı... Gelecekten dileğim ise ne olursa olsun kardeşimle yan yana olmaktı. Bazen birbirimize kızsak, her çocukta olduğu gibi en sevdiğimiz oyuncak için kavgaya tutuşsak bile günün sonunda birbirimize küs olarak uyuyamazdık. Çünkü aynı candandık, duygularımızı anlamak dışında kalplerimizin ritmini bile hissettiğimiz anlar oluyordu. Her şey tam olması gibiydi. Bir çocuğun hak ettiği sıcak bir yuva ve içinde paha biçilemeyen mutluluklarla dolu.
Birde sürekli yan yana olduğumuz arkadaş grubumuz vardı. Aynı mahallede yaşıyorduk, yan apartmanlarda ama kardeşten öteydik. Aynı sokaklarda saatlerce hep beraber koşturur, canımız çıkana kadar oyun oynamaya devam ederdik. Bana bisiklet sürmeyi bile öğreten, düştüğümde yaramı üfleyerek canımın acımasından korkan kardeşlerimdi onlar.
Ama canımı en çok onların yakacağından habersizdim.
Şimdi ise birbirlerini çok iyi tanıyan yabancılara dönüşmüştük. İkiz kardeşim Ülkü ve ben daha altı yaşımıza yeni basmıştık. Doğum günü pastamızı kesip beraber kutlayacağımız gün benim kabusuma dönüşmüştü.
**
15 YIL ÖNCE – 2011
Güneşin gökyüzünde süzüldüğü ve neşe çığlıklarının tüm evi sarıp sarmaladığı bir yaz günüydü. Tarihler 6 Haziran 2011’i gösterirken Parla ve Ülkü ise evinin bahçesinde arkadaşlarıyla oturuyorlardı. Ada büyük bir mutlulukla arkasına sakladığı küçük hediye paketlerini çıkarmış arkadaşlarına uzattığında yüzündeki gülümseme ve heyecanı gözlerinden okunuyordu. ‘’Bunu annemle beraber sizin için aldık. Umarım beğenirsiniz.’’
İkizler hediyelerini açtıktan sonra en sevdikleri oyuncaklardan birini görünce ikisi aynı anda Ada’ya sarılmışlardı. ‘’Ben bunun aynısından çok istiyordum! Çok teşekkür ederim Ada!’’ Parla heyecandan elleri titrerken o çok sevdiği kalpli bilekliği bileğine geçirmişti ama bir türlü kapatmayı beceremiyordu. ‘’Olmuyor ben bunu takamıyorum!’’ Bir yandan söylenmeye devam ederken diğer yandan ise daha hırslı bir şekilde çabalıyordu. Uzay ise onu izlerken gülümseyerek ayağa kalkıp ona bir adım yaklaşmıştı. ‘’Çünkü sen henüz ayakkabını bile bağlamayı bilmiyorsun. Bunu yapamaman çok normal.’’ Diye söylenerek, kız kardeşi gibi gördüğü Parla’ya yardım etmek için bilekliğini koluna takmıştı. Uzay yaş olarak onlardan beş yaş daha büyüktü. Aynı apartmanda yan dairede oturuyorlardı. Bu yüzden Uzay çoğu zaman onlara abilik yapıyor hemde hayatı boyunca kendi ailesinin ona göstermediği sevgisizliği o birlikte büyüdüğü bu minik dostlarından görüyordu.
Ülkü ise çoktan bilekliğini takmış bir şekilde mutlulukla yerinde zıplıyordu. ‘’Bende henüz altı yaşındayım ama bilekliğimi takabiliyorum Uzay abi.’’ Diyerek kendini savunmuştu. ‘’Aferin sana ufaklık, sen bir şeyi de bilmesen olmaz.’’ Uzay ellerini Ülkü’nün saçlarına götürüp gülümsemişti.
Üçü beraber konuşurlarken uzaktan yanlarına gelen Eren ve Bulut’u görmeleriyle onlara dönmüşlerdi. Bulut da tıpkı ikizler gibi altı yaşındaydı. Güneş rengi saçları olan ve yüzündeki masumiyetin yanı sıra çok deli dolu afacan bir çocuktu. Grubun en yaramazı, sürekli yerinde duramayan ve yaptığı tehlikeli işler yüzünden hep bir yerleri sakatlanan çocuktu. Eren ise Bulut’un kuzeniydi. Bulut’tan üç yaş büyük olmasının yarı sıra aynı zamanda aralarındaki en sakin ve uysal olan Eren’di. Eren daha çok gezip sokaklarda oyun oynamak yerine evinde kalmayı ya da koşup gürültü yapmadan yapılabilecek aktivitelerden hoşlanırdı. Oldukça seslerin yükseldiği, bağırış seslerinin dinmek bilmediği bir ailede büyüdüğü için sessizlik onun için bir kaçış yöntemiydi.
Eren’in elinde tuttuğu küçük bir kek ve üzerine diktikleri bir mum ile yanlarına doğru geldiğinde ‘’Pasta değil ama pastaymış gibi düşünüp üfleyebilirsiniz bunu’’ dediğinde Bulut da ‘’Ve mum sanki yanıyormuş gibi düşünün dilek dileyin!’’ diyerek eklemişti.
Ülkü elini Parla’ya uzatıp sıkıca tutmuştu. Derin bir nefesi içlerine çektikten sonra iki kardeşin dudaklarından aynı anda ‘’Birbirimizden hiç ayrılmayalım.’’ Sözcükleri dökülmüştü.
**
Saatlerin birbirini kovalamasının ardından gökyüzündeki güneş yerini gecenin sessizliğine teslim etmişti. Havanın kararmasıyla hep beraber eve toplanıp ikizlerin doğum gününün geri kalanını onlarda geçirmişlerdi. Seher hanımın kızlarına aldığı pastayı bu seferde grupça aynı anda üfleyip birbirlerine sarılmışlardı.
Tam o sırada çocukların odasına çekildiği bir zaman diliminde sanki gökyüzünde bir fırtına kopmuş gibi her şeyin tuzla buz olacağı o korkunç dakikalar kapıyı çalmıştı.
Ardı ardına evin içinde patlayan silah sesleriyle çocuklar önce birbirlerine tutunup korkuyla çığlık atmışlardı. Ülkü kapıya doğru yöneldiğinde Uzay onu tutup çıkmasını engellemişti. Parla ise titreyerek masanın altına saklanmış korkuyla bekliyordu.
Ardından Seher hanımın çığlığı duyuldu ve acı feryatları. ‘’Nihat nolur aç gözlerini! ... Ne istediniz kocamdan zalimler?!’’
Annelerinin sesini duymalarının ardından bir el daha silah sesi geldi. Çocuklar ise bu silah sesininden sonra her ne kadar korkuyor olsalar bile odadan fırlamışlardı.
İkizler hem annelerini, hem babalarını kanlar içinde cansız bedenleriyle yerde yatarken görmeleriyle çığlıklar eşiğinde bağırıp ağlamaya başlamışlardı. Hemen onların başlarında dikilen siyah takım elbiseleriyle duran eli silahlı adamlar duruyordu. Ülkü şokla olduğu yere çömelip donmuş gibi önündeki korkunç manzaraya bakıyordu. Parla koşarak annesinin yanına gitmişti. Minik elleriyle annesini sarsıp uyanması için yalvarıyordu.. O sırada adamlardan biri çocuklara bakıp ‘’Şu çocukları da alın arabaya götürün! Hepsini temizleyip ortadan kaldırın. Hiçbirinin bize ayak bağı olmasına müsade etmeyin.’’
Adamın kesin talimatıyla çocuklar evlerinden alınıp siyah bir araca bindirilmelerinin ardından ıssız bir ormanın derinliklerine götürülmüşlerdi. Başlarına dayanan soğuk namlunun soğukluğunu sanki hepsi hissediyor gibiydi. O gün hepsi orada öleceklerini düşünüyordu, aklarındaki tek ihtimal buydu ama hiç hesaba katmadıkları bir detay vardı. Belki yaşayacaklardı ama hayatları boyunca asla unutamayacakları, izlerini silemeyecekleri bir enkazı yaşayacaklardı.
Başlarındaki adamın bir anlık dalgınlığından yararlanıp çocuklar arkalarına bakmadan kaçmaya başladıklarında en geride kalan kişi Parla olmuştu. Silahlı adamlar ise çocukların kaçmaya başladıklarını fark etmeleriyle koşarak ormanın derinliklerine doğru yol almışlardı. Havaya sıkılan bir el silah sesinin ardından Parla o an korkudan sendeleyip dizlerinin üzerine kapaklanmıştı. Suratının ve ellerinin çamura bulanmasıyla panikle yerden kalkmaya çalışırken ensesinden onu kavrayan bir elle yakalandığını o an farkına varmıştı.
Önde koşan arkadaşlarına bakıp sesini duyurmak istercesine ‘’Nolur beni bırakmayın!! Yalvarırım geri dönün!!’’ diyerek bağırmıştı. Sesi her çıktığında daha fazla titriyordu. Bedeni korkudan kaskatı kesilmişken ruhu da keskin bir bıçak darbesiyle paramparça olmuştu.
Parla tekrardan haykırdı son gücüyle ‘’Burada kalmak istemiyorum! Beni kurtarın!’’
Ama sesini arkadaşlarına duyurmayı başaramadı ve bir başkasının karanlığına esir düştüğünü o an anlamıştı.
**
Orman kelimesini duyduğumda her seferinde aynı duyguları iliklerime kadar hissederdim. İnsan kendi doğum gününden nefret eder miydi? Doğmamış olmayı diler miydi? Ben diliyordum hem de o günden sonra her an, her nefesimi içime çektiğimde kendi ruhumda asla kapanmayacak izlerle savaşıyordum.
Nefret nedir bilmezken şimdi tüm benliğimi kaplayan şey koskoca bir nefret ve tek başıma mücadele etmek zorunda kaldığım hayatımın acısını çıkarabilmekti. Ben onca yıl tek başımaydım. Öyle anlar yaşamıştım ki ölmekten beter hale gelmiştim. Beni keşke o ormanda öldürselerdi diye geçiriyordum içimden. Öldürselerdi en azından bir kere acı çeker ve annemle babama kavuşurdum. Yaşattılar ve ben her gün ölmekten beter hale geldim. Kimsesi olmayan, tutunacak hiçbir dalı kalmamış, ruhu her geçen gün intikam ateşiyle yanan birine dönüştüm. Küçükken başkalarının karanlığına hapsolduğum gibi o karanlık beni de içine çekip yuttu.
**
Yeni yeni kendi hayatıma sıfırdan başlamaya çalışıyordum. Sadece son birkaç yıldır ilk defa tutsak olmak yerine özgür kalmanın nasıl bir his olduğunu deneyimliyordum. Tekrardan kendi benliğime kavuşabilmem sandığımdan daha sancılı bir süreç oluyordu ve ben bir felaketten farksız olan on beş yılımın ardından kaçtıklarımla yüzleşmeye karar vermiştim.
İstanbul’a gelmeden önce onlar hakkında derinlemesine bir araştırma yapmıştım. Nerede yaşadıklarını, şuan hayatlarında neler olduğunu gizlice izleyip bulabildiğim en ince ayrıntısına kadar incelemiştim. Mutluydular... Birbirleriyle aynı evde yaşıyorlardı. Kendilerine bir düzen kurmuşlardı. Bunca yıl beni bir kere bile arayıp merak etmeyen ‘dostlarım’ tüm olanları geride bırakabilmişlerdi. Onlar hiç yara almadan bu enkazdan sağ çıkabilmişti ama ben uğruna ruhumu bile öldürmek zorunda kalmıştım.
**
Derin bir nefesi içime çektikten sonra, bakışlarımı sinirden istemsizce titremekte olan elime doğru kenetlediğimde sakin kalmaya çalışıyordum. Daha fazla vakit kaybetmeden önümde duran binaya doğru adımı attığımda içeriye doğru yürümeye başlamıştım. Geçen gün iş görüşmesine geldiğim ve bugün de ilk kez mesaime başlayacağım için üzerimde biraz gerginlik vardı. Kapıdan içeriye girmemle geçen gün görüştüğüm Orkun bey beni karşılayıp başıyla selam vermişti. ‘’Hoşgeldiniz Parla hanım, Bizde sizi bekliyorduk.’’
‘’Hoşbulduk Orkun bey.’’ Hafifçe tebessüm edip bana uzattığı eli sıkmıştım. Bir spor salonunda eğitmen olarak işe başlayacaktım. Bu salona üye olmamda ve hayatımın geri kalanında bana destek olup yardım desteği uzatan Hakan Sayın’a borçluydum.
O insanlardan kurtulduğum yıllar içerisinde karşıma çıkmıştı Hakan hoca. Bana hem dövüş eğitimi verip şuan bu seviyeye gelebilmemi sağlamış hemde yurt dışında eğitimime devam edebilmem için gereken bütün destekleri yapmıştı. Bu yüzden yeniden hayata tutunabilmemde benim yanımda olan tek kişi yıllarca oydu.
‘’CV’niz bana ilk geldiğinde oldukça şaşırmıştım. Birde üzerine Hakan bey bizi arayıp size referans olduğunu söyleyince bizde sizi kadromuzda görmek istedik.’’
‘’İnanın bu kararınıza pişman olmayacaksınız.’’
‘’İlk bir hafta sizi deneme sürecine alacağız. Ekip arkadaşlarımız ilk gününüz için sizi yönlendirecekler. Sonrasında ise sizde salona gelen tüm üyelerimizle ilgilenip özel ders vermeye başlayabileceksiniz.’’
Orkun beyle işleyiş hakkında yaptığımız kısa bir konuşmanın ardından ilk iş günüm benim için resmi olarak başlamıştı. Anladığım kadarıyla bu hafta etrafı biraz izleyip gözlemlemekle sakin geçecekti.
Bu salona gelmemdeki tek amaç çalışmak değildi. Hakan beyden özel olarak burada çalışmayı istediğimi söylemiştim çünkü Uzay’ın da burada dövüş eğitmeni olarak çalıştığını biliyordum. Onlardan biriyle karşılaşmak için artık zamanın çoktan geldiğine inanıyordum.
**
Çalışma arkadaşlarımdan bir kaç kişiyle şimdilik tanışmıştım bile ama henüz içlerinde Uzay ile denk gelememiştim. Gözlerim sürekli kapının eşiğine bakıyor gelip gelmeyeceğini bekliyordum. Gelmeliydi...
Gelmeliydi ki yıllardır içimde biriktirdiğim o öfkeyi artık dışarı vurmalıydım. Ben hep bu anı beklemiştim. Bir gün karşılaşacağız ama o gün geldiğinde ben o arkalarında bırakıp terk edip gittikleri altı yaşında kız çocuğu olmayacaktım.
Dakikaların geçmesinin ardından Uzay salondan içeriye girmişti. Fotoğraflardan gördüğüm için kim olduğunu tanımam çok zaman almamıştı. Dağınık, siyah saçları alnının üzerine düşüyordu. Üzerinde spor kıyafetler yoktu. Üzerinde siyah renkte bir deri ceket, içinde ise koyu gri bir tişört vardı. Duruşu, bakışları bile o kadar farklıydı ki... Onu en son gördüğümdeki hali ile şimdiki hali arasında neredeyse kilometrelerce fark vardı. Hiçbirimizin o kadar masum kalmayacağını biliyordum. Zaten onların benim gözümdeki masumlukları o ormanda son bulmuştu. Ertesi gün hepsini kendi ruhumda infaz etmiştim. Kendi çocuk ruhumu da onlarla beraber küle çevirmiştim.
Fotoğraflarda gördüğümde de yüreğimin tam ortasına bir acı saplanıyordu ama kanlı canlı karşımda gördüğümde daha farklı hissetmiştim. Bakışları benimkilerle buluştuğunda birkaç saniye boyunca bakmış ardından yanıma doğru gelmeye başlamıştı.
‘’Bak sen... Ülkü hanım sabah sabah bir değişiklik yapıp spor salonuna mı gelmeye karar verdi yoksa? Senin sporla da pek aranın olmadığını biliyorum. Muhtemelen beni ziyarete geldin de güzelim dün söyledim ya bugün izinli olduğumu.’’
Gülümseyerek benim saçlarıma doğru dokunmak istediğinde refleksle ‘’Sakın saçlarıma dokunma!’’ diye bağırmıştım.
Beni tanımamıştı... Ülkü sanmıştı. Her gün beraber aynı evde kaldığı Ülkü...
Gerçi tam olarak ne olmasını bekliyordum ki? Varlığımdan bile haberi olmayan bir insan ilk gördüğünde beni hissedecek değildi ki.
‘’Sakin prenses, dokunmadım. Bugün biraz aksi gibisin ama ben nedenini biliyorum gibi. Doğum gününü unuttuk sandın dimi? Ama hiç merak etme akşam sahilin orada mükemmel bir doğum günü kutlaması seni bekliyor.’’
Doğum günümüz... Hâlâ kutluyorlar mıydı? Onca yaşananlardan sonra...
Ben bırak kutlamayı pasta görmekten bile iğrenirken, onlar hiçbir şey yaşanmamış gibi kutlama yapmak için hazırlık yapıyorlardı.
Sinirim bozulmuşcasına gülmeye başladığımda ‘’Sen anlamadın mı gerçekten?’’ gibisinden bir soru çıkmıştı ağzımdan.
‘’Neyi anlayacakmışım? Bugün bana karşı triplisin onu biliyoruz ama alıştık artık bu hallerine yapacak bir şey yok.’’
Uzay konuşurken gözlerim dolmaya başlamıştı. Bu tam olarak neden oluyordu? Benim onlarla ilk karşılaşma planımda bu yoktu. Duygusal davranmayacaktım. Çünkü içimde o duygusallığı tamamen köreltecek kadar dolu hisler vardı. Ama şuan yaşadığım duygular ben değil o altı yaşındaki kız çocuğunun yansıması gibiydi.
‘’Ben dün cüzdanımı soyunma odasında unutmuştum. Onu alıp hemen yanına geliyorum.’’ Uzay bunu söyleyip yanımdan ayrılır ayrılmaz bende direkt oradan uzaklaşıp koridorun sonundaki lavaboya girip hızla kapıyı kapatmıştım. Güçlükle nefes alıp vermeye başladığımda elimi kalbimin üzerine doğrultmuştum. Lavabonun kenarlarına ellerimi koyup demirleri olabildiği kadar sıkmıştım. ‘’Sakın Parla! Sakın! Ağlamak yoktu... Hiçbir şey hissetmeyecektin onları gördüğünde.’’
Öyleyse şimdi neden kendimi tutamıyordum gözyaşlarım süzülüyordu sürekli? Bu anın birçok fazla ihtimalini düşünüp her olasılığa karşı kendimi hazırlayarak bu kararı vermiştim. Ben içimdeki o kırılgan, narin kız çocuğunu tamamen öldürdüğümü düşünürken şuan verdiğim tepkilerin bana değil, altı yaşındaki Parla’ya ait olduğunu bir kez daha anlamıştım.
Bugün Ülkü ile ikimizin doğduğu gündü, aynı zamanda anne babamızın öldüğü gün... Her aklıma geldiğinde kanım çekiliyormuş gibi hissediyordum. Onların katillerinden intikam alamadığım ve üsttüne üstlük onların tutsağı olduğum ve benim çocukluğumun kanayan yarası olmalarını aşamıyordum.
Dostlarıma gelince;
Artık dost değil birbirimize karşı birer yabancıdan ibarettik. Ne ben onları eskiden olduğu gibi kardeşlerim olarak görebilirdim, ne de ben onlar için en son tanıdıkları halde kalan yüzünden gülümseme hiç eksik olmayan o kızdım.
Bu akşam o sahile kendi doğum günüme gidecektim ama sadece bir izleyici olarak. Ne kadar mutlu olduklarını, beraber nasıl bir hayat sürdüklerini canlı olarak izleme şansım olacaktı. Her izleyişimde kalbimden bir yara kopacaktı belki de kalbimdeki o kapandı sandığım yaranın daha sert bir şekilde sızlamaya başladığını görecektim ama tüm bunlar önemsizdi.
Bazen kanamaya izin vermek gerekir. Kan aksın ki, acının ne kadar can yaktığını hiçbir zaman unutulmasın.
Bende unutmayacaktım. Yalnız başıma baş etmeye çalıştığım her bir saniyenin hesabını onlardan sormazsam asıl o zaman küçüklüğümün intikamını alamamış olurdum.
Bu zamana kadar aldığım her darbede beni dahada güçlendirip kinimi diri tutmamı sağlamıştı. Bundan sonrası için ise yaşanabilecek her şeyi göze alıyordum.
