7. bölüm · PARALEL ENKAZ
AYRILIK ÇİZGİLERİ
Hayat çoğu zaman bir satrança benzer. Bir sonraki hamleni planlayamazsan oyunda hiç beklemediğin anda kaybedebilirsin. Tek bir hata, geri dönülemez sonuçlara yol açabilir. Şah olup galip gelmek de, hiç ummadığın anda yenilip tepetaklak olmamakta senin elindedir. Tek bir hamle oyunu değiştirebildiği gibi, kaderi de değiştirir.
Satrançla bile birebir örtüşen şu hayat düzleminde verdiğimiz kararlardan hangilerinin doğru hangilerinin yanlış olduğunu anlayamadığımız için asıl zorluğu yaşıyoruz çoğu zamanlar. Oysa bazen de akışına bırakmak yol bizi nereye götürürse oraya sürüklenmek gerekir. Belki de doğru olan bizim kendimizce kurduğumuz o plan değil, akıp giden zamana ayak uydurmakta saklıdır.
**
Sabahın erken saatlerinde gözlerimi araladığımda dün alamadığım uykunun bedeli olarak gözlerimin şiştiğini kan çanağı gibi olduklarını fark etmiştim. Daha fazla odada tek başıma durmak istemediğim için bir an önce kendimi dışarıya atmıştım. Salona soğeu ilerlediğimde evdekiler çoktan kalkıp kahvaltı için salondaki masayı hazırlamaya başlamışlardı bile. Hepsi bir işin ucundan tutup yardımcı maya çalışırken gözlerim Bulut'u aramıştı. Yanlarında olmadığına göre muhtemelen henüz odasından çıkmamış ve bize katılmak istemiyor olmalıydı.
Mutfağa doğru yürümeye başladığımda, kapıdan içeri girer girmez tezgaha yöneldim. Kendime bir bardak su doldurup tek dikişte içtiğimde bir an bile olsa ruhumun ferahlamasını beklemiştim fakat işe yaradığı söylenemezdi. İçimi sıkıştıran duygu her neyse gerginliğimin bir türlü azalmasına izin vermiyordu.
Tam o sırada Bulut'un da kapı eşiğinde belirdiğini görmemle ister istemez yüz ifademde belirgin bir değişme yaşanmıştı. Ona karşı hâlâ sinirimizin dinmediğini kendisi de gayet farkındaydı.
"Yüzüme bile bakmaya tenezzül etmez olmuşsun Uzay. Tabii sen de haklısın, yine kendini haklı beni de sorumsuz olarak göstereceğin bir olay yaşandı değil mi? Beni yerden yere gömeceğin bir fırsatı yakaladın."
"Saçma sapan konuşma! Ben neden seni haksız bulmaktan zevk alayım? Hâlâ farkında değilsin ama senin sorumsuzca davranıp verdiğin her karar buradaki herkesi etkiliyor."
"Uzay yeter! Ben kimsenin kötülüğü için hareket etmedim! Kendi yarattığım sorunu kendim toparlamak istedim, hepsi buydu!" Ses tonundaki imadan hâlâ dün akşamki tavrını sergilediğini anlamamak çokta zor değildi.
"Bulut sen bir şeyleri toparlamak isterken daha çok altüst ettiğini ne zaman göreceksin? Toparlanmış gibi mi sence? Hadi ben borcunu ödedim diye bana duyduğun öfkeyi geçtim. Ülkü'nün ne suçu vardı söylesene! Kendin öfkene hakim olamayıp işten atıldığın gibi bir başkasının da senin yüzünden işine son verilmesine sebep oldun. En kötü tarafı da tüm bunlara rağmen hâlâ etrafındakileri suçlaman. Asıl sorunun kendin olduğunu ne zaman farkına varacaksın?"
Yaşadığım öfkeden dolayı söylediğim tüm sözler bir anda ağzımdan dökülmüştü. Karşımdakinin canını yakarım düşüncesi bir an olsun aklıma gelmiyor, o an içimden geldiği gibi hareket ediyordum. Çünkü şuan susup her şey olmuş bitmiş gibi davranmam olmaması gereken bir durumdu. Bir şeylerin üzerini örtmek onları yok etmezdi, sadece bizim gerçekleri görmezden gelmemizi sağlardı.
Bulut bana doğru birkaç adıp ilerlediğinde tam karşımda dikilip gözlerini bana kenetlemişti. "Tek sorun sizin için hep ben oldum zaten! Kendi yaptığınız hataları hiç fark etmeyip hatayı başkasında bulmaya alışkınsınız! Özellikle de sen Uzay!" Son cümleyi üzerine bastırırcasına söylemişti. "Sen hayatında olan her şeyi dört dörtlük ilerlettiğini mi sanıyorsun? Eğer öyleyse kendini kandırmaya devam et kardeşim!"
Bana olan bu öfkesinin nedenini anlamakta zorluk yaşıyordum. Her ne kadar Bulut'la azda olsa empati yapabilsem de yinede bu bana karşı çıkışlarının ardında bastırmış olduğu başka bir duygunun daha yattığından emindim.
Dışarıdan bakınca kapıldığı hissiyat muhtemelen şuydu; benim sürekli onun yanlışlarını kapatıp kendi bildiklerimi öne sürmem...
Ama gerçek olan ise tam tersiydi. Biz bunca yıl birbirimizin yanlışlarını kapatarak bu günlere gelmiştik. Birimizin eksiği olan yerde diğerimiz düzeltmek için elinden geleni yapardı. Gruptaki yaş aralığına baktığımızda ise Eren ve ben başı çekiyorduk. Diğerlerini olduğu kadar Bulut'u da hem birer dost hem bir kardeş olarak benimsemiştim. Şuan ona duyduğum kızgınlığın sebebi de kardeşim gibi gördüğüm insanın böylesine hata üstüne hata yapmasıydı.
Biz Bulut'un aklını başına toplayıp ne kadar yanlış bir yönde olduğunu anlamasını beklerken o hâlâ yaşına göre davranış sergileyemez hale gelmişti. Karşımda sanki düşmanıyla konuşurmuş gibi duran Bulut'u iyice omuzlarından sarsıp kendine getirmemek için kendi içimde büyük mücadele veriyirdum.
Öfkeden çene kaslarımı iyice birbirlerine kenetlemiş haldeydim. Öylesine sıkıyordum ki vücudumun büsbütün bir şekilde kasıldığını iliklerime kadar hissediyordum. Artık ona karşı ağzımdan çıkacak her türlü sözün konuyu daha fazla dallandırıp budaklandıracağını biliyordum. Bulut şuan kendi suçluluğuna kılıf uydurmak için başkalarıyla tartışarak kendini aklama çabasındaydı.
Aramızdaki gerilim devam ederken mutfağa Ada'nın gelmesiyle bizi görür görmez hemen ikimizin arasına girip eliyle omuzlarımıza dokunmuştu. "Dün yeteri kadar birbirinizle gerginlik çıkaramadınız kalan kısmı da şimdi mi kullanmak istiyorsunuz?" Her zaman olduğu gibi kaşlarını çatmış bir şekilde bize baktığında bir nevi birazdan çıkacak olan büyük bir tartışmanın önüne geçmişti.
Bulut'un tepkisini ölçmek amacıyla konuşmaya başlamadan önce ona bakmamamın hemen ardımdan yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmiştim. "Gerginlik falan yok. Konuşacağımızı konuştuk zaten daha fazla da durumu uzatmayacak kadar yetişkin insanlarız."
O ise benim söylediğimin aksine dudağının kenarını kıvırararak alaycı bir bakış atmıştı. "Ya da bazı gerçekleri duymaya cesaretimiz yok da diyebiliriz."
Hangi gerçeklerden bahsediyordu ki? Ben onu karşıma alıp her şeyi olduğu gibi anlatıyordum. Doğrusunu da yanlışını da... Onun yaptığı ise yalnızca üste çıkma çabasından başka hiçbir şey değildi.
Bir insanı birden fazla kişi aynı konuda uyarıyorsa öncelikle bir şapkasını çıkartıp önüne almalı, ben ne yapıyorum diye sorgulamalı. Anca o zaman bir şeyleri değiştirip yoluna koymayı öğrenmiş olur. Aksi taktirde doğru sandığı yoldan ilerleyip kafasının dikine gitmeyi seçerse, muhtemelen çevresinde ona değer veren insanları da birer birer kaybetmek durumunda kalacaktı.
Mutfaktan ayrılıp salona geçtiğimde bizimkiler çoktan masanın etrafına dizilmiş bir şeyler atıştırmaya başlamışlardı. Bende bir sandalye çekip oturduğumda diğerleri ise sorgulayan gözlerle beni izliyordu. Ülkü hemen yanımda oturururken bana doğru dönüp "Her şey yolunda, değil mi Uzay?" cümlesini yönelttiğinde tabağıma aldığım bir adet zeytini çatalla alıp ağzıma attıktan sonra kafamı olumlu anlamda sallamıştım. "Yolunda merak etmeyin, Bulut'u kastediyorsanız ben konuşup hallettim. Artık bundan sonra neyi nasıl anlamak ona kalmış."
"Sizin aranızın bozulmasına da dolaylı yoldan ben sebep oldum aslında."
Ülkü yüzünü mahcupca öne eğdiğinde bu sefer Eren dayanamayıp söze girmişti. "Hatayı Bulut kendisi yaptı. Bırakta pişman olacak kişi o olsun."
Eren'in, Bulut'u sonunda haksız görebilmesiyle şaşırmışcasına ona doğru bakarken biz bir şey diyememiştik ama Ada mutfaktan çıkmış yanımıza doğru gelirken Eren'in cümlelerine karşılık konuşmuştu.
"Dünden bu yana fikrinin değişmesine ne sebep oldu acaba?"
"Değişmedi." diye yanıtladı Eren. "Ben haksız olduğunu her zaman dile getiriyorum. Sadece ona cephe almamıza gerek olmadığını söylüyorum. Sizde çok iyi tanıyorsunuz ki biz tavır aldıkça burnunun dikine gitmeye devam edecek."
Tam biz konuşurken Bulut'un yanımızdan geçtiğini görmemle onun duyması için cümleye biraz daha bastırarak devam etmiştim.
"Canı ne istiyorsa onu yapabilir! Kimsenin çocuksu hallerine tahamül edecek değiliz."
Arkasını dönüp benimle göz göze geldiğinze masaya doğru birkaç adım ilerleyip "Biz senelerdir senin toksik ilişkine, bir ayrılıp bir barışan hallerinize tahamül ediyoruz ama Uzay!"
Söylediği cümleler sanki sinir uçlarımı zedeliyormuşcasına bir hışımla ayağa kalktığımda Eren bileğimden sertçe tutup olduğum yerde kalmamı sağlamıştı. "Uzay, sakin! Şurada oturup ağız tadıyla bir kahvaltı edelim dedik sizde başlamayın."
Ülkü de bu duruma oldukça canı sıkılmış görünüyordu. Elindeki çatalı yavaşça tabağa bıraktı. "Ayrıca biz birbirimizin en yakını olduğumuz için tüm dertlerimizi paylaşıyoruz Bulut. Günü geldiğinde özel hayatımızdan birbirimizi vurmak için değil. Bence sende bunu anlasan iyi edersin."
Bulut'un yüz ifadesinde oluşan kinayeli bakışlarını göreviliyordum. Sanki bakışıyla bile Ülkü'nün dedikleriyle alay ediyor gibiydi. "Haklısın aslında ama keşke bunu kendin için de yapabilsen Ülkü. Mesela birbirimize 'özel' diye anlattıklarımızı gidip bir başkasına anlatmamakta buna dahildir bence."
Borç meselesinin üzerini kapatmamakta bu kadar ısrarcı olduğu için bu durumdan gerçek anlamda en çok yıpranan kişi Ülkü oluyordu. Düşünmeden konuşup ağzımızdan çıkan her bir kelimenin karşı tarafta yaratacağı hasarı tahmin bile etmeden konuşmak ne kolaydı... Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmeden yalnızca kendince olan doğrulara odaklanarak yaşamak.
Dünyaya dar bir pencereden bakılıyormuş gibi hissettirirdi ancak bu bakış açısı yalnızca dar bir görüşte tıkılıp kalmamızı sağlar, etrafımızdakileri anlamamızı engellerdi.
Bende hayatta buna tutunuyordum. Bir başkasının yüreğinde oluşan yarayı göremeyen gözler, kendi acısına bilr merhem olamazlar.
Ortamda oluşan gerginlik dozu giderek arttığında kapının çalma sesini o duyduğumuzda bir an olsun o kasfetli hava dağılmıştı. Ada kapıya doğru yönelip açmaya gitmesinden hemen sonra kapı eşiğinde beliren Melisa'yı görmemle oturduğum sandalyeden hızla ayağa kalkmıştım.
Dün olan tartışmamızın ardından buraya kadar gelmesine pek bir anlam veremesem de bu beni içten içe mutlu etmişti. Onunla konuşup açıklığa kavuşturmamız gereken bir konu vardı. Şimdi ise bunun tam zamanıydı...
Kapının ömüne gelip bakışlarımı onun yüzüne yönelttiğimde her zamankinin aksine bir durgunluk olduğunu görebiliyordum. Benim gözlerimin içine odaklanmıştı ama sanki bu sefer bakışlarında büyük bir hüzün kaplamıştı. Elinde tuttuğu beyaz kutuyu bana doğru uzattığında "Bunu senin için getirdim Uzay." dedi sessizce.
"Sevgilim, bir sorun yok değil mi?" diye sorduğumda bir taraftan da uzattığı kutuyu elime almıştım. Kapağını açtığımda daha önceden Melisa'ya vermiş olduğum tüm hediyelerin kutunun içerisinde olduğunu görmemle garipseyerek ona dönmüştüm ama benim konuşmama fırsat vermeden kendisi söze girmişti.
"Bazı şeyleri zorlamanın bir anlamı olmadığını kabullendim. Tüm bunları da anı olarak saklarsam canım daha çok yanacaktı. Ait olduğu kişiye geri vermek istedim."
"Melisa bak, çok ani kararlar veriyorsun bence bunu ikimize de yapma. Ben seni anlayabiliyorum ama bir konuda tartıştık diye ilişkimizi bitirmeyelim."
Melisa'nın bakışları benim hemen ardımda masanın etrafında oturan bizimkilere kilitlendiğinde "Sorun sadece bir konu değil ki! Ben sevdiğim adamın aynı evde iki farklı kadınla yaşamasına artık tahamül edemiyorum."
Ardından bakışları Ülkü'ye döndüğünde "Üstelik sevgilinden bile daha değer verdiğin verdiğin kişilerin olduğunu bilmek daha da kalp kırıcı oluyor."
Melisa ile konuşmaya çalışırken arkadan Ada'nın cümlelerini duymam bir olmuştu. "Bizler onun çocukluktan beri yanındayız çünkü. Uzay bizimle beraber büyüdü. Bizimle olan arkadaşlığı sizin ilişkinizden daha derin olması normal. Asıl sorun senin bunu sorgulaman bence."
Ada'nın söylemlerine karşılık Melisa acıyla bir tebessüm ediyordu. "Bir zaman sonra insan öncelik olmayı da istiyor. Hep geri plana atılmak sandığınız kadar kolay değil. Karşımda sadece ikimizin aynı evde yaşayacağına dair bana sözler veren, ev alan adam şimdi ise her gün farkı bir bahaneyle beni geçiştirip duruyor. Neymiş Ülkü'ye söz vermiş! Kardeşi bulunmadan bir yere gidemezmiş. Bu eziğe verdiğin değerin yarısını vermedin bana!"
Nefret kusarcasına Ülkü'ye bu hakaretleri ettiğinde bende daha fazla ileri gitmesine müsade edememiştim. Her ne olursa olsun onlar benim ince çizgimdi. Sevgilim bile olsa benim en yakınlarıma hakaret etme gibi bir hakkı olamazdı. Daha fazla dayanamayıp, istemsizce sert bir şekilde tepki koymak durumunda kalmıştım. "Fazla ileri gidiyorsun! Bizim aramızdaki konuya onları dahil etmenin bir anlamı yok."
"Bence biz diye bir şey de kalmadı artık Uzay! Ben söyleyeceklerimi çoktan söyledim, anlamak istemeyen sensin. Geç olmadan bazı şeyleri sonlandırmamız ikimiz içinde daha sağlıklı olacak. Göz göre aldatılmaya devam devam etmek istemiyorum ben artık."
"Ne aldatılmasından bahsediyorsun Melisa? Sana daha kaç kere aynı konuyu anlatmam gerekiyor?"
"Uzay ben senin için bu Ülkü'den, Ada'dan bile daha sonra geliyorum! O kadar bile kıymetim yok gözünde! Bana verip tutmadığın sözlerin bile bir önemi yok senin için. Söylesene asıl bu aldatmak değil de ne şimdi?!" Bir yandan bağırırken eliyle akan göz yaşlarını silmişti. "Belkide içten içe onlardan birine karşı his besliyorsun içinde."
Bu son cümlesi benim için bardağı taşıran son şey olmuştu. Her ne olursa olsun bu kadar çirkin bir imayı hak edecek bir şey yapmamıştım. Beni tanıyordu hem kendisine hem dostlarıma ayrı ayri verdiğim değeri biliyordu. Şimdi nasıl olabilirdi de böyle bir düşünceyi aklına getirebiliyordu?
Dudaklarımı araladığımda bile söyleyeceklerimin ağırlığı karşı tarafı incitmesin diye filtreleyerek konuşmak durumunda kalmıştım. "Bence sen ne dediğini farkında değilsin! Öfkeden ağzından çıkanı kulağın duymuyor, bir sakinleş öyle konuşalım!"
"Çok sevdiğin arkadaşlarına en ufak laf söylenince çıldırıyorsun değil mi? Bizim aramızı bozmak için sürekli ellerinden geleni yaptılar şimdi de başarılı oldular!" Melisa ellerini sertçe birbirine vurarak yüksek sesle alkışladığında Ada dayanamayıp onun dediklerine karşı çıkmıştı. "Sen ne anlatıyorsun iki saattir?! Bunca zamandır asıl sen Uzay'ı olmadığı biri gibi davranmaya zorladın! Ne isteklerin bitti ne başka bir şey! Şimdi de gelmiş suçluyu biz olarak mı görüyorsunuz?"
Ada'nın gösterdiği tepkiye karşılık olarak Eren oturduğu yerden kalkıp Ada'nın bileğinden kavramıştı. Onu sakinkeştirmek istercesine "Ada bu konuya karışmak bize düşmez. Bırak ikisi aralarında çözsünler." dediğinde Ada ani bir haretle bileğini sertçe ondan kurtarmıştı. "Aralarındaki konuda benim adım geçiyorsa tepkimi koyarım. Evimize kadar gelip bu şekilde kimse konuşamaz." Derin bir nefes verdi. "Konuşursa da ben ona kendi yaptıklarını hatırlatmak zorunda kalırım."
Kast ettiği şeyin daha önceden bizim ilişkimiz hakkında ki durumlardan ibaret olduğunu farkındaydım. Yaşadığımız tartışmalar normal bir ilişkide olması gerekenden daha fazla boyutta yaşandığı için yaşadığımız sorunların neyden kaynaklandığını onlar da gayet bilincindeydi.
Bulut uzaktan sessiz bir şekilde olanları izlerken en sonunda o da kendini tutamayıp yorumda bulunmuştu. "Bıraksana sende kızım şunları! Bırak da ne halleri varsa görsünler. Yoksa kendi iletişim becerisizliklerinden doğan sorunların sonucunu bize yüklemeye devam ederler!"
"Kapa çeneni Bulut! Konu şuan sen değilsin! Zaten öfkeliyim sana, yerinde olsam şansımı zorlamazdım." Ona dönüp sesimi bu denli yükselttiğimde ilk defa kontrolü kaybetmiştim. Şuanda bir şeyleri yoluna koymak için uğraşırken Bulut'un bu anda bile olay çıkartmaya çalışan hali beni çığrımdan çıkartmak üzereydi.
Tekrardan Melisa'ya döndüğümde az önce elime tutuşturduğu kutuyu yavaşça yere bırakmıştım. "Bak seni çok kırdığımı anlıyorum ama bana bir izin versen, konuşup sakinleşelim. Hem benimde sana açıklamak istediklerim var."
Şuan duygularım o kadar karman çorman haldeydi ki sevdiğim kadını kaybetmekten ökesiye korkuyordum aynı zamanda ise o kadının aile bildiğim insanlara söylediği sözlerden dolayı tepkimi koymak istiyordum. İlk defa ne yapmam gerektiğini tam olarak anlayamadığım bir zamanın eşiğinde sıkışmıştım.
Onun gözlerine baktığında ise az önceki tutumunun devam ettiğini görebiliyordum. "Uzay bundan sonra ilişkimize devam etmemizin tek yolu bu insanları hayatından çıkartman."
Gerçekten gözlerimin içine bakarak bu cümleyi kurabilmiş miydi az önce? Beni en çok canımı acıtacak noktadan vurmayı öyle iyi başarmıştı ki, istese kalbimi söküp atacağım kadın ilk defa yapamayacağım bir şeyi istemişti.
Kendimden bile vazgeçerdim onun için ama kardeşlerimden değil. Onlar benim için seçim yapabileceğim bir olasılık bile değillerdi.
"Bunu benden istiyorsan ne cevap vereceğimi zaten tahmin ediyor olman gerekir." Uzun zaman sonra sevdiğim kadınla konuşurken ilk defa boğazım düğümleniyordu. Beni gerçekten tanıdığını sandığım kişi tek bir hamlesiyle beni en derinimden yaralamayı başarmıştı.
Başka diyecek hiçbir lafım yoktu. Son bir kez gözlerinin içine uzun bir şekilde bakmıştım. Ağzımdan tek bir kelime çıkmasa bile bakışlarımla çok şeyi haykırmak üzereydim. İçimde ne fırtınalar koptuğunu, güvendiğim yerden nasıl kırıldığımı benden başka bilen yoktu.
Arkamı dönüp evden çıktığında geride bıraktıklarım için canımdan can kopsa bile önüme bakmaya devam etmiştim. Her adımda evden biraz daha uzaklaştığında içime çektiğim nefesin ızdırabını yaşıyordum. Bu ilişkiyi yürütmeyi başaramayan ilgisiz taraf ben mi olmuştum? Yoksa sevdiğim kadın beni tanımayacak kadar yabancı biri olduğunu fark edememiştim?
Belki dakikalarca nereye varmak istediğimi bile bilmeden öylece yürümeye devam etmiştim. Bir parkın önüne geldiğimde ise nefeslenmiştim. Sanki uzun süredir içimde tuttuklarımın birikimiymişcesine beni bir nebze olsun sakinleştirebilmişti.
Henüz sabahın oldukça erken saatleri olduğundan park bomboştu. Gördüğüm ilk banka doğru ilerleyip oturduğumda ellerimi önde birbirine kenetlemiş sıkıyordum Başımı öne doğru eğdiğimde tek düşündüğüm şey bundan sonrasıydı. Ben hayatım boyunca bir düzeni devam ettirmek isterken o düzenin bozulmasına mı mahkum olacaktım?
Yalnız kaldığım ilk an tüm bu birikmişliğin yansıması olarak an gözlerimden yaşların süzülmesine ramak kaldığını fark etmiştim ama yinede kendimi ağlamamak için zorluyordum. Belli bir sürenin sonunda kafamı kaldırıp etrafa baktığımda karşıdaki ağacın dibinde ayakta bana bakarak bekleyen Parla'yı o an fark edebilmiştim.
Ne kadar süredir orada öylece bekliyordu ki? Üzerinde spor kıyafetler ve kulağında takılı olan kulaklıkları vardı. Gözgöze gelmemizle kulaklığı yavaş bir hareketle çıkarıp omuzlarının hizasına indirmişti. Yüz ifadesine baktığımda her zaman ki gibi nefret dolu değil biraz olsun yumuşamış bir görüntü vardı. Sanki yanıma gelmek ve uzaktan izlemek ikileminde kararsız kalıyor gibi.
Yaklaşık beş on saniyelik bakışmamızın ardından arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığında ben oturduğum yerden kalkıp onun peşinden gitmiştim.
"Niye kaçıyorsun?"
Ona yaklaştığımda sesim yüksek bir tonda çıkarak arkasından seslenmiştim. Olduğu yerde duraksayıp bana doğru döndüğünde ise gayet net bir tavırla bana her zaman olan o bakışına geri dönmüştü. "Yanına gelmemi gerektirecek bir durum yok da ondan." Derin bir nefes verdi. "Sabah koşusuna çıkmıştım ve seni gördüm, bu kadar. Asıl soru sen niye benim peşimden geliyorsun?"
Sorduğu soru düşünmeme sebep olmuştu. Onunla konuşabilmek için peşinden gitmemin asıl cevabı Parla'nın bir noktada beni anlayabileceğine olan inancımdı. Sanki gerçekten beni dinlemeye çalışsa içten içe hak vereceğini düşünüyordum. Hatta şuan bile, yüzüme her zamanki benden tiksinircesine bakışını yerleştirmiş olsa da kalbinin bir tarafında hâlâ merhametin kaldığına kendimi inandırmak istiyordum. Çünkü ruhunun tamemen körelmiş olabileceğini hiçbir zaman ona konduramayacaktım.
"Bak Parla, belki önemi yok senin için ama ben bir kez olsun beni dinlemeni isterdim. En azından biriyle konuşmaya bu kadar ihtiyacım varken."
"Senin bu pişkinliğin beni her seferinde hayrete düşüyor. Ciddi ciddi benim oturup senin derdini dinleyeceğimi mi düşünüyorsun?" Dudağının kenarını kıvırıp alay edercesine konuştuğunda tekrardan yüz ifadesi ciddileşmişti.
"Dünyada tek derdi olan kişinin yalnızca kendin olduğunu sanmaman için konuşmak istedim seninle. Bizden nefret ediyorsun ya hani, senin sandığın kadar mükemmel bir hayatımız olmadığını birde benden dinle!"
Bir anda ona çıkışmam belki yersizdi ama hem yaşadıklarımın etkisi yüzünden gerginliğim var iken, Parla'nın bu şekilde davranışlarından sonra da iyice taşmış ve ona patlamak zorunda kalmıştım.
"Senin derdin her neyse beni ilgilendirmiyor! Kimseyle kendi acımı yarıştırdığım da yok. Sana gelince de bir yabancıya özelini anlatacağına, sana değer veren diğer insanlarla bunu paylaşmanı tavsiye ederim."
"Yabancı"
Bu kelimeyi ağzından çıkarması onun için ne kadar kolay olmuştu? Her ne kadar ona yaklaşmak için çabalasak elimizden geleni yapsak da, onun bu keskin tavrı yüzünden boşuna uğraşmış durumunda olacağımı farkındaydım.
Şuan karşısında dururken ona anlatmak istediğim o kadar fazla şey vardı ki aslında. Tek sorun ise bugün o her şeyi düzeltmek için çabalayan halimi bir kenara bırakmış durumdaydım. Parla'nın gözbebeklerinin içine bakarken kendimi anlatmaktan yorulmuş bir şekilde konuşmuştum.
"Sen beni yabancı olarak görüyor olabilirsin ama ben seni hâlâ arkadaşım olarak gördüğüm için iletişim kurmak istiyorum bu yüzden çabalıyorum. Farkında değil misin? Böyleaine berbat durumdayken bile sana neyin ne olduğunu anlatmak için peşinden geldim."
"Çabalama! Hiçbiriniz çabalamayın. Çünkü bu zamana kadar insanlar hakkındaki düşüncelerimin hiç değiştiği olmadı. Açık konuşmam gerekirse de beni terk edip giden insanları hayatıma alacak kadar kendime olan saygımı yitirmedim."
"Senin bu gösterdiğin yüzünün aksine ben hâlâ taş kalpli bir insan olduğuna inanmak istemiyorum. Bunu geçen gün o restoranın önünde ikizin için ağlarken ki halini gördükten sonra emin oldum. Bizden hatta belki kendinden bile duygularını saklamaya çalışıyorsun." Söylediklerimden sonra geri kalanını söylemeden önce düşündüm. Sadece acı bir tebessümle beni izliyordu. Benden gizlediği şeyin ne olduğuna dair bir fikrim yoktu ama her defasında karşı karşıya geldiğimizde bana kendimi bu kadar berbat hissettirmesini aşamıyordum. Bu nedenle de benim ona söylemek istediğim içimde biriktirdiğim bir çok kelime vardı.
"Kendinden başkası acı çekemezmiş gibi davranmayı bırak. Bizim kalbimiz çelikten değil, bizde gerektiğinde yara alabiliyoruz ama o yaranın üzerini her seferinde deşmiyoruz, kendiliğinden kapanması için zamana bırakıyoruz. Görüyorum ki sen bunu başaramamış gibisin."
Sözlerimin canını yaktığını yüz ifadesinin değişmesinden anlamıştım. Amacım kendini kötü hissetmesini sağlamak değil olaylara birde bizim açımızdan bakmasıydı. Ona değer veren insanları kendinden iterek hiçbir sonuca ulaşamaz günün sonunda yıpranan yine kendisi olurdu. Korumak istiyordum...
En büyük zararı kendisine vermemesi için. Benden belki de söylediklerim yüzünden nefret edecekti ama bunun şuan için önemi yoktu.
Bana bir adım yaklaştı. Daha konuşmaya başlamadan kaşlarını çattığında söyleyeceklerin keskinliğinin nasıl olacağını tavrından kendini belli ediyordu.
"Madem başarabiliyorsun Uzay, kendi yaranı başkasıyla kıyaslamadan önce bir düşün derim. Size güvenmemem konusunda beni hatalı buluyorsun ya hani, asıl istediğin durumu basit görüp, karşındakinin ne yaşadığına dair bir fikir sahibi olmayan sensin. Senin 'yara' diye bahsettiğin dertlerin varya, benim tüm hayatım o yaranın tamamından ibaret. Kabuk bağlamasını beklemek yerine o acıya sebep olanları temizledim hayatımdan. Bir daha isteseler de zarar veremesinler diye. O yüzden ne sen benim geçmişimi bileceksin, ne de ben senin şuan ne yaşadığını... Yani anlayacağın, hayatlarımız biriyle aynı doğrultuda hiçbir zaman kesişmeyecek."
