3. bölüm · Özgürlük Edebiyatı
3.Bölüm:Ayça
Her şey çok hızlı gelişmişti. Ve ben, okula ne olacağını bilmiyordum. Servise binip direkt buraya gelmiştim. Bu olanları hiç sorgulamamıştım bile. Eğlenceli bir yere benziyor sonuçta. En fazla ne olabilir ki? Yürüyerek “uygulama” alanına gittik. Uygulama alanına gittiğimizde Zarya konuşmaya başladı. Herkes dikkatle onu dinliyordu. “Öncelikle hepiniz Özgürlük Adasına hoşgeldiniz arkadaşlar. Burası hayal edemeyeceğiniz düzeyde bir yer. Hiç kendinizi savunamadığınız, zorbalandığınız, özgür hissedemediğiniz anlar oldu mu?” Dedi. Kimse konuşmayınca “Dürüst olabilirsiniz, rahat olun.” dedi. Ve hep bir ağızdan “Evet.” sesi geldi. Zarya devam etti. “Ben hemen hemen sizlerin yaşlarındayken, çok zorbalık görüp, küçümsenmiştim. Büyüyünce de bu adaya yerleştim ve Ö.E üyelerini toplayıp Özgürlük adasını kurdum. Burası hepinizin sessiz haykırışlarınızın sesli olacağı yer. Özgürlük Edebiyatınız için.” dediğinde dünyalar benim olmuştu. Okuldan alınıp bir yere getirilmiştim, annem ya da babam burada değildi ve haykırmak için buradaydım. Herkesin gözleri parlıyordu. Ama benim aklımda bir soru vardı. Biz nasıl haykıracaktık ki? Sırayla sorunlarımızı anlatmaya başladık en çabuk hallolabilecek sorun Ayça’nındı. Ondan sonra da Haluk’un sorunu çözülecekti. Ayça kısaca şiddet görüp duruyormuş. Ten rengi ailesinin ten renginden koyu diye annesi tarafından şiddet görüp babası tarafından azarlanıyormuş. Vücudunun etrafı da bunlar yüzünden olan türlü morluklarla doluydu. Öncelikle ailesinin adı ve adresleri Ayça’nın rızasıyla alındı. Onları adliyeye götürmek için bir polis gönderildi. Ve Ayça onların canlı videolarını izliyordu. Gerçekten çok eğlenceliydi her gün bir haykırış olacağı ve gün bitimine yaklaştığımız için yemek salonuna gittik. Yemek yemeye başlarken yanımda oturan çok tanımadığım ama adını bildiğim Merih dikkatimi çekti yemeğe dalmış, hiçbir şey yemiyordu. Hafifçe omzunu dürtüp gülümsedim. İrkilmişti ve yemek salonunu terk etti, kötü bir şey mi yapmıştım acaba. Yemek bittikten sonra odalara dönüyorduk, derin bir nefes aldım ve ateş başında oturan Merih’e bakarak yanına gittim. Sessizdi, özür dilemek için cümleye başlarken, onun cümlesi benim cümlemin önüne geçti ve “Annem ölmeden önce bana son kes yapmıştı, caeser salatasını. O yüzden daldım öyle. Babam, annemi bıçaklayarak öldürdüğünde gözlerimin içime bakıyordu annem, omuza dokunarak. Senlik bir şey yok yani…” dediğinde tüylerim diken diken olmuştu ve gerçekten gözlerim dolmuştu. Daldığımı görünce elini gözlerimin önünde salladı ve “Senin de mi böyle bir hikayen var?” Dedi. Belli ki anlatmamı istiyordu, “Benimkisi o kadar önemli değil, aile baskısı işte.” deyip geçecekken, kanmadığını anladım ve en derine indim. “Tamam, anlatıyorum. Ben ikizimi, yani Leyla’mı,babam doktorluğu kenara atmaya çalışıp yazmaya başladığında kaybettim, yaktılar onu ateşte, yaşıyordu ama sonra, yanmıştı sadece derisi. Sonra hastaneye sızmış o psikopatlar, ben uyuyordum o sırada, yemeğine bir şey katmışlar, siyanür mü ne hemen öldürmüş onu, ben uyandığımda gidiyordu Leyla, belki engel olurdum uyumasam, bilemem ama suçluyum işte. O yüzden hiç uyuyamam artık, burada durmamın seninle bir ilgisi yok yani, ateşi görünce aklıma geldi, eskide kaldı. Umursama çok fazla.” diyerek anlattım kendimi, daha önce hiç bu kadar derinden anlatmamıştım hayatımı. İçten içe ağlıyordum ama güçlü gözükmek benim profesyonel alanımdı. Tabii o anlamıştı ne yaptığımı, sonuçta benzerdi yaralarımız.
