10. bölüm · "Ölülerin İsimleri"
9. BÖLÜM
GERÇEĞİN SESİ
Vedat’ın elindeki siyah tabancanın soğuk namlusu doğrudan Demir’e çevrilmişti. Odadaki ölümcül sessizliği sadece duvardaki saatin tiktakları bölüyordu. Vedat’ın gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir tereddüt vardı; sadece yıllardır itinayla inşa ettiği o büyük yalanın yıkılmasını engellemeye çalışan bir gardiyanın hırsı okunuyordu.
"O kasetleri ve dosyayı yerine bırakın," dedi Vedat, sesindeki o alışıldık babacan tonu tamamen sıyırıp atarak. "Bu kasabada herkesin bir görevi var Leyla. Seninki sadece huzur içinde yaşamaktı. Neden sana sunulan cennetle yetinmedin?"
"Cennet mi?" dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek. Elimi kasanın içindeki kaset çalara doğru santim santim kaydırdım. "Sorgulamadığım, kim olduğumu bilmediğim bir hapishane yarattın bana. İnsanların zihnini çalarak kurduğun bir tiyatro burası!"
"Ben olmasaydım o gün o madende can verecektin!" diye kükredi Vedat. Gözleri bir anlığına kontrolünü kaybetti. "Seni ben kurtardım! Sana yeni bir hayat verdim!"
"Sadece bir hayat vermedin Vedat Bey..." dedi Demir, aradaki mesafeyi kapatmak ister gibi hafif bir adım atarak. "Onun geçmişini, gerçekliğini, özgürlüğünü çaldın."
"Sessiz ol Demir!" Vedat silahı Demir’in göğsüne daha da bastırdı. "Sen de bu oyunu bozmaya çalışan her piyon gibi silineceksin."
Vedat’ın bakışları Demir’e kilitlendiği o kısacık saniyede, parmaklarım masanın üzerindeki kaset çaların "Play" tuşuna dokundu.
Cihazın içindeki çarklar gıcırtıyla dönmeye başladı. Birkaç saniyelik parazit sesinin ardından, oda buz gibi bir sesle doldu. Ses, ağır ağır konuşan Vedat’a aitti:
— "Tarih: 12 Ağustos. Leyla için dördüncü seans. Kimyasal dozaj artırıldı. Eski anılarına erişimi tamamen engellendi. Artık beni babası, bu kasabayı ise tek sığınağı olarak kabul ediyor. Proje başarıyla ilerliyor; zihinsel direnç tamamen kırıldı..."
Hoparlörden kendi titrek, genç sesim yankılandı:
— "Lütfen... Unutmak istemiyorum... İsmimi unutmak istemiyorum..."
Vedat’ın yüzündeki o kendinden emin ifade bir anda tuzla buz oldu. Kendi sesinin odada yankılanması, sakladığı en karanlık günahın yüzüne vurulması onu sarsmıştı. Silahı tutan eli hafifçe titredi, gözleri bir anlığına kaset çalara kaydı.
O an, Demir fırsatı kaçırmadı.
Demir bir kaplan gibi ileri atılarak Vedat’ın silah tutan bileğini kavradı. İkisi birden ağır ahşap masanın üzerine devrildi. Oda bir anda çığlıklar ve arbede sesiyle sarsıldı.
"Leyla, kasetleri al ve git! Çabuk!" diye bağırdı Demir, Vedat’ın silahı doğrultmasını engellemeye çalışırken.
"Seni burada bırakmam!"
"Meryem’e git! Kasadaki belgeler her şeyin anahtarı, onları korumak zorundasın!"
Silah bir kez patladı. Kurşun duvardaki saati parçalarken ahşap kıymıkları havada uçuştu. Vedat acıyla kükredi ama Demir’i alt etmeye çalışıyordu.
Gözlerimden yaşlar süzülürken masadaki dosyaları ve kasedi kucakladım. Kasanın içindeki o kilitli metal kutuyu da kapıp çalışma odasından dışarı fırladım. Arkamdan bir boğuşma sesi ve ardından ikinci bir el silah sesi yükseldi.
Adımlarım duraksadı, kalbim duracak gibi oldu. Ama geri dönemezdim. Demir’in bana kazandırdığı bu tek şansı harcayamazdım.
Konağın karanlık koridorlarından geçip kendimi dışarıya, yağan yağmurun ve fırtınanın kucağına attım. Orman Evi’ne, Meryem’e doğru koşarken elimdeki belgeleri göğsüme bastırıyordum. Kasabanın muhafızlarının fener ışıkları ormanın derinliklerinde belirmeye başlamıştı bile.
