11. bölüm · Obsession
11.bölüm: affetmek için herşey...
Gün geçtikçe kırık kolum ve boynum iyileşiyor, kaburgalarımdaki sızı hafifliyordu. Woog’un bana ne tür bir ilaç verdiğini bilmiyordum ama bu gizemli sıvı hem hızla toparlanmamı sağlıyor hem de açlık hissimi tamamen yok ediyordu.
Uykunun koruyucu kollarından sıyrılmaya çalışırken, üzerimde ağır bir kütle ve yanağımda sıcak, yabancı bir nefes hissettim. Göğsüme çöken o tanıdık tekinsizlikle gözlerimi açtım. Üstümdeki Woog’dan başkası değildi. Yatağın kenarına ilişmiş, beni incitmekten korkar gibi hafifçe sarmalamıştı. Boyunluğum yüzünden kafasını tam kulağımın altına yaslamıştı; düzenli, ılık nefesi tenimi yakıyordu. Korkudan kuruyan boğazımla yutkunmaya çalıştım. Dudaklarımı isteksizce aralayıp fısıldadım:
-Kalk üzerimden...
Bu iki kelime, dudaklarımdan derin bir çaresizlikle dökülmüştü. Canımın acısından değil, onun tenime bu denli yakın olmasının ruhumda yarattığı o amansız ölüm korkusundandı. Kırık kolumu refleksle onu itmek için hareket ettirdiğimde, kemiklerimden beynime sıçrayan acıyla inledim. Yüzüm acıyla buruştu. Woog, canımın yandığını fark edince tedirginlikle kafasını kaldırdı ve ellerini hızla geriye çekti:
-Ah Haylie... Üzgünüm. U-uyanmışsın...
Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi Woog’a diktim. Bakışlarında anlık, tekinsiz bir pişmanlık dalgalandı. Bakışları hemen yaralı koluma kaydı:
-Dikkat etmelisin, kolunu kullanacak kadar iyileşmedin henüz.
Ona ürkek gözlerle bakarken içimden sadece dua ediyordum. Onu ittiğim için her an deliye dönebilirdi, onun öfkesinin sınırları yoktu. Yutkundum. Woog, ciğerlerini dolduran derin bir nefes alıp kafasını çaresizce öne eğdi:
-Benden hâlâ korkuyorsun, değil mi? Affetmedin de beni... Lanet olsun!
Dudaklarını büzmüştü. Ağlamamak için kendini zor mu tutuyordu yoksa bu sadece beni manipüle etmek için başvurduğu yeni bir tiyatro sahnesi miydi? Şahsen onun hiçbir duygusunun gerçekliğine inanmıyordum. Başını kaldırdığında gözlerindeki yaşları ve titreyen nefesini gördüm; bu kez numara yapmıyor gibiydi. Ellerini yavaşça yanaklarıma yerleştirdi, tenimi ürkütücü bir naziklikle okşadı:
-Seni çok seviyorum Haylie... Benden korkmanı hiç istemedim. O lanet ellerime hâkim olamadım ve sana sert davrandım. Bu yanlıştı, biliyorum. Özür dilerim sevgilim.
Onun bu sahte cennet vaatleri karşısında benim de gözlerim dolmuştu ama korkudan, çaresizlikten ve kalbimin tam ortasındaki o ince sızıdan... Tereddütle kırık kolumu hafifçe kaldırıp ona doğru uzattım:
-Beni bu hâle getirdiğin için tekrar özür dile. Kolum düzelirse,o zaman affederim seni.
Woog donakaldı. Dişlerini sıkarak yutkundu, ellerini yavaşça yüzümden çekip başını yeniden öne eğdi. Aldığı nefes titriyordu:
-Haklısın sevgilim, elbette haklısın... Sadece... Beni affetmene öyle ihtiyacım var ki. Bundan sonra sana asla, asla şiddet uygulamayacağım, yemin ederim.
Yatağa doğru eğildi, ellerini bana taparcasına çarşafın üzerine koydu:
-Yalvarırım beni affet, Haylie..
Dişlerimi sıktım. Serum takılı elimin tersiyle yanağımdan süzülen yaşları sildim. Karşımda, fikrimi bile sormadan beni dünyadan koparan adam, şimdi diz çökmüş af diliyordu. Göğsümdeki korku duvarını aşmaya çalışarak konuştum:
-Seni sadece beni buradan çıkardığında affederim...
Odaya bıçak gibi keskin bir sessizlik çöktü. Büyük bir hata mı yapmıştım? Yeniden canımı yakacak mıydı? Korkudan titriyordum ama özgürlüğümün kırıntılarına tutunmaktan başka çarem yoktu. Woog’un titreyen nefesi aniden yavaşladı, keskin bir ritme büründü. Kafasını yavaşça kaldırdığında gözlerindeki o karanlık, dipsiz kuyuyu gördüm. Dudaklarında beliren zoraki, mekanik sırıtış içimi ürpertti. Bir elini yumruk yapmıştı; öfkesi teninden okunuyordu. Sanırım yolun sonuna gelmiştim.
Yavaşça dikleşti, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Yanağımı sertçe kavrayıp alnıma buz gibi bir öpücük kondurdu. Geri çekilmeden hemen önce kulağıma fısıldadı:
-Maalesef sevgilim, bu benim çizgimin dışında.
Gözlerimin içine delicesine, saplantıyla baktı. Yanağımdaki parmaklarının baskısı iyice arttı:
-Ben kendimi sana affettirmeyi bilirim. Sen biraz dinlen, geri geldiğimde dinç olman lazım.
O odadan çıkarken arkasında kocaman bir bilinmezlik ve felaket hissi bıraktı. Nefesim kesilmişti. "Dinç olman lazım" sözü açık bir tehdit miydi, yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? Woog akıl sağlığını yitirmiş bir adamdı; söz konusu ben olunca yapamayacağı hiçbir şey yoktu.
Dakikalarca bu düşüncelerin ezici ağırlığı altında ezildikten sonra, zihnim yorgunluğa yenik düştü ve uykuya daldım. Zaman algısını yitirmiş, özgürlüğü elinden alınmış bir tutsaktım. Savaşmalıydım ama her şey o kadar zordu ki...
Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum; Woog’un saçlarımı okşayarak adımı sayıklamasıyla irkilerek uyandım:
-Haylie... Kalk sevgilim, kendimi sana affettirmeye geldim.
Gözlerimi araladığımda karşılaştığım ilk şey, onun o sinsi ve tatmin olmuş gülümsemesi oldu. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Yattığım hastane yatağının sırt kısmı hafifçe yukarı kaldırılmıştı; kaburgalarımı zorlamayacak ama beni dik tutacak bir pozisyondaydım. Bakışlarımı Woog’un üzerinden çekip etrafa gezdirdiğimde, ortamın değiştiğini fark ettim. Gördüğüm manzarayla gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu, kaşlarım çatıldı.
Woog’un sırıtışı yüzüne iyice yayıldı. Alnıma bir öpücük daha kondurup o geniş, loş garajın ortasına doğru yürüdü. Dehşet içinde yutkundum. Karşımda sandalyelere bağlanmış beş insan duruyordu. İkisi orta yaşlı kadın, üçü erkekti; erkeklerden biri oldukça gençti. Ağızları bantlı, el ve ayakları sıkıca düğümlenmiş hâlde, çaresizce çırpınarak bana bakıyorlardı. Bakışlarımı dehşetle Woog’a çevirdim. O ise kurbanlarının arkasına geçmiş, ellerini adamların omuzlarına koymuştu. Önündeki altmış yaşlarındaki kel adama bakıp ardından gözlerini bana dikti:
-Sevgilim, tanıştırayım... Bunlar bana borcu olan şirket patronları. Hepsi senin için buraya geldiler.
Gözlerini kapatıp yüzüne tüyler ürpertici bir samimiyet yerleştirdi. Kel adamın başını sertçe kavradı:
-Hepsi bana yardım edecek. Çok iyi insanlar onlar... Beni affetmen için.
Göz bebekleri bir delininki gibi parlıyordu. Karşımdaki beş insan sanki sessiz çığlıklarla bana yalvarıyordu. Woog’un bu zavallılarla ne yapacağını düşünmek bile midemi bulandırıyordu. Güçlükle konuşabildim:
-Ne yapacaksın onlara?
Woog dikleşti, gözlerindeki o ölümcül saplantıyla bana baktı:
-Sevgilim... Beş hakkın var. Beni affetmen için her şeyi yaparım demiştim, biliyorsun. Sana beş kez soracağım. Eğer beni affetmezsen, önümdeki herkes sırayla ölür.
Son kelimeler kulaklarımda uğuldadı. Karşımdaki insanlar da bu vahşi kuralı yeni öğrenmiş gibi bir anda delice çırpınmaya başladılar. Genç kadın ağzındaki banta rağmen bir şeyler söylemeye çalışıyor, boğuk çığlıklar atıyordu. Woog onlara eğlenerek baktı, sonra gözlerini tekrar bana çevirdi:
-Şunlara bak sevgilim... Hepsinin geleceği senin dudaklarının arasında. Tıpkı çırpınan balıklar gibiler.
Hafifçe kıkırdadı, elini beline atıp siyah bir tabanca çıkardı:
-Beni affet diye yalvarmak işe yaramıyorsa, biz de bu yolu deneriz.
Göz bebekleri iyice büyümüştü, tam bir canavar gibi bakıyordu:
-Beni affetmenin benim için ne kadar önemli olduğunu görüyorsun değil mi, Haylie? Kaç can senin için burada feda edilmeyi bekliyor, baksana.
Silahın namlusunu ilk adamın şakağına dayadı. Adam delirmiş gibi sandalyeyi sarsarken dilim tutulmuştu. Bu nasıl bir hastalıktı? Benim yüzümden insanların ölmesine izin veremezdim. Woog soğukkanlılıkla tetiği geriye doğru çekti:
-Başlayalım Haylie... Beni ne kadar çabuk affedersen, onlar için o kadar iyi.
Korkudan bedenim zangır zangır titrerken başımı hızla iki yana salladım:
-H... Hayır, hayır, hayır! Yapma bunu!
Sesim bir fısıltıdan farksızdı. Woog kafasını sağa eğip neredeyse şefkatli bir ses tonuyla sordu:
-Sevgilim... Beni affediyor musun?
Gözlerime büyük bir beklentiyle bakıyordu. Nefesim göğsümde tıkandı, çaresizce inledim:
-Yapma bunu, yalvarırım!
Yüzündeki o yalancı şefkat anında silindi, yerini karanlık bir nefrete bıraktı. Göz kırpmama bile fırsat kalmadan silah patladı. O kadar ani olmuştu ki kulaklarımın çınlamasını bile hissedemedim. Adamın alnından süzülen taze kanı gördüğümde göz bebeklerim titredi. Sırf ben onu affetmedim diye bir adamın hayatı saniyeler içinde sönmüştü. Bu caniceydi, vahşetti... Woog’un şakası yoktu. Benim affım, onun için insan hayatından daha değerliydi.
Zorlukla nefes almaya çalıştım. Kalbim kaburgalarımı kıracak kadar sert çarpıyor, göğsümdeki sızıyı artırıyordu. Yutkunmak canımı yakarken ağlayarak konuştum:
-Ne yaptın sen...
Woog umursamazca gözlerini devirdi, bir adım sağa kayıp namluyu hemen yanındaki kadına doğrulttu:
-Oyun oynamıyorum Haylie. Beni affedeceksin.
-Woog! Woog yapma ne olursun... Lütfen yapma!
Hıçkırıklar içinde yalvarırken ellerim yatak örtüsünü paramparça etmek ister gibi sıkıyordu. Woog taviz vermedi. Ses tonu bu kez buz gibiydi:
-Haylie... Sevgilim. Beni affediyor musun?
Dudaklarımı ısırdım, gözyaşlarım yanaklarımdan boynuma süzülüyordu. Kaburgalarımın batmasına aldırış etmeden yatakta dikleştim:
-Dur lütfen. Lütfen Woog, yapma...
Woog’un gözleri önce acı çeken bedenime, sonra gözlerimin içine kaydı. Ve gözümün içine baka baka kadını da vurdu.
"DUR!" diye bağırdığımda boğazımdan yırtılır gibi bir ses çıktı, ses tellerim acıdı.
Odaya yine o ölümcül sessizlik çöktü. Kalan üç kişi artık kurtulamayacaklarını anlamış gibi daha büyük bir histeriyle çırpınıyordu. Woog o kadar soğukkanlıydı ki sanki karşımda bir insan değil, bir et yığını duruyordu. Ağlamam hıçkırıklara dönüşürken son gücümle konuştum:
-Şunu yapmayı kes! Lütfen...
"Lütfen" kelimesi dudaklarımdan kırık, dökük bir ricayla çıkmıştı. Woog’un bakışlarında bir şeyler değişti ama kararlılığı sarsılmadı. Bu kez genç adamın arkasına geçti, silahı kurdu:
-İstediğim şey bu değil Haylie. Bana ne yapacağımı söylemeyeceksin, basitçe 'affediyorum' diyeceksin.
İki elimle kafamı tuttum. Mantıklı düşünmeliydim, bu bir işkenceydi ve beynim artık bu dehşeti kaldıramıyordu. Woog tetiğe basan parmağını yavaşça oynatırken sordu:
-Haylie... Beni... Affediyor musun?
Gözlerim o ölümcül parmaktaydı. Dudaklarım aralandı, son bir "dur" fısıltısı döküldü ama bunun onu durdurmayacağını biliyordum. Başımı öne eğdim, ellerimi indirdim ve hıçkırıklarımın arasından o kelimeyi serbest bıraktım:
-...Affediyorum...
Derin, titrek bir nefes verirken ağlamam daha da derinleşti, yüzümü ellerimle kapattım. Kısa bir sessizliğin ardından Woog silahını beline koydu, cesetlerin arasından geçip hızla yanıma geldi. Kulağıma doğru fısıldadı:
-Tekrar söyle. İçten...
Başımı kaldırdım, saçlarımın uçları gözyaşlarımla ıslanmıştı. Onun gözlerinde ise bu kez inanılmaz bir şefkat ve yumuşaklık vardı; az önceki katilden eser yoktu. Dudaklarımı birbirine bastırıp fısıldadım:
-Affediyorum seni.
Woog rahatlamış bir kıkırtıyla nefes verdi:
-Sonunda!..
Bunu der demez aniden boynuma sarıldı. Yaralı kolumu ve batan kaburgalarımı tamamen unutmuş gibi beni göğsüne bastırdı. Acıyla nefesim kesildi, hafifçe inledim. Canımın yandığını fark edince hemen geri çekildi ama yüzündeki o muzaffer ifade değişmedi. Çenemi kavrayıp beni kendisine bakmaya zorladı.
Hâlâ ağlıyordum; olan her şey için, önümde bir hiç uğruna ölen iki insan için... Bu acı, kırık kemiklerimin acısından çok daha büyüktü. Ve asıl korkunç olan şuydu: Woog, onu affettiğim için artık önü açılmış bir nehir gibi her şeyi yapabilirdi. Bugüne kadar beni buraya kapatmakla yetinmişti çünkü tek amacı affedilmekti. Şimdi ise o kapıyı kendi ellerimle açmıştım.
-Sevgilim, inan bir daha kendimi affettirecek durumlar yaratmayacağım.
Bu sözün doğruluğu şüpheliydi ama o an için duymak istediğim tek şeydi. Woog beni nazikçe ensemden tutup yastığa doğru yatırdı:
-Artık dinlensen iyi olur, bugün kendini çok yordun. Yarın sana güzel bir kahvaltı getireceğim, sevgilim.
Alnımdan öptükten sonra cebinden çıkardığı bir iğneyi seruma enjekte etti. Yüzündeki o çarpık gülümsemeyle son kez baktı:
-İyi geceler sevgilim.
Çok geçmeden göz kapaklarıma kurşun gibi bir ağırlık çöktü. Bugün yaşadıklarım o kadar eziciydi ki, ilacın da etkisiyle bilincimi hemen kaybettim. Gecenin bir yarısı, zihnimin derinliklerinden gelen birkaç el silah sesiyle irkildiğimi hatırlar gibiyim ama uyanamadım, karanlığa gömülmeye devam ettim.
Bugünü bir şekilde atlatmıştım ama bundan sonraki günlerin, paramparça olan psikolojimin hesabını kim verecekti? Buradan kurtulmak istiyordum. Kendini affettirmek için gözünü kırpmadan insan öldüren bir adamın gölgesinde yaşamak... Benim gibi bir kurban için bile fazlaydı
