43. bölüm · NOKTA ATIŞI
İYİKİ DOĞDUN BARLAS
GÜMÜŞ ALTINAY
Kurabiyelerin hamurunu son kez yoğurdum.
"Tamam..."
"Bu sefer olacak."
Hamurdan küçük parçalar koparıp tek tek tepsiye dizdim.
Bazıları yuvarlaktı...
Bazıları ise neye benzediği belli değildi.
Bir tanesine bakıp iç çektim.
"Sen kurabiye misin..."
"Patates misin?"
Kendi kendime güldüm.
"Boş ver."
"Tadı güzel olsun yeter."
Tepsiyi dikkatlice fırına sürdüm.
Fırının kapağını kapatınca derin bir nefes verdim.
"Lütfen..."
"Bir tek siz düzgün çıkın."
Yaklaşık yirmi dakika sonra mutfağı mis gibi tereyağı ve vanilya kokusu sardı.
Kurabiyeleri dikkatlice çıkardım.
Bu sefer...
Gerçekten olmuşlardı.
Birini kırıp tadına baktım.
Gözlerim hafifçe büyüdü.
"Fena değil."
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
Hepsini özenle servis tabağına dizdim.
Sonra sıra sofraya geldi.
Beyaz masa örtüsünü serdim.
En güzel tabakları çıkardım.
Çay bardaklarını tek tek parlatıp yerlerine koydum.
Ortaya kendi yaptığım çikolatalı muzlu pastayı yerleştirdim.
Yanına kurabiyeleri...
Bir tabağa lahana sarmasını...
Diğerine yaprak sarmasını...
Fındıklı Karadeniz Baklavası...
Laz böreği...
Tarçınlı kurabiye yaptım ayriyetten bu diğer kurabiyelerden farklıydı. ..
Her şeyi tek tek yerleştirdim.
Demliğe taze çayı koydum.
Ocağın altını kıstım.
Ev...
İlk defa bu kadar özenle hazırlanmış gibiydi.
Bir adım geri çekilip masaya baktım.
"Olmuş..."
diye fısıldadım.
Saat duvardaki saatte yediye yaklaşıyordu.
Üstüme baktım.
Un...
Krema...
Biraz da tarçın.
Başımı iki yana salladım.
"Böyle olmaz."
Hızlıca odama çıktım.
Dolabın kapağını açtım.
Elim, neredeyse hiç giymediğim beyaz elbiseye gitti.
Uzun kolluydu.
Sadeydi.
Ne gösterişliydi...
Ne de özel bir davet elbisesi.
Sadece temiz, ferah ve rahattı.
Üzerimi değiştirdim.
Aynanın karşısına geçtim.
Her zamanki gibi saçımı toplamak için lastiği elime aldım.
Sonra durdum.
Birkaç saniye düşündüm.
Lastiği masanın üzerine bıraktım.
Dalgalı saçlarım omuzlarıma döküldü.
Aynaya bakıp hafifçe başımı eğdim.
"Kötü olmamış."
Sonra hemen kendimi toparladım.
"Ne diye hazırlanıyorsun sanki..."
diye söylenip aşağı indim.
Verandaya çıktım.
Yaylanın akşam serinliği yavaş yavaş çökmeye başlamıştı.
Saat...
Yedi buçuğa yaklaşıyordu.
Gözüm, evin önündeki patikaya takıldı.
İçimde garip bir heyecan vardı.
Her duyduğum ayak sesinde başımı kaldırıyor...
Sonra kimseyi göremeyince tekrar oturuyordum.
İçimden tek bir cümle geçiyordu.
"Hadi artık..."
BARLAS AKIN
Omzumdaki son çuvalı da kamyonetin kasasına bıraktım.
Derin bir nefes verdim.
"Bitti sonunda."
Onur elindeki şapkayı çıkarıp alnındaki teri sildi.
"İstanbullu..."
"İlk geldiğin gün iki çuvalda yoruluyordun."
İstemsizce güldüm.
"İnsan alışıyor."
"Yayla adamı oldun desene."
"Abartma."
Kamyonetin kasasına son kez göz attım.
Bütün çuvallar yüklenmişti.
Köylüler yavaş yavaş evlerine dağılmaya başladı.
Ben de üzerimdeki tozu silkeledim.
Saatime baktım.
Yedi buçuğu geçmişti.
"Eve gideyim artık."
Patikadan yukarı yürümeye başladım.
Akşam serinliği çökmüştü.
Çam ağaçlarının arasından gelen rüzgâr yüzüme vuruyordu.
Garip bir yorgunluğum vardı.
Ama...
Nedense içimde tuhaf bir huzur da vardı.
Evin ışıkları uzaktan görünmeye başlayınca adımlarımı biraz hızlandırdım.
Verandaya yaklaştığım sırada...
Kapının önünde bir siluet fark ettim.
Bir an durdum.
Gözlerimi kısmıştım.
Sonra biraz daha yaklaşınca...
Gümüş olduğunu anladım.
Ama...
Bir gariplik vardı.
Saçları toplu değildi.
Dalgalı saçları omuzlarına dökülmüştü.
Üzerinde de her zamanki kıyafetleri yerine sade, beyaz bir elbise vardı.
Olduğum yerde birkaç saniye durup kaldım.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Hayırdır..."
diye mırıldandım.
Verandaya çıktığımda Gümüş de beni fark etti.
Ayağa kalktı.
İkimiz de birkaç saniye hiçbir şey söylemedik.
Yüzüne baktım.
Sanki bütün gün bir şeylerle uğraşmış gibi hem yorgun...
Hem de tuhaf şekilde heyecanlı görünüyordu.
Çantamı verandadaki sandalyeye bıraktım.
"İyi misin?"
Başını kısa bir hareketle salladı.
"İyiyim."
"Emin misin?"
"Evet."
Şüphem iyice arttı.
Bu Laz kızı bugün sabahtan beri bir tuhaftı.
Evden kovmuştu.
Buzdolabına yaklaştırmamıştı.
Şimdi de kapıda beni bekliyordu.
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Bugün gerçekten bir şey çeviriyorsun."
Gümüş gözlerini devirdi.
"Çok konuşuyorsun."
"Olabilir."
Gülümseyerek kapıya yöneldim.
"İçeri girebilir miyim bari?"
Gümüş bir an durdu.
Sonra sessizce kapının önünden çekildi.
"Girebilirsin."
Kaşımı kaldırdım.
"İzin çıktı demek."
"Şanslı günündesin."
İstemsizce güldüm.
"Evet..."
"Bugün onu ben de fark ettim."
İçeri adımımı attığım an...
Olduğum yerde kaldım.
Masanın üzeri doluydu.
Bembeyaz masa örtüsü...
Düzenli dizilmiş tabaklar...
Demlikten yükselen çay kokusu...
Lahana sarması...
Yaprak sarması...
Laz böreği...
Fındıklı Karadeniz baklavası...
Kurabiyeler...
Ve...
Masanın tam ortasında duran çikolatalı muzlu pasta.
Gözlerim yavaşça pastaya kaydı.
Üzerindeki yazıyı okuyunca nefesim kesildi.
"İyi ki Doğdun Barlas."
Konuşamadım.
Sadece pastaya baktım.
Sonra yavaşça başımı Gümüş'e çevirdim.
O ise gözlerini benden kaçırıyordu.
Kollarını birbirine bağlamıştı.
Sanki birazdan yaptıklarından vazgeçecekmiş gibi duruyordu.
Sessizliği ilk bozan ben oldum.
"...Bugün..."
Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı.
"Bugün iki Ağustos."
Gümüş başını hafifçe salladı.
"Evet."
"Hatırladın."
"Dosyada gördüm."
Kısa cevaplar veriyordu.
Belli ki heyecanlanmıştı.
Tekrar masaya baktım.
"Bunların..."
"Hepsini sen mi yaptın?"
Omuz silkti.
"Çoğunu."
"Pasta da mı?"
Bu kez yüzü hafifçe kızardı.
"İlk defa yaptım."
"Güzel olmamışsa..."
"...İdare et."
İstemsizce gülümsedim.
"Gümüş."
"Hı?"
"Bir dakika."
Yavaşça masaya yaklaştım.
Pastaya dikkatlice baktım.
Kreması kusursuz değildi.
Yazısı biraz eğriydi.
Ama...
Hayatımda gördüğüm en güzel pastaydı.
Parmak uçlarımı masaya koyup derin bir nefes aldım.
Sonra dönüp Gümüş'e baktım.
"Yani..."
"Bugün beni evden kovmanın sebebi buydu."
Gözlerini devirdi.
"Fazla konuşma."
"Git elini yüzünü yıka."
"Çay soğuyacak."
Olduğum yerde gülümsedim.
"Neden gülüyorsun yine?"
"Hiç."
"Barlas."
"Gerçekten hiç."
Başımı iki yana salladım.
"Teşekkür ederim."
Bu kez Gümüş sustu.
Galiba bunu beklemiyordu.
Bakışlarını yere indirdi.
"Dramatik olma."
"Yemekler soğuyor."
Kahkaha attım.
"Tamam."
"Ama bir şey söyleyeceğim."
"Neymiş?"
Gözlerinin içine baktım.
"İyi ki bugün doğmuşum."
Bu cümleyle birlikte Gümüş'ün kulaklarına kadar kızardığını gördüm.
"Kes sesini..."
diye söylenip mutfağa doğru yürüdü.
Ben ise arkasından bakarken istemsizce gülümsedim.
İçimden sadece tek bir şey geçiyordu.
Hayatımda ilk defa biri, benim için bu kadar emek vermişti.
Masanın başına geçtiğimde Gümüş mutfağa doğru yürüdü.
"Nereye gidiyorsun?"
"Bekle."
Çekmeceleri karıştırmaya başladı.
Bir süre sonra elinde küçük bir çakmakla geri döndü.
Pastanın üzerindeki mumları tek tek yerleştirdi.
Sonra...
Çıt.
İlk mum yandı.
Ardından ikincisi...
Kısa süre içinde pastanın üzerindeki küçük alevler loş salona sıcak bir ışık yaydı.
Gümüş birkaç adım geri çekildi.
Kollarını bağladı.
"Hadi."
Kaşımı kaldırdım.
"Nereye?"
"Mumları üfleyeceksin."
Gülümsemem büyüdü.
"Bu kadar mı?"
"Ne bekliyordun?"
"Bilmem."
"Bir konuşma falan."
Gözlerini devirdi.
"Çok konuşuyorsun."
Sonra sesi bu kez biraz daha yumuşadı.
"...Dilek tut."
Bir an ona baktım.
"Gerçekten tutuyor muyuz?"
"İnsanlar öyle yapıyor."
Başımı hafifçe salladım.
"Güzelmiş."
Gözlerimi kapattım.
İlk defa...
Uzun zamandır gerçekten bir dilek diledim.
Gözlerimi açınca Gümüş hâlâ bana bakıyordu.
"Daldın."
"Biraz."
"Tamam."
"Şimdi üfle."
Mumları tek seferde söndürdüm.
İnce bir duman yükseldi.
Salona vanilya ve çikolata kokusu yayıldı.
Gümüş alkışlar gibi ellerini iki kez birbirine vurdu.
"Tamam."
"Şimdi kes."
Pastayı dikkatlice kestim.
İlk dilimi tabağa koydum.
Elime çatalı aldım.
Gümüş kendi tabağını uzatacak sandım.
Ama uzatmadı.
Ben de çatalla küçük bir parça alıp ona doğru uzattım.
"İlk lokma."
Bir anda donup kaldı.
"..."
Gözleri önce çatala...
Sonra bana kaydı.
"Bana mı?"
"Başka kim var evde?"
"Bana niye veriyorsun?"
"Daha demin 'insanlar böyle yapıyor' diyordun."
"Ben öyle demedim."
"Ben de öyle yapıyorum."
Bir an tereddüt etti.
Yanakları yavaş yavaş pembeleşmeye başladı.
"Barlas..."
"Ne?"
"Garip hissettiriyorsun."
İstemsizce güldüm.
"Bir lokma sadece."
Başını hafifçe eğdi.
Utana sıkıla çataldaki pastadan bir lokma aldı.
Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sadece çikolatayı ve muzu tadıyordu.
"Nasıldı?"
diye sordum.
Omuz silkti.
"İdare eder."
Kaşımı kaldırdım.
"İdare eder mi?"
"Biraz güzel olmuş."
"Biraz mı?"
Bu kez istemsizce gülümsedi.
"Tamam..."
"Güzel olmuş."
"Mutlu musun?"
"Oldum."
Küçük bir kahkaha attım.
Sonra aynı çataldan ben de bir lokma aldım.
Pastaya yeniden baktım.
"Kreması biraz eğri."
Gümüş hemen itiraz etti.
"İlk defa yaptım."
"Biliyorum."
"Dalga geçme."
"Geçmiyorum."
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Hayatımda yediğim en güzel doğum günü pastası bu."
Bu kez hiçbir şey söyleyemedi.
Bakışlarını kaçırdı.
Yanakları domates gibi olmuştu.
Elindeki çay bardağıyla oyalanmaya başladı.
Salondaki sessizlik rahatsız edici değildi.
Dışarıda yaylanın rüzgârı esiyor...
İçeride ise sadece çayın buharı ve mumlardan kalan hafif koku vardı.
O an ikimiz de konuşmadan aynı şeyi hissediyorduk.
Bu ev...
İlk kez gerçekten sıcak bir yuva gibi geliyordu.
-43. BÖLÜM SONU-
