21. bölüm · NOKTA ATIŞI
BAZI GERÇEKLER
GÜMÜŞ ALTINAY
Kulübenin içi sessizdi.
Eski ahşap duvarlardan rüzgârın uğultusu geliyordu.
Karşımda...
Elleri bağlı şekilde oturan Barlas.
Ben ise sandalyeye yayılmıştım.
Maskemi çıkarmıştım.
Bir elimde siyah termos...
Diğer elimde bisküvi.
Termosun kapağına çay doldurup bir yudum aldım.
Barlas sonunda sessizliği bozdu.
"...Keyfin yerinde gibi."
Çayımdan bir yudum daha aldım.
"Yerinde."
Bisküviyi çaya batırıp ağzıma attım.
"Burası sessiz."
"İnsan kafa dinliyor."
Barlas sinirle güldü.
"Beni kaçırıp kafa mı dinliyorsun?"
Omuz silktim.
"Çok konuşuyorsun."
Çantamı ayağımın dibine çektim.
İçinden siyah bir dosya çıkardım.
Üzerinde büyük harflerle tek bir isim yazıyordu.
BARLAS AKIN
Barlas'ın gözleri dosyaya kaydı.
"...O dosya nereden çıktı?"
Cevap vermedim.
Sayfaları çevirmeye başladım.
Operasyonlar...
Görevler...
Başarı belgeleri...
Hepsini hızlıca geçtim.
Ben madalyalarla ilgilenmiyordum.
İnsanların zayıf noktaları daha ilgimi çekiyordu.
Bir sayfa çevirdim.
Aile Bilgileri
İşte şimdi...
Durmuştum.
Babası.
Annesi.
Sonra...
Elif Akın.
Kız kardeşi.
Altındaki satırı okuyunca elim durdu.
İleri derece kalp yetmezliği.
Kaşım hafifçe kalktı.
Bir sayfa daha çevirdim.
Hastane raporları.
Nakil başvuruları.
Reddedilen işlemler.
Sonra banka kayıtları çıktı karşıma.
Krediler.
Borçlar.
Faizler.
Ve en altta...
Kalın kırmızı bir not.
Yasadışı kişi ve gruplardan alınan yüksek miktarda borç.
Sessizce okumaya devam ettim.
İsimler...
Tefeciler...
Ödeme tarihleri...
Borç miktarları...
Barlas kaşlarını çattı.
"Neye bakıyorsun?"
Cevap vermedim.
Bir sayfa daha çevirdim.
Son sayfada küçük bir not vardı.
Borçların ödenmemesi durumunda aile bireylerinin hedef alınabileceği değerlendirilmiştir.
İlk defa...
Yüzümdeki o rahat ifade kayboldu.
Fark etmeden dosyaya biraz daha sıkı tutundum.
Barlas bunu fark etmişti.
"Ne var?"
Başımı kaldırdım.
Uzun uzun yüzüne baktım.
Sonra tekrar dosyaya indirdim.
Demek...
Hiçbir şey bilmiyordu.
İçimde istemediğim bir his kıpırdadı.
Bir anlığına...
Annem geldi aklıma.
Babam...
Evimiz...
Sonra kan.
Silah sesleri.
Karga'nın kahkahası...
Gözlerimi kapattım.
Sadece iki saniyeliğine.
Tekrar açtığımda o görüntüler gitmişti.
Dosyayı yavaşça kapattım.
Barlas hâlâ beni izliyordu.
"Ne var o dosyada?"
Ayağa kalktım.
Dosyayı tekrar çantama koydum.
Termosu elime aldım.
Kapıya doğru yürürken sakince konuştum.
"Uzun bir yolumuz var."
Barlas sinirle bağırdı.
"Nereye götürüyorsun beni?"
Kapıyı açtım.
Temiz orman havası içeri doldu.
Maskemi tekrar yüzüme taktım.
Başımı hafifçe ona çevirdim.
"Giresun."
Barlas'ın kaşları çatıldı.
"...Ne?"
"Karadeniz'i hiç gördün mü?"
Cevap vermedi.
Ben devam ettim.
"Benim memleketim."
"Kafanı dinlemek için güzel yer."
Kısa bir duraksadım.
Sonra alaycı bir sesle ekledim.
"Hem İstanbul'da herkes seni arıyor."
"Biraz gözlerden uzak kal."
Barlas dişlerini sıktı.
"Ben senin misafirin falan olmayacağım."
İstemsizce güldüm.
"Olacaksın."
"Çünkü başka seçeneğin yok."
Termostan son bir yudum çay aldım.
"Kemerini takamayacaksın gerçi..."
"...ama idare edersin."
Barlas sinirden bana bakarken ben kulübenin kapısını tamamen açtım.
Önümüzde uzun bir yol vardı.
Ve o yolun sonunda...
Giresun.
Kulübenin kapısını tamamen açtım.
Soğuk hava yüzüme çarptı.
Barlas'ın bağlı olduğu sandalyeye yaklaştım.
"Bunu kişisel algılama."
Kolundaki plastik kelepçeleri çözdüm.
Daha doğrusu...
Ellerini öne alacak şekilde yeniden bağladım.
Kaçamayacak kadar sıkı...
Kan dolaşımını kesmeyecek kadar gevşek.
Barlas bileklerine baktı.
"Ne kadar düşüncelisin."
Alaycı bir gülümseme yayıldı yüzüme.
"Sağ ol."
Kolundan tuttum.
"Yürü."
Kulübeden çıktık.
Ağaçların arasındaki siyah jip olduğu yerde duruyordu.
Arka kapıyı açtım.
"Bin."
Barlas bana sert sert baktı.
"Binmezsem?"
Silahımı kısa bir an gösterdim.
"İkna kabiliyetim yüksektir."
Hiçbir şey söylemeden arka koltuğa geçti.
Kapıyı kapattım.
Şoför koltuğuna oturdum.
Motor çalıştı.
Ormanın sessizliği motorun homurtusuyla bölündü.
Toprak yolda ilerlemeye başladım.
Dikiz aynasından Barlas'a baktım.
Camdan dışarıyı izliyordu.
Konuşmuyordu.
Ben de konuşmadım.
Sadece sürdüm.
Dakikalar geçti.
Lastikler taşlı yolda hafif hafif zıplıyordu.
Dosya...
Hâlâ ön koltuğun üzerindeydi.
İstemeden gözüm tekrar üzerine kaydı.
Elif Akın.
İleri derece kalp yetmezliği.
Bir anda direksiyonu tutan ellerim biraz daha sıkıldı.
Kalp...
Ne garip şeydi.
İnsanı yaşatan da oydu.
Bitiren de.
Aklıma yıllar öncesi düştü.
Küçük bir ev...
Annemin gülüşü...
Babamın bana uzattığı sıcak çay bardağı.
Sonra...
Silah sesleri.
Çığlıklar.
Kan.
Karga'nın yüzü.
Derin bir nefes aldım.
Gaz pedalına biraz daha bastım.
Geçmiş...
İnsan nereye giderse gitsin peşini bırakmıyordu.
Dikiz aynasına tekrar baktım.
Barlas.
O hiçbir şey bilmiyordu.
Kız kardeşinin her geçen gün ölüme biraz daha yaklaştığını...
Ailesinin borç batağında olduğunu...
Kapılarının önüne kimlerin dayandığını...
Hiçbirini.
Bir an için...
Elif'in adıyla kendi çocukluğum birbirine karıştı.
Küçük bir kız...
Yaşamaya çalışan.
Sonra kendimi gördüm.
Ben de küçüktüm.
Ben de yaşamaya çalışıyordum.
Ama beni kurtaran olmamıştı.
Çenem istemsizce kasıldı.
"Geçmiş olsun."
Kime söylediğimi ben bile bilmiyordum.
Elif'e mi...
Kendime mi...
Yoksa yıllar önce ölen aileme mi...
Barlas dikiz aynasından bana baktı.
"Neyin geçmiş olsun'u?"
Düşüncelerim bir anda dağıldı.
Yüzüm yeniden ifadesizleşti.
"Bir şey değil."
Ayağımı gaza biraz daha bastım.
İstanbul yavaş yavaş arkamızda kalıyordu.
Önümüzde ise...
Saatler sürecek Karadeniz yolu uzanıyordu.
Saatlerdir yoldaydık.
İstanbul çoktan arkamızda kalmıştı.
Orman yolları bitmiş...
Yerini uzun otoyollara bırakmıştı.
Arabada tek duyulan ses motorun uğultusuydu.
Barlas hâlâ arka koltukta oturuyordu.
Konuşmuyordu.
Ben de konuşmuyordum.
Sessizlik...
İkimizin de işine geliyordu.
Göstergeye göz attım.
Yakıt ibresi yarının altına düşmüştü.
Önümüzdeki tabelada büyük harflerle yazıyordu.
KOCAELİ - Dinlenme Tesisi 2 KM
Sinyali verdim.
Arabayı benzin istasyonuna kırdım.
Pompanın yanına yanaşıp motoru durdurdum.
Görevliye camı indirip sakin bir sesle konuştum.
"Depoyu fulle."
Adam başını salladı.
"Tamamdır."
Arabadan indim.
Gerinip derin bir nefes aldım.
Barlas arka koltuğun camından etrafı inceliyordu.
Kapıyı açtım.
"Hadi."
Kaşlarını çattı.
"Nereye?"
"Karnım acıktı."
"Sen de yiyeceksin."
Alaycı bir ifadeyle bana baktı.
"Beni kaçırdığını unuttun galiba."
Gülümsedim.
"Unutmadım."
"Cenazeni aç göndermeyeyim dedim."
Barlas istemsizce burnundan soludu.
"Kafan gerçekten iyi değil."
"Onu daha önce de söylemişlerdi."
Kelepçelerini kontrol ettim.
Üzerine ince bir mont geçirerek bileklerini görünmeyecek şekilde örttüm.
Dışarıdan bakan biri...
Sadece yanında arkadaşıyla gezen bir adam sanırdı.
Omzuna hafifçe dokundum.
"Kaçmayı düşünme."
Barlas etrafına baktı.
"Denemeden bilemezsin."
Başımı hafifçe yana eğdim.
"Denersin."
"Sonra yine seni ben yakalarım."
Beraber istasyonun içindeki küçük restorana girdik.
İçerisi kalabalık değildi.
Kamyon şoförleri...
Yolcular...
Kasadaki görevli.
Kimse bize ikinci kez bakmadı.
Kasaya yöneldim.
"İki tane tost."
"Bir ayran."
"Kendime de büyük çay."
Barlas bana döndü.
"Beni gerçekten doyuracak mısın?"
Kasadaki kadın siparişi hazırlarken cevap verdim.
"Aç adam düşünemez."
"Ben düşünmeni istiyorum."
Barlas anlam veremeyen gözlerle bana baktı.
Tam o sırada dışarıdan görevlinin sesi geldi.
"Abla, aracın yakıtı tamam."
Başımı salladım.
"Geliyorum."
Çayımı elime aldım.
Barlas'ın önüne de tostunu bıraktım.
"Ye."
"Sonra yolumuz uzun."
Barlas birkaç saniye bana baktı.
Sonunda tosttan bir lokma aldı.
Ben ise termosuma sıcak çay doldururken aklımdan tek bir şey geçiyordu.
Giresun'a daha çok vardı...
Ve o yolun sonunda...
İkimizin de hayatını değiştirecek gerçekler vardı.
-21. BÖLÜM SONU-
