11. bölüm · NOKTA ATIŞI

GALA

Luna phoenix

BARLAS AKIN
3gün sonra
Operasyona iki saat kalmıştı.
Depodaki hazırlık sessiz ilerliyordu.

Kimse gereksiz yere konuşmuyordu.

Herkes kendi görevine odaklanmıştı.

Eymen ile Çınar siyah koruma üniformalarını giyiyordu.

İçeri, gala güvenliği gibi sızacaklardı.

Kapılarda duracak, içerideki hareketliliği kontrol edeceklerdi.

Ukde ile Seçil ise bambaşka bir hazırlık yapıyordu.

Şık elbiseler...
Topuklu ayakkabılar...

Dışarıdan bakınca davetlilerden hiçbir farkları yoktu.

Ama görevleri salonda dolaşmak değildi.

En üst kattaki bilgisayar odasına ulaşıp bütün kamera sistemini ele geçireceklerdi.

Onlar içeride gözlerimiz olacaktı.
Çağla ise operasyon boyunca dışarıda kalacaktı.

Kaçış güzergâhlarını izleyecek...
Herhangi bir terslikte bize çıkış yolu açacaktı.

Deniz ve ben de gala davetlileri gibi hazırlanıyorduk.

Üzerimde siyah bir takım elbise vardı.

Ceketin içine silahımı yerleştirdim.

Boynumdaki kulaklığı düzelttim.
Aynada kendime baktım.

Bir ajan gibi değil...
Bir iş insanı gibi görünüyordum.

Deniz kravatını düzeltirken bana baktı.
"Hazır mısın?"

Kısa bir nefes verdim.
"Hazırım."

Kapının önünden geçerken gözüm boş kalan sandalyeye takıldı.

Sekizinci sandalye...
Hâlâ boştu.

Kimse tek kelime etmiyordu.
Ama hepimiz aynı şeyi biliyorduk.

Eğer Gümüş burada olsaydı...
Muhtemelen takım elbise giymeyi reddederdi.

"Davetli gibi görünmem lazım."
diyen Deniz'e,

"Ben zaten dikkat çekmiyorum."
deyip bildiğini okurdu.

Kurallara uymazdı.
Plana da.

Ama garip olan şuydu...
Onun yokluğu, planı daha güvenli değil...

Daha eksik hissettiriyordu.
Deniz kapıyı açtı.
"Herkes yerini alsın."

Telsizlerden peş peşe sesler geldi.
"Eymen hazır."
"Çınar hazır."
"Ukde hazır."
"Seçil hazır."
"Çağla hazır."

Ben de kulaklığıma dokundum.
"Mermi hazır."

Deniz son kez etrafına baktı.
"Operasyon başlıyor."

Depodan tek tek çıktık.
Artık geri dönüş yoktu.

GÜMÜŞ ALTINAY
Üşüyordum.
İliklerime kadar...

Yağmur durmadan yağıyordu.
Çamurun içinde yalın ayak koşuyordum.

Nefes alamıyordum.
"Anne!"
Sesim çatladı.
"Anne!"
Cevap yoktu.

Sadece rüzgâr...
Ve ağaçların arasından yükselen uğultu.

Kalbim deli gibi atıyordu.
Bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum.

Hem de çok yanlış.
Evin olduğu patikaya girdiğim anda adımlarım yavaşladı.
Kapı açıktı.

Annem...
Babam...
Beni hiçbir zaman kapıyı açık bırakmamam konusunda uyarırlardı.

Boğazım düğümlendi.
"Anne..."

Sesim artık fısıltıya dönmüştü.
İçeri girmek istedim.
Tam ilk adımı atacakken...

Ayağımın altında bir şey ezildi.
Başımı eğdim.
Simsiyah bir tüy...
Onu elime aldım.

Avucumun içinde ıslanan tüye baktım.
Tanımıyordum.
Ama nedense...

O an ondan nefret ettim.
Bir tane daha...
Sonra bir tane daha...

Sanki biri eve kadar siyah tüylerden bir yol yapmıştı.
Elimdeki tüyü yere bıraktım.

Titreyen ellerimle kapıyı ittim.
Gıcırdayarak açıldı.
İçerisi karanlıktı.

"Anne?"
Sessizlik.
"Bab..."

Kelime boğazımda kaldı.
Arkamdan ağır bir ayakkabı sesi geldi.

Tak...
Tak...
Tak...

Olduğum yerde donup kaldım.
Yavaşça arkamı döndüm.
Siyah paltolu insanlar...

Yağmur üzerlerinden akıp gidiyordu.
Yüzlerini göremiyordum.

Sanki karanlığın kendisi olmuşlardı.

İçlerinden biri elindeki siyah tüyle oynuyordu.
Bir diğeri bana doğru bir adım attı.

Bacaklarım geri gitmek istiyordu.
Ama hareket edemiyordum.

Korkudan nefes almayı unutmuştum.

Adam başını hafifçe eğdi.
Soğuk bir sesle konuştu.
"Geç kaldın."

Kalbim duracak gibi oldu.
"N... ne?"

Adam cevap vermedi.
Elindeki siyah tüyü yavaşça ayaklarımın önüne bıraktı.
"Karga..."

"...bir evi ziyaret ettiğinde..."
"...geriye sadece sessizlik bırakır."

Kulaklarım uğuldamaya başladı.
Başımı iki yana salladım.
"Yalan..."

"Yalan söylüyorsun..."
Koşarak onların arasından geçmeye çalıştım.

Biri kolumu tuttu.
Çırpındım.
"Bırak!"
"Bırak beni!"
"Bırak!"

Avazım çıktığı kadar bağırıyordum.
"ANNEM!"
"BABAM!"
"NE OLUR!"

Gözlerimden yaşlar akıyordu.
Çırpındıkça tutuşları daha da sertleşiyordu.
"N'olur..."

"Onlara bir şey yapmayın..."
İlk defa...

Kendimi bu kadar küçük hissettim.
İlk defa...

Hiçbir şey yapamıyordum.
Tam o anda...
Kulaklarımı delen keskin bir bip sesi duyuldu.

Her şey parçalandı.
Yağmur...
Orman...
Siyah tüyler...

Hepsi bir anda karanlığa gömüldü.
Gözlerimi aniden açtım.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
Nefes alamıyordum.

Kalp monitörü aralıksız alarm veriyordu.
Alnımdan soğuk terler süzülüyordu.

Titreyen elim istemsizce çarşafa sıkıca tutundu.
Boğazımdan tek bir kelime çıktı.
"...Anne."

Odanın kapısı hızla açıldı. Hemşire ve doktor içeri koşarken ben hâlâ o siyah tüyü görüyordum.

Sanki kâbus bitmemişti.
Sadece... peşimi bırakmamıştı.
Kapı hızla açıldı.

İçeri iki hemşireyle birlikte doktor girdi.

Kalp monitörüne baktı.
Sonra bana.
"Geçmiş olsun."

"Beni duyabiliyor musunuz?"
Başımı hafifçe salladım.
Doktor elindeki feneri gözlerime tuttu.

"Işığı takip edin."
Gözlerimi sağa...
Sonra sola çevirdim.
"Peki."

Elini başımdaki bandaja götürdü.
"Kafanızı ağrıtıyor mu?"
"Biraz."

"Baş dönmesi?"
"Kalkınca oluyor."
Doktor notlarını aldı.
"Normal."

"Kaza sırasında ciddi bir kafa travması geçirdiniz."
"Şanslısınız."

"Birkaç santimetre farkla çok daha ağır sonuçlar doğabilirdi."
Sessizce dinledim.

Kolumdaki sargıyı kontrol etti.
"Dikişler temiz."
"Enfeksiyon görünmüyor."
"Ancak..."

Kısa bir duraksadı.
"Kafanızdaki darbe nedeniyle birkaç gün daha gözetim altında kalmanızı istiyorum."

Hiç düşünmeden cevap verdim.
"Taburcu olabilir miyim?"

Doktor kaşlarını çattı.
"Ne?"
"Taburcu."
"Olamam mı?"

Doktor şaşkınlıkla bana baktı.
"Bakın..."
"Komadan yeni çıktınız."
"Hâlâ baş dönmeniz var."

"Vücudunuz tam toparlanmadı."
"Dinlenmeniz gerekiyor."
Yatağın kenarına oturdum.
Başım bir an döndü.

Ama önemsemedim.
"Çıkmam lazım."
Doktor bu kez daha ciddi konuştu.
"Neden bu kadar aceleniz var?"

Cevap vermedim.
Çünkü veremezdim.
İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.

Sanki...
Geç kalıyordum.
Doktor derin bir nefes verdi.
"Emin misiniz?"

Bu hâlinizle dışarı çıkmanız doğru değil."
Gözlerini hiç kaçırmadan baktım.
"Eminim."

Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonunda doktor pes etti.
"Sizi kendi isteğinizle taburcu edebiliriz."

"Ama bunun sorumluluğu size ait."
Başımı salladım.
"Tamam."

Yarım saat sonra hastanenin önündeydim.
Temiz hava yüzüme çarptı.
Derin bir nefes aldım.

İlk işim...
Deniz'i bulmaktı.
Arabama bindim.
Motoru çalıştırdım.
Depoya vardığımda her şey garipti.

Kapı açıktı.
İçerisi...
Sessizdi.
"Deniz?"
Cevap gelmedi.

Yavaş adımlarla operasyon odasına girdim.
Masanın üzerindeki kahve hâlâ sıcaktı.

Ama kimse yoktu.
Kaşlarımı çattım.
"Bu saatte nereye gittiler?"

Tam arkamı dönecekken gözüm masanın üzerindeki dosyalara takıldı.

Hepsi aceleyle açılmıştı.
Haritalar...
Kroki...
Fotoğraflar...
Ve en üstte...
Siyah bir tüy.
Elime aldım.
Kalbim sıkıştı.
"...Karga."

Hızlıca dosyaları karıştırmaya başladım.
Operasyon planı.

Gala.
Giriş noktaları.
Görev dağılımı.
Saat...

Bugün.
Sessizce küfrettim.
"Siktir Yapmayın..."

Bir sonraki sayfayı çevirdim.
Operasyon çoktan başlamıştı.

Gözlerimi kapattım.
Deniz'i tanıyordum.
O...
Bensiz bu göreve çıkmazdı.

Eğer çıkmışsa...
Demek ki mecbur kalmıştı.
Ve bu tek bir anlama geliyordu.

İşler düşündüğümden çok daha kötüydü.
Dosyayı sertçe kapattım.
"Dayanın..."
"Geliyorum."
-11. BÖLÜM SONU-