1. bölüm · Mutluluğa Tahammül Yok

1. Bölüm (GÜRÜLTÜ)

Nuri ÇOBAN

İnsanların en büyük problemi, mutlu olduklarını sanmaları değil.
En büyük problem, bunu göstermek zorunda hissetmeleri.
Gülüşler mesela.
Doğal değil.
Bir insan gerçekten mutluysa sessizleşir. İçine kapanır.
Çünkü gerçek mutluluk, paylaşılmaya ihtiyaç duymaz.
Ama bunlar… Bunlar dişlerini gösteriyor. Ses çıkarıyor. Kahkaha atıyor. Başkalarına bulaştırmaya çalışıyor.
Bir hastalık gibi.
Kadını ilk fark ettiğimde saat 08:17’ydi.
Otobüs durağında bekliyordu.
Hava soğuktu ama o ince bir ceket giymişti.
Üşümüyor gibiydi.
Ya da üşümeyi umursamıyordu.
Gülümsüyordu.Kimseyle konuşmuyordu. Telefonuna bakmıyordu. Sadece… duruyordu.
Ve gülümsüyordu.Bu tür insanlar tehlikelidir.
Çünkü sebepsiz mutlu olan bir insan, her şeyi kabul edebilir.
Dünyayı olduğu gibi kabullenir.
Sorgulamaz.
Direnmez.
Çürümenin en sessiz hali budur.
Yanına yaklaşmadım.
Gerek yoktu.
İnsanlar kendilerini ele verir.Otobüs geldi. Kalabalık içeri doluştu.
O da bindi.
Ben de.
Ayakta kaldık.
Kadın cam kenarına geçti.
Dışarı bakıyordu.
Yine o gülümseme.
Sanki şehir onun için özel olarak hazırlanmış bir sahneydi.
Sanki o… seyirci değil de yönetmendi.
Böyle insanlar genelde yalnız değildir.
Ama yalnız gibi görünürler.
Bu önemli bir ayrım.
Çünkü yalnız olan biri mutsuz olur.
Ama yalnız görünmeyi seçen biri… mutluluğunu korumaya çalışıyordur.
Otobüs ani fren yaptı.
Kadın sendeledi.
Yanındaki adama çarptı.
Adam özür diledi.
Kadın güldü.
Güldü.
İşte orada emin oldum.
Normal bir insan o an sinirlenir.
En azından yüzü düşer.
Ama o… güldü.
Çünkü onun dünyasında her şey kabul edilebilir.
Her şey tolere edilebilir.
Her şey “olması gerektiği gibi”.
Bu tür insanlar dengeyi bozar.İndiklerinde onu takip etmeye başladım.
Fark etmedi.
Fark etmeyecek.İnsanlar, mutlu olduklarında körleşir.
Bir kafeye girdi.
Küçük bir yerdi.
Cam kenarına oturdu.
Garsonla konuşurken yine gülümsüyordu. Sipariş verdi.
Bekledi.
Çantasından bir kitap çıkardı.Kitap okuyan insanlar genelde tehlikeli değildir.
Ama mutlu kitap okuyanlar… istisnadır.
Çünkü onlar gerçeklikten kaçarken bile huzur bulurlar.
Karşı kaldırıma geçtim.
Onu izledim.
Zaman yavaşladı.
Kahvesi geldi.
Bir yudum aldı.
Gözlerini kapattı.İşte o an…İnsanların en savunmasız olduğu an, mutlu olduklarını fark ettikleri andır.
Çünkü o anda, hiçbir şeyin değişmesini istemezler.
Ve değişim… her zaman dışarıdan gelir.
İçeri girdim.Kapının üstündeki zil çaldı.
Kadın başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Gülümsedi.
Bana.
Tanımadığı birine.
Bu, düşündüğümden daha kötüydü.
Yan masaya oturdum.
O tekrar kitabına döndü.
Ben ona baktım.
Bir insanın mutluluğunu bozmak zor değildir.
İnsanlar kırılgandır.Ama mesele kırmak değil.
Mesele… fark ettirmeden eksiltmek.
Garson geldi.
Bir şey sipariş etmedim.
Sadece su istedim.
Bekledim.
Kadın kitabını kapattı.
Telefonuna baktı.
Bir mesaj yazdı.
Gülümsedi.
Sürekli gülümsüyordu.
İnsan bir süre sonra şunu merak ediyor:
Bu neye dayanıyor?
Bir insanın bu kadar sürekli mutlu olabilmesi için ya çok aptal olması gerekir… ya da çok iyi yalan söylemesi.
İkinci ihtimal daha ilginçtir.
Ayağa kalktım.
Çıkarken masasının yanından geçtim.
Çantası açıktı.
Küçük bir detay.
Ama insanlar hayatlarını küçük detaylarla kaybeder.
Dışarı çıktım.
Hava daha da soğumuştu.
Kadın içerideydi.
Hâlâ sıcaktı.
Ama uzun sürmez.Çünkü ben bir şeyi öğrendim:
Mutluluk, korunması gereken bir şey değildir.
Çünkü zaten korunamaz.
Sadece… ne zaman çökeceğini bilmek gerekir.
Ve ben beklemeyi bilirim.
Kafenin camındaki buğu dağılmıştı. İçerisi artık daha net görünüyordu.
Her şey, olması gerektiği gibi yerli yerine oturmuş gibiydi.
Köşedeki gazete bayisinin yanına geçtim.
İnsanlar gelip geçiyordu.
Kimse birbirine bakmıyordu.
Onu da görmüyorlardı.
Çünkü bazı insanlar, sadece arka plan olmak için vardır.
Ve arka planın acı çektiği kimsenin umurunda değildir.
Kapıdaki zil tekrar çaldı.
Kadın dışarı çıktı.
Yüzünde hâlâ o aynı ifade vardı.
Zaman onun üzerinde işlemiyordu sanki.
Yürümeye başladı.
Adımları hafifti. Yere direnmeden basıyordu.
Hiçbir şeyle kavga etmeyen insanların yürüyüşü böyle olur.
Arkasından yürüdüm.
Mesafeyi korudum.
Daha yakını dikkat çekerdi.
Bir çiçekçinin önünde durdu.
Eğildi.
Koklamadı.
Sadece baktı.
Sahip olmaya çalışmayan insanlar…
onlardan bir şey alarak cezalandırılamaz.
Daha derine inmek gerekir.
Bir ara sokağa saptı.
Kalabalık inceldi.
Sesler azaldı.
Rüzgar araya sıkışmıştı.
Çıkamayan şeyler ses çıkarır.
Hızlandım.
Beş adım.
Üç adım.
Yanından geçerken omzum omzuna değdi.“Pardon,” dedim.
Sesim düzdü.Durdu. Bana baktı.
Ve yine gülümsedi.“Önemli değil,” dedi.Sesi sıcaktı.
Bir anlığına…
o sıcaklığın içime sızmasına izin verebilirdim.
Ama vermedim.
Elim çoktan işini yapmıştı.
Cebimde artık küçük, soğuk bir ağırlık vardı.
Gümüş bir at.
O yürümeye devam etti.
Evine gidecek.
Kapının önüne varacak.
Elini çantasına atacak.
Ve o an—Küçük bir boşluk oluşacak.
Önemsiz gibi görünen bir aksaklık.
Ama insan hayatı, küçük aksaklıkların birikmesiyle dağılır.
Kendi kapısının önünde duracak.
Anahtarını bulamayacak.
Kapı kapanacak.
Dışarıda kalacak.
Ve ilk kez…
içeri giremeyecek.
Geriye dönüp bakmadım.
Bir insanın huzurunu bozmak için evini yakmanıza gerek yoktur.
Sadece içeri girmesini engellemeniz yeterlidir.Yürümeye devam ettim.
Cebimdeki gümüş at, parmaklarımı acıtıyordu.
Güzel bir acıydı.