7. bölüm / 8
Montivelle:Küllerin Mirası6
Bölümler 8Şu an: 6
- 1 Tanıtım177 kelime
- 2 1.Bölüm1.080 kelime
- 3 2. Bölüm1.350 kelime
- 4 3. Bölüm883 kelime
- 5 4. Bölüm1.582 kelime
- 6 5. Bölüm2.301 kelime
- 7 61.498 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 71.014 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sıra bana gelince elimdeki bileti uzattım. Hostes biletimi kontrol etti. "Buradan ilerleyin, yardımcı olacaklardır." Gülümsedi, bende karşılık verdim ve gösterdiği yönden ilerlemeye başladım. Dediği gibi başka bir hostes, koltuğumu bulamama yardım etti. Bileti babam almıştı, hiç şaşırtmayacak şekilde hem de. Cam kenarı ve business class. Oyalanmadan yerime oturdum.
Uzanıp erkanı açtım, uçuş rotası; Varenne --> Madrid
Madrid'e uçma sebebim Elena'ydı. Elena, benim liseden en yakın arkadaşımdı. Ailelerimizin de geçmişi vardı tabii, ama şimdilik bunu hatırlamaya gerek yoktu. Çantamdaki aynayı çıkarıp kendimi kontrol ettim, sade bir makyaj yapmıştım; yanaklarım ve burnumda hafif bir kızarıklık, dudaklarıma ise pembelik vermiştim. Aynayı kapatıp çantama koyarken koridorda birinin ayakta durduğunu gördüm. Merakla dönüp baktım. Siktir. O dedektif miydi? Bakışlarımı hızla kaçırıp cama çevirmiştim. Koltuğun başında bir hostes ile konuşuyordu. Derin nefes al Vera! Onu tanımıyorsun. Gözlerimi yumup derin nefes aldım. Tekrar açtığımda ifadesizdim. Telefonumu çıkarıp oynamaya başladım. Dikkatimi dağıtmam gerekiyordu. Yanıma birinin oturduğunu hissedince doğal bir merakla baktım. Dedektif de bakışlarını bana çevirdi. Siyah kaşları havalandı, gözleri biraz büyüdü. Ağzı ise bir karış açılmıştı. Acaba beni mi tanımıştı. Rolümü bozmadan merakla bakmaya devam ettim. Kendine gelince başını sallayarak önüne döndü. Onun yanakları mı kızarmıştı? Tek kaşım hayretle havalandı. "Ben.." Eli ile siyah saçlarını geriye savurdu. "Siz, oldukça güzelsiniz, ah" Başını öteki tarafa çevirdi. "Siktir." Bu adam kafasında ne yaşıyordu? Hiçbir şey anlamamıştım. Uzanıp merakla sordum. "Pardon, anlamlayamadım?" Kafasını çevirdi. Yanaklarındaki kızarıklık azalmıştı. "Sadece." Eli ile ensesini gitti. Ne diyeceğini bilemez bir şekilde. "Ben, Elias." Elini centilmence uzattı. "Elias Maximilian Falk" Hm, tam adını bilmiyordum. Gülümseyerek elimi uzattım. İlk sıktı, ardından elimi çevirip üstüne bir buse kondurdu. "Ben de Vera Lorrayne" Gözlerinin parladığını görebiliyordum. Cidden mi dedektif? Uçakta gördüğün ilk kadına âşık olmak için yemin mi ettin? "Tanıştığımıza memnun oldum." Yeşillerini gözlerimden alamıyordu. Dudaklarıma istemsiz bir gülümseme yayıldı. Sonra ise aklıma gelen düşünceler ile yerle bir oldu.
Dedektif bakışlarımın yere düştüğünü fark edince hemen uzanıp elimi tutu. Bakışlarımı kaldırınca çekingen şekilde geri çekti. "Özür dilerim, benim hatam mı?" Başımı iki yana salladım. "Hayır kusuruma bakmayın, sadece kötü geçmiş." Kendimi ilk defa gülümsemek için zorladım. Çünkü şu an maskem, çok uzaktaydı.
Aramızda küçük bir sessizlik oldu, çantama uzandım ve içindeki kitabı çıkardım. Sayfalar arasında gezerken asla sıkılmazdım. Kitap Madam Bovary - Gustave Flaubert. Babam bu kitabı bana ol altı yaşındayken almıştı. Kitap;Sıradan bir taşra hayatından ve mutsuz bir evliliğinden bunalan Emma’nın hayal ettiği tutkulu hayata ulaşmak çabasından bahsediyordu. On altı yaşından beri kaç kere bitirdiğimi sayamamıştım, bazı sayfaları okurken gözlerim kapanıyor ve içimden ezbere okuyordum. Dedektifi yanımda kıpırdanıyordu. Arada eğildiğini görüyordum ama hiç oralı olmuyordum. Sonunda konuşmaya başladı. “Zamanın yok edemediği tek şey, pişmanlıktır.” Gözlerim birkaç saniye boşluğa takıldı. Söylediği şeyi daha önce duymuştum. Ama ne zaman? Kitabın arasına parmağımı sıkıştırıp kapağını kapattım. Gözlerim boşlukta gezerken kitabın kapağına takıldı. Tabi ya! Bu Madam Bovary kitabından bir alıntıydı. Tek kaşımı kaldırıp dedektife döndüm. “Bay Falk?” Çapkınca gülümsedi, “Madam Lorrayne?” Gülcükler eşliğinde maskemi taktım. Ortaya iddia koyuyorum! Sanki kırılmış gibi gözlerimi yumdum ve kendimi oldukça dramatik şekilde koltuğa bıraktım. Elimin tersini alnıma dayadım. Dedektifin merakla bana baktığını hissediyordum. “Umutlarımı kırıyorsunuz!” Ne yaptığımı anlamış gibi güldü. “Umurumda,” Gözlerimi hayran olmuş gibi tekrar açtım. Aklınca repliği değiştirip beni etkilemeye çalışıyordu. Repliğin orijinali “Umurumda mı?” ama o “Umurumda” demişti. Ona bakarken gözlerimin parladığına emindim.
Küçüklüğümden beri tiyatro eğitimi alıyordum. Rol yapma konusunda kursta benim üstüme yoktu. Hatta bir gün; gösteri sabahı her zamanki huysuzluğum üzerimdeydi, o yüzden herkes bir şey olduğunu sanıp sorular soruyordu. Hazırlandıktan sonra perdeler açıldı kapandı, sahneye çıktım, indim.
En önemli sahnelerimden biriydi, daha sekiz yaşındaydım. Sahnede bir karakter bana tokat atıyordu, ben ise yere yığılıp ağlıyordum. Sahne gerçekleşti, tokat atıldı ve ben yere düştüm. Ağzıma ekşi tat gelmiş gibi yüzümü buruşturdum. Sonrası felaketti. Herkes gerçekten ağladığımı sanmıştı, o kadar gerçekçiydim ki, resmen karakterin kılığına girmemiş, kendisi olmuştum. Herkes başıma toplandığını fark edememiştim çünkü hala roldeydim. Başım yerde ağlıyordum. Bana tokat atan çocuk ağlayarak bana sarılınca kendime anca gelmiştim. Herkesi gerçekten canımın acımadığına ikna etmem saatler, hatta günler almıştı.
Yolculuk boyunca birbirimiz hakkında yeni bilgiler öğrendik. Sohbet arasında kolumdaki saati kontrol ettim. Yarım saat kalmıştı. "Eve mi dönüyorsunuz yoksa Varenne de mi oturuyorsunuz?" Sahte bir ilgi ile sordum. "Ah, ben Varenne de oturuyorum. Hatta, şehrin en ünlü dedektiflilerinden biriyim," şaşırmış gibi yaptım. "Peki siz, siz ne iş yapıyorsunuz?" Bende sahte bir gülümseme ile sırıttım. "Bende borsa işleri ile uğraşıyorum." Gözleri etrafta dolaştı bir şey arar gibi. Sonunda hatırlamış gibi yanındaki küçük çantasına uzandı. Ve bir bilet çıkardı. "Bir davet için gidiyorum." Bileti uzattı. Bileti görünce kaşlarım havalandı. Valcarcel ailesi
Uzanıp çantamdan aynı bileti çıkardım. Onun da bakışları havalandı. "Kaderin cazibesine bak sen." Gülerek bana döndü. "Kadere inanmam." Bu sefer onun kaşları havalandı. "Neden?" Dudaklarımı büktüm. "Bilmem," Merakla bana döndü.
Gözlerime ezberlemek ister gibi bakıyordu. "Başka neye inanmazsın," Bu soruyu bende kafamda milyon kere kendime sormuştum. Oyalanmadan cevap verdim. "Bir tane rivayet var ya," Gözlerimi cama çevirdim. "Herkes doğmadan önce yaşadıkları hayat izletilirmiş," Bakışlarımı tekrar yeşillerine çevirdim. Başını onaylarcasına salladı. "Ona da inanmıyorum, bu hayatı izlemiş olsam. Asla kabul etmezdim." Bakışları yumuşadı. Dudaklarına yerleşen gülümsemesi ile gözleri biraz kısıldı. Bu zamana kadar, çok güzel tablolar görmüştüm, ama böyle güzel bir tablo... Hey! Vera ne diyorsun sen? Bakışlarımı yere çevirdim. Elimde hissettiğim sıcaklık ile bakışlarımı tekrar çevirdim. "Yaşamaya değer bir parça görmüşsündür, belki tüm kötülüklere bedel olacak bir şey," Bakışlarımı ellerimizden çektim. "Sanmıyorum. Bu çok kötü." Dudaklarımdan çıkanları ben bile zor duymuştum.
**•̩̩͙✩•̩̩͙*˚ ˚*•̩̩͙✩•̩̩͙*˚***•̩̩͙✩•̩̩͙*˚ ˚*•̩̩͙✩•̩̩͙
Konuşmalarımızda aileninin burada yaşadığından bahsettirişti. Ailesi ona ayarladığı özel araçla beni bırakmayı teklif etmişti.
Valcarcellar İspanya'nın en tanınan ailelerinden biriydi. Yaptıkları iş olsun, aile geçmişleri olsun. Sağlam bir geçmişe sahiplerdi. Bu zamana kadar yeraltında Valcarcel ailesinin adı geçmemişti, çok nadiren koruma olarak bir iki kişi talep ederlerdi. Ama son yıllarda işler değişmişti. Valcarcelların en büyük oğlu, bir mafyanın kızına abayı yakınca, bu işin içine girmiş gibi oldular. Ama hala içerideler denemezdi. Araf gibi bir yerdeydiler.
Araba büyük görkemli bir kapının önünde durunca düşüncelerimden koptum. Daha önce buraya gelmiştim. Eve giriş iki kapı ile sağlanıyordu, çünkü burası eski bir kaleydi. Madrid'in biraz dış kesiminde dağ sayılabilecek bir tepede yer alıyordu. Ev, daha doğrusu kale, ilk kapıdan sonra oraya çıkıyordu. Kare şekilde tasarlanmıştı. Merkezde kocaman bir konak, girişten sonra dört duvarı sur gibi saran koridorlar ve kocaman süslü bahçe.
Araba kapıdan girdi ve evin önündeki park alanında durdu. Falk arabadan indi ve kapımı açtı. Yüzüme taktığım maske ile uzanıp elini tutum. Arabadan uzaklaşıp ardına kadar açık kapıya yürüdük. Ev krem ve altın detaylar ile süslü oldukça gösterişliydi. Sağ ve sol tarafında minareye benzer baktıkça uzayan iki kule vardı. İçerisi bahçe kadar kalabalıktı. Evin ana salonu açık büfe gibiydi. Yemekler, ikramlar ve tatlılar.
Arkamda birini hissedince Falk'ın kolundan çıktım ve topuklarımın üstünde döndüm. Gözlerimi kıstım ve kim olduğuna baktım. Düz ve uzun sarı saçları onu hemen ele verdi. İki hızlı adımda yanına vardım ve kendimi kollarına bıraktım. Uzun uzun birbirimize sarılırdık. İkimizde gülerek geri çekildik. Elena altın sarısı saçları ve mavi gözleri ile herkesin gözdesi biriydi. Sarılma işini bitse de geri çekilmedik. "Görüşürüz Falk." Elena ile kol kola yanından geçerken el salladım. "Yanındakini gördün mü?" Bakışlarımı biraz yana kaydırdım. Kumral kısa saçlı bir erkek vardı. Dedektifin yanında durmuş gülümseyerek bize bakıyordu. Gözleri yeşildi ama dedektifinki gibi koyu değildi. Önüme döndüm. Elena'nın kolunu sıkarak konuştum. "Kim o?" Dudaklarında tatlı bir gülümseme ile bana döndü. Gözleri arada arkaya kayıyordu. "Babamın arkadaşının oğlu." Eli ile dudaklarını kapattı. Bende gözlerimi devirerek önüme döndüm. Sıra Elena'daydı. "Senin yanındaki yakışıklı kimdi?" Falk'a kaçamak bir bakış attım. "Falk." Tepkisize yürümeye devam ettim. "Falk?" Yanımda hareketlendiğini hissediyordum. Onu ana salonun öteki kapısından geçirdim. Evin merkezindeki açık avluya getirdim. Burasıda içerisi gibi süslüydü. "Falk işte." Beni hafiften salladı. " Vera! 'Falk işte' ne demek ya. Az açık ol." Oradaki çeşmenin mermerine oturdum. Avlu taş zemin ve duvarlarla kaplıydı. Sağ ve sol taraftaki merdivenlerden evin ikinci katına ulaşım vardı. Duvarlar pembe çiçekler ve sarmaşıklar vardı. İkinci kattan aşağı doğru sallanıyorlardı. Elena da yanıma yerleşti. Bakışları parmaklarımdaydı. "Nişanlın mı yoksa?" Gözlerim kocaman açıldı. "Ne nişanlısı!" Elena'ya uzanınca gülerek geri çekildi. "İnkâr ediyorsun! Kesin doğru!" O gülerken iki kolundan tutarak üzerine eğildim.
Birinin belimden tutuğunu hissedince dikkatim dağıldı. Kim tutuyorsa beni kaldırıp omzuna atmıştı. "Kimsin sen!" Bunu kim yapıyorsa... Benden korksun! Avluda kahkaha sesi yükselince çırpınmayı bıraktım. Eryx. Kaşlarım havalandı. "Eryx!" Bacaklarımdaki tutuşu sıkılaştı, ardından sırtımda bir el daha hissettim. Zorlanmadan beni yere indirdi. Uzanıp kollarımı boynuna doladım. Oda sıkı sıkı sarılarak karşılık verdi. Eryx, Elena gibi liseden arkadaşımdı. Ayrıca abimin de arkadaşıydı. Abim gibi bana sahip çıkardı. Arkamı kollardı. Ama tek değildi. Bir de ikizi vardı. Eros. İkisi de ailenin geri kalanı gibi sarı saçlıydı. Kardeşler kahverengi gözlere sahipti. Çok benziyorlardı. Ama benim için ayırt etmek kolaydı. Eryx'in gözleri açık kahverengi, Eros'un koyuydu. Sesleri de farklıydı. Eryxden ayrılıp Elena'nın yanına geri oturdum. "Bu cadı nişan falan diyordu? Hayırdır?" Konuşan Erosdu. Sol tarafta Çeşmenin kubbesinin kolonuna yaslanıyordu. Elimi havada sallayıp gözlerimi devirdim. "Saçmalıyor." Eros tek kaşını kaldırdı. "Ciddiyim. Sadece uçakta tanıştığım bir beyefendi. Aynı yere gittiğimizi öğrendiğimizde bırakmayı teklif etti o kadar." Elena yanımda kaş göz yapınca onu sırtından ittim. Güçlü bir itiş değildi. "İçeri kesinlikle kol kola girmediler." Eryx yanıma oturdu. "Sadece centilmence davranmaya çalışıyor." Gözlerimi tekrar devirdim
Bölüm etkileşimi
