5. Bölüm

Vaveyla Yazarı: lacroix Blox

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 5. Bölüm

Ay ışığı eşliğinde raflar arasında gezdim. Parmaklarımı kitapların sırtlarında gezdiriyorum. Bu içimde garip bir huzur uyandırıyordu. Kitap okumayı hiç sevmezdim. Ama babam bayılırdı. Kocaman bir kütüphanesi vardı. Kategori kategori kitapları dünyanın dört bir yanından özenle getirtmişti. Neredeyse hepsini okumuş olduğuna yemin edebilirdim. Dudaklarımdan çıkan kıkırdamaya engel olamadım. Rafı bitirince kocaman bir pencereyle karşılaştım. Pencereleri ne zaman görsem aklıma kilise geliyordu. Babam dindar bir adamdı. Evimizin bazı yerleri kiliseye oldukça benziyordu. Camda da kiliselerde gördüğüm motiflerden biri vardı. Camın önündeki çıkıntıya oturdum ve başımı cama yasladım. Yağmur sesi gözlerimin yavaş yavaş kapanmasına neden oldu, savaşmadım, kendimi teslim ettim.
Telefonumun melodisi boş odada yankılanınca gözlerimi yavaşça araladım. Telefonun ekranına baktım. ‘Dante Ferovanti’ Yaslandığım camdan ayrıldım ve ayaklandım.
“Alo.”
Sesim çatallı çıkmıştı, farkında olmasam da uykuya dalmıştım.
“Vera.”
Sesi soğuktu. Dante Ferovanti Primus'tu. Yani Montivelle örgütünün yöneticisi, bir nevi kralıydı.
“Müsait misin?”
Nezaketen soruyordu.
“Elbette, Primus.”
Sesim buz gibiydi. Öyle istiyordu.
“Ana binaya gelir misin?”
O görmese de başımı sallamıştım.
“Elbette. Beş dakikaya oradayım.”
Hızlı adımlarla merdivene ilerledim. Asma kattan indiğimde babamı masada gördüm. Işıklar açık olmadığı için burada olduğunu bilmiyordum. Bir eli klavyede, diğer eli çenesindeydi.
“Nereye?”
Çenesindeki elini göz hizasına çıkardı.
“Saat çok geç.”
Odanın ortasına yavaş adımlarla yürüdüm.
“Primus çağırdı.”
Başını ‘anlıyorum’ dercesine salladı.
“Sorun mu var?”
Dikkatini bana vermişti.
“Primus'u tanıyorsun. Telefonlara güvenmiyor. Yüz yüzeyken söyler genelde.”
Kaşları havalandı ve tekrar ekrana döndü.
“Lütfen, bana haber vermeyi unutma.”
Gülümsedim.
“Çocuk değilim.”
Başını iki yana salladı.
“Çocuksun Vera.”
Gözlerimi devirdim.
“Çocuk muyum? Dante 28 yaşında, bir çocuğun sizi yönetmesine izin veriyorsunuz.”
Ters bir bakış attı.
“Aranızda altı yaş var, Vera?”
Elini havada salladı.
“İnatlaşma bebeğim, hadi git. Primus beklemesin.”
Gözlerimi devirdim ve odadan çıktım. Üstümde gecelik vardı, yatmaya hazırlanıyordum ama planlar değişmişti. Odamın kapısını ardına kadar açtım. Karanlıkta ilerleyip giyinme odasına girdim. Odanın ışığını açtım ve dolabın önünde oyalandım.
Aynada son kere kendime baktım. Bu gece elbise tercih etmemiştim. Çünkü Primus'un işi belli olmazdı. Altıma esnek siyah kumaş pantolon, siyah gömlek ve içime straplez beyaz üst giyinmiştim. Gömleğimin 2-3 düğmesini açık bıraktım. Hiç çıkarmadığım küçük inci kolyem boynumda parlıyordu. Saçlarımı tepede at kuyruğu yaptım.
Aynadan ayrıldım ve askıda duran, diz altıma kadar uzanan deri paltoyu üstüme attım. Saçlarımı sırtımdan çekerek odanın ortasındaki takı masasına yaslandım. Masanın altında elimi gezdirip gizli düğmeye bastım. Yan tarafta açılan büyük çekmeceyi çektim. Birkaç küçük hançer. Sırtıma Makarov PM'yi yerleştirdim. Deri paltonun sağ tarafına da Manurhin AMR 73 silahını yerleştirdim. Deri paltodan silah almak daha kolaydı. Solak olmam da avantajdı. Herkesin odağı genelde sağ elde olurdu. Hazır hissedince evden çıktım.
Primus'un evine varmam uzun sürmemişti. Arabayı kapıya park ettim ve indim. Evin girişinde iki koruma bekliyordu. Beni görünce telsizlerine bir şeyler söyledi ama mesafeden dolayı duyamadım. Kapıya yaklaştığımda kendiliğinden açıldı. Adımlarımı yavaşlatmadan içeri girdim. Malikâne mum ışıklarıyla aydınlatılıyordu. İçerisi zarif, bordo rengiyle döşenmişti. Ama dikkatimi çeken şey, kapıdan girdiğimden beri ilerleyen insan koridoruydu. Sanırım operasyon vardı. Kız, erkek fark etmeksizin başları dik, hazır ol pozisyonunda bekliyorlardı. Geniş merdivenden yukarı tırmanıp ilk kata ulaştım. Merdivenin başında iki koruma vardı. Bir kat daha çıkarsam toplantı odasına gidecektim. Bu katta ise Dante'nin kişisel ofisi vardı. Soğuk bakışlarla etrafı taradım. Sağ ve sol tarafımda üst kata giden merdiven vardı. Sağdan ve soldan başlıyor ve ortada buluşuyorlardı. Her merdiven başında ikişer koruma vardı, bu normaldi. Bu normaldi. Dante bilgi vermediği için kişisel ofisine yöneldim. Kapıya tıkladım. İçeriden tok bir ‘gel’ sesini duyunca kapıyı açtım. Dante, kendi odasında normal ışık kullanmıştı. Ama parlak hastane ışığı değil de daha yumuşak, sarı gün ışığını kullanıyordu.
“Kapıyı kapatır mısın?”
Başımla onayladım ve arkamdan kapıyı kapattım. Primus ne kadar yetkili gibi dursa da gücü sınırlıydı. 16 aile arasında eşitlik sağlamak için düzenli aralıklarla yarışma düzenlenir ve Primus seçilirdi. Her Primus 2 yıl hüküm sürerdi. Dante'nin birinci yılıydı. Primus sadece Montivelle'nin siyasi durumunu, dış ailelerle ilişkilerini ve Montivelle'deki kavga gibi durumları dindirmek için kullanılan bir piyondu. 1,5 yıldır Montivelle'i Ferovanti ailesi yönetiyordu. Ama Ferovanti ailesi diğer 15 aileden ayrıcalıklı sayılmıyordu. Sadece övgü alıyorlardı. Tek ayrıcalıklı aile 5 yönetici aileydi. Veynor, Serafonte, Ravencourt, Calvessaro ve benim ailem Lorrayne. Primus'un yetkisi yönetici ailelerden azdı. Kuralları değiştiremez, uygular.
Dante gözünü ekrandan ayırmıyordu. Masa üstündeki parmakları ara ara hareket ediyor ve duruyordu. Masanın önüne geldim ve masaya yaslandım. Eğilip ekrana baktım.
“Arşivi inceliyordum.”
Başımı olumlu anlamda salladım.
“Bir aile, düzenli olarak bizi dolandırıyor.”
Kaşlarım havalandı. Artık eskisi kadar şaşırmıyordum. Dante çok dikkatli birisiydi, hesap konusunda da oldukça iyiydi.
“Nasıl oluyormuş o?”
Elini çenesinden çekti ve ekranı bana çevirdi.
“Morvane Ailesi.”
Kollarımdan destek alıp masaya çıktım. Ekranı inceledim.
“Bu aile her başa geçen kişiden, yani Primus'tan büyük miktarda borç para alıyor. Primus'un en yoğun anında ona hiçbir açığı yokmuş gibi bir anlaşma sunuyor.”
Oh, bunu daha önce hiç fark etmemiştim.
“Bakar mısın şunlara? Hiçbiri geri ödenmemiş, hepsi Montivelle'nin kasasından!”
Ekrandan uzaklaşıp deri koltuğuna yaslandı.
“Ve bu aile düşman örgütten. Alman ailesi. Fransa'da sınırda yaşıyorlar. Bizden aldıkları paraları kumarhanelerinde katlıyorlar ve kendi örgütlerinin kasasına atıyorlar.”
Gerim gerim gerildiğimi hissettim. Ellerim istemsizce yumruk oldu. Bu benim hatamdı. Yıllardır Primusların baş yardımcısıydım. İlk defa dikkatimden bir şey kaçmıştı. Siktir ya. Gözlerimi yumdum.
“Bu benim suçum.”
Elimde hissettiğim sıcaklık ile gözlerimi araladım. Dante içten bir gülümsemeyle bana bakıyordu.
“İlk defa hata yaptın, Vera. Bu kadar kafana takma.”
Ellerimi sıkıca tuttu.
“Sen olmasaydın, bu örgüt bu kadar gelişemezdi.”
Başını anlayışla salladı. Çekmecesine uzandı ve bir kâğıt parçası çıkardı.
“Hepsini arşivden kendi ellerimle aldım. Islak imzalı dosyalar. Git kapılarına dayan ve borcu geri al Veryon.”
Ellerini göğsünde kavuşturup arkasına yaslandı.
“Kapıdaki ordu sana ait. Hepsini al ve kumarhaneyi zincirle.”
Kendinden deli gibi emindi.
“Vera'nın dinlenme vakti.”
Masanın etrafından dolaştı ve yanımda durdu.
“Sahne Veryon'a ait.”
Elini sırtıma yerleştirdi ve ‘hadi’ dercesine beni itti. Masadan indim ve yürümeye başladım. Arkamdan adım sesleri yükseldi. Kapıdan birlikte çıktık.
“Bu Vera.”
Herkes bize döndü.
“Bu operasyonda onun sözü benim sözümdür.”
Eliyle beni işaret etti.
“Onun sözünü çiğneyen…”
Bu sefer eliyle kendini işaret etti.
“Benim sözümü çiğnemiş sayılır. Anlaşıldı mı?”
Sesleri karanlık malikanede yankılandı.
“Anlaşıldı.”
Dante gülümseyerek bana baktı ve geri çekildi.
“Bu akşam Fransa'nın sınırındaki Morvanelerin kumarhanesini zincirliyoruz. Sivillere ateş açmak yok. Benim emrim dışında ateş açmak yasak.”
Gözlerimi küçük orduda gezdirdim. En fazla on beş kişi vardı.
“Eğer konuşmak yerine ateş açarlarsa, emrimi beklemeyin, karşılık verin. Zorluk çıkaran olursa, indirmekten çekinmeyin.”
Dante'nin bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum.
“On ikide hepiniz kapıda olun.”
Dante'nin son emri ile kapıdan dışarı çıkmaya başladılar. Dante hemen yanımda durdu. Elini omzuma yerleştirdi.
“Neden yarışmaya katılmak istemediğini anlamıyorum, çok güzel yönetiyorsun.”
Gülerek Dante'ye döndüm.
“Ben neredeyse on beş yaşımdan beri Primusların sağ koluyum.”
‘İşte’ der gibi baktı. Gülerek başımı iki yana salladım.
“Sizin ikinci bir beyine ihtiyacınız var. Ben bu yüzden varım.”
Gözlerini devirdi.
Kontrolüm dışında olan durumlar beni rahatsız ediyordu. Fransa'nın sınırlarındaydık. Arka koltukta oturmuş camdan ışıltılı sokağı izliyordum. Gece mekânları oldukça fazlaydı. Yoldaki durup arabalara bakıyordu. Çünkü Dante'nin isteği üzerine konvoy halinde gidiyorduk. Bu bir nevi; ‘sizden güçlüyüz’ anlamına geliyordu. Montivelle örgütünün L'Ordre de l'Ombre örgütüne gönderdiği mesajdı. ‘Sizin bölgeniz ama üstün olan biziz.’ Gibisinden.
Araba durunca kapım açıldı. Arabadan indim. Yağmur yağmıştı, yerler hafif ıslaktı, kulaklarımı damla sesleri dolduruyordu. Gözümde siyah güneş gözlüğüm vardı. Burası çok ışıklıydı ve benim gözlerim oldukça hassastı. En önde ben, arkamda ise Montivelle'nin %1'i bile etmeyecek ordusu vardı. Elimi kaldırdım ve topuklarımda arkamı döndüm. Normalde tek çalışırdım ama bu Dante'nin emriydi. Kırmak istememiştim.
“İçeriye topluca girmeyeceğiz. Üç kişi benimle gelecek, benden haber bekleyin. Zorluk çıkarırlarsa, siz de zorluk çıkarın.”
Kimin benimle geleceğini ben seçmedim, arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Zaten kimin geleceğini biliyorlardı. Dante'nin en sadık altın üçlüsü. Gerçek isimlerini bilmiyordum. Sadece lakap. Gruis, liderleri, onu genelde tepedeki at kuyruğundan tanırdınız. Doğduğundan beri burada asker olarak büyüyor. Lucin, of. Onu ayırt etmek zor değil, adam resmen yürüyen tank. Düşündüğüm şeyle gözlerimi devirdim. Yaklaşık iki metre vardı. En son olarak Jakson, o da Lucin gibi iki metre vardı. Yakın dövüş ustasıydı. Onu yenebileni görmemiştim.
Yürüdükçe botumun topuğu etrafa su sıçramasına neden oluyordu. Mekâna yaklaşınca kapının iki yanındaki görevliyi gördüm.
“Buyurun.”
İkisi de iri yarıydı. Gözlüğümü çıkardım ve başımı kaldırdım.
“Bay Morvane burada mı? Onunla görüşecektim.”
İçlerinden biri öne çıktı.
“Bay Morvane görüşmede, randevunuz yoksa görüşemezsiniz.”
Hm. Sertmiş.
Gözlerimi devirdim. Belimden silahı çıkardım ve oyalanmadan kafasına sıktım. Hareketlerim hızlıydı. Oyalanmadan aradan geçtim. Diğer koruma olayın farkına varınca bağırdığını duydum ama uzun sürmeden sesi kesildi. Koridoru bitirip kapıyı ittim. İçerisi sesli ve gürültülüydü. Tipik bir kumarhaneydi. Normal bir gün olsa, sandalye çeker, ben de oyuna katılırdım. Ama iş yapmaya gelmiştik.
Etrafı incelemeyi bitirince yürümeye başladım. Altın üçlü yüzünden hangi masadan geçsek bakışlar bize dönüyordu. Bir elimde silah, diğer elimde gözlüğüm vardı. Bakışları üzerimde hissediyordum.
Kumarhane yuvarlak bir salon şeklindeydi; masalar ve duvarları takip edecek şekilde dairesel olarak dizilmişti. Altın işlemeler ve ince avizeler mekâna gösterişli bir hava katıyordu. Işık ne göz yoracak kadar parlaktı ne de ortamı karanlığa boğuyordu. Bir basamak indim. Yürümeye devam ederken karşıdan aceleyle inen birini gördüm. Üstünde siyah takım elbise ve yakalığı vardı. Burada çalışan olduğu her halinden belliydi. Yaklaştıkça adımları yavaşladı, gözleri ara ara elimdeki silaha kayıyordu. Bir iki adım önümde durdu.
“Merhabalar, acaba…”
Gözleri aramda duran altın üçlüye kaydı. Hızlıca derin bir nefes aldı.
“Nasıl yardımcı olabilirim?”
Ellerinin titremesini engellemek için birbirine kenetledi. Aramızdaki mesafeyi kapattım.
“Yetkili birine benziyorsun. Bana git ve Morvanelerden birini çağır.”
Gözlerinin içine baktım. Bakışlarım onu geriyordu, bunu alnındaki terden anlayabiliyordum.
“Kim olduğu fark etmez, o itlerden birini çağır.”
Arkamı döndüm ve masadan bir sandalye çekip oturdum.
“Hemen.”
Sandalyeye yaslanıp bacak bacak üstüne attım. Bir iki adım geriledi ve geldiği merdivenden geri çıktı. Hâlâ herkes bizi izliyordu. Mekân ölüm sessizliğindeydi. Etrafa bir bakış attım. Herkes ürkmüş şekilde önüne döndü. Altın üçlüden biri yanımda durdu, diğerleri anlaşmış gibi içeride farklı yönlere dağıldı. Yüzlerinde maske olduğu için kimin kim olduğundan çok emin olamıyordum.
Bir garson yanıma yaklaştı.
“İçki ister misiniz?”
Başımı salladım ve tepsiden bir içki aldım. Garson hızlı adımlarla yanımdan ayrıldı. Arkama iyice yaslandım.
Bu duyguyu seviyordum. Korku. İnsanların benden korkmasını seviyordum. Hayatım boyunca hep korkan Veronika'ydı. O korku onu ölüme götürdü. Veronika uçurumda öldü. Vera ise onun ölümünü en önden izledi.
Veronika bu dünyada doğdu, sokakta süründü, korku içinde. Dişlerimi istemsizce sıktığımı hissettim. Vera ise onu bu çöplükten çekip çıkardı ve herkesin korktuğu biri hâline getirdi. Veryon ise bunu ölümler ile tamamladı. Veronika korkarak, Veryon suikastçı ve Vera ise hükümdar olmuştu.
‘Ah, Veronika sadece bir çöpsün.’
Hayatımın başlangıcı bunu duymakla geçti.
‘Duydunuz mu Alsador'u, imparatoru Veryon öldürmüş.
Sonra da bunu.
Ve son olarak:
‘Vera, herkesi önünde diz çöktüren biri. Örgüte kimse onun önünde dik duramaz.’
Dudaklarıma gülümseme yerleşti. Buraya kolay gelmemiştim. Mekân tekrar ölüm sessizliğine gömülünce oturduğum yerden kalktım. Kapının gürültülü kapanışını duyunca arkamı döndüm.
Gelen uzun boylu, iri yarı ve beyaz saçlı bir gençti. Üstünde bol, bir iki düğmesi açık krem rengi bir gömlek, altında ise siyah kumaş pantolon vardı. Yüz hatları duygularını kolayca okumamı sağlıyordu. Sinirliydi, gerilen çenesi ve çatık kaşlarından belliydi. Ama sakinleşmeye çalışıyordu. Yürürken aldığı derin nefesler, hızlı hızlı inip kalkan göğüs kafesinden anlamıştım.
İyice yakınlaştı ve tam karşımda durdu. Genelde insanlar beni görünce dizlerini kırar ve uzanıp nazikçe elimi öperdi. Uzun zamandır karşımda dik durabilen birini görmüyordum. Cahilliğine verdim.
“Bu ne demek?”
Diye çıkışması beklediğim bir şey değildi. Daha toydu, her halinden belliydi.
Arkadan gelen adım sesleri ile arkamı döndüm. Duygusuz bakışlarla arkamı döndüm.
“Bana birini çağır derken bir çocuktan bahsetmiyordum.”
Elleri tekrar titredi ama konuşmadı. Gözlerini gence çevirdi. Ben de aynısını yaptım.
“Kimsin sen?”
Sesim, istemsizce aşağılayıcı çıkmıştı.
“Ben Morvanelerin en büyük çocuğuyum.”
Kaşlarım istemsizce havalandı. Yavaş adımlarla içeride yürümeye başladım.
“En büyüğü bu kadar toy ve terbiyesizse, diğerlerini tahmin edemiyorum.”
Görevlinin tam karşısında durdum. Koşuşturmaktan dağılan kıyafetini yavaşça düzelttim.
“Anlamadım?”
Nedense hiç şaşırmamıştım.
“Neresini anlamadın?”
Bir iki adım geriledim ve toy çocuğa döndüm.
“Ne istiyorsun?”
Başımı iki yana salladım.
“Ne istiyorsunuz.”
Başımı salladım.
“Konuşman böyle olmalı. Karşında askerlik arkadaşın yok.”
Tek kaşını kaldırdı.
“Kimsin be sen?”
Silahı yerine yerleştirdim.
“Ben, Bayan Lorrayne, Montivelle örgütünün yönetici üyelerinden biriyim.”
Tane tane ve anlaşılır söylemeye gayret etmiştim. Ağzımdan çıkan her kelime gerilmesine neden olmuştu.
Şimdi başlıyoruz, benden orkmaya başladı.
“Buraya Primus tarafından gönderildim.”
Bakışlarımı salonda gezdirdim.
“Bu konuyu herkesin içinde konuşmak istediğinize emin misiniz? Çünkü oldukça utanç verici bir konu.”
Ellerimi önümde birleştirdim. Genç çocuğun bakışları salonda gezdi. Herkes bizi izliyordu. Derin bir nefes aldı.
“Buyurun, lütfen.”
İşte şimdi oldu. Saygı.
Önümden geçti. Başımla işaret verdim. Altın üçlüden önce bir tanesi, sonra da diğerleri bize katıldı.
Genç çocuk bizi yukarıda bir odaya çıkardı. Masanın arkasındaki deri sandalyeye oturdu. Oda, büyük değildi. Sadece bir masa ve birkaç sandalye vardı. Masanın üzerinde eski tarz telefon, alkol bardağı ve şişesi, sigara ve bir de isimlik vardı.
Nikolai Morvane.
Masanın önündeki deri koltuklardan birine oturdum.
“Ben ailenin en büyük torunu, Adrien Morvane. Neden geldiğinizi öğrenebilir miyim?”
Altın üçlüden sadece biri içeriye girmişti. Tahminimce Gruis'ti. Elimi salladım, Gruis'un adım sesleri yükseldi. Tam yanımda durdu ve önümdeki sehpaya büyük çantayı bıraktı. Bir iki adım geri çekildi.
“Buraya gelme sebebim.”
Uzanıp çantayı açtım.
“Borç meselesi.”
Çantanın içindeki dosyayı aldım.
“Borç mu?”
Başımı salladım ve dosyayı kaldırdım.
“Sizden borç aldığımızı sanmıyorum.”
Kaşlarını çatmış ve anlamaya çalışıyordu.
“Ama buradaki belgeler hiç öyle demiyor.”
Oturduğum yerden kalktım.
“Normalde size bu dosyayı incelemeniz için seve seve verirdim ama bana karşı olan tavırlarınız…”
Masaya yaklaştım ve kollarımdan destek alarak masaya eğildim.
“Size güvenmemi engelliyor. Lütfen, en yakın zamanda bir aile büyüğünüz bize ulaşsın.”
Gülümseyip geri çekildim.
“O zamana kadar buraya zincir vuruyorum."
Gülümsemem büyüdü. Yüzündeki şaşkınlık yerini sinire bıraktı.
“Bunu yapabileceğini sanmıyorum.”
Kendisinden emin bir şekilde arkasına yaslandı. Elimi kaldırdım ve Gruis'a sinyal verdim.
“İndirin.”
Bu sefer kendinden emin olan bendim. Çok geçmeden silah sesleri salonu doldurdu. Adrien'in gözleri kocaman açıldı ve oturduğu yerden fırladı.
O kapıdan çıkarken ben masaya ilerledim. Tek seferde anahtarı bulmuştum. Bu anahtar sadece sembolikti, eminim ki ellerinde bunun kopyası vardı. Odadan çıktım. Merdivenlerden inmeye başladım. Masalardaki paralar ve kartlar yere dağılmıştı. İçeride sivil kalmamıştı.
Adrien sinirle arkasını döndü.
“Bu yaptığınızın bedeli olacak!”
Geriye bir iki adım attı.
“Bu hafta içinde, hayatım. Ebeveynlerin bize ulaşsın.”
İki adım atıp yaklaştım. Gömleğinin cebine kartımı sıkıştırdım. Yanından geçip yürümeye başladım.
“Yıkın. Kapıyı da zincire vurun.”
Arkamda adım sesleri ile kumarhaneden çıktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.