9. bölüm · MASKELERİN ARDINDA
Bölüm 9 "Eğer hisselerini bana devretmezsen yakınında olan herkesi kaybedersin Duru Ceylin Öztürk."
Nefes almak istiyordum. İhtiyacım olan tek şey ciğerlerime su yerine hava girmesiydi. Kulaklığın bozulmaması hafifçe tebessüm etmeme sebep olurken bilincimin kapanmak üzere olduğunu fark edebiliyordum. Bileğimde hissettiğim elle birlikte kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı. Bağlanan ipler yavaşça gevşerken bedenim birinin kolları arasında yukarı doğru yükseldi. Suyun yüzeyine çıktığımda nefes almayı unuttuğumu hissettim.
“Çevir, çevir, çevir!” Vücudum hızla yan tarafa çevrilirken öksürmeye başlamamla birlikte duyulan rahat nefesleri hissettim. Nefes alabilmek gerçekten güzeldi.
“Maskesini değiştirin.”
“Bana ver.” Altuğ’un sesini duyduğum anda gülümsedim. Bedenim yeniden havaya kalkarken görüşüm düzelmeye başlamıştı. Islak maske yüzümden yukarı sıyrılırken az öncekilerden çok daha derin bir nefes aldım. Altuğ’un parmakları yüzümdeki ıslak saçları geriye doğru iterken parmaklarının titrediğini hissettim. Kafamı yavaşça kaldırıp ıslak gözlerine bakarken denizden mi ıslandığını yoksa ağladığından mı ıslandığını anlayamayacak kadar salak olduğum kendime kızdım. Kollarımı boynuna sarıp derin bir nefes verirken aynı şekilde sarıldı.
“Suya mı atladın sen?”
“Yok arkamdan dinozorların itmesini bekledim.” Dudaklarımdan alaylı bir gülümseme koptuç Omuzlarımdan tutup beni geriye doğru çevirirken cebinden çıkardığı tokayla nazik bir biçimde saçlarımı topladı ve elindeki maskeyi önce yüzümü gözümü sıkarak -bunu yapmazsa olmaz- kafama geçirdi. “Lan bana bak, hasta olursan ben bakmam. Altay baksın sana.” Omzuna vurduğumda aynı gülümsemeyle karşılık verdi. Birlikte yeniden diğerlerinin yanına döndüğümüzde herkesin iyi olduğunu görmek yeniden derin bir nefes almama sebep olmuştu. Dayım ekiptekilerin arasından çıkıp kollarını bedenime sardığında burada olduğu için oldukça şaşkındım. Görev yerlerine gelmezdi ve bize her zaman bir nedeni olduğunu söylerdi. Sarılışına karşılık verdikten sonra ilk ayrılan taraf o oldu ve elindeki dosyayı bana uzattı. Gözlerim gözlerinin tam içine kilitlenirken göz yaşlarım bir kez daha gözlerimi yakmaya başlamıştı.
“Hayır, dayı hayır...” Bacaklarımın titrediğini hissettim. Düşemezdim. Düşemezdim. Düşemezdim. Titreyen parmaklarım elimdeki dosyanın kapağını yavaşça açarken annemin resmini gördüğüm anda dosyayı tekrar kapattım. İstemsizce ellerimi gözlerimin üzerine bastırmıştım. Altuğ’un sarılması her ne kadar gücümü toplamama yardım etse de pek başarılı olduğum söylenemezdi. Dayım dosyayı tekrar alarak resimlerin ve isimlerin yazılı oldukları yeri yırtıp denize atarken omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indiğini hissettim. Dosyayı yeniden açtığımda bu sefer yalnızca yazılar vardı. Islak gözlerim harfleri nihayet seçtiğinde diğerlerinin de yanıma yaklaştığını fark edebiliyordum. Dayım neyse ki benim ismimin yazılı olduğu yerleri de halletmişti. Yalnızca ailemin ismi yazıyordu.
GİZLİ DOSYA-ÜST DÜZEY GİZLİLİK
Dosya Kodu: ÖZK-2032-0429
Tarih: 17 Mayıs 2032
KONU: .... Ailesi ve 2013 Trafik Kazası-İnceleme Raporu
1.Aile Bilgileri
Anne:Berrak
Baba: Şevket
Çocuk ... (Doğum: 21.06.2006)
Gizli Kardeş: Melih Poyraz ... (15.11.2007) - Kayıtlar üst düzey gizlilikte.
2.Olay Özeti: Berrak ve Şevket ... , hükümetin yasadışı biyoteknoloji denemelerine dair kritik bilgileri açığa çıkarma amacıyla gizli faaliyet yürütüyordu. 11 Nisan 2013’de gerçekleşen trafik kazası, teknik incelemeler sonucu kaza olmaktan çok, planlı bir suikast olara değerlendiriliyor. Kazada araç dışından müdahale ve kara kutu sinyalinde kesitler tespit edilmiştir.
3.Gizli Kimlik ve Kayıplar: ...’dan sonra doğduğu tespit edilen Melih Poyraz ... adlı bir kardeş, devlet tarafından gizlice koruma altına alınmıştır. Bu şahsın kimliği, ulusal güvenlik gerekçesiyle üst düzey gizlilikle saklanmaktadır.
4.Değerlendirme ve Öneriler: Dosyada yer alan bilgiler, devletin karanlık operasyonlarına ışık tutmakla birlikte açığa çıkması halinde ciddi güvenlik riskleri doğurabilir. İlgili birimlerin hassasiyetle hareket etmesi gerekmektedir.
Hazırlayan: ÖİB (Özel İnceleme Birimi) - Baş Yönetici
Maskemin ıslandığını hissettiğim anda dosya parmaklarımın arasından kayarak yere doğru süzüldü. Tüm bunlar gerçek olamazdı. Bunu yaşıyor olamazdım. Bacaklarımın titrediğini hissettim. Dengede durmak neredeyse bir işkence gibiydi. Dudaklarımın arasından istemsiz hıçkırıklar kaçmaya başlamıştı. Ellerim saniyeler içinde gözlerimin üzerine kapanırken bacaklarım daha fazla dayanamadı. Yere yığılmadan hemen önce iki taraftan da kollarıma sağlanan destek yere düşmeme engel olmuştu. Vücudum her geçen saniye daha fazla titriyordu. Aradan dakikalar geçtiğinde görüşümün bulanıklaştığını hissettim. Titreyen parmaklarım bacak kılıfımda duran silahlara kaydı. Ekiptekiler kollarımı bırakıp yavaşça geri çekilirken şarjörümü yenileyerek güverteden limana ilerledim.
“Bekle! Kasırga!” Kolumun sertçe geri çekilmesiyle birlikte hıçkırıklarımın çoğaldığını hissettim. Hemen ardından birkaç kol daha hissettim.
“Bırak! Bırak beni! Sıkacağım o herifin kafasına! Bırak!” Diğerleri geri çekilirken kollarının arasında kaldığım tek kişi Altuğ olmuştu. Bir elini kafamın arkasına koyarak beni iyice sardığında daha fazla direnememiştim. Omzundaki boşluk yalnızca bana rezerveymiş gibi kafam anında yerini almıştı. Yumruklarım acımasızca omzuna çarpmaya başlarken sesimin titremesine de engel olamıyordum.
“Niye? Niye bekliyoruz, neyi bekliyoruz?”
“Şşt.” Geçen dakikalar sonucunda nasıl yaptığını bilmediğim bir şekilde silahı parmaklarımın arasından almayı başarmıştı. Yavaşça geri çekilirken bu seferlik durağım dayımın önüydü.
“Kızabilirsin dayıcığım, bağırabilirsin hatta istersen vurabilirsin. Biliyordum dayım, bir kardeşin olduğunu biliyordum.” Sesli bir şekilde yutkunmak dışında başka bir tepki verememiştim ilk başta. Ama söylediği cümler kalbime her geçen saniye daha fazla saplanmaya devam ediyordu. Damarlarımdan akan kan ilk defa bu kadar sıcak akıyormuş gibi hissettim. İlk defa görünmeyen yaralarımızın da can yaktığını hissettim.
“Hayır...” Sadece tek bir kelime dökülebilmişti dudaklarımın arasından. “Hayır... Söylersin sen bana. Saklamazsın sen benden, saklamazsın dayı. Yapmazsın, yapamazsın.” Kafasını olumsuz anlamda iki yana sallarken içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Üzerimden defalarca kez kamyon geçmiş gibiydi, bedenim enkazın altında kalmış gibiydi ve ruhum... sanki çalınmış gibiydi. Üzerimdeki silahların tamamını çıkarıp yere attıktan saniyeler sonra geminin güvertesinden aşağı inerek limana geldiğimiz girişe doğru koştum. Polislerden ya da ölümden kaçarken bile bu kadar çok canım yanmıyordu. Bacaklarımda kurşun delikleri olsa dahi hiçbir zaman bu kadar titremiyordu. Hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim yıkıldığımı. Hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim acıyı ve hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim göğsümün ortasına saplanan ağrıyı. Adımlarım beni nereye yönlendirdiyse oraya gittim. Kaybolmak umurumda dahi değildi. İstanbul büyük yerdi ama beni isterlerse saniyeler içinde bulabilirlerdi. Tabii onlardan önce polisler bulup da cesedimi yolun kenarına atmazlarsa. Duvarların arkasına saklanarak en sonunda kimsenin olmadığı bir yere gelmiştim. Gökyüzünde şehrin güvenliği adı altında dolaştırdıkları dronları taş atarak düşürmem dışında bir sorun yoktu. Muhtemelen çoktan hükümete sinyal gitmişti ve dakikalar içinde burada olurlardı. Merkeze fazla uzak değildim. Hastane de buraya çok yakın sayılırdı. Koşup önlüğümü giyerek kurtulabilirdim ama yapmadım. Ölmek dahi umurumda değildi, en azından yarına kadar. Arkamdan yaklaşan adım seslerini duyduğum anda nefesimin kesildiğini hissettim. Omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti inerken bedenim bir anlığına titredi ve kalbimin teklediğini fark ettim. Hemen önümde durdu siyah mat bir spor ayakkabısı. Üzerinde mor ve parlak çizgiler vardı. Markasına bakılırsa da oldukça lükstü. Kafamı kaldırıp kim olduğuna dahi bakmadım. Hükümetten birisi olabilirdi. Öyle olmasa bile iyi bir işte çalıştığı ve maddi durumunun kötü olmadığı aşikardı. Aşağı doğru eğildi ve sesini duyduğum anda kafamı yukarı doğru kaldırmama sebep oldu.
“Duru?”
“Oğuz?” Elini uzattığında hafif bir tebessümle elini tuttum. Ayağa kalktığım anda kollarını yavaşça boynuma sardı. Eğer saniyeler içinde beni itmezse salya sümük ağlayabilirdim.
“Evde hallederiz tamam mı? Dronları düşürmüşsün, gel gidelim buradan.” Elimin tersiyle göz yaşlarımı silerek kafa salladım ve yalnızca iki bina ötedeki apartmanın kapısında durduğumuzda gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Evi burası mıydı? Oturduğu katı bularak baş parmağını düğmenin üzerine koyduğunda yapay zeka saniyeler içinde parmak izini algıladı ve kapıyı açtı. Adımlarını takip ederken peşinden içeri girdim. Aşağıdaki giriş kapısını açtığı gibi evin kapısını da parmak izi ile açtı. Kapı sanki kraliyet mensuplarından birisi gelmiş gibi farklı bir havayla duvara doğru çekilirken evin yapay zekası yeniden devreye girdi.
“Hoşgeldin Oğuz, yanındaki kişinin kimliğini belirleyemedim.”
“Hoş buldum Johss, yanımdaki kişi arkadaşım güvenlik sistemlerini devre dışı bırakabilirsin. Ayrıca ben olmadan da buraya girip çıkabilir anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı efendim.”
Oğuz’un gülen gözleri benimkilere kaydığında aynı şekilde gülümsedim. Bakışlarım evde gezinmeye başladığında adımlarımın beni götürdüğü ilk yer ise salondu. Etraf loş ışıklarla donatılmıştı. Her şey yumuşak krem ve beyaz tonlarındaydı. Bulutların arasında yaşıyormuş gibiydi. Koltuklar büyük, rahat, beyaz ve görünüşe bakılırsa üzerine gelişigüzel atılmış ince örtülerle kaplanmıştı. Ortada yuvarlak, beyaz, mermer görünümlü bir sehpa vardı. Üzerinde ise kitaplar ve küçük bir masa lambası vardı. Sehpanın yanında ise minik bir masa bulunuyordu ve üzerinde ise onlarca bardak vardı. Muhtemelen hepsi kirliydi ve hepsinde kahve içilmişti. Arka planda ise büyük bir televizyon vardı. Duvara karşı zıt bir renkte, siyah, olsa da görüntü kalitesi neredeyse mükemmeldi. Oğuz pencereleri kapattı ve yerlere kadar uzanan perdeleri hızla çekerek içerinin dışarıdan görünmemesini sağladı.
“Camları filtreleyerek klimaları açar mısın Johss?”
“Tabii ki Oğuz.” Aradan saniyeler geçmeden beyaz perdelerin arkasındaki camlar neredeyse tamamen siyah olmuştu ve bedenime çarpan soğuğu hissetmiştim. “Seni bildiğimden sizin için kahve hazırladım, isterseniz verebilirim.” Oğuz’un yüzünde ukala bir gülümseme oluşmuştu.
“Ne de güzel proglamlamışım ben seni yaa. Olur, içeriz ama Duru şekerli içer.” Gülerek ona baktığımda hemen gelip yanıma oturdu. Dakikalar sonunda mutfaktan çıkan tekerlekli masa yanımıza yaklaştı. Üzerinde duran bardaklardan bir damla bile kahve dökülmemişti. Gelen bardağı yavaşça elime alırken şaşkınlık dolu bakışlarımı gizlemeye çalıştım.
“Anlatmak ister misin? Ayrıca hava sıcak istersen kamera sistemlerini durdurup geldiğin andan itibarenki kayıtları sildirebilirim. Maskeni çıkarıp rahat edersin.” Kahveden bir yudum alıp bardağı masanın üzerine bırakırken dilimin yandığını hissettim.
“Çok iyi olur aslında.” Elindeki bardağı tıpkı benim yaptığım gibi masaya bırakarak parmaklarını hemen arkamızdaki duvarın üzerinde gezdirdi. Saniyeler içinde mavi bir ekran açıldı ve anlamadığım türden bir şeyler yazdı. Dayım beni bu tür şeylerden her zaman uzak büyütmüştü. Kardeşimi öğrenmemem için olabilir miydi? Düşüncelerimden sıyrılmamı sağlayan şey evin içinde yankılanan yapay zekanın sesiydi.
“Programlama tamamlandı.”Yerine tekrar oturduğunda gözlerini kapatarak güven dolu bir bakış attı. Gözlerim aynı bakışı mavi harelerinin içine yollarken parmaklarım ilk defa dayım ve ikizlerin olmadığı bir yerde maskeme gitmişti. Bu çok garipti. Maskemi çıkarıp koltuğun üzerine bırakırken yüzündeki gülümsemenin saflığını hissedebiliyordum.
“Anlatmak ister misin? Yoksa senden bazı hastalar için fikir alabilirim.”
“Kafam çok dağınık yarın hastanede anlatırım hem nöbetim var zaten, dosyalara bakalım. Zekan hangisine yetmedi merak ettim açıkçası.” Gözleri etkilenmiş bir şekilde açılırken gülümsemeyi ihmal etmedi ve parmaklarını yeni çıkmaya başlayan sarı sakallarında gezdirdi. Yerinden kalkıp televizyon sehpasının çekmecesini açtı ve dosyalardan birkaçını masanın üzerine bıraktı. Kaç dosya var lan burada? Gözlerim hafifçe büyürken elimdeki kahve bardağını yeniden masanın üzerine bıraktım. Tabii dosyalara dökmemeye dikkat ederek. Derin bir nefes verip elini en üstte duran dosyaya attı. Kapağı açıp önüme bıraktı ve ben dosyada gözlerimi gezdirmeye başlarken o ise konuşmaya başladı.
“45 yaşında erkek hasta, ani göğüs ağrısı ile gelmiş. Troponin yüksek, EKG’de ST elevasyonu var. Klasik stemi yani. Ama bak, anjiyoda lezyon yok.” dedi dosyayı işaret ederek. “Vaka sende değildi galiba ilk kez görüyorsun.” Onaylayarak kafa sallarken kaşlarımı çattım.
“Yani anjiyoda sorun yok ama kalp enfarktürüsü var, klasik değil. Koroner arter spazmı olabilir, prinzmetal anginası mesela?” Oğuz oturduğu yere yayılarak hafifçe gülümsedi ve bardağını tekrardan eline alıp kahvesinden bir yudum alırken, “Olabilir ama hastanın anamnezinde soğuk mazuriyeti yok, migren veya benzeri bir nörolojik bulgu da yok ama Ulaş’la konuşabilirim Spazm ihtimali düşük.” diy cevapladı. Ardından dosyadan bir rapor çıkardı ve bana uzattı. “Baktım ben, hastada daha önce inflamatuar hastalık var. Vaskülit olabilir. Koroner arterlerde mikroanjiyopati tablosu oluşabilir.” Onaylarcasına kafamı salladım. Beynimin yine yanmaya başladığını hissedebiliyordum.
“Tamam, MR girer devreye o zaman. Kardiyak MR’da miyokardda ödem ve late gadolinium enhancement var mı diye bakarız.” Gözleri bir anda açılırken dosyada gözlerini hızla gezdirmeye devam etti.
“Anjiyoda sorun olmasa da vasküler düzeyde mikro damar tutumu olmalı.” Gözlerim etkilenmiş bir biçimde açılırken masaya bıraktığım bardağı yeniden parmaklarımın arasına alıp oturduğum koltukta geriye doğru yaslandım. Yüzümde ukala bir gülümseme oluşurken kahvemden bir yudum daha aldım.
“Peki tedavi planın ne olur?” Bakışlarını dosyadan çekmeden cevap verdi.
“Steroid ve immünsüpresyon başlarım. Antiplatelet var zaten. Ama anjiyo negatif oldupu için balon anjiyoplasti yapamam. Dikkatli izlemem gerekir.” Kıkırdamalarımı tutmaya çalışarak bir yudum daha aldım.
“Öyle mii? Peki komplikasyon riski ne? Ani kardiyak arreste sebep olabilir mi?” Parmakları kısa bir an saçlarını karıştırsa da birkaç saniyelik düşünmenin sonucunda cevap verdi.
“Evet, mikrodamar tutumu ciddi risk faktörüdür ama erken tanı ve tedavi ile... Sen beni mi test ediyorsun?” Kendimi daha fazla tutamadan kahkaha atmaya başladığımda kendimi sıkmaktan karnımın ağrıdığını hissettim. Yüzündeki ukala gülümsemenin yerini bozulan bir surat ifadesi alsa da bunun sahte olduğunu ikimiz de biliyorduk. Dudaklarını gülmemek için birbirine bastırsa da daha fazla dayanamayarak tıpkı benim yaptığım gibi gülmeye başladı. Öğrendiğim şeylerden sonra gülmek gerçekten çok iyi gelmişti.
“Bir vakamız daha var hanımefendi öyle hemen gülmeyin. Alın bunu çözün o zaman.” Dosyayı önüme attığında kafa salladım ve gülümseyerek elimdeki kahve bardağını bırakıp dosyayı parmaklarımın arasına aldım. Ama o muhtemelen günlerdir bu dosyalara bakıyordu ve neredeyse vakaları ezberlemişti. “27 yaşında kadın, üst karın ağrısı ama tuhaf olan... Çevresine zarar veriyor ve ani öfke patlamaları var. Psikiyatriye yönlendirmek için biraz daha incelemek istedim. Hasta üç aydır sık sık çarpıntı, terleme ve kilo kaybı yaşıyor. Fizik muayenede hipertansiyon ve taşikardi var. Karın ağrısı da epigastrik bölgede. Sonuçlarına göre de adrenalin ve noradrenalin yüksek.”
“Psikiyatriymiş... Ulan basmışlar kadına antidepresanı! Ama bak şu plazma metanefrin düzeyine, tavan yapmış.” Oğuz verdiğim tepki karşısında ufak bir kahkaha attı.
“Tamam, hormon yüksek ama bu semptomları başka şeyler de yapar. Graves mesela? Tiroidi neden dışlıyorsun?” Parmaklarım istemsizce saçlarımın arasına daldı.
“Çünkü tiroid hastası insan kafasını duvara vurup kardeşini bıçaklamaya kalkmaz. Nokta atışı sinir sistemi.” Kaşları anlamsızca çatılırken derin bir nefes vererek dosyaya tekrardan baktı.
“Klinik tablo baskın evet ama... graves de delirtir. Ayrıca tiroid göz bulgusu yapar. Bu kızda proptozis yok. Gözleri sakin.” Dosyayı fırlatırcasına masaya atarak ayağa kalktığımda irkilerek olduğu koltukta geriye gitti. Baş parmağını ağzına götürerek damağını çektiğinde neredeyse söyleyeceklerimi unutarak gülmeye başlayacaktım. Kafasını ne buldun dercesine iki yana salladığında gözlerimin tekrar açıldığını hissettim.
“Feo! Tanısı zor ama cerrahi müdahaleyle kurtarılma ihtimali var. Ameliyatı sen yaparsan ve eğer bana haber vermezsen,” gözlerimi kısarak işaret parmağımı hava doğru kaldırıp üzerine doğru salladım. “Seni o masaya kelepçeleyip beynini matkapla delerim Oğuz.” Ellerini gülerek havaya kaldırdığında bende aynı şekilde gülerek tekrar yanına oturdum. Diğer dosyaları elinin tersiyle kenara ittiğinde tekrar gülmeye başlamıştım. Oğuz’la kafa yapımız genel olarak uyuşuyordu.
“Bölmek istemezdim ama polisler kapıya yaklaşıyor.” Duyduğum cümle kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olurken ani bir şekilde ayağa fırladım. Oğuz da benden farksız değildi.
“Ne? Ben her şeyi sildim gelemezler, bulamazlar onu.”
“Kontrol sağlıyorum Oğuz.” Oğuz kafasını sallayarak onayladıktan hemen sonra yapay zeka tekrardan konuştu. “Sanırım birisi ihbar etmiş.” Gözlerim şaşkınlıkla açılırken Oğuz kolumdan tutup çekerek koridorun hemen solunda bulunan banyoya doğru itti beni. Suyu açtıktan hemen sonra kapıyı çarparak kapattı ve aradan saniyeler geçmeden kapının sesi yankılandı evde.
“Açar mısınız? Hakkınızda ihbar var.” Bacaklarımın titrediğini hissetsem dahi nefesimi tutarak ses çıkarmamaya devam ettim. Kapının açılış sesi yanımda resmen bomba patlamışcasına bir etki yaratmıştı bedenimde. Suyu kısarak kulağımı kapıya dayayıp seslerini duymaya çalıştım.
“Buyurun, kime bakmıştınız?” Oğuz’un sesi tahmin ettiğimden çok daha az titriyordu. Ama yine de polislerin bir şey sakladığını daha doğrusu beni sakladığını anlamaları imkansız değildi.
“Kasırga’nın bu evde saklandığına dair bir ihbar aldık.” Oğuz’un alay dolu kahkahası kulaklarıma çarparken ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Neden gülmüştü ya da neden cevap verirken sesi bu kadar normal ve aynı zamanda bu kadar titrek çıkıyordu.
“Siz şu eve bir bakar mısınız? Kasırga’yı burada saklasam size kapıyı çok daha geç açardım. Ayrıca gördüğünüz üzere üzerimde bornoz var, saçlarım ıslak? Sesi duyuyorsanız kapıyı açmak için suyu kapatmadan çıkmışım banyodan. Johss suyu kapatır mısın?”
“Tabii ki Oğuz.”
Su ani bir şekilde kesilirken kalbimin bir anlığına teklediğini hissettim. Sanırım buradan dönüş yoktu.
“Peki Oğuz Bey eğer tehlikede olduğunuzu hissederseniz yardım çağırmaktan çekinmeyin.” Adım sesleri yavaşça uzaklaşırken etrafta uzun bir sessizlik oldu. Kapının kapandığını duyduğum anda yere oturup sırtımı kapıya dayayarak derin bir nefes verdim. Resmen köşeden dönmüştüm. Mahkeme kararıyla gelmiş olsalardı evi arayabilirlerdi ama muhtemelen acil ihbarla geldikleri ve Oğuz’un bu tavrı sayesinde bunu yapamamışlardı. Akciğerlerime dakikalardır ilk kez hava girmiş gibi hissediyordum.
“Gelebilirsin.” Kapıyı hızla açıp dışarı çıktığımda tam da anlattığı gibi saçları ıslaktı ve üzerinde bornoz vardı. Yüzündeki alay dolu gülümsemeyle birlikte bornozu çıkarıp sandalyeye attığında bende gülmeden edememiştim.
“Kıyafetlerinin görünmediğine dua etmelisin. Ayrıca saçlarını nasıl yaptın?” Aynanın karşısına geçip parmaklarını sarı saçlarına daldırırken bir kez daha gülümsedi.
“Eski usül kızım, kafamı çeşmenin altına tuttum.” Aradan geçen dakikalar gülmekten karnımın ağrımasına sebep olurken tekrar yerimize oturmuştuk.
“Kağıtlarla uğraşmaktansa hastanın odasına girdiğimiz anda açılan hologramlara kurban olurum. Ne çok kağıt var masada anasını satayım.”
“Harbi mi ya? Ben kağıtlarla uğraşmayı daha çok seviyorum.” Bakışları şaşkınlık içinde bana kayarken bardağındaki son yudumu da hızla kafasını dikerek bardağı diğer on bardağın yanına bıraktı.
“Sadece dokuz gün kaldı ve heyette olmak çok gerici.” Kaşlarım anlamsız bir biçimde çatılırken aynı bakışı üzerimde hissettim. Yine ne vardı? Bilmediğim yine ne olmuş olabilirdi?
“Neye dokuz gün kaldı Oğuz?”
“Lütfen bana şaka yaptığını söyle Duru. Ekipler tekrardan kurulacak.” Kurduğu cümle kulaklarımda her geçen saniye yankılanmaya devam etti. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibiydi. Ben bunu tamamen unutmuştum. Ağzım şaşkınlıkla bir karış aşağı doğru açılırken gözümün önüne gelen görüntüler her şeyin beynimde yerli yerine oturmasına sebep olmuştu. Demek hastane bu ara o yüzden sakindi ya da herkes sürekli bu yüzden kütüphanedeydi. Asistanlar doktorları kızdırmamaya çalışıyordu ve Altuğ günlerdir hatta belki de haftalardır bu yüzden nöbetlere kalmak istemeyip günde on bardak kahve içip üstüne bir de kendini kütüphaneye kilitleyip saatlerce çalışıyordu. Gerçekten mükemmel, tam tescilli bir aptaldım. Bakışları bana kayarken parmaklarını gözlerimin önünde şıklatmasıyla birlikte kendime geldim.
“Heyette kim var?” Birkaç saniye uzaklara dalarak düşündükten sonra bir elini havaya kaldırıp parmaklarıyla teker teker saymaya başladı.
“Ben varım, Faruk Hoca var, Barut Hoca var, Aras ve Ulaş Hoca da var tabii ama onların pek katılacağını sanmıyorum. Başka dallardan gelen birkaç yaşlı doktor daha var. Ha bir de şu yeni gelen Kadın Doğum Uzmanı var.”
“İzin verirsen çığlık atabilir miyim?” Bir yandan gülmeye devam ederken ellerini omuzlarımın iki yanına koyarak mavi gözlerini gözlerimin tam içine dikti.
“Saçmalama lan, şimdi çalış başlamaya. Yemek yeme, duşa falan girme halledersin. Ben uzmanlık sınavına girdiğimde en kazık soran yaşlı bir doktor vardı, Barut da zorlar biraz. Aras genelde umursamaz ama belli olmuyor ne yapacağı. Ulaş kolay sorar merak etme. Ben genelde kazık sorarım ama sana bir kıyak geçeriz. Bekle ben sana hazırlanırken kullandığım kitapları getireyim. Sen de yapay zekadan isteyebilirsin. Ayrıca seni kendi ekibime almaya uğraşırım ama her ekip başı doktor kendine bir asistan seçme hakkına sahip. Yani ekibinden çıkarmak istemediği biri olursa onu çıkarmama hakkına sahip.”
Ertesi Gün...
“Duru? Gerçekten haklılarmış, kış uykusuna yatıyormuşsun. Duru? Telefonun yarım saatir sekiz kere çalıyor. Ayrıca kalkmazsan geç kalacağız.” Dağılmış saçlarımı yüzümden çekmeye çalışarak kafamı kaldırdım. Daha uyuyalı iki saat olmuştu zaten. Başım o kadar ağrıyordu ki muhtemelen biri kafamı kaldırıma vursa daha az acı çekerdim. Gözümün önüne gelen saçlarımı tekrardan üfleyip sendeleyerek olduğum koltuktan kalkmaya çalıştım. Parmaklarım telefona uzanırken tekrar çalmasıyla birlikte derin bir nefes verdim. Onlarca mesaj gelmişti. Dört kere Altay ve şimdikini de sayarsak beş kere de Altuğ aramıştı.
“Efendim Altuğ?”
“Yaşıyorsun, yaşıyorsun değil mi?”
“Yoo, ben aslında öldüm.” Uykusuzlukla gözlerimi ovuştururken önüme bırakılan kahve bardağıyla kafamı sallayarak gülümsedim.
“Lan sümsük suratlı kuzenim benim, tüm İstanbul’da seni arıyoruz. Ne bok yiyorsun, nerede yattın?” Dudaklarımdan alay dolu bir kıkırtı kaçarken bardaktan bir yudum aldım.
“Altay bulurdu beni, maksimum birkaç dakikasını falan alırdı?”
“Hayatımda senin kadar zeki çok az insan tanıdım biliyor musun, bir imza alabilir miyim? Ulan olduğun ev hangi siktiğimin eviyse yüksek güvenlik duvarı var.”
“Hastaneye gelince konuşuruz.” Bıkkınlık dolu bir nefes verişin ardından ani bir şekilde kapattı telefonu. Haklı olabilirlerdi ama bu benim de haklı olduğum gerçeğini değiştirmezdi.
“İyi misin?” Duyduğum sesle birlikte kafamı yukarı kaldırıp gülümserken saçlarımı bir kez daha geriye attım.
“Kusura bakma bu arada, rahatsızlık vermişimdir.” Kaşları çatıldığı anda gülerek ağzıma hayali bir fermuar çektim. Koltuğun üzerine bıraktığı kıyafetleri gördüğümde bardağı koşarak tezgahın üzerine bırakıp hızlıca üzerimi değiştirdim. Bu şekilde gidersem şüphe çekebilirdim. Maskemi yanıma alırsam ve beklenmedik bir durumla karşılaşırsak ifşa da olabilirdim ama zaten dolabımda yedeklerim vardı. Bu yüzden pek önemsemedim ve Oğuz’un da geç kalmaması için hemen peşinden koşarak dışarı çıktım.
Hastanede
Hastanenin önünde durduğumuzda bedenimdeki gerginliğin kalp atışlarımı hızlandırdığını hissedebiliyordum. İçeride Altuğ muhtemelen bana koca bir nutuk çekecekti ama bundan kaçışım kesin bir ifadeyle sıfırdı. Gerçi güzel manipüle edebilirsem çok fazla kızacağını sanmıyordum ama eğer gerçekten sinirliyse tam anlamıyla sıçmıştım. Duyulan siren sesleriyle birlikte Oğuz’la bakışlarımız kesişirken yanımdan geçen asistanlara ve hemşirelere seslendim.
“Bize eldiven ve önlük getirin çabuk!”
“Hemen getiriyorum hocam.” Asistan koşarak içeri gittiğinde çantamı dönen kapının yanına bırakarak duran ambulanslardan birinin yanına koştum. Paramedikler telaş içinde kapıyı açarken kalbim delicesine çarpıyordu. Gerginliğim bütün bedenime yayılmıştı. İlk ambulans yanımıza yaklaşırken hızla gelen eldivenleri giydik.
“Getir getir!” Paramedikler açılan kapılardan hızla sedyeyi çıkarıp önümüzde durdurduğunda yüzlerinde donuk bir ifade vardı.
“Nedir?”
“32 yaşında erkek hasta, trafik kazası. Bilinci kapalı, batın şiş, tansiyon düşük ve nabzı zayıf. Araç içinde sıkışmış, iç kanama şüphesi var. Sol femurda açık kırık var, çok fazla kan kaybetmş. IV geniş damar yolu açtık, iki ünite sıvı verildi ama tansiyon toparlanmıyor.” Söylediklerinden sonra şok içinde hastaya bakarken Oğuz adamı kısa bir süre süzdü.
“Travma odasına alalım, laparatomi hazırlansın, kan bankasına haber verin. Batında internal bleeding var. Bu hasta bende, branşı fark etmez cerrahlara haber verin!” Kafa sallayarak geri çekilirken sedyeyi hızla sürükleyerek götürdü. İkinci ambulans yanımıza yaklaştığında derin bir nefes verdim. Asistanlardan birisi cerrahlara haber vermek için içeri koşarken bir diğerinin yanıma gelmesiyle gülümsedim. İkinci ambulansın kapısı açılırken Ulaş ve Aras koşarak kapının önünde durdular. Paramedikler sedyeyi hızla indirirken gelenin çocuk olduğunu gördüğüm an duraksadım.
“Aras vakayı sen al.” Ulaş, Aras’ın omzuna vurup öne doğru koşmasını sağlarken vücudundaki yanıkları görmemek için kafamı diğer tarafa çevirdim. Yalnızca sekiz yaşlarındaydı ve vücudunun neredeyse %40 kadarı yanmıştı. Aras bağırışlar ve acı dolu inlemeler eşliğinde sedyeyi içeri sürüklerken üçüncü ambulans kapının önünde durduğunda sahada yalnızca Ulaş ve ben kalmıştık. İkimiz aynı anda açılan kapının önüne ilerledik.
“Nedir durum?”
“55 yaşında erkek, ciddi göğüs travaması ve kardiyak arrest öyküsü. Yolda CPR uyguladık ayrıca defibrilasyon yapıldı. Spontan dolaşımı geri döndü. İki kere kalbi durdu şu an nabzı çok zayıf, saturasyon düşük, bilateral kaburga kırıkları var, sağda pnömotoraks şüphesi.” Ulaş’ın bakışları bana kayarken hafifçe geri çekildi.
“Toraks setini hazırlayın, kardiyak eko çekilsin. Tamponad riski olabilir. CPR takımını hazır tutun, yeniden arrest riski yüksek. Hadi hadi! Kerem benimle gel!” Sedyeyi hızla acil kapısından içeri sürerken Kerem hemen peşimden koşuyordu. Genelde Cancan olurdu buralarda ama bugün olmaması hayretler içinde kalmama sebep olmuştu. İçeri girdiğimiz anda sedyenin diğer ucunu tuttum ve Kerem de tam karşıma geçti.
“Yatağa alıyoruz. 1,2,3!” Sedye yatağa transfer ediliğinde paramedikler diğer sedyeyi alarak anında uzaklaştılar. Eldivenlerimi hızlı bir şekilde çıkartıp yenilerini taktığımda başlamadan önce derin bir nefes verdim. Bu hastanın ölmesine izin vermeyecektim. Hemşirenin sesiyle birlikte bakışlarımı monitöre çevirdim.
“Saturasyon %82, nabız zayıf, tansiyon 60’a 40!” Gözlerim alevler içinde Kerem’e kaydı.
“Geniş damar yolu aç, 2 litre ringer laktat başla! Hemşire toraks setini getir çabuk!” Kendimi bu anlarda dizi setindeymiş gibi hissediyordum. Onlar hızla hareket edip dediklerimi yapmaya çalışırken monitörden gelen sesle birlikte duraksadım.
“Nabız gitti hocam!” Hemşirenin toraks tüpünü getirmesiyle birlikte hızlı bir şekilde streil alana geçerek tüpü elime aldım.
“Kerem sakin ol ve CPR başla. 30 bası 2 solunum, hadi!” Korktuğu belliydi ama yine de dediklerimi yaparak bana yardımcı olmaya çalışıyordu. Dudaklarımın arasından devam etmesini söyleyen fısıltılar çıkıyordu. Dördüncü ve beşinci interkosal aralıklardan girerek midaksiller hata ulaştım ve derin bir nefes alarak tüpü ilerlettim. Hemşirenin yüzünde koca bir gülümseme oluşurken Kerem de pek farklı değildi.
“Hava çıkışı var hocam, saturasyon %90’a çıktı. Nabız geri geldi, 90.” Derin bir nefes verip duruşumu düzeltirken bakışlarım monitörden ayrılmadı.
“Güzel, Göğüs drenajını sabitleyin. Acil eko istiyorum. Kan gazını da hemen getirin.” Asistanlardan ya da hemşirelerden birinin konuşmadığını bilerek gelen ses sonucunda sinirle arkamı döndüm.
“Yolda iki kez arrest olmuş zaten Duru.”
“Birincisi Barut Hocam, bu benim vakam ve ikincisi gidip zift içmeye devam etmenizi tavsiye ederim.” Bakışlarım tekrardan bana yardım eden hemşireye ve Kerem’e döndü. “Laparatomi ekibi hazırlansın, iç kanama şüphesi var.”
“Hocam EKG çekiliyor. Kan gazı geldi, laktat yüksek.” dedi Kerem bakışlarını Barut’tan saklamaya çalışarak. Göz devirerek güldüğümde biraz olsun sakinlemişti.
“Tamam, sıvı ve basınçlı serum takviyesine devam edin. Kan bankasından üç ünite kan takviyesi isteyin. Monitörü bırakmayın, solunum sürekli kontrol edilsin.” Gözlerim bir kez daha monitörü ve hastayı süzdü. “Toraks stabil, göğüs direnajı iyi çalışıyor. Söylediklerimi yapıp dosyasını bana getir, acil bir durum olursa haber ver Kerem.” Kafa sallayarak onayladığında eldivenlerimi çıkararak çöpe attım ve derin bir nefes verdim. Güne böyle başlamak istemezdim. Zaten gergindim ve vaka daha da gerilmeme sebep olmuştu. Adımlarım aşağı kata ilerlerken peşimden gelen adım sesleriyle birlikte bıkkınlık dolu bir nefes vererek olduğum yerde durdum.
“İstersen sonra gelebilirim?” Duyduğum sesin nazikliği karşısında kaşlarımı çatarak arkamı döndüğümde Ulaş’ı görmemle beraber yüzümün yumuşadığını hissettim.
“Ha yok, özür dilerim ya Altuğ sandım.” Ellerini önlüğünün ceplerine koyarak gülümsedi ve birkaç büyük adımla birlikte artık hemen önümdeydi.
“Birincisi Duru Hanım, ben o iyiyim ayaklarını yemem. İkincisi, Altuğ’dan neden kaçıyorsun? Üçüncüsü ve en önemlisi, benimle gelip kahve içerken anlatıyorsun yoksa meraktan sedyelere düşerim. Çatlarım kızım ,hadi!” Ağzımdan tek bir kelime dahi dökülemeden kolumdan tutarak sürüklemeye başlamıştı. Ulaş’ın bu hallerine gülmemek mümkün değildi.
“Tamam, tamam dur çekme. Kolumu sana taktırırım.” Saniyeler içinde hastanenin kantininde bulmuştum kendimi. Uzattığı kahveyle birlikte gülmeye başladığım anda o da delici bakışlarına başlamıştı. Adımlarım peşinden ilerlerken boş bir masa bularak oturduğumuzda bakışları meraklı bir çocuk misali üstümdeydi. Derin bir nefes verip kelimelerimi sentezlemeye çalışarak anlatmaya başladım.
“Altuğ’dan kaçma sebebim ona haber vermeden gece bir arkadaşımda kalmış olmam. Kızma sebebi ise muhtemelen öldürüldüğümü falan sandı, üstelik kimde kaldığımı da bilmiyor. Aradı, sesi fazla gergindi. Ben de o yüzden kaçıyorum işte Ulaş Bey. Mutlu musunuz? İçiniz ferahladı mı?” Dudaklarını birbirine bastırıp hafif bi tebessüm yollamakla yetindi.
“Duru Ceylin Öztürk.” Duyduğum cümle kaşlarımı çatarak arkama dönmeme sebep olurken yüzüme alay dolu bir gülümseme yerleşti.
“Oo.” dedim dalga geçercesine. “Buyurun Faruk Bey.”
“Odama gel.” Sesi bir duvar kadar sert ve net olsa dahi bu beni asla korkutmadı. Aksine daha fazla gülmeme sebep olmuştu. Elimdeki kahve bardağını masanın üzerine bırakarak Ulaş’a son bir bakış atıp adımlarını takip ettim. Odası tabii ki üst katlardaydı. Koskoca Faruk Karasu’ydu o. Asansörü kullanmak yerine merdivenlerden çıkmayı tercih etmesi şaşırmama sebep olmuştu. Narin bacakları yorulmayı göze almıştı demek. Odasının önüne geldiğimizde kısa bir anlığına damarlarımdan akan kanın hızlandığını hissettim. Adımlarını takip edip içeri girerken bedenimin mavi ışıklarla süzüldüğünü fark ettim. Bu oda tabii ki yüksek güvenlikli bir odaydı. Tahmin ettiğimin aksine içeride yalnız değildim. Birkaç polis, dayım, Oğuz, Altuğ, birkaç yaşlı adam ve tabii ki üç oğlundan ikisi de buradaydı. Hemen ardımdan Ulaş içeri girerken kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. Bu da neydi şimdi? Kapı görevliler tarafından kapatılırken Faruk ellerini arkasında birleştirerek tam önümde durdu.
“Beni sevmiyorsun, hükümeti sevmiyorsun ve senin Kasırga olmandan daha doğru hiçbir şey olamaz.” Yüzümde alay dolu bir gülümseme oluşurken dayımın söylediklerini unutmamaya çalıştım. Kalp atışlarımın hızlanmasına engel olmalıydım. Duygularımı belli etmemeliydim.
“Süreci incelemeden sonuçlara atlarsan yanlışların doğrularını siler Faruk Karasu.” Aynı alay dolu gülümseme dudaklarının yukarı doğru kıvrılmasına sebep olurken yanında duran iki adamına tek parmak hareketiyle emir verdi. Birisi dayımın yanına diğeri ise Altuğ’un yanına geçerken tek kaşımın havaya kalkmasına engel olamadım. Kafasının işaretiyle birlikte gösterdiği sandalyeye oturarak bir bacağımı diğerinin üzerine attım.
“Ne istediğini söyle.”
“Bu bir yalan makinesi. Eğer Kasırga olmadığın doğru çıkarsa hastanenin yönetimi bir haftalığına yalnızca sende olacak ve burada olan herkes senin emrinde olacak. Ama eğer Kasırga sensen, bu odada olanlarla birlikte nasıl öleceğini seçerim.” Gülümseyerek ayağa kalkıp üzerimdeki önlüğü çıkardım ve dalga geçercesine omzuna attım. Çantamı da masasına fırlatarak eşyalarının devrilmesine sebep olduktan sonra tekrardan yerime oturdum.
“Anlaştık.” Altuğ’un gözleri kısa bir anlığına büyüse de belli etmemeye çalıştı. Bileğime ve boynuma yerleştirilen kablolar kısa bir anlığına kalbimin teklemesine sebep olmuştu. Bunu başarabilirdim. Bunu yapabilirdim. Duygularıma karşı koyabilirdim. Dayım bu odadayken onun yüzünü yere eğdirip kimsenin hayatını tehlikeye atamazdım.
“Başlayabiliriz efendim.” Faruk sandalyelerden birini çekerek tam önüme oturduğunda ona üstten bakıyor olmak bile gülmeme sebep olmuştu. Nerdeyse benim boylarımda bir adamın en az bir doksan üç oğlu mu vardı? Tam çıldırmalıktı. Onun aksine üzerine eğilen ben olduğum anda kravatını çekiştirerek geriledi ve sandalyesinde gerinmeye başladı. Rezil olmamalıydı, o bir üstaddı.
“Kasırga sen misin Duru Ceylin Öztürk?” Kendine engel ol. Kendine engel ol. Duygularına hakim ol. Duygularına hakim ol. Bunu yapabilirsin. Bunu yapabilirsin. Az önce yaptığım gibi bir bacağımı diğerinin üzerine atarken masanın üzerinde duran kahve bardağına uzanarak kafama diktim. Şekersizdi. Kendimi rahatlatmaya çalışarak gözlerimi kısa bir an dayıma dikip geri çektim.
“Hayır.” dedim en sonunda. Odadaki bütün bakışlar makineye kayarken içerideki sessizlik gülmeme sebep olmuştu ve gülmek insanın nabzını hızlandıran bir durum olduğundan dolayı kahkaha atıyor olmam pek işlerine gelmemişti. Terlemiyordum. En azından bunu başarabilmiştim. “Eğer Kasırga ben olsaydım çoktan koltuğunu fethetmiş olurdum.” Gözleri alevle parlarken makinenin yeşil ışığının yanmasıyla birlikte herkesin ağzı neredeyse bir karış aşağı düşmüştü. Buna bende dahildim ama aynı şekilde devam ederek duygularımı belli etmemem gerekiyordu. Yapmam gereken tek şey özgüvenli olmak ve duygularımı saklamaktı. Duru son zamanlarda afallıyor olabilirdi ama Kasırga düştüğü yerden takla atarak kalkmak zorundaydı. Kravatını ikinci kez düzelterek diğer soruya geçti.
“Kasırga’nın kim olduğunu biliyor musun ya da yardım aldığı birini tanıyor musun?”
“Kendisini tanımıyorum, kişiliklerimiz benzese dahi aynı kişi değiliz anla artık. Ayrıca birinden yardım aldığını da sanmıyorum. Ama yardım alacak olsaydı seni bile ağına düşürebilirdi.” Çok geçmeden makinede yanan yeşil ışıkla birlikte gözlerindeki alevin daha çok büyüdüğünü hissettim. Sesli bir şekilde yutkunurken hafif bir şekilde öksürmeyi de ihmal etmedi.
“Kasırga olsaydın yapacağın ilk iş ne olurdu?”
“Senin gibi şerefsizleri gebertmek.”
Makinenin yeşil ışığı son kez yanarken korumalardan birinin ani bir şekilde fırlayarak yakamı kavrayıp sırtımı sertçe duvara yapıştırması bir oldu. Tek bir saniye beklemeden dizimi diyaframına geçirerek nefesinin kesilmesini sağladım. Parmaklarım hız kesmeden yakasını kavradığında sert bir kafa attım. Olanlardan sonra diğer adamların rahat duracağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sallanan yumruktan eğilerek kaçtığımda geri yukarı kalkarken bacağımı kaldırarak sert bir tekme daha savurdum. Dişlerinin kırıldığını hissettim ama önemsemedim. Kablolardan birini alıp sırtına basarak boyumun yükselmesini sağladım. Önümde duran adamın boynuna arkasından kabloyı sardığımda ikisi de devrilmek üzereydi. Ayaklarımdan son bir güç alarak öne doğru zıpladım. Evet belimi kırma ihtimalim vardı ama adamın üzerinden kolayca atlayabilmem yüzümde alay dolu bir gülümseme oluşmasına sebep olmuştu. Odadaki diğer adam isa arkadan saldırmayı seçmişti. Tam arkamda duran masanın üzerine çıktığını hissedebiliyordum. Üçe kadar sayarak kafamı aşağı doğru eğdiğimde o da aynı anda atlamıştı. Ama tek sorun üzerime değil üzerimden atlamış olmasıydı. Kafamı tekrar kaldırırken saçlarımın açıldığını hissettim. Adam yerden kalktığında olduğum yerde kısa bir tur dönerek ayağımı duvara doğru kaldırıp boynuna bastırdım. Sırtı sertçe duvara çarparken nefes almaya çalışıyordu. Kafamda hissettiğim silahın namlusuyla birlikte duraksadım. Ayağımı duvardan indirirken sırıtarak ellerimi kaldırdım ve aradan tek bir saniye geçmeden kafamı geriye doğru atarak sert br kafa attım. Refleksle tetiğe basacağını bildiğimden hemen ardından kafamı sağa yatırdığımda art arda sıktığı kurşunlar az önce duvara yasladığım nefes almaya çalışan adama denk gelmişti. Dirseğimi hızla suratına geçirirken kolunu hızla aşağı çekip ters çevirdiğimde dudaklarından acı dolu bir inleme çıkmıştı. Silahı yere düştüğünde diğerlerinin onu almak için ayaklandığını hissettim. Adamı hızla duvara itip kafasını vurmasına sağlarken silaha en yakın olan ve yerden kalkamadan elini uzatan adamın eline basarak durmasını sağlayarak silahı yerden aldım. Çığlık atmamak için zor durduğunu hissedebiliyordum. Saçlarımın sertçe aşağı çekilmesiyle birlikte odada onlarca koruma olduğunu tekrar hatırlamıştım. Dirseğimi diyaframına geçirdiğimde gerileyerek tam arkasındaki sandalyeye çarpmıştı ve yüzünde oluşan gülümsemeyle birlikte sandalyeyi havaya doğru kaldırdı. Elimde tuttuğum silahı açık pencereye atıp aşağı düşmesini sağlarken yanına ilerledim. Sandalyeyi fırlattığı anda bacağımı olduğu sandalyeye uzatarak aşağı eğildim. Sandalyenin düşmesini sağlarken olduğum yerden kalkmadan dirseğimin sertçe suratına çarpmasını sağladım. Kaç kişi kalmışlardı? Ayağa kalktığım anda belime sarılıp beni geriye doğru çeken kolları hissettim. İstediğini yaparak geriye doğru ilerledim. İkimiz birlikte pencerenin kenarına sertçe çarptığımızda nefes alışverişlerinin hızlandığını hissedebiliyordum. Göğsünden destek alarak önümde duran adama sert bir tekme attım. Anında arkamı dönüp giydiği smokinin ensesinden yakalayarak aşağı düşmesini engellediğimde yaşama sevinciyle aldığı nefesi hissettim. Belindeki tabancayı alarak adamı sertçe geriye doğru çektim. Hepsi aynı yere yığılmışcasına yan yanaydı. Parmaklarımın arasında duran tabancayı pencerenin hemen dışında duran güvenlik dronlarından birine doğrultarak ateş ettim. Dron küçük bir patlamayla yere düşerken tabancanın ucundan çıkan dumana üfleyerek kalan kurşunları yere boşalttım ve yavaş adımlarla Faruk’un yanına ilerledim. Elini alıp tabancayı sertçe avuçlarının arasına bıraktım.
“Yarın sen dahil bu odadaki herkes pembe giyip gelecek. Ayrıca senin emrinde olan herkes yarın hastanenin temizliğinden sorumlu olacak ve çöpleri toplayacak.” Tek bir kelime söylemeden gözlerimin önüne düşen saç tutamlarına üfleyerek hızlı adımlarla odadan çıktım. Çıkarken masanın üzerinde duran bardakta parmaklarımı gezdirerek yere düşmesini ve dökülmesini sağladım. Nefes alamayacak kadar yorgundum ama bu umursadığım son şey dahi değildi. Arkamda tek bir adım sesi yoktu. İçerideki herkesin şok geçirdiğine adım kadar emindim. Bugünden sonra kimliğimin ifşa olmasından asla korkmayacaktım. Korkulması gereken şeyler sırasında kimliğimin ifşa olması değil benim adım yazmalıydı.
Duru.
Ceylin.
Öztürk.
Telefonumun titremesiyle birlikte gülümsedim. Kim bilir kim ne yazmıştı? Gözlerimi ekrana dikerken gelen onlarca mesaj karşısında kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.
Çığlık: Beni ne ara unuttun be prenses?
Çığlık: Oradakileri inandırmış olabilirsin ama ben senin Kasırga olduğunu biliyorum.
Çığlık: Attığım konuma gel.
Çığlık: Bakalım yumrukların bana bir metreden fazla yaklaşabilecek mi?
Altay mesajlarıma erişirse tek gitmeme asla izin vermezdi. Ayrıca bu herif bana yalnızca arada bir yazmak yerine her gün tehdit mesajları yollasa gerçekten tehdit edildiğimi hissedebilirdim ama bu şekilde hiç inandırıcı gelmiyordu. Ondan korkmalı mıydım yoksa hükümet yanlılarından biri olduğunu düşünerek boşverip kendi yoluma bakmalı mıydım bilmiyordum.
Çığlık: Ee geliyor musun? Bu arada kardeşin hâlâ yaşıyor.
Etrafımın kısa bir anlığına karardığını hissettim. Başım fena dönüyordu. Midem takla atmaya başlamıştı ve damarlarımdan akan kan yoğun bir adrenalin seliyle hızlanmıştı. Bacaklarımın titrediğini ve beni daha fazla ayakta tutmak istemediğini hissettim. Oraya gideceğimi o da ben de biliyorduk. Birinin aniden koluma girmesiyle birlikte telefonu ani bir şekilde kapattım.
“İyi misin? Sakin ol, nefes al. Darbe mi aldın, ne oldu?” Kafamı yavaşça kaldırdığım anda yüzümde alaylı bir gülümseme oluşsa da yalnızca birkaç saniyeliğine sürmüştü. Aras Ata’dan bunları duymak gerçekten garipti. Neden titrediğimi ya da neden ağlamak üzere olduğumu bilmiyordum ama buradan hemen çıkmam gerekiyordu. Attığı konum buraya zaten çok uzaktı.
“İyiyim, sorun yok. Eve gitmem gerekiyor, teşekkür ederim yardımın için.” Telefonun ekranına kısa bir bakış atarak tekrar kapattım. Başka mesaj gelmiş gibi görünmüyordu. Altay telefona erişim olsaydı fark ederdi. Çığlık başkasını kullanarak beni gözetliyordu ve kahretsin ki benden her zaman bir adım öndeydi. Hızla ayaklanarak giyinme odasına girdiğimde içeride kimsenin olmaması işime gelmişti. Dolabımın gizli kısmını açarak maskemi ve kıyafetlerimi giydiğimde yaklaşan adım sesleriyle birlikte nefesimin kesilmesine engel olamadım. Buradan hemen çıkmam gerekiyordu.
“Duru? Oğuz ben, içeride misin?” Kalp atışlarım tekrardan normale dönerken dolabıma yaslanarak derin bir nefes verdim.
“Gelebilirsin.” Kapı açıldığında ilk kez korkmadığımı hissetmiştim. Gözleri kısa bir anlığına üzerimde gezinirken dudaklarının bir kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
“Görev mi geldi? Ayrıca iyi misin sen?” Gözlerimi kısa bir anlığına kapatarak derin bir nefes verdim ve kafamı salladım. Adımları yavaşça yanıma yaklaşırken kapının ani bir şekilde açılmasıyla birlikte hızla önüme geçti. Kalbim delicesine çarparken derin bir nefes verip yana çekilmesiyle birlikte bakışlarım Altuğ ile buluşmuştu. Beni her yerde aradığı belliydi. Nefes nefese kalmıştı ve gözlerindeki korkuyu iliklerime kadar hissetmiştim. Tek bir saniye beklemeden kollarını ani bir şekilde bedenime sardı. Kollarının arası en güvenli yerlerdenn biriydi, bunun için yemin edebilirdim. Sarılışına aynı şekilde karşılık verirken her zamankinden çok daha uzun sarıldığını fark etmek suçlu hissetmeme sebep olmuştu.
“Özür dilerim. Çok korktun mu?”
“Onu siktir et, sen nereye gidiyorsun? Ayrıca Oğuz...” Bakışları kısa bir anlığına Oğuz’a daha sonra yeniden bana kaydı. Endişesini anlayabiliyordum ama Oğuz’u benim kadar en az o da tanıyordu. Gülümseyerek gözlerimi kapattığımda kafasını sallayarak karşılık verdi.
“Altay’a söyle, telefonumdaki mesajları zaten görüp dayıma haber salmıştır. Sana da atsın. Eğer iki saat içinde dönmezsem o zaman geleceksiniz tamam mı? Sakın erken gelmeyin.” Kafa sallayarak onayladığında gülümseyerek gizli çıkışı kullanarak dışarı çıktım. Attığı konumun neresi olduğunu bilmiyor oluşum benim için bir dezavantajdı. Onun içinse mükemmel bir fırsattı. Neden kimsenin gelmesini istemediğimi bilmiyordum ama bu artık tamamen kişisel bir meseleydi. Kardeşimle aramda yalnızca bir buçuk yaş vardı. Onu hatırlamıyordum bile.
Hakkında bildiğim tek bir kelime dahi yoktu ve o pislik herif kardeşimi benden çok daha fazla tanıyordu. Ne severdi mesela? Ne yerdi? Gözleri babam gibi yeşil miydi yoksa annem gibi kahverengi mi? Bana benziyor muydu? Benziyorsa ne kadar benziyordu? Ya da bir ablası olduğunu biliyor muydu? Boğazımda koca bir yumru vardı. Ağlamak istiyordum ama bunu dönüş yolunda yapmaktan başka çarem yoktu. Tabii dönebilirsem. Altımdaki motoru sonuna kadar zorlayarak gaza yüklenmeye devam ettim. Başka şansım yoktu. Ölmek artık umurumda dahi değildi. Tekerlerim asfaltta iyice kaymaya başlamıştı. Bu kadar hız yapmamam gerektiğini biliyordum çünkü durmak beni yine zorlayacaktı. Ama benim istediğim de zaten durmamaktı. Önemsemeyerek hızlanmaya devam ettim. Arabaların arasından hızla geçerken arkamdan edilen küfürleri dahi duymuyordum. Yalnızca birkaç saniye sürüyordu aramızdaki mesafenin metreleri ve kilometreleri aşması. Nihayet yapay zeka sayesinde bulduğum konumun önünde durduğumda duraksadım ve önümdeki koca binaya baktım. Kafamdaki kaskı çıkarıp motorun direksiyonuna asarken titrek bir nefes aldım. İçeri girişim kayıtlara geçecekti belki de ama buradan çıkmak pek mümkün olmayabilirdi. Kimseyi tehlikeye atmamak için benimle gelmelerini istememiştim belki de. Belki de bu yüzden çok kızıyordum onlara. Benim için hiç kimsenin kendisini tehlikeye atmasını istemiyordum ama günü geldiği an onlar savaş verirken komutan olmaya dahi hazırdım.
Gözlerim önümde duran binaya kayarken derin bir nefes aldım. Şehrin bazı yerleri insanlara yeni yaşamlar vaat etse ve romantik filmlerden fırlamış gibi görünse de bazı yerlerdeki yapılar korku filmlerini aratmıyordu. Gözlerimin gezindiği bina en fazla on üç katlı bir yapıydı. Her katı birbirinden farklı korku verir gibiydi insana. İçeriye bakamıyordum, pencerelerin tamamı filmle kaplanmıştı. Kapılar ani bir şekilde açılırken irkilerek bir adım geri çekildim. İçeri girmenin geri dönüşü yoktu. Cesaretimi toplayarak kapıyı sertçe iterek içeri girdim. Girdiğim anda burnuma çarpan metalik bir küf kokusu vardı. Etraf yosun tutacak kadar eski bir yapı gibi görünmüyordu ama artık kullanılmadığı ya da yenilenip tekrar kullanılmayacağı kesindi. Attığım her adım sanki zeminden her an bir şey fırlayacakmışcasına minik ve tetikliydi. Kapılar ani bir şekilde kapanırken telefonumdan gelen sinyalle birlikte okkalı bir küfür savurdum. Çığlık burası her ne kadar eski olsa da muhtemelen benim için özel teknolojilerle donatmıştı. Dışarıyla bütün bağlantım tamamen kesilmişti.
Yalnızdım.
Değilsin.
Etraf bir hayli karnalıktı. Gözümün karanlığa alışması normalde bu kadar uzun sürmezdi ama burada farklı bir şeyler olduğunu tahmin etmek de pek zor değildi. Adımlarım yavaşça ileri giderken karanlığın içinde ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Ayaklarıma her adımımda bir şey takılacakmış gibi oluyordu. Gelen minik bir rüzgar sesiyle birlikte her ne kadar aşağı eğilmeye çalışsam da duvarlardan gelen iğnelerden bazılarının kollarıma küçük çizikler açtığını hissedebiliyordum. Dünya bir anda dönmeye başlamıştı. Burası göründüğü gibi terk edilmiş falan değildi ve Çığlık içinde karşı konulamaz bir zekilik taşıyordu. Binanın teknolojik sistemi eski ve kullanılamayacak kadar kötü haldeydi. Bunu nasıl kullandığını düşünmeyi sonraya bırakmam gerektiğini fark ederek ileri doğru bir adım atmaya çalıştım. Görüşüm bulanıklaşmıştı. Ne enjekte ettiğini bilmiyordum ama bildiğiö tek şey bayılmayacak oluşumdu. Adımlarımı attığım her yer sanki çukurmuş gibi dizlerimin üzerine düşmeme sebep oluyordu. Giydiğim pantolon neredeyse yerdeki jiletler tarafından paramparça olmuştu. Kalkmaya çalışsam tekrar düşüyordum ve tekrardan kesiklerim artıyordu. Eğer kalkmazsam da kesikler derinleşmeye devam ediyordu. Bacaklarımdan ve dizlerimden aşağı süzülen kanın tenimi gıdıklayışını hissedebiliyordum. Gözlerim karanlığı sahiplenmek istemediğinden kesilerin ne kadar derin olduğunu anlayamıyordum. Bir zamandan sonra ayağa kalkmak neredeyse işkence gibi olmuştu. Başım her geçen saniye daha fazla dönmeye devam ediyordu ve tekrar yere düştüğüm her an benim aleyhime işliyordu.
“Buraya gelmek büyük cesaret Kasırga, tebrik ederim.” Duyduğum cümle gözlerimin hızla büyümesine sebep olurken birkaç dakika idrak etmekte zorlanmış gibiydim.
Bu benim sesimdi.
Aklım bana oyun oynamıyordu, bunun gayet farkındaydım. Benim sesimi kullanarak bana işkence mi yapıyordu? Beynim resmen oyun hamuruna dönmüş haldeydi. Kıpırdamayı keserek olduğum yerde ellerimi kafamın iki yanına bastırmakla yetindim.
“Kes şunu! Kes! Bana yalnızca ne istediğini söyle!” Boş bakışlarım bir süre daha karanlığın içinde bir şey görmek için çabaladı. Ama nafileydi. Hoparlörün yerini ya da Çığlık’ın beni nereden gözlemlediğini dahi bilmiyordum. Önce kendi sesimin en korkunç halinin içime işlediğini hissettim. Kendimi kaybetmiş ve kontrolümü kaybetmiş gibiydi. O ben değilim. O ben değilim. Bu yalnızca bir oyun. Bu yalnızca bir oyun.
Işıklar ani bir şekilde açılırken birkaç saniye gözlerimi kırpıştırdım. Görüşüm düzelmese dahi aydınlığın karanlıktan çok daha korkutucu olduğunu görmek pek de işime yaramamıştı. Gördüğüm şey boğazım acıyana dek güçlü bir çığlık atmama sebep olurken aklımı kaybetmediğime dair şüpheliydim.
“Şşt... Kendine bak! Seninle işim bittiğinde o hâlde olacaksın!” Omurgamdan aşağı doğruk bir ürperti inerken uzun zaman sonra bedenimin yalnızca korkudan titrediğini hissettim. Gözlerimin önünde duran kadının cesedine baktım. Kendi cesedime. Hologram olması gerçekçi oluşuna engel değildi. Kaşı, dudağı, her yeri kan revan içinde ve parçalanmış haldeydi. Bedeninde derin kesikler, morluklar ve çürümeler vardı. Midemin takla attığını hissederek gözlerimi kapattım. Buna daha fazla dayanamazdım. Oturduğum yerde bacaklarımdaki kesiklerin derinleştiğini hissettim. Gözlerim kararıyordu.
“Senin için öldük Duru, senin yüzünden öldük biz.”
“A-Anne? Hayır, hayır hayır... Gerçek değilsin.” Hıçkırıklarım güçlenmeye devam ederken iğnenin etkisinin bir an önce geçmesi için dualar etmeye başlamıştım. Her zerrem ayrı acılar içinde yanıyordu. Ruhum bedenimden yaşarken ayrılıyordu sanki. Anestezi verilmeden ameliyat edilebilirdi insan.
Kelimelerle.
“Senin savaşın asla bitmeyecek biliyorsun değil mi Ceylin? Çünkü en büyük düşmanın hep sendin.”
“Ba-Baba? Kes şunu! Kes, kes, kes!” Ağlayışlarım güçlendikçe hissettiğim acı katlanmaya devam ediyordu. Dudaklarımı çığlık atmamak için birbirine bastırırken güçlü bir kahkaha daha yankılandı.
“Yalnızca ölmelisin, benim ailemi sen öldürdün Duru Ceylin Öztürk! Ben de seni öldüreceğim.” Gözlerim ikinci kez kararmaya başlarken bedenime çarpan soğuk, metalik toplar dudaklarımdan acı dolu bir inleme yükselmesine sebep olmuştu. Çığlık her şeyi hesaplamıştı. Adımların tamamını ezberine kazımıştı. Omzumda ve karnımda -kaburgalarımın alt kısmında- hissettiğim ani acı afallamama sebep olurken parmaklarımın arasından sızan kanı hissettim. Çok fazla kan vardı. Yırtılan pantolonumdan tenime değen kaygan sıvı bunu kanıtlıyordu. Buradan kurtulmak için fazla zamanım yoktu. Her geçen dakika bedenim daha çok zarar görüyor ve canım hiç yanmadığı kadar çok yanıyordu. En sın hangi yıl bu yıl olduğu kadar acı çektiğimi hatırlamıyordum. Ya da en son kaç yaşındayken bu kadar korktuğumu...
♦Yazardan♦
“Hazır mı herkes? Son kez özet geçiyorum.” diyerek masanın etrafında duran herkesin gözlerine kısa birer bakış attı Fırtına. Şimşek5 burada olmamasına rağmen bu ekiple de işini halledebilirdi. Kendine güveni her zaman olduğu gibi tamdı. Şimşek3 dediklerini çoktan helletmişti.
“Hazır.” diyerek onayladı Şimşek2. Fırtına kafa sallayarak parmaklarıyla tekrar açılan hologramı işaret etti.
“Burası Kasırga’nın gittiği yer, eski bir tıp merkezi. Normalde elektrik devreleri kullanılamayacak hâlde ama anlattığına göre Çığlık bir şekilde yeni bir düzen kurmayı başarmış. Şimşek3 kamera sistemlerini iki dakika boyunca geciktirdi. Yani biz içeri girdikten iki dakika sonra içeri giriyor gibi görünüyor olacağız ve bu sürede Çığlık bizi alt etme planları yapıyor olacak. Planlarının işliyor olduğunu düşünmek için de arada çığlık atarsanız sevinirim. Çünkü onun acımızdan aldığı zevk bizim planımızın bir parçası. Kasırga’nın olduğu odayı bulmak içinse üzerime sinyal yayıcı bir alet takacağım. Bana sakın yaklaşmayın, ben yakalanırsam siz de yakalanırsınız. Sinyal üzerimde bomba varmış gibi yayılacak ve Çığlık da bunu kullanıp Kasırga’nın olduğu odaya gönderecek. Çünkü amacı zaten onu öldürmek. Ama yaptığı tek şey bana onun yerini söylemek olacak. Anlaşıldı mı? Tek bir hata istemiyorum.” Şok içinde büyüyen gözler Fırtına’ya kayarken kafa sallamak dışında herhangi bir tepki gelmemişti ekipten. Bu planı nasıl yaptığını onlar da bilmiyordu ama Fırtına’ydı o. Zekiydi. Zekice hareket ederdi ve asla yanılmazdı. Hata yapmaz ve kendisine güvenen insanların güvenini boşa çıkarmazdı. Herks yanına aldığı silahlarla birlikte siyah bir arabaya binerken Fırtına kolundan tutularak geriye çekilmesiyle birlikte duraksadı.
“Şef?”
“Sana güveniyorum Fırtına.” Fırtına’nın yüzünde güzel bir tebessüm oluşurken kafa salladı ve hızlı adımlarla arabaya bindi. Aralarında en çok Şimşek5, Altay ve Şef korksa dahi diğerlerinin korkusunun da onlardan geri kalır yanı yoktu. Araba Şimşek2’nin deliliği sayesinde dakikalar içinde eski tıp merkezinin önünde dururken Şimşek1 işaret parmağını kulaklığına bastırdı.
“Hazırız, başlayın.”
“Anlaşıldı.” Fırtına derin bir nefes verdi ve kendince üçe kadar sayarak kilit sistemi hacklenen kapıyı yavaşça açarak içeri koştu. Elinde tuttuğu feneri yakarak bileğine taktığı sinyal vericinin düğmelerinen birkaçına dokundu. Planının işe yaramasını umuyordu. Gözlerini kısa bir anlığına kapatarak duyması gereken sinyal sesini bekledi. Bu onu Kasırga’ya götürecek olan tek çareydi ve neredeyse yalnızca bir dakikası kalmıştı. Beklediği sinyal geldiği anda kendi içinde ufak çaplı bir sevinç yaşayarak parmağını yeniden kulaklığa bastırdı.
“Sinyal geldi, yemi yuttu. İlerliyorum.” Adımları karanlık koridorlarda hızla ilerlerken yere saklanmış kesici aletlere dikkat etmeye çalışıyordu. Korku bedenini her geçen saniye sarmalamaya devam etti. Kalbi göğsünün ortasında delicesine çırpınırken korkusuyla başa çıkmak pek de mümkün olmuyordu. Duyduğu ses kaşlarını çatmasına sebep olurken adımlarını hızlandırdı. Zamanı neredeyse bitmişti. Arka kapıya ayarladıkları çıkışa gitmesi gerekiyordu. Kapılardan birini hızla açarken Kasırga’yı gördüğü an duraksadı. Boğazında koca bir yumru hissetti. Fark etmeden yumruklarını sıkmaya başlamıştı ve sinir tüm damarlarına yayılmıştı. Vericiyi çıkarıp yere attı. Bu sinyalin kaybolmasını sağlarken tek bir saniye beklemeden Kasırga’nın yanına koştu. Olduğu bölge neredeyse tamamen kanlarla kaplanmıştı. Çok kan kaybetmişti. El fenerini yeniden eline alarak göz bebeklerini kontrol etti. Tepki vardı, nabzı yavaş olsa dahi atıyordu ve bilinci henüz kapanmamıştı. Onu gördüğü ilk günde yaptığı gibi gömleğini tek bir saniye düşünmeden yırtarak derin kesilere hızla tampon yapmaya çalıştı ama yetersizdi. Daha fazlasına ihtiyaç vardı. Omzundaki ve karnındaki kesiler fazlasıyla derindi. Yaraların olduğu yere hızla düğümler atmaya ve kanın akışını yavaşlatmaya çalışırken kulaklığın diğer yanında işler karışmış gibiydi.
“Çok az zamanın var, çıkışa gitmek zorundasın. Kapıdan içeri girerken ki görüntün ekrana düştü bile.”
“Neredeyse elli saniyem var, halledebilirim.” Kulaklığı çıkarıp yere attı. Bunun riskli olduğunu bilse dahi süresinin azaldığını duymaya ihtiyacı yoktu. Çünkü o, Kasırga’yı almadna buradan çıkmayacaktı. Bileklerinden dirseklerine doğru kayan kanı hissetti. Çok fazla kan vardı. Şef’in, Kasırga’nın kan grubunu biliyor olmasını umdu. Parmaklarının arasından sızan kana son bir bakış atarak onu kucağına aldı ve hızlı adımlarla çıkışa yöneldi. Hesaplarına göre Çığlık’ın kendilerini izlediği monitörde odaya yeni girmiş olmalıydı. Bu da kırk saniyesi daha olduğu anlamına geliyordu. Ayakkabılarının zeminde kandan dolayı kaydığını hissetti. Dengesini korumak zorundaydı. Kapıya yaklaşmıştı ve ikisinin de bu lanet yerden kurtulmalarına yalnızca saniyeler kalmıştı.
“Kapının kapanmasına on saniye var! Acele et!” Kapının diğer tarafından Şimşek1 ve Şimşek4’ü görebiliyordu. Şimşek2 muhtemelen arabanın içindeydi ve hızla sürmek için onu bekliyordu. Adımlarını hızlandırdı Fırtına. Kendisi burada kalsa dahi Kasırga’yı dışarı çıkarmak zorundaydı. Şef’e onu koruyacağına dair söz vermişti. Kapının altından son anda eğilerek dışarı çıktığında herkes aynı anda derin bir nefes verdi. Ekibin tamamının bakışları neredeyse Kasırga’daydı. Şimşek1’in ise bileklerinden dirseklerine uzanan kanlarda.
“Hastaneye...” diyebildi kesik nefeslerinin arasından Fırtına. Hepsi acele bir şekilde arabaya tekrar doluşurken Şimşek2 turbo motorları ve geri kalan her ne varsa hepsinini çalıştırdı. Şimşek4 onun önünü gördüğünü düşünmüyordu. Ezbere sürüyor dahi olabilirdi. Durdukları hastane her ne kadar Faruk’un olduğu hastane olsa dahi en yakın yer burasıydı ve acil müdahale edilmesi gerekiyordu. Şimşek1 arabadan hızla inerken kapının önündeki güvenlik görevlilerini durduran kişi ise Şimşek2 olmuştu.
“Sedye getirin hadi, hadi!” Asistanlar ve hemşireler birkaç saniye duraksamış olsa bile gelen sedyeye Kasırga’yı yavaşça bıraktı Fırtına. Etraf şimdiden polislerle çevrilmişti ama biliyordu, kimse onları vurmaya cesaret edemezdi.
“Biz müdahele e-”
“Ben yaparım, çekil! Eldiven getir hadi, hadi! Hızlı!” Gelen plastik eldivenleri hızla kan içindeki parmaklarına geçirirken Şimşek4 ise yanına yaklaşmaya çalışan herkesi ondan uzak tutmaya çalışıyordu. Asistanlardan biri yardım etmek amaıcyla geldiğinde gözleri kısa bir an Fırtına’ya kaydı. Fırıtına kafasını onaylarcasına salladığında gözlerini tekrardan Kasırga’ya dikti.
“Ben IV açıyorum sen omzu tut, kan kaybı var.” Damar yolu açarak asistana yer verdiğinde gözleri kısa bir an monitöre kaydı.
“Kan basıncı 60’a 30 bırak bende yardım edeyim.” Gelen sesle birlikte bakışları yanlarına yaklaşan sarışın doktora kaydı. “Doktor Oğuz Keser, buraya hemen 0-pozitif kan getirin, acil! Birkaç doktor daha yardım amaçlı yanlarına gelirken Oğuz onları kenara iterek Kasırga’nın karnına baskı yapmaya başladı. Kan grubunu biliyor oluşu herkesin işine yaramıştı. Oğuz’un ve onlara yardım eden asistanın parmaklarının arasından kan sızmaya başlamıştı. Kesiler oldukça derindi. Fırtına sıvı basmaya devam etti. Monitördeki çizgi bir an yavaşlasa dahi nabız tekrardan düzene girmişti. Tansiyonu normal sayılırdı.
“Daha fazla kan hadi, hadi!” Kaç ünite olduğunu saymamıştı hiç kimse ama verilen kanlar Kasırga’nın değerlerinin yükselmesine yetmişti.
“Daha seninle yaşayacak çok maceramız var, bu kadar kolay pes etmeyeceğini biliyordum.” Gözleri kısa bir an parmaklarına kayarken içinde garip bir sızı hissetti Fırtına. Ellerinin kan içinde olmasına alışıktı, sonuçta cerrahtı. Saniyeler ve dakikalar birbirini kovalamaya devam etti. Değerleri neredeyse mükemmel denebilecek kadar iyiydi Kasırga’nın. Elinden gelen her şeyi yapmıştı ve herkesin yapmalarını sağlamıştı. Onu buradan uzaklaştırmalıydı, çünkü etraf polislerle doluydu. Yavaş bir şekilde ayağa kalkıp gülümseyerek son bir kez monitöre baktı ve acilde ona bakan hemşire, doktor ve asistanlara döndü.
“Eğer işinizle ya da burada olanlarla herhangi bir probleminiz olursa gece yarısında pencereye çıkın, ben size gereken desteği sağlarım.” Onu dinleyen herkesin asık suratlarında ani bir gülümseme oluşurken hafif bir ıslık çalarak Şimşek4’ün serumun bağlı olduğu demiri tutmasını sağladı. Polisleri uzaklaştırma görevi ise Şimşek1 ve Şimşek2’ye düşmüştü. Duyduğu adım sesleriyle birlikte kafasını diğer tarafa çevirirken Kasırga’yı kucağına alarak çıkmak yerine yanlarına yaklaşan Faruk Karasu’nun yanına ilerledi.
“Benim hastanemde, benim en büyük düşmanlarımdan birisi diğer en büyük düşmanıma iznim olmadan ve benim malzemelerimle müdahele edecek; bende buna izin vereceğim öyle mi!?” Fırtına kafasını hafifçe iki yana çevirerek boynunu çıtlattı ve plastik eldivenlerini çıkarıp ani bir şekilde adamı yakasından tutarak duvara doğru yasladı. Arkasında onlarca silah tutan görevli olduğunu hissedebiliyordu ama bu umursadığı son şey dahi değildi. Gözlerinde koca bir nefret, öfke ve kin vardı. Ha bir de annesine duyduğu özlem...
“Söylediklerinin yalnızca biri doğru, o da bizim sana düşman olmamız. Burası senin hastanen değil, neden biliyor musun!? Sen bu hastaneyi aylarca yemeğinden kısıp geçinmeye çalışan insanların paralarıyla yaptın. Katlettiğin ailelerin paralarıyla yaptın. Gölge Sicil Sistemi aslında hep vardı! Yalnızca herkesin bilmesini sağladın! Neden biliyor musun!? Bu hastanenin her bir çivisinde alın teri değil, kan var! Neden biliyor musun!? Çünkü sen aşağılık it herifin tekisin! Neden biliyor musun!? Sana inanan salk insanlar var olmaya devam etsin diye! Ama aç gözünü Faruk Karasu! Ben o lafları çok duydum, doydum! Öfkemi kusma zamanı! Şimdi adamlarını geri çek yoksa senin için ordu toplamaktan asla çekinmem!” Faruk’un gözleri her ne kadar korku dolu bakışlarla kıvranıyor olsa da bunu belli etmediğini sanarak bir kez daha güldü.
“Tamam.” dedi en sonunda. Ekiptekilerin tamamı bunun korkudan olduğunu bilse dahi Faruk açık vermek istemiyordu, buna tahammülü yoktu. “Ordularımızın güçleri eşit olduğu an savaşacağız, şimdi gidebilirsiniz.” Bu sefer gülen kişi Fırtına’ydı. Faruk gib alay edercesine bir tebessümle gülmemişti. Hastanenin koridorlarını inleten koca bir kahkaha atmıştı ve herkes o kahkahaların günler boyu bu koridorlarda yankılanacağına emindi.
“Bizim ordularımız asla eşit olmayacak Faruk Karasu, sen ordunu kanla ve gözyaşıyla kurdun. Bense intikam ve umut ışığıyla.” Arkasını dönerek tekrardan Kasırga’nın yanına ilerledi. Şimşek4 serum demirini dikkatle tutmaya devam ederken onu kucağına alarak hastanenin çıkışına yöneldi.
Duru’dan
Adımlarımı hızlandırmaya çalıştım ama bacaklarım minicikti. Ne kadar çok koşarsam koşayım benden o kadar hızlı uzaklaşıyordu herkes. Kendimi bir anda kırmızı bir arabanın içinde buldum. Bizim arabamızdı. Oturduğum koltukların hemen yanına kocaman valizler vardı. Bense kafamı arabanın koltuğuna yaslamış ve gözlerimi kapatmıştım. Sabahın erken saatlerinde neden kalkmış olabilirdik ki? Gözlerim neredeyse kapanmak üzere olsa dahi henüz uyumamıştım ve dışarıdan gelen seslerin tamamını duyabiliyordum.
“Onu burada bırakmak istemiyorum Şevket! Bizim yalnızca kızımız yok!”
“Başka çaremiz mi var sanıyorsun!? İkimizin de kimlikleri ifşa oldu, yalnızca ben ölecek olsam umurumda değil ama sizi de yaşatmayacaklar! Poyraz benim de oğlum Berrak ama ben çaresiz bir adamım.” Kaşlarım anlamsızca çatılırken böyle bir şeyin asla gerçek olmadığını hatırladım. Kaza günü arabada böyle bir konuşma asla gerçekleşmemişti. Öyleyse ben bunu neden hatırlıyordum? Kendimi evren değiştirmiş gibi hissediyordum. Bu seferki durağım ise dayımın eviydi. Liseye yeni geçmiş olmalıydım. Sonunda Altuğ ile birlikte sıkıcı derslere çalışmaktan kurtulmuştum tabii hasta olmak da cabasıydı. Kim yazın hasta olmayı severdi ki? Olduğum yataktan kalkmak için çok çaba sarf etsem de gücümün olmadığını fark ederek kafamın tekrardan yastığa düşmesine izin verdim. Gözlerimi hafifçe açarak yanımda yatan aptal kuzenime baktım. Benden farkı yoktu. Burnu ve yanakları her zaman olduğu gibi sıcaktan kızarmaya başlamıştı ve ikimizin de çok ateşi vardı. Dayımın ikimize de nanoteknolojik kıyafetler giydirerek vücut ısımızı kontrol altında tuttuğunu fark ettikten sonra çaktırmadan sarılmaya çalıştım suç ortağıma. Yüzüne çarpık bir gülümseme yayılırken o kollarını belime sarmıştı, bense kafamı hemen boynunun altına gömmüştüm. Sonsuza kadar burada uyumak istiyordum. Her ne kadar uzun süre orada kalmak istesem de dışarıdan gelen seslerle birlikte gözlerimin kıpırdamaya başladığını hissettim.
“Duru? Uyan be güzelim, hani ben fazla uyuyunca sen kıskanıp kaldırırdın ya beni? Kıskançlığımdan kudurmak üzereyim bak...”
Hayır, hayır gitmeyelim. Burada kalmak istiyorum.
Gitmek istiyorum, uyanmak istiyorum.
Burada kalmak istiyorum.
Gitmek istiyorum.
Uyumak istiyorum.
Uyanmak istiyorum.
Gözlerim hafifçe açılırken başımın feci şekilde zonkladığını hissettim. Birisi kafamı defalarca kez taşa vurmuş gibiydi. Bedenimin her zerresi üzerimden kamyonlar geçmişcesine ağrırken kafamın altına gelen sıcak elle birlikte gülümsedim.
“Tamam, tamam dikkatli ol.”
“N-Neredeyiz?” Görüşüm yavaşça düzelirken karşımda Altay’ı gördüğüm anda gülümsedim ve acımı umursamayarak kollarımı sıkıca boynuna sardım. Her zaman yaptığı gibi karşılık vermek yerine kollarını yukarıda tutmakla yetindi. “Canım yanmaz, sarılsana mal.”
“Sen geri uyusana.” İkimiz de aynı anda gülerken kollarını yavaşça indirerek sarılışıma karşılık verdi. O kadar özlemiştim ki onu. Günlerdir neredeyse görmüyordum. Yalnızca eve gelip yemek yiyordum ve çıkıyordum. Günlerim uyumadan geçiyordu. Hafifçe ayrılıp kalktığı masanın başına tekrardan oturarak gözlüklerini taktı. Parmakları hızla klavyede gezinmeye başlarken kaşlarımı çatarak ne yaptığını anlamaya çalıştım. Tabii ki anlamıyordum. O yeşil yazılar beni hiç bir zaman tatmin etmemişti. Sinsi sinsi yanına yaklaştığımda gözlerini ekrandan ayırmadı ve dudaklarında anlık bir tebessüm oluşsa da belli etmemeye çalıştı. Yakaladım seni aptal herif!
“Altaayyyy? Oyun oynayalım mı?” İçten içe fesatlık barındıran bir ses olsa da yapabildiğim en tatlı tonlardan biriydi. Tabii fesatlığımı en iyi tanıyan kişi Altay olduğundan bunu yer miydi bilemiyordum. Hatta bunu ona karşı kullanmak bile başlı başlına koca bir riskti. Ama bazen hayat risk almak demekti.
“Oyun mu? Biz senin geçen yirmi altıncı yaşını kutladık be abiciğim.” Yanımdaki yastıkla hızla kafasına vururken yüzünde koca bir gülümseme oluştu ve yastığı geri itti.
“Aramızda yalnızca dört ay var, kaybetmekten korktun değil mi sen?” Her ne kadar verdiğim gazı yemediğini ve bir tarafımı yırtsam dahi yemeyeceğini bilsem de bildiğim şeylerden bir diğeri ise beni asla kırmayacak oluşuydu. Yalnızca üç saniyesi vardı. Bir. İki. Üç.
“Anlat bakalım prenses.” Parmaklarını bilgisayardan çekip ekranı öat diye kapatması yalnızca üç saniye sürmüştü. Yüzümde alay dolu koca bir gülümseme oluştu.
“Gözlük de sana ayrı hava katıyor. Kim beş dakikada daha çok kek yapar oyunu oynayacağız.” Elini uzattığında sırıtarak elini sıktım. İç sesim bana tuzak olduğunu her ne kadar haykırsa dahi Duru Ceylin Öztürk salaklığı da ayrı bir seviyeydi. Elimden tutup çekerek koltuğun üzerine doğru attı ve mutfağa doğru koştu. Yaşlı bir teyze gibi koltuktan kalkarken gülmeden de duramamıştım. Adımlarını takip ederek mutfağa koştum ve savaş başlamıştı. Aradan bir dakika kadar geçtiğinde tüm tezgah una bulanmıştı, ha bir de Altay’ın kafası. Parmaklarına bulaşan unu aynı şekilde yüzüme sürdüğünde kaşlarımı çattım. Buna rağmen ikimiz de durmadık. Muhtemelen dayım da Altuğ’da önümüzdeki bir hafta boyunca günde üç öğün kek yiyeceklerinden habersiz bir şekilde, mutlu mesut geleceklerdi eve. Elimde tuttuğm kaşığı Altay’ın önünde duran hamur kabının içine doğru fırlattığımda eline bulaşan kek harcını yanağımda hissetmiştim.
“Yemin ediyorum, yemin ediyorum seni bir gün fırına atacağım!” Dudaklarımdan dalga geçercesine bir kahkaha döküldü.
“At, ben zaten sıcak severim.” Gözleri yavaşça gözlerimi bulurken dudaklarının bir kenarı yukarı kıvrıldı. Bu sinsi sırıtışın anlamı yalnızca fesatlık demekti.
“Ne kadar sıcağı kaldırırsın orası tartışılır.” Göz kırptığı anda kalbimin teklediğini hissettim. Tek sorun kimi kast ettiğini anlayamayacak kadar aptal olmamdı. Ulaş’tan hoşlanıp hoşlanmadığımı sormuştu ama beni buraya getiren kişi Ulaş olamazdı. Zaten dayım ve Altuğ dışında buraya daha önce gelen de olmamıştı. Değil mi? Kapının çalması düşüncelerimden sıyrılmamı sağlarken aynı zamanda Altay’dan da kaçmamı sağlamıştı. Adeta koşarcasına kapıya gittiğimde Altay’ın da üzerindeki önlüğü çözerek yanıma gelmesi fazla uzun sürmemişti. Kapıyı açtığımda Altuğ’u görmüş olmamla birlikte gülümsedim. O ise gülümsemek yerine bir adım gerilemeyi tercij etmişti. Altay’ı gördüğü içindi değil mi? Değil mi Altuğ? Yüzünü buruşturarak hem Altay’ı hem de beni baştan aşağı süzdü.
“N’apıyorsunuz lan siz? Ne bu hâl?”
“Ne olmuş ki ateş gibiyiz işte?” Altay verdiği cevaptan sonra kolunu omzuma atarak gülümsedi. Tabii kolunu neredeyse hissetmiyor oluşum yüzüme sıcak bir tebessüm yayılmasına da sebep olmuştu.
“Siz ateş değil düpedüz yanık olmuşsunuz.”
Hastanede
Altuğ her ne kadar izin vermeyeceğini söylese dahi Altay’ın yardımlarıyla evden kaçarak hastaneye gelmiştim. Mesleğimi seviyordum ve üstelik bugün de herkese pembe giyip gelmelerini söylemiştim. Altay’ın, Altuğ’ evden çıkmadan önce onunla dalga geçeceğine ve Altuğ’unsa sırf Altay onu görmesin diye evden çıkarken parmak uçlarında yürüyeceğine kalıbımı basabilirdim. Hayal ettiğim manzara dudaklarıma alaylı bir gülümseme yayarken uzatılan kahveyle gülümsedim.
“Teşekkür ederim.”
“Boş ver teşekkürü, iyi misin gel kontrol edeyim. Kahve sadece bahaneydi.” Karton bardağı dudaklarıma yaklaştırırken gülmeden edemedim.
“Oğuz saçmalama, buraya mı getirdiler beni? Altuğ hiçbir şey anlatmadı.” Gözleri şaşkınca büyürken bir anlığına eliyle ağzını kapatacağını düşündüm.
“Şaka yapıyorsun, gel odama hadi!” Adımları hızlanırken adeta kşmaya başlamıştı. Benden daha heyecanlı gibi görünüyordu. Bacaklarım onunkiler kadar uzun olmasa dahi adımlarına yetişmiştim. İçeri girdiğimiz anda sandalyesine adeta uçarak oturdu ve bardağını umursamazca masanın kenarına doğru attı. Hâline gülerek tam karşısındaki sandalyeye otursam da en az onun kadar heyecanlıydım. Merak bedenimi tepeden tırnağa sararken bakışlarımı üzerine dikerek beklemeye başladım.
“Yalan makinesini sonra konuşuruz. Bak şimdi ben yukarıdaydım, acile vaka geldi dediler. Geldiğimde Fırtına seni kucağına falan alıp sedyeye yatırmıştı. Çok cool ama dimi, sonra hemşireler ve asistanlar falan geldi yanına. Hatta birkaç doktor falan da geldi. Bırakın biz yapalım, siz yapamazsınız falan dediler. O da herkesi itti bırakın ben yapacağım, kimse karışmasın falan filan dedi. Sonra Fako Başkan geldi tabii, benim hastanemde düşmanıma müdahale edemezsin ayaklarına girdi. Fırtına da duvara falan yasladı bunu, içimin yağları eridi biliyor musun? Ha bir de duvara acıdım tabii... Görmeliydin nasıl yapıştırdı var yaa... Sonra Faruk’un da götü yemedi siktirip gitti.” Gözlerim duyduğum cümleler karşısında şaşkınca açılırken elimde tuttuğum kahve bardağını kahvem bitmiş olmasına rağmen yeniden dudaklarıma götürdüm. Oğuz’un Fırtına ile alakalı sorularından kaçıyorsun. Hayır, tabii ki kaçmıyorum. Kafamı sallamaya başladığım anda eline kalemlikten bir kalem alarak oynamaya başladı. Yüzündeki ukala sırıtışı görmek dahi istemiyordum.
“Ee Duru Hanım? Cool adam ama değil mi?” Daha fazla dayanamayarak bardağı aniden masaya bıraktım. Birazcık gömdüm desem daha doğru da olabilirdi. Damarlarımdan akan kan konu Fırtına hakkında konuşmak olunca çok daha hızlı akıyor gibiydi. Adamın hakkında konuşmak dahi zevkliydi ama konuşacak insan bulunmuyordu ki. Altuğ ile konuşsam kıskançlık krizine girerdi, Altay desen kafası anca fesatlığa basardı. Başka da konuşacak kimsem kalmıyordu.
“Ya Oğuz, herifin reflekslerini bir görsen çığlık atarsın biliyor musun? Ayrıca bir zekası var anlatamam, beni kurtarmak için dakikalar içinde o planı kafanın neresinden yaptın aklım almıyor mesela!?”
“O kadar diyorsun?” dedi kaşlarını alay edercesine kaldırırken. Yüzündeki alaylı gülümseme tek bir an kaybolmamıştı. Aynı gülüş çok geçmeden benim de dudaklarıma sıçramıştı. Kapının açılmasıyla birlikte ikimizin bakışları da aynı anda kapıya kaydığında gözlerimiz kısa bir süre buluşmuştu.
“Merhaba, Oğuz ben.” dedi Oğuz yerinden kalkıp çocuğun yanına eğilerek. Çocuk Oğuz’un elini sıkarken bakışlarının bana kaymasıyla birlikte gülümsedim. Aynı şekilde yanına eğilip gülümseyerek elimi uzattım.
“Duru bende, memnun oldum. Ayrıca sakın çaktırma, sen Oğuz’dan daha yakışıklısın.” Yüzünde neşe dolu bir gülümseme oluşurken Oğuz’un bakışları bana kaydı.
“Ya bana da söyle.” Kafamı iki yana sallayarak ağzıma hayali bir fermuar çektim ve anahtarı da çocuğa uzattım. Hemen olmayan anahtarı alarak arkaya doğru attığında gülümsedim. “Adın ne bakalım senin?”
“Uygar.”
“Ooff isme bakar mısın Oğuz? Ailen nerede peki?” Neredeyse siyah denebilecek kadar koyu olan gözlerini gözlerime dikti. Bu bakış beni ürkütmeye yetmişti.
“Babam yok, az önce bir tane abi gelip annen birazdan gelecek dedi ama annem gelmedi. Ablamın yanından gelmiş abi. Ablan melek oldu dedi, belki kanatları bile olabilirmiş biliyor musun?” Kafamın aşağı düştüğünü hissettim. Gözlerim Oğuz’a kayarken parmaklarım çocuğun saçlarının arasında gezindi. Gülmeye çalışıyordum ama başarabildiğimi pek sanmıyordum.
“Ablanın adı ne? Ablana bakan doktoru da hatırlıyor musun?” Yüzünde kocaman bir gülümseme oluşurken kafasını salladı.
“Ablamın adı Mine, ben 5 yaşındayım. Ablam da benden iki tane beş kadar büyükmüş. Doktorun adını unuttum ama çok üzüldü ablam için, melek demişti bana.” Kafa sallayarak çocuğu Oğuz’a emanet ettim ve hızlı adımlarla dışarı çıktım. Danışmaya vardığımda oturanların bakışlarının tamamını üzerimde hissedebiliyordum.
“Özlem Hemşire, Mine adında bir kız varmış, 15 yaşında. Kimin hastası bakabilir miyiz? Az önce vefat etmiş sanırım.”
“Bakıyorum hocam.” Parmaklarını yanındaki üç ekrana dokunmadan kullanıyordu. Teknoloji garip şeydi. Kafasını yeniden kaldırdığı anda benim bakışlarım da doğrudan onun üzerindeydi.
“Aras Hoca’nın hastasıymış hocam.”
“Tamam, teşekkürler.” Adımlarım yeniden hızlanmaya başlarken durağım Aras Ata’nın odasıydı. Muhtemelen orada değildi ama yine de bakmak istiyordum. Aras’ın yanına sinirli olduğu zamanlarda yaklaşmak büyük cesaret isterdi. Tabii Barut’un da öyle. Ulaş yalnızca damarına basıldığı zaman deliliğini gösterirdi ki bunu yalnızca bir kere görmüştüm. İkinci kez görmek istemediğime de fazlasıyla emindim. Asansörün gelmesini beklemeden bir kat aşağı inerek koşmaya devam ettim. Kapısını çalıp çalmamak arasında kararsızdım. Odasının önüne geldiğimde bunu neden yaptığımı ve akıl sağlığımı sorgulamaya başlamıştım. Derin bir nefes vererek hızla kapıyı açtım, tahmin ettiğim gibi burada da yoktu. Aras hastasını kaybettiği durumlarda genelde kötü olurdu. O günkü ameliyatları çok acil değilse ertelediği bile olmuştu. Ama buna rağmen çocukları hâlâ çok seviyordu. Tekrar asansörün önüne geldiğimde kafamı kaldırıp duraksadım. Birisi neden on yedinci kata çıkıyordu? Orası yalnızca koca bir boşluktu. Açık hava almak için dışarı da çıkılabilirdi değil mi? Kim terasa çıkardı? Sen de çıkıyorsun. İç ses! Kapının açılmasıyla birlikte içeri girip yapay zekaya on yedinci kata çıkacağımızı söyledim. Saniyeler içinde yukarı çıkmıştım. Önümdeki kapıyı hızla açtığımda gördüğüm manzara kaşlarımın kısa bir süre çatılmasına ve kalbimin teklemesine sebep olmuştu.
“İndir silahı!” Bakışların tamamı olduğum yere kayarken neyime güvendiğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Faruk’un vurulmasını elbette çok istiyordum ama bunu yapan ben olmalıydım.
“Hayır, hayır! Çocuklarımın ameliyat olması gerek ve benim bulduğum doktor bu hastanede çalışıyor! Ama... ama bu herif önce parayı vermediğim için çocuklarımı başka hastaneye sevk etmek istedi!” Ellerimi kaldırıp yavaşça yanına ilerledim. “Yaklaşma!” Kafamı sallayarak olduğum yerde tekrardan durdum. Yaptıklarım Faruk’un yüzüne koca bir gülümseme yaymıştı. Bırakacağım gebertecek iti!
“Bak, bak beni iyi dinle tamam mı? Çocukların bu hastanede ameliyat olacak, güven bana. Hatta istersen ameliyatlarında ben de olabilirim. Ama eğer o adam ölürse çocukların sen olmadan büyür! Onları bu yükün altında ezilmeye mahkûm edemezsin. Eline pis kan bulaşmasındansa paranın olmadığını bilsinler! Sen onların tek dayanağısın, düşerken onları tutma ihtimalin yok! Şimdi ver silahı bana, ikisi de bana emanet tamam mı?” Kadının mavi gözleri gözlerimin içine koca bir kırgınlıkla bakıyordu. Kıvırcık saçları dağılmıştı ve üzerindeki kıyafet muhtemelen Faruk’la kavga ettikleri için tozlanmıştı. Silahın parmaklarının arasında titrediğini fark etmek zor değildi. Korkuyordu ama kendi çapında haklıydı.
“Tamam...” Silahı yavaşça yere indirirken gülümsedim. Parmakları yavaşça gevşedi ve silahı bana uzattı. Kollarımı hafifçe bedenine sararken Faruk yanımızda geçip hızla ilerledi.
“Duru işlerin bitince odama gel.” Gözlerimi devirerek gidişini izlediğimde kadının güldüğünü fark ettim. Gözlerim tekrardan gözlerini bulurken avuçlarımı iki omzuna bastırdım.
“Çocukların hangi doktorun hastası?” Birkaç saniye düşündükten sonra gülümsedi. Hatırlaması onun kadar en az beni de çok mutlu etmişti.
“Bir tanesi Oğuz Keser diğeri de Barut... adını bilmiyorum tam.”
“Tamam, bak ben zaten Barut’un ekibindeyim yani oğlunun ameliyatında zaten olacağım. Oğuz da benim çok yakın arkadaşım, ayarlarız birlikte tamam mı? Hastalıklarını hatırlıyor musun peki? Ya da sen şimdi çocuklarının yanına git, ben dosyalara bakar tekrar gelirim tamam mı?” Bir damla gözyaşı daha yanağından aşağı süzülürken kafa sallayarak gülümsedi ve asansöre doğru ilerledi. Güvenli bir şekilde inene dek arkasından bakmaya devam ettim. Terasta tek başıma kaldığımda derin bir nefes alarak yere oturdum ve silahı yere bırakarak kafamı ellerimin arasına aldım. Barut ameliyata girmeden önce asistanları seçerdi ama beni seçer miydi o büyük bir soruydu. Seçmezse kadının güvenini ve umutlarını yıkabilirdim, seçerse de aynı ameliyathanede katil olabilirdim. Çok büyük çelişkiydi benim için. Az önce de babasını kurtarmıştım resmen. Sağ tarafım kadın için yaptığıma beni inandırsa da sol tarafım hâlâ bırakmamış ve ölmesine izin vermemiş olmama kızıyordu. Silahı aşağı götüremezdim bu çok tehlikeliydi. Ayağa kalkıp etrafa kısa bir bakış attım. Kameraların beni çektiğini biliyordum ve muhtemeleb Faruk adımlarımn tamamını ezberliyordu. Silahı terasın köşelerinden birine koymuştum. Güneş panellerinin arkasındaydı. Eğer beni izleyen biri yoksa -ya da psikopat bir insan- bulması neredeyse imkansızdı. Aşağı doğru merdivenlerden koşarken düşmemek için yapmam gereken tek şey dua etmekti. Son birkaç basamağa geldiğim anda kafamın -ya da daha doğrusu bacaklarımın- karıştığını hissettim. Dengemi kaybettiğim anda dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçarken sert beton zemine çarpmak yerine yumuşak bir şeye çarptığım hissederek gözlerimi kapattım. Görmemüş olmam mümkün değildi ama nasıl başardığım hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu.
“Umarım seni tanımıyorumdur, tanımıyorum değil mi?”
“Tanışıyoruz bence ama sen bilirsin.” Sesindeki alaylı tona bakılırsa Barut değildi. Bu da benim için kurtulma şansımın yüzde elliden fazla olduğu anlamına geliyordu. Yavaşça doğrularak belimdeki parmaklarını geri çektiğinde gözlerimi hâlâ açmamıştım.
“Peki kahveyi nasıl içersin?”
“Genelde asfalt eritirim.” Derin bir nefes verip gülümsedim.
“Ulaş?” Önce bir gözümü açarak tahminimin doğruluğundan emin olduktan sonra gülerek diğerini açtım. Ulaş’ın yüzünde benimle dalga geçercesine koca bir gülümseme vardı. Kahkaha atmak üzere olduğunu hissedebiliyordum. İşaret parmağımı havaya doğru kaldırıp yüzüne salladım. Dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdığımın ikimiz de farkındaydık. “Ulaş sakın.” Nefesini tutmaya devam ederken kafa salladı. Diğer hemşireler ve asistanlar yanımızdan uzaklaştığında kahvesinden bir yudum alarak bakışlarını bana dikti. Beklenmeyen bir sahne değildi. Herifin içine girmiştim resmen.
“Nereye böyle koştur koştur?”
“Bence şöyle yapalım, benim yarın nöbetim var. Yarın sen Barut’un nöbetini devral, tüm kahvelerin benden. Uzun bir hikaye orada anlatırım. Ne dersin, bence anlaşabiliriz?” Uzattığım elime neredeyse kahkaha atarak bakmaya devam etti. Böyle devam ederse az sonra karnımı tutup gülerken kafamı masalara vurduğum senaryoların pek de uzak olmadığını görebiliyordum. Elimi sıktığında yüzüme koca bir zafer gülüşü yayılmıştı. Yanından tekrardan ayrılırken hızla danışmaya ilerledim.
“Özlem bana Ba-”
“Biliyorum Hocam, iki dosyayı da sizin için hazırladım. Masanıza bıraktırdım.”
“Süpersin.” Gülümseyerek omzuna vurduğumda aynı gülümsemeyle karşılık verdi. Oğuz’u zaten halledebilirdim. Zor olan şey Barut’u ikna etmekti. Odasında olmasını umarak adımlarımı tekrardan hızlandırıp koridor boyunca ilerlemeye devam ettim. Cancan’ı gördüğüm anda elindeki tepsiye çarpmamaya dikkat ederek duraksadım.
“Cancan, Barut Hoca nerede biliyor musun?”
“Faruk Hoca çağırmıştı ama emin değilim, bir bakın isterseniz hocam.” Kafamı sallayarak merdivenlerden yukarı doğru koştum. Koşmaktan sıkılmaya başlamıştım artık. İkisi aynı odadayken içeri girmek iyi bir fikir değildi ama bundan korkacak değildi. Odanın önüne geldiğimde derin bir nefes aldım ve kapıyı çalma gereksinimini her zaman yaptığım gibi duymayarak içeir girdim. Sert değildim sonuçta, bunun için şükretmelilerdi. Tam tahmin ettiğim gibi Barut da buradaydı. İkisinin bakışları da bana dönerken yüzlerinde koca birer gülümseme vardı.
“Babamı kurtarmışsın yukarıda.” Kendimi tutma gereksinimi duymadan alay dolu bir kahkaha attım. Gözlerim Barut’un gözlerini delip geçerken yüzümdeki gülümseme tek bir an solmamıştı.
“Babanı değil, kadını kurtardım.” Benimki kadar büyük bir kahkaha atmak yerine dudaklarının bir kenarının yukarı kıvrılmasıyla yetindi. Bakışlarım Faruk’a kaydığında aynı alaylı onda görmek mümkün değildi. Aklı olan Faruk’tan değil Barut’tan tırsmalıydı. Benim de pek akıllı olduğum söylenemezdi.
“Beni buraya neden çağırdın?” Barut’un gülüşü resmen Faruk’a aktarılmıştı. Ayağa yavaşça kalkıp önümde dikilmeye başladığında tek bir adım gerilemedim. Gözleri gözlerimin tam içine bakıyordu. Bunda boyunun neredeyse benimle aynı olmasının da katkısı olabilirdi.
“Oğlum sen dışarı çık, biz konuşalım.” Barut kafa sallayarak dışarı çıktığında ben içeri girerken olmadığı gibi bedeninin taramadan geçmediğini fark ettim. Torpilinize sıçayım! O dışarı çıktıktan sonra gözlerim yeniden Faruk’a kaymıştı. Parmağını şıklattığı anda duvarda açılan koca ekrana kaydı gözlerim. Kalbimin bir anlığına teklediğini hissetsem de şirketin hisseleriyle alakalı olduğunu gördüğüm an derin bir nefes aldım. Bakışlarım ekranda gezinirken duraksadım. Benim hisselerim hem dayımdan hem de Altuğ’dan fazla mıydı? LAN! Ekrandaki bilgilere göre dayımın yüzde dört, Altuğ’un yüzde on beş ve benim ise yüzde on yedi hissem vardı. Diğer taraftan Faruk’un yüzde on altı, Barut’un, Aras’ın ve Ulaş’ın da yüzde on altılık hisseleri vardı. Ben bu hastaneyi yönetemezdim, dayım böyle bir şey yapmış olamazdı değil mi? Duygularımı tekrardan saklamaya çalışarak bakışlarımı tekrardan Faruk’a çevirdim. Bedenimin tepeden tırnağa titrediğini saklamaya çalışıyordum.
“Ne istiyorsun?”
“Çok basit, yüzde birlik hisseni bana devretmeni istiyorum. Ayrıca tarafını değiştirirsen daha fazla ön planda olabilirsin. Daha fazla maaş alırsın.” Dudaklarımdan alay dolu, sinir bozucu bir gülümseme dökülürken dışarı çıkmak için arkamı döndüğümde duyduğum ses duraksamama sebep oldu. “Eğer hisseni bana devretmezsen yakınında olan herkesi kaybedersin Duru Ceylin Öztürk. Hisselerini devretmek için yalnızca üç saatin var.” Sinirle arkamı döndüğüm anda öfkeme hakim olmaya çalışma kısmını çoktan unutmuştum. Parmaklarım sıkıca yakasını kavrarken sırtı sertçe duvara çarpmıştı. Yapay zekanın devreye giren güvenlik sistemi bedenimi ani bir şekilde geri savururken hissettiğim acıyla birlikte dudaklarımdan koca bir çığlık döküldü. Kurul odasında neden böyle olmamıştı? Aklım almıyordu. Plan yapmış olamazdı çünkü bu kadar zeki değildi. Ayrıca Kasırga olup olmamamdan şüphe edemezdi. Yalan makinesine inanırdı değil mi? Kapının ani bir şekilde açılmasıyla birlikte polislerin ve üçüzlerin aynı anda içeri girmesi bir oldu. Gel bir de buradan yak. Omzumdaki ve karnımdaki kesikler gelişen teknoloji sayesinde çabuk kapanmıştı ama yine de canımı yakıyordu. Yerimden kalktığımda herkesin bakışlarının üzerimde olması umurumda olan son şey dahi değildi. Anladığım tek şey ise koca bir oyunun içinde oluşumdu. Beni yalan makinesine canı istediği için bağlamıştı çünkü yönetim zaten benim elimdeydi. Yalnızca şüphe ettiği için yaptırmıştı. Bunu anlayamadığım için kendime kızıyordum.
“Ne oluyor burada?”
“Faruk Bey iyi misiniz?”
“Baba?”
Duyduğum seslere aldırmayarak birkaç adım ileri gittim.
“Birincisi Faruk Karasu, olduğum taraftan damarlarımdaki kanın kırmızı olduğuna emin olduğum kadar eminim ve ne sen ne de bir başkası bunu değiştirmeye cesaret edemez. Hak ettiğim bir koltuk ya da mevki olursa ben oraya kendi emeğimle elbet bir gün gelirim. İkincisi, hisseleri sana devretmiyorum. Hastanedeki söz sahibi benim, bundan sonra sok bunu kafana! Eğer hissemi devretmediğim için yakınımdan birine zarar gelirse bu hastaneyi senin başına yıkar, altında kaldığın enkazın başından da el sallarım! Haddini aşma, sınırlarını çiz! Çünkü benim sınırlarımın içine girersen sana benim sınırlarım içeride ne yaptığımdan hiç kimsenin haberi olmaz ve kimse beni engelleyemez.” Barut’un kolumu tutup geriye çekmesiyle birlikte işaret parmağımı Faruk’a salladığımı fark ettim. Adrenalin kalbimin delicesine çarpmasına sebep olurken kendimi bu sefer tutamadım. Elimi hızla döndürüp çekerken parmaklarım aynı saniyeler içerisinde yakasını kavrayarak kafa atmamı sağlamıştı. Barut burnunu tutup geriye sendelerken öfkem kesik nefesler almama sebep olmuştu. Yanıma yaklaşan güvenlikleri elimi kaldırarak durdurduğumda adımlarım yeniden kapıya ilerledi.
“Odama gel, konuşacaklarımız var. Pansumanını da ben yaparım. Ayrıca pembe yakışmış.” Devamını dinlemeden kapıdan çıktığımda güçlü sesiyle bağırdığını duymamak mümkün değildi.
“Aynen, tam benim rengim zaten!” Hızlı adımlarla uzaklaşırken asansörün açılmasıyla birlikte koşarak içeri daldım. Hangi kata çıktığı umurumda değildi. Tekrar indiğimde başıma ne geleceğinden emin değildim m muhtemelen dayıma ve Altay’a çoktan haber gitmişti bile. Saniyeler dahi sürmemesi beni her seferinde şoka soksa dahi alışmak üzereydim.
“Duru! Acile hasta geliyormuş, gel birlikte bakalım!” Harika! Onca şeyden sonra bir de hasta bakacaktık!
“Geliyorum.” Adımlarım Altuğ’un adımlarının peşinden ilerlerken bacaklarımın işkence çektiğine yemin edebilirdim. Eğer konuşabiliyor olsalardı bana ana avrat söveceklerine emindim. Steteskobumu tutmaya çalışarak acilin kapısına geldiğimizde ambulanslardan bir tanesi gelmişti. Diğeri ise muhtemelen yoldaydı. Paramedikler araçtan inip hızla kapıları açarken gözlerim kısa bir an Altuğ’a kaydı. Sedye hızla önümüze geldiğinde önlüğün cebinden ışık çıkararak hastanın göz bebeklerini kontrol etmeye çalıştım. Ama bu pek de mümkün değildi. Hastanın savurduğu tekmeyle Altuğ beni geriye çekerken paramediklere döndü.
“Durum nedir?”
“24 yaşında erkek hasta, karın bölgesinde kesici alet yarası var. Kanama yoğun, nabzı zayıf, tansiyonu düşük. Bilinci dalgalı ve agresif, kontrolsüz hareketler yapıyor. Sedyeye bağlamıştık ama açmak zorunda kaldık. Kanamayı kontrol altına almaya çalışıyorduk, cerrahi müdahale gerekli.” Altuğ’un asistanlara verdiği işaretle birlikte iki asistan birden hastayı tutmaya çalışıyordu. Hasta her yere tekmeler savurarak küfürler etmeye devam etti. Dış görünüşüne de bakılırsa zaten güçlü bir adama benziyordu.
“Sakinleştirici hazırlayın, hadi!” Asistanlardan birisi adamın çevik hareketleriyle birlikte yere düşerken Altuğ elindekileir tepsiye bırakarak hastayı kolundan geriye doğru çekmeye başladı. Uzatılan iğneyle birlikte kafa sallayarak önüne ilerledim. Bunu daha önce yapmıştım, şimdi de yapabilirdim. O hastaydı ve ben doktordum. Ondan korkma ya da kaçma şansım yoktu. Ellerimi öne doğru uzatıp sakinleştirmeye çalıştım.
“Beni dinle, beni dinle. Ne oldu, nasıl yaralandın hiç birini bilmiyorum ama sakin olmak zorundasın. Biz sana yardım ederiz, şimdi derin nefes al ve sakin olmaya çalış.” Dakikalarca aynı şekilde konuşmaya devam etsem de hasta bir türlü sakilneşmek bilmiyordu. Yanına yaklaşabilen tek bir doktor ya da asistan yoktu. Gözlerim bir anlığına elimdeki iğneye kaydı. Üçüzlerin koşarak acile girmesiyle birlikte hasta çevik bir hareket daha yaparak Altuğ’u ve yanındaki asistanı yere doğru itti. Gözlerim şaşkınca büyümeye devam etti. Çünkü zaten yaralı olan bir hastanın tüm bunları yapması mümkün değildi. Bunun Faruk’un işi olduğunu anlamak pek de zor değildi. Muhtemelen hastanın DNA’sına karışmış çeşitli maddeler vardı ama onlara nasıl karşı koyacağımızı hiç birimiz bilmiyorduk. Elimdeki iğnenin alınmasıyla birlikte düşüncelerimden sıyrılarak kendime gelmiştim. Her şey anlık olarak gelişiyordu. Hasta tepsilerden birinden aldığı bisturiyi Aras’a salladığında hastanedeki herkes şoka girmiş durumdaydı. Ulaş yerinden fırlayarak hastayı sedyeye yatırıp sakinleştiriciyi yaparken benim yaptığım tek şey şok içinde Aras Ata’ya bakmaktı. Bakışlarımız kısa bir anlığına Barut’la buluştu. Hızla yanına koştuğumda elini karnından çekerek dengesini kaybederek kollarımın arasına yığılması bir saniye bir almamıştı. Yana düşen kafasını kaldırarak dizimin üzerine koydum. Barut dizlerinin üzerine düşmeyi önemsemeyerek anında yanıma çöktü.
“Eldiven ver, çabuk!” Hemşirelerden birisi korku dolu bakışlarla birlikte eldivenleri ve ardından ise tepsiyi uzattı. Gözleri kısa bir süre bana kaysa da tekrardan Aras’a odaklandı. Bu kadar soğukkanlı olması bazen beni de ürkütmüyor değildi. “Değerleri oku.” O tampon yapmaya devam ederken iki parmağımı birden boynuna götürerek nabzına baktım. Gözlerim monitöre kaydığında burnumun direğinin sızladığını hissettim.
“Kalp atışı 128, taşikardi başladı! Kan basıncı 80’e 50. Oksijen saturasyonu 89’a düştü, serum akışını hızlandırıp maskeyi ver!” Eline aldığı maskeyi parmaklarımın arasına uzatırken serum akışını hızlandırarak tampon yapmaya devam etti.
“Hemoglobin çok düşük.”
“Kalp ritmi düzensizleşiyor, hipontansif şoka girecek. Ameliyathaneyi hazırlayın hadi, çabuk!” Kafasını kaldırıp yavaşça sedyeye konmasına yardım ettim.
“Hocam kalp atışı 48, tansiyon düşmeye devam ediyor.” Gözlerim anında monitöre kayarken kendimden beklemediğim şekilde göğsüne kontrollü bir darbe indirdim. Başta Barut olmak üzere herkesin gözleri bana kayarken monitörden gelen seslerin düzelmeye başlamasıyla birlikte gözlerimi kısa bir anlığına kapatarak derin bir nefes aldım. Bakışlarım karnındaki kanamaya kaydı. Evet Barut başarılı bir doktor olabilirdi ama sedyeye yatan kardeşi olduğundan kafasının karışmaması mümkün değildi. Sedye ameliyathaneye taşınmak için hazırlanırken acilin kapısının açılmasıyla birlikte bakışlarım yeniden o tarafa kaydı. Gördüğüm manzara kalbimin neredeyse durmasına sebep olmuştu. Bakışlarım sedyede kanlar içinde yatan adama kayarken dudaklarımdan yalnızca tek bir fısıltı dökülebildi.
“Altay...”
