18. bölüm · MASKELERİN ARDINDA
Bölüm 18 "Kalbimden çıkan dumanın gözlerine değmesi sadece."
Telefonunu yerden dahi almadan hızla dışarı koştu Barut. Nereye gittiğinden hiç kimse haberdar değildi. Neredeyse yürüyemiyordu, sendeliyordu ama durmadı. Ulaş ise uzun bir süre boyunca yerinden dahi kıpırdamadı. Dakikalar geçti aradan. Altay’ın ve Miray’ın bakışları birbirini bulduğunda ikisi de kısa bir an duraksamayı tercih etti.
“Dört konum bilgisi var.” dedi Miray en sonunda.
“Onu bulana kadar...”
“Barut bulur.” dedi dayım kimsenin devam etmesine izin vermeyerek. “Ulaş yerden kalk, yıkılmak için doğru zamanı bekle ve yıkıldığını kimseye belli etme. Gidip tek başına yıkıl ama önce yapacak işlerimiz var. Barut sezgilerine güvenerek üçüncü konuma gitmiştir, Altuğ sen ikinci konuma, Ulaş sen dördüncü konuma gidiyorsun. Özgür’e de haber verin birinci konuma gitsin, Duru sen Barut’un yanına, hadi hızlı! Efsa sen Özgür’lesin.” Herkes söylediği şeylere uyarak hareketlenmeye başladığında tek bir saniye beklemeyerek konuma baktım. Çok uzak bir yer değildi. Anahtarlardan birini alıp koşarcasına dışarı çıktım.
Araba çalıştığı anda tek bir saniye düşünmeyerek gaza bastım. Onu bulmak zorundaydım, her ne kadar güçlü bir adam olsa dahi onun da yıkılmaya ve üzülmeye hakkı vardı. Onun da birinin omzunda ağlamaya hakkı vardı. Polislere ve yoldaki levhalara aldırmadan sürerek sonunda gördüğüm konuma varmıştım. Arabayı umursamayarak hızla aşağı indiğimde kapının açılmış olduğunu görmek esen rüzgârın yüzüme bir tokat misali çarpmasını sağlarken koşar adımlarla içeri doğru koştum. Sanırım terk edilmiş bir okuldu burası. Bunları düşünmeyi sonraya bırakarak sınıfların her birine teker teker bakmaya başladım. Kapıları ardına kadar açık bırakarak her katı teker teker aramaya devam ettim. Bacaklarım daha fazlasını yapmamam için bana yalvarıyordu ama bu benim umurumda dahi değildi. Neredeyse tüm katları ve sınıfları teker teker gezmiştim. Duyduğum kapı sesi adımlarımı hızlandırırken gördüğüm silüet parmaklarımın ceplerimi yoklamasını sağlasa da üstümü değişmediğimi fark ederek okkalı bir küfür savurdum. Yanımda kullanabileceğim herhangi bir silah yoktu. Derin bir nefes verip adımlarımı hızlandırarak koridorun diğer tarafına doğru koştum. Güvenlik sisteminin bizi öldürmesi bu şekilde fazla uzun sürmezdi.
“Onu bulamayacaksınız.” Duyduğum cümleyle birlikte adımlarımı hızlandırdım. Çoğul konuştuğuna göre Barut da burada olmalıydı değil mi? Ya da yalnızca bana hitaben mi konuşuyordu? Merdivenleri ikişer üçer çıkarak sonunca kata geldiğimde Aras’ın burada olması için dualer etmeye başlamıştım. Kulaklarıma dolan acı dolu minik bir ses yüzümde koca bir gülümseme oluşmasını sağlarken ellerimi ağzımın iki kenarına dayayarak bağırmaya başladım.
“Aras! Biraz daha dayanmak zorundasın, lütfen!” Buradaydı, hissedebiliyordum. Sınıfların kapılarına teker teker tekme atmaya başladım. Yapay zekâ ikimizi de öldürmeden buradan çıkmamız gerekiyordu. Miray ve Altay her konumu aynı anda durduramazdı. Nereyi seçmişlerdi? Ses gittikçe yakınlaşırken kalbim delicesine atmaya devam etti. Yerde gördüğüm koca siluet adeta kendimi yere atarcasına yanına bırakmama yetmişti. Aras’ı bulmuştum, buradaydı.
“Aras, Aras beni dinle. Bırakma kendini, sakın.” Hemen yanıma çöken koca cüsseyle birlikte kafamı yan tarafa doğru çevirdim. Barut’un burada olduğunu gerçekten biliyordu dayım. Onu tahmin ettiğimden çok daha iyi tanıyordu. Lambalar yandığı anda parmaklarıma bulaşan kanı görmek nefes almayı daha unutturmuştu bana. Barut’un her ne kadar soğukkanlı biri olduğunu ve müdahale edebileceğini bilsem de onun için çok ayrı korkuyordum. Elini benimkinin hemen yanına uzatarak Aras’ın kafasını kontrol etti. Titriyordu, korkusuzca titriyordu.
“Kurşun çıkışı yok, boynu sabitle ve yarı oturur pozisyona al. Ben bası yapıyorum.” Sesinin titrediğini belli etmemek için çabalamıyordu. Duyguları ilk kez bu kadar açıktı ve bunu korkusuzca anlatıyordu. Dediklerini yaptığımda ceketini çıkararak nazik bir baskı uygulamaya başladı. “Kanama arteriyal değil ama ciddi miktarda kan kaybetmiş.” diye devam etti. Bakışlarım Aras’a kaydığı anda keskin bir acı daha saplandı göğsüme.
“Glasgow skoru düşüyor.” Siren sesleri duyulmaya başladığı anda daha hızlı olmaları için dualar etmeye başlamıştım. “Hipovolemik şok başlıyor.”
“Devam etme, yalvarırım devamını söyleme Duru. Bende biliyorum ama duymak daha fazla canımı yakıyor.” Duyduğum cümle gözlerimi kapatmamı ve titrek bir nefes vermemi sağladığında Barut’un az sonra ağlamaya başlayacağını fark ederek tek kelime dahi etmedim. Gelen seslere bakılırsa sağlık ekipleri merdivenlerde olmalıydı. Paramedikler yanımıza geldiği anda Aras’ı yavaşça sedyenin üzerine koyduk ve koşar adımlarla aşağı indik. Parmaklarıma bulaşan kanı görmemeye çalışsam da kıyafetlerim çok daha beter durumdaydı.
“Aç, aç! Aç yolu! Çekil!” Önümüzdeki arabaların çekilmesiyle birlikte hastaneye çabucak varmış olsak da Aras’ın bilinci neredeyse kapanmıştı. Hastaneye vardığımızda hemen yanımda duran tepsiyi kendime çekerek elime eldivenlerimi geçirdim. Onlarca asistan ve doktor yanımıza vardığındaysa hepsine kısa bir bakış atarak konuşmaya başladım.
“Ateşli silah yaralanması, sol perietal giriş. Çıkış yok, bilinci kapandı. Glasgow 5. Travma 1 hazırlansın, BT istiyorum. Hadi, hadi!” Gözlerim Barut’a kaydığında parmaklarının titrediğini fark etsem de onu daha fazla üzmek istemediğim için konuşmak istemedim.
“Hocam satürasyon 89’a düştü, entübe ediyoruz.” Cancan’ın sesiydi. Hızlı adımlarla peşlerinden giderken yalnızca kafa sallamakla yetinebildim. Aradan geçen dakikalar sonucunda tomografi sonuçları çıkmış ve neredeyse hastanedeki herkes arkama toplanmıştı. Sorumluluğu üzerimde hissetmek gerilmeme sebep olsa da Aras’ı kurtarmak zorunda olduğumu bir kez daha hatırlattım kendime.
“Kortikal dokuya minimal temas etmiş ama subdural hematom oluşmuş, acil kraniyotomi gerekebilir. Beyin cerrahı çağırın, çabuk!” İki kişi koşarcasına merdivenlere ve asansöre yöneldi. Etrafımda tanımadığım insanlar da vardı. Muhtemelen hepsi Faruk’un adamıydı ama bu umurumda dahi değildi.
“Yoğun bakım hazır mı?”
“Hocam? Siz?” Ağzım şaşkınca bir karış aşağı düşerken eldivenlerini düzelterek gülümsedi.
“Doktorluğa Aras için dönmeyeceksem kimin için döneceğim? Cancan, Kerem, Aslı, Irmak ve Eray hepiniz ameliyathaneye hadi.” Kafasını salladığı anda diğerleriyle beraber uzaklaştı. Vakada olmama sebebimi anlasam dahi orada olmak istiyordum. Üzerime bulaşan kanlara aldırmadan ameliyathanenin önüne oturduğumda içimden geçen tek şey herkesin iyi olmasıydı.
Saatler Sonra...
“Açmıyor.” dedi Ulaş bir kez daha telefonunu cebine atarken. Aradan saatler geçmişti ve her geçen saniye ümidimizin azalmasına yol açıyordu.
“Sakinleşip gelir, Aras’ı yalnız bırakmaz.” dedi Altuğ bir yandan saçlarımı okşamaya devam ederken. Yerde oturuyor olmak kimsenin umurunda dahi değildi. Kapının açılmasıyla birlikte hep beraber ayağa kalktığımızda Eren abinin bakışları doğrudan önce bana daha sonra ise diğerlerine kaydı. Derin bir nefes verdikten sonra birkaç saniye duraksayarak girdi konuşmaya.
“Yapabileceğim çok bir açıklama yok, biliyorsunuz. Glasgow skoru 6, ilk 24-72 saat çok kritik. Komadan ne zaman çıkar bilemiyoruz ama Aras sağlıklı ve genç bir çocuk, bekleyip görmekten başka çaremiz yok.” Yanımızdan geçerken Ulaş’ın omzuna hafifçe vurdu ve onun dışında başka tek bir kelime etmedi. Bizse saatlerce oturduğumuz yerden kıpırdayamamış ve Ulaş’ın hıçkırıklarına eşlik etmiştik. Neredeyse gece yarısı olmak üzereydi ve Barut ortada yoktu. O acısını çekmişti, sıra bende miydi? O mu vurulacaktı bu sefer?
Dayımın iknaları sonucunda eve geldiğimizde yaptığım tek şey dakikalarca telefonuma bakmak olmuştu. Özgür hastanede, Aras’ın yanındaydı. Gölge ise dayımın birkaç işini devralmış ve Çığlık’ı araştırmaya başlamıştı. Diğerleri ise dağılmış bir şekilde oturuyordu. Daha önce yalnızca adını duyduğumuz İnci dahi buradaydı. Ulaş’la ne zamandır çıktıklarını bilmesem de -öyle tahmin ediyorum- sarıldıklarını görmek benim dahi mutlu hissetmeme sebep oluyordu. Altay ve Miray; Barut’un konumunu bulmak için uğraşıyor, Efsa ve Altuğ bir köşede sessiz sedasız oturuyordu. Telefonumun çalmasıyla birlikte ekranda Barut’un adını gördüğüm anda avcumu göğsüme bastırdım. Aramayı cevaplayıp telefonuma kulağıma götürürken boğazımda koca bir yumru vardı.
“Barut? İyi misin? Neredesin?” Cevap gelmedi bir süre. Aradan geçen her saniye burnumun direğini sızlatıyordu. Korkuyordum, bu yaşıma kadar neredeyse hiçbir şeyden korkmayan ben... Şimdi korkuyordum. Hayatımın merkezindeki insanlardan birini daha kaybetmekten ölesiye korkuyordum.
“İyiyim.” dedi en sonunda. Garipti sesi, boğuktu. Ne Barut’a benziyordu ne de Fırtına’ya.
“S-Sarhoş musun sen?” Burnunu çektiği anda sıkıca kapattım gözlerimi. Cevabı duymaya hazır değildim.
“Evet.” dedi tek seferde. “Evin... Evin yolunu bulamıyorum, konum atar mısın bana?” Telefonu diğer tarafa doğru atarak ellerimi yüzüme kapattığımda Ulaş’ın da benden farksız olduğunu gördüm. Hıçkırıklarımı daha fazla tutamıyordum. Hükümeti yıkmak için çıktığımız yolda biz yıkılıyorduk ve artık geri dönüşümüz yoktu.
Sarhoştu, biraz değil.
Hiç olmadığı kadar sarhoştu.
Evin yolunu bulamayacak kadar çok sarhoştu.
Benden konum atmamı isteyecek kadar sarhoştu.
Altuğ’un beni göğsüne çekmesine aldırış dahi etmeyerek ağlamaya devam ettim. Ağladığım tek şey bugün olanlar değildi. Günlerdir toparlanamıyorduk. Bu savaşı yalnızca ben vermiyordum, benim gibi milyonlarca insan bu uğurda ailesini kaybetmişti. Sırlardan nefret ediyordum, herkesin geçmişinde karanlık bir sırrı vardı. Aradan geçen dakikalar sonucu yapay zekanın uyarısıyla eve bir arabanın yaklaştığını fark ederek dışarı doğru koştum. Bu kadar olay yaşamak, bu kadar kayıp vermek zorunda mıydık biz? Arabanın kapısı yavaşça açıldığında Barut’un sendeleyerek indiğini görmek bacaklarımı titretmişti. Hızla yanına doğru ilerlediğimde sırtı sertçe arabaya çarptı. Ayakta dahi duramıyordu. Parmaklarım doğrudan kollarına ve omuzlarına yöneldi.
“Barut?”
“İyiyim, iyiyim ben.” dedi elini kaldırarak. Yeniden ileri doğru bir adım attığı anda sendeleyerek kollarımın arasına doğru düştü. Geriye doğru gitsem de dengemi korumayı başarmıştım. Çenesini boynuma bıraktığı anda burnuma dolan koku bu sefer ona ait değildi. Ne kadar içtiğini tahmin dahi edemiyordum. İçeri doğru adımladığım anda diğerlerinin bakışlarını üzerimde hissetmek gerilmeme sebep olmuştu. Mırıldansa da ne dediğini anlayabileceğim kadar açık konuşmuyordu. Gövdesinin ağırlığı altında eziliyordum. Dayımın attığı bakışla birlikte merdivenlerden yukarıya yöneldim. Odasına vardığımızda kollarımı sonuna dek zorlayarak kapıyı açtım ve aynı yavaşlıkla içeri girmesine yardım ettim. Yatağın üzerine oturduğumuzda hafifçe kaldırdı kafasını. “Gitme.” dedi yalnızca. Sesindeki tını gözlerimi acıyla kapatmama yetmişti. Onu ilk kez böyle görüyordum ve buna hiç alışık değildim. Alışmak da istemiyordum.
“Tamam.” dedim yutkunuşumda gizli kalan acıyı bastırarak. “Buradayım.” Parmaklarını belime sararak beni kendine çektiği anda küçük bir çığlık kaçtı dudaklarımın arasından. Neredeyse üzerine düşmek üzereydim. “N-Ne yapıyorsun?”
“Yanımdan gitmene dayanabilecek kadar cesur bir adam değilim.” Cevap dahi veremeden yalnızca sırtımı başlığa yaslamakla yetinebildim. Çok geçmeden parmaklarını belime sarıp sıkıca sarıldı, sanki bıraktığı anda kaçacakmışım gibi bir havası vardı. Kafasını omzum ve boynum arasında kalan çukura yerleştirdiğinde parmaklarım istemsizce saçlarının arasına kaydı. O kadar temiz kokuyordu ki... “Korkuyorum artık, ya sende kayıp gidersen ellerimden?”
“Gitmem.” dedim lafını kestirip atarak. “Ben gitmem.” Titrek bir nefes daha çekti ciğerlerine. Yanaklarım hâlâ kurumamıştı ve sanırım bu gece Barut için ıslanacaklardı. Aldığı her titrek nefesle birlikte tek bir zerrem dahi kıpırdamıyordu.
“Ben herkesi kaybettim, uğruna ölürüm dediğim herkes teker teker öldü. Korkuyorum, birini sevmekten ölesiye korkuyorum. Uğruna ölürüm demiştim sana, özür dilerim. N’olur gitme sende. Yalvarırım sende bırakma beni.” Hıçkırıkları güçlendiği anda kafamı yukarı doğru kaldırarak dudaklarımı dişledim. “Annem bana son sözlerini dahi söyleyemedi, yatağın altına itti beni. Babam dışarıda mükemmel bir babaydı ama evde baba demeye utanırdı insan. Arkadaş olmaya çalıştığım her çocuğun babası tek tek öldü. Gidip babamdan nefret etme nedenlerimin tamamını dövme yaptırdım. Nefretim diri kalsın istedim. Ateşim beni yaktığı kadar onu da yaksın istedim. Yaşamak için tek sebebim annemin başında beklediği gibi ölürken başında beklemekti. Ama şimdi en yakınım onun yüzünden zarar gördü.” Daha fazla getiremedi cümlenin devamını. Göz yaşlarının boynuma damladığını hissettiğim anda elimi ağzıma bastırarak nefesimi tuttum. Bu kadarını onun ağzından duymak fazlaydı.
“Uyanamazsa?” diye sordu bu sefer. Burnunu çektiği anda gözlerimi bir kez daha tavana dikerek ağlayışımı bastırmaya çalıştım. Hıçkırıkları yeniden kulaklarıma çarpmaya başladığı anda hafifçe aşağıya doğru kayarak daha sıkı sarılmasına izin verdim. Uyanabileceğini söyleyemezdim, durumu kritikti ve Barut bunu en iyi bilenlerdendi. Bazen erkekler de kadınlara sarılarak ağlamaya ihtiyaç duyardı. Babamın defalarca kez annemin göğsüne yatarak ağlayışına şahit olmuştum.
Şimdiyse ben o durumdaydım.
Şimdi ise bunu yapacağını asla tahmin etmediğim bir adamın hıçkırıkları doluyordu kulaklarıma ve yalnızca ben vardım yanında. Saçlarının arasına kaydı parmaklarım usulca.
“Sana bir şey söyleyebilir miyim?” dedi verdiği titrek bir nefesten hemen sonra. Parmaklarım yavaşça yanağına çarptığı anda açtı gözlerini. Titrek okşayışlarım sarhoş da olsa onu kırık bir mutlulukla sarıyor olmalıydı. Ayılmaya başladığından şüphe etmeye başlamıştım.
“Söyle, söyleyebilirsin.” Usul bir gülümseme yayıldı dudaklarında. Nihayet ağlaması durmuştu, sanırım. İçindeki kırgınlıkları iliklerime dek hissetsem dahi yeniden ağlamasını istemediğim için yalnızca susmakla yetindim.
“Küçükken yani 8 yaşlarındayken, babamın bir arkadaşı gelmişti eve.” Sesi titreyerek de olsa durmadı, anlatmaya devam etti. “Kocaman bir masa vardı oratada, etrafta robotlar falan... Bizi çağırdı sonra babam, uyduklarını söyledim diğerlerinin. Adamın oğlu benden büyüktü biraz, yarışa girmişler babamla. İlk kez sekiz yaşında sarhoş oldum ben, vücudum direnç gösterdi. Sarhoş olmam için ne kadar içmem gerekti onu bile bilmiyorum. Unutmak istiyorum, birkaç saatliğine de olsa da olanları unutmak istiyorum.” Kıyafetimin göz yaşlarıyla ikinci kez ıslandığını hissettiğim anda saçlarının arasındaki parmaklarım titredi. Daha fazlasına dayanabileceğimi sanmıyordum. Dudakları yeniden aralandığı anda sağır olmak için böbreğimi dahi verebileceğimi fark ettim.
“Ben... Ben kendimden nefret ederek büyüdüm. Ben ilk cinayetimi annem ölmesin diye işledim Duru. Babam kardeşlerimi ve beni bir depoya götürdü. Etrafımızda onlarca adam... Tutmayı dahi bilmediğim, kendi bedenimden daha ağır bir silah tutuşturdu elime. Omurgam yüklerden eğilirken yere çarpan dizlerimin hesabını sordular benden. En büyük oğlu benmişim, ben başlamalıymışım. Eğildi kulağıma...” Yüzündeki buruk gülümsemeyle beraber ciğeri çıkarcasına ağlamaya devam etti. Bugün toparlanamayacağıma adım kadar emindim. Kim isterdi ki sevdiği adamın kollarının arasında ciğerleri parça parça dudaklarından dökülürken ağlamasını? “Yapmak zorunda kaldım, masum birini öldürdüm. Diğer ikisi vicdan azabı çekmesin diye önümdeki herkesi vurdum. Babam beğendiğimi sandı tabii. Her gece, aralıksız her gece... Ayrı büyüdüm ben Ulaş ve Aras’dan. Onlar diğer odada oyuncaklarla oynarken ben... Ben bir adamı en acı şekilde nasıl öldürebileceğimin eğitimini aldım. Onlar için değdi, pişman değilim. Ama gördüğüm her masum bakış zihnime kazındı Duru. Ağladım, günlerce, haftalarca, aylarca ağladım. Annem almadı beni yanına, kendim gitmek istedim. Aldığım eğitimleri kendi üzerimde denemeye dahi fırsatım olmadı. Ölemedim bile...” Bir daha nefes alamayacakmış gibi koca bir nefes alıp aynı şekilde geri verdi. Kapalıydı gözleri, gözlerinin ardında koca bir film saklıydı. Siyah beyaz, renksiz bir film. Boğazındaki yumruyu defalarca kez yutkunarak geriye atmaya çalışıyordu. Kirpiklerinin ucunda direnen yaşlar damla damla süzüldü yanağından parmaklarıma. Dakikalarca konuşmadı, dakikalarca konuşmadım. Sadece yanında olmak istedim. Bunu başarıp başarmadığım umurumda değildi, sadece vardım ve var olacaktım.
“Adın melodi misali kulaklarıma her doluşunda kalbim daha hızlı çarpıyor. Ya kalbimin tellerine dokunmaktan vazgeç ya da seninle beraber söylememe izin ver.” Her şeyin sessizliğe ve karanlığa büründüğü bir anda yıldız kayar gibi düşmüştü bu cümle dudaklarından. Göğsümün ortasında yanan küçük mum ışığının alevi harlanmış ve bedenimi kavurmaya başlamıştı. Parmak uçlarıma dek her zerrem uyuşmuştu. Yaklaşmaya başladığı anda sesli bir şekilde yutkundum. Parmaklarım ıslak yanaklarında gezinmeye devam ediyordu.
“Aşk mı bu?” dedim alaylı bir ifadeyle.
“Hayır.” dedi anında. “Kalbimden çıkan dumanın gözlerine değmesi sadece.” Gözleri yavaş yavaş kapanmaya başlarken duyduğum cümle tüm bedenimin parmak uçlarıma dek uyuşmasını sağlamıştı. O kadar yakınımdaydı ki aldığı ya da verdiği her nefesi hissedebiliyordum. O uyuduğu anda rahat ve derin bir nefes verdim. Her hücrem ayrı ayrı adını sayıklamaya başlamıştı. Aradan ne kadar geçtiği hakkında en ufak bir fikrim olmasa dahi aşağı kayıp uyuyana dek onu izlemiştim.
Ertesi Gün...
“Baba? Daha ne kadar bekleyeceğiz?” Yarım yamalak duyduğum bu ses sanırım Altay’a aittii. Umursamayarak yeniden yarım kalan rüyama girmeye çalıştım. Biraz daha zorlarsam başarabileceğime inandım.
“Karışma Altay, o kız babası şu an.”
“Susun, uyandıracaksınız.” Sesler kesilse dahi konuşanın dayım olduğunu anladığım için mutluydum. Kafamı hafifçe ileri doğru kaydırdığım anda burnuma çarpan tanıdık koku dudaklarımın hafifçe yukarı kıvrılmasını sağlarken hissettiğim sıcaklıkla birlikte yavaşça açtım gözlerimi. Barut’la birlikte uyuduğumuzu tamamen unutmuştum. Yüzü yüzüme yalnızca birkaç santim uzaktaydı ve henüz uyanmamıştı. Uyurken dahi mükemmel görünüyordu. Kalemle çizilmiş gibiydi her ayrıntısı. Saçları alnına dağılmış, karanlıkta bile ışığı içine çekecek eşsiz tonda koyu bir kahverengiye sahipti. Asi bir dağınıklıkla yüzünü çevrelemişti; sanki her tel yeri belirlenmiş gibi mükemmel şekilde dağılmıştı. Göz kapaklarının ardındaki parlayan ateşin ela tonunu gördüğümü hayal ettim. Nefes alamıyor gibiydim. Yanaklarındaki kemikler belirgindi, yüzüne düşen gölgelerle daha da keskinleşiyordu. Belirsiz bir kıvrım vardı dudaklarının kenarında. Burnundaki sertlik ve çenesindeki keskinlik yüzündeki tezatı daha da belirginleştiriyordu. Bir yanda etrafına korku saçan bir adam vardı, diğer yandaysa içindeki çocuğa muhtaç yaşayan bir adam. Uyurken yüzündeki tüm sertlik silinmiş ve yerini çocuksu bir huzura bırakmıştı. Göğsünün yavaşça inip kalkışı ve damarlarının belli belirsiz ritmi bana bir savaşçının dahi yorgun düştüğünü hatırlattı. Sanki gözlerini açsa buz gibi bakışlarının yerini sıcak ve uykulu bir bakış alacak gibiydi. Pürüzsüz bir teni vardı. Alnına düşen saçlarını bir anlığına geriye itmek istedim. Kalbimin ritmi nefes alışına uydu, parmaklarım usulca saçlarına uzansa da yapamadım. Anında geriye doğru çektim elimi.
“Kaç tane kirpiği varmış?” Duyduğum sesle birlikte doğrulduğumda dayımın ve ikizlerin doğrudan beni izlediğini fark ettim. Yanaklarım alev almış ve utanç her hücreme akın etmişti. Elimi yanağıma bastırarak yeniden Barut’a döndüğüm anda üzerime kaymıştı şaşkın bakışlar. “Baba ne yapıyor bu?”
“Âşık olduğu adamı izliyor.” Barut kıpırdanmaya başladığı anda üzerimdeki örtüyü hızla atıp kendimi yan tarafa doğru bıraktım. Yere düşmek beklediğim bir durum olsa da canımın bu kadar yanacağını hesaba katmamıştım. İkizler kahkaha atmaya başlarken dayımın dudaklarında ise usul bir gülümseme vardı. Barut gözlerini ovdu ve saçlarını karıştırarak yataktan kalktı. Hiç olmadığı kadar huzurlu görünüyordu.
“Yerde mi yattın sen?” dedi bakışları beni bulduğunda kaşlarını çatarak.
“Ha? Evet.” Banyoya doğru adımlarken “Bir dahakine yanımda yat.” diye cevapladı. Kapıyı arkasından kapattığında ikizler bakışlarını doğrudan üzerime çevirdi. Yerden yavaşça kalkıp ikisinin arasından aşağı doğru koştuğumda dayımın ikisini de yerine mıhladığını bilerek koca bir kahkaha attım. Hastaneye gitmek için erkendi ama kendimi enerjik hissediyordum. Duygularını kabullenmek bu kadar rahatlatıyor muydu insanı? Eğer öyleyse kabullenmiştim. Ben Barut’u seviyordum.
Duru Ceylin Öztürk, Barut Yiğit Karasu’ya âşıktı.
Duru Ceylin Öztürk, düşmanına âşıktı.
Duru Ceylin Öztürk her gördüğünde kafa attığı adama âşıktı.
Aklıma gelen şeyle birlikte ukala bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Bunu yapmam için Barut’un odasını boşalması gerekiyordu. Eve geldiğimde yapmak üzere kafama kazıyarak mutfağa doğru adımladım. Buzdolabından bulduğum tüm malzemeleri çıkartarak tezgahın üzerine dizdiğimde gelen adım sesleriyle birlikte kafamı hafifçe yukarı kaldırdım. Barut’u görmek beklemediğim bir durum olmadığı için yalnızca küçük bir gülümseme oluştu dudaklarımda.
“Günaydın.” dedi dudaklarındaki muzip sırıtışla birlikte göz kırparak.
“Günaydın.” dedim aynı şekilde gülümseyerek. Dolabı kapatıp kaselerden birini önüne çektiğinde tıpkı onun yaptığı gibi omzumu dolaba yaslayarak yaptıklarını izlemeye başladım. Önünde açılan ekranda parmaklarını gezdirdiği anda mutfağın için tatlı bir melodiyle dolmaya başladı. Mutfağa girdiği anda gördüğüm adam ve Fırtına birbirinden çok farklı insanlardı.
♫Senle ben ve bence aramızda tek bir karış
Olmalıydı. Lakin hep bir gerginlik, bi barış
Bu yarış, kazanmadıkça bitmiyor.
Kaçar gider yine gözlerin
Yeterli değil miydi sözlerim
Seni biraz daha tutmaya yanımda?
“Olmasan olur mu”yu denedim
İlk attığım adımda sendeledim
Beni biraz daha tutsana yanında
Gittiğinde gündüzüm gecem bi hayli şaştı
Yalnızım ve ben bu fikre çok yabancılaştım
Baktım, sen olmayınca olmuyor
Bildiğim ne varsa söyledim. Bıraksan artık
İnadı, gel benimle. Belki dersin “İyi ki tattık, atlattık”
Hayallerim bir bitmiyor♫
“Aç kalmak mı istiyorsunuz? Gelin hadi!” Ekipteki herkes koşarak mutfağa daldığında kimsenin fark etmemesine dikat ederek merdivenlerden yukarı doğru adımladım. İlk durağım banyoya gitmek yerine Barut’un odasına girmek olmuştu. İçerdeki koku hafif vanilyamsı ama bir o kadar da ferah ve sıcak bir iz bırakmıştı odaya. Gözlerimi kapatarak uzun süre burada kalmak ve bu müthiş kokuyu ciğerlerime doldurmak istesem de zamanım kısıtlıydı ve bunu yapabilecek kadar uzun olmadığının kesinlikle farkındaydım. Gözlerim masanın üzerinde gezinmeye başladı. Nereye koymuştu ki defterini? Güvenliği devre dışı bıraksam kim fark edebilirdi ki?
“Onyx güvenliği devre dışı bırak.”
“Tamamdır Kasırga.” Biraz bekledikten hemen sonra parmaklarım çekmeceye uzandı. Tahmin ettiğimin aksine çekmecede olmadığını fark ettiğimde yüzüm düşse de pes etmeyerek aramaya devam ettim. Kitaplığa koymuş olduğunu düşünerek raflara bakmaya başladım. Tıp ve anatomi kitapları, psikoloji ve insan davranışları kitapları, dünya klasikleri, teknoloji ve yapay zeka kitapları, romanlar ve defter... Bu kadar iyi gizlemiş olsa dahi onu bulduğum için mutluydum. Masanın üzerinden bir kalem alarak defterin sayfalarını karıştırmaya başladım. Okuduğum sayfa dışında diğerleri beni zerre alakadar etmiyordu ve özel hayatına karışacak bir insan değildim. Bu yaptığıma kızmayacağını bildiğimden dolayı rahattım. Sayfayı bulduğum anda bir elimle kapanmaması için defteri tutup kalemin kapağını ağzımla açtım.
Sevdiği Şeyler
Deniz kabukları
Yıldızlar
Mavi
Manolya ve papatyalar
Muzlu süt
Denizi izlemek
Bir de sanırım ben
Yazdığı son satıra odaklandım bir süre. Elimdeki kalemi kullanarak yalnızca tek bir kelimenin üzerini karalamakla yetindim.
Bir de sanırım ben
Defteri yeniden yerine bırakarak önce banyoya gittim ve daha sonra ise yeniden aşağı indim. Yukarıdaki ne kadar durduğumdan haberim dahi yoktu. Ben gelene kadar masa çoktan toplanmıştı. “Barut seninkini masaya hazırladı, biz zehirlenmediğimize göre sanırım sana da bir şey olmaz.” dedi Altuğ tiksinti dolu bakışlarını Barut’un üzerinde gezdirmeye başlarken.
“Güzel fikirmiş.” dedi Barut. “Yazdım bir kenara.” Küçük adımlarla mutfağa doğru koştum. Nefis bir koku vardı etrafta. Hızlıca yiyip hazırlanmam gerekiyordu. Ağzımı tıka basa doldurarak merdivenlerden yukarı doğru koştuğumda arkamdan duyulan kahkaha seslerine karşı gülmek istesem de ağzımı açamıyordum. Dakikalar sonucunda hızla üzerimi değişip hazırlığımı tamamladığımda hızlı adımlarla aşağı indim. Lütfen merdivenlerden düşmeyeyim. Lütfen merdivenlerden düşmeyeyim. Lütfen merdivenlerden düşmeyeyim. Düşmemeyi başardığım anda koca bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Hastanaye geldiğimizde doğruca Aras’ın odasına adımladım. Yavaşça içeri girip kısa bir an süzdüm bedenini. Ezgi dışında hiç kimse yoktu yanında. Beni gördüğü anda hızla yanaklarını silerek boynuma sardı kollarını.
“Uyanacak.” dedim fısıltılı bir sesle. Konuşamadı, kafa sallamakla yetindi yalnızca. Biraz daha yanında oturup dertleştikten sonra dışarı çıkıp odama doğru adımladım. Koridorda Barut’u gördüğüm anda duvarın arkasına saklanarak beni görmemiş için dualar etmeye başlamıştım. Onun bana yaptığı itiraflara alışmıştım ama benim itirafım hiç alışık olmadığım bir durumdu. Bunu yaptığım için kendimle gurur mu duymalıydım yoksa beddua mı etmeliydim? Parmaklarının arasındaki defteri kurcalarken durduğu sayfada aniden çatılmıştı kaşları. Hemen ardından yumuşadı, hiç görmediğim kadar güzel ve sıcak bir gülümseme belirdi dudaklarında. Ellerini kafasının arkasında birleştirip kalçasını oynatmaya başladığı anda kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırmaya başlamıştım. Dans mı ediyordu o? Hastanedeki bakışların tamamı üzerine kaydığı anda koca bir kahkaha döküldü dudaklarından. Kimse alışık değildi buna, ben de dahil. Hızlıca Özlem Hemşire’nin yanına doğru koştu. Muhtemelen beni soruyordu ve bense ondan kaçıyordum. Elini alnına bastırarak bıkkınlık dolu bir nefes verdiği anda parmaklarını önlüğünün cebine uzatarak gelen aramayı cevapladı. Kafasını sallayarak koridorun diğer tarafına ilerlediğinde derin bir nefes vererek duvara yaslandım. Gittiğine emin olduktan sonra etrafımı kontrol ederek Özlem Hemşire’nin yanına ilerledim.
“Ha hocam, basın ekipleri aşağı geliyormuş. Bir icat bulunmuş sanırım, ilk kez denenecekmiş. Barut Hoca’da indi şimdi. Beş dakikaya herkes iner.”
“Tamam, teşekkür ederim.” Ben her ne kadar kaçsam da kader bizi karşılaştırmanın bir yolunu buluyordu. Bıkkınlık dolu bir nefes verip koşarak merdivenlerden aşağı, acile, indim. Hiç görmediğim kadar kalabalık görmek ürkmeme sebep olsa da kendimi toparlayarak insanların arasına karıştım. Kafamın üzerinde onlarca dron vardı ve hepsi tek bir noktaya yönelmişti. Etrafta gördüğüm birkaç robotla birlikte sinirlerim yeniden depreşse de şimdilik susmam gerektiğinin farkına vararak dudaklarımı birbirine bastırdım. Herkes indiğinde Faruk’un birkaç cümlesinden sonra sonunda sandalyede oturan kişiyi görebilmiştim. Barut’tu. Onlarca kamera üzerimizde gezerken hiç rahat hissetmesem de yapabildiğim tek şey içimden küfürler etmekti. Oysa bileklerine ve göğsüne takılan kablolarla birlike gerçek bir ruh hastası gibi duruyordu. Gözlerim ekrana kaydığında vücudundaki tüm değerleri görebilmek yüzüme koca bir gülümseme yerleştirmişti. Bu tıp için güzel bir icattı. Onlarca test yapmaya gerek yoktu. Gözlerim değerlerinde gezinmeye devam ederken buluştu bakışlarımız. Dudaklarının bir kenarı usulca yukarı kıvrıldı.
“Hocam iyi misiniz? Kalp atışınız 70’den 125’e çıktı.” diyerek kabloları kontrol etti hemşirelerden birisi. Kafamı hızla diğer tarafa çevirdiğim anda Barut kabloları çekip yan tarafa doğru fırlattı.
“Bu kadar yeterli, makine çalışıyor.” diye devam etti gömleğinin düğmelerini iliklemeye başlarken. Adımlarımı hızlandırarak merdivenlerden yukarı koşmaya başladığım anda peşimden geldiğini görmek okkalı bir küfür savurmama neden olmuştu. Ondan kaçamayacağımı bilsem de sonuna kadar savaşmakta kararlıydım. Odama doğru adımlarımı hızlandırmaya çalışsam da elini uzatsa tutabilecek kadar yakınlaşmıştı bana. Koridordaki tüm gözler teker teker üzerimize yerleşirken odamın kapısını hızla açarak içeri attım kendimi. Ayağını son anda araya koymasıyla birlikte sırtımı kapıya yaslayarak itmeye çalıştım.
“Çek ayağını ruh hastası herif!”
“Beni içeri almak zorunda kalacaksın.”
“Çok beklersin!” Dudaklarından dökülen alaylı kahkahayla birlikte ayağını çektiği anda kapıyı hızla kapattım. Anahtarı defalarca kez çevirip kilitleyerek derin bir nefes verdiğimde parmaklarım neredeyse göğsümü avuçlayarak kalbimi dışarı atmak üzereydi. Birkaç dakika sonra kapı yeniden çaldığında kapının önüne ilerleyerek kulağımı yaklaştırmakla yetindim.
“Hocam? Hocam acile hasta geldi, gelip bakmanız lazım.” Kapıyı anında açarak merdivenlerden aşağı doğru koştum. Hemen peşimdeyse Cancan vardı. Acildeki kalabalığın bu kadar hızlı dağılması beni mutlu etmişti. Çekmesi gerekenleri çekip gidiyorlardı ve geride bir kişi dahi kalmıyordu.
“Kaç numara?”
“41 hocam.” Kafa sallayarak söylediği yere ilerledim. Kalbim delicesine atıyordu. Steteskobumu elime alarak perdeyi hızlıca kenara doğru çektim. Barut’un poz verircesine elini yanağına bastırarak sedyeye yattığı gördüğüm anda her bir zerrem uyuşmuştu. Olduğum yerde duraksayarak ağzımın bir karış aşağı düşmesine izin verdim. Onun dudaklarında ise koca bir sırıtış vardı. Perdenin yarısı hâlâ açıktı ama umursamayarak parmaklarını belime sararak beni de sedyeye çekti. Dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçarken perdenin aralık kısmından birinin içeri bakmaması için dualar etmeye başlamıştım. Neredeyse üstüne yatmış durumdaydım ve biri bizi bu şekilde görürse bunu asla açıklayamazdık. Aldığı her kesik nefes göğsünün baskısını göğsümde hissetmemi sağlıyordu. Aramızda yalnızca kilometrelerce hissedilen birkaç santimetrelik mesafe vardı.
“Öpebilir miyim seni?” Duyduğum cümle sesli bir şekilde yutkunmama sebep olurken arkama bakmaya çalıştığım anda çeneme çarpan parmakları bakışlarımın yeniden ona dönmesini sağladı.
“Neden?” diye bilmiştim yalnızca.
“Belki ömrüm uzar.” Belli belirsiz bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. “Hayatımı seni öperek geçirmek istiyorumdur belki.”
“Karın kızmasın sonra?” Ukala bir gülümseme uyandı dudaklarında.
“Karşılık vermesi daha makbule geçer.” Parmakları belimde sıklaşmaya başlarken bedenimin her zerresi titremeye başlamıştı. Tepeden tırnağa titriyordum. Omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti inerken bakışlarım istemsizce dudaklarına kaydı. Parmakları beklemediğim bir anda belimde iki büyük çukur açarken kafasını hafifçe yukarı kaldırdı.
Konuşmak için ağzımı açar açmaz dudakları dudaklarıma çarptığı anda dünyamın ters düz olduğunu hissettim. Ben daha ne olduğunu dahi anlamadan hızla döndüğünde kalbim göğsümden fırlayacakmışcasına çırpınmaya başlamıştı. Bu kadar hızlı bir şekilde kontolü eline alması başımı döndürüyordu. Altındaydım ve nefesim göğsüme düğümleniyordu. Gölgesi üzerime düşerken parmaklarımsa düğümlenip kalmışcasına titriyordu. Aldığım kesik nefesler onunkilere karışırken ağırlığının altında neredeyse ezilmek üzere olsam da bu garip bir şekilde hoşuma gitmişti. Bedenimdeki sıcaklığın aynısı parmaklarımın altındaki teninde mevcuttu. Gözlerim kapalı olsa da dudaklarındaki ısrar ve parmaklarının tenimde bıraktığı baskı bana yol gösteriyor gibiydi. Nefesi yüzüme vuruyordu, sıcak ve keskin... Avuçlarımı göğsüne bastırdığım anda hissettiğim sertlik dudaklarımdaki baskıyı artırmıştı. Kayadan oyulmuş gibi bir vücudu vardı ve doğrusunu söylemek gerekirse nefes kesiciydi. Parmaklarım omuzlarına uzandığında gerildiğini hissettim. Diliyle dudaklarımı araladığı anda avuçlarımın altından yayılan sıcaklık neredeyse iki katına çıkmıştı. Parmaklarım verdiğim kararlara uymayarak boynunda, çenesinde ve gür saçlarının arasında gezinirken aramızdaki mesafe tamamen sıfırlanmıştı. Üzerimde olması bir esaret değildi, kelimelerle açıklanmayan bir teslimiyetti. Tüm dünyamı bana rağmen ele geçirmişti.
Bir anlığına duraksadı. Hafifçe uzaklaşıp nefesini kontrol almaya çalıştıktan hemen sonra dudakları yeniden benimkilerin üzerine kapandı. Hâkimiyetin elinde olmasını seviyordu. Söylediklerimin aksini kanıtlamak istercesine tişörtümden içeri süzüldüğü anda nefesimin kesildiğini hissettim. Parmaklarının ucundaki ateş tenimi yakıyordu. Dokunmadığı her zerrem acı içinde kavruluyordu sanki. Dudaklarını yavaşça boynuma indirdi. Boğazıma oturan keskin yumruyla birlikte nefes almaya çalışma çabalarım devam ediyordu. Parmakları alev alan tenimde narince gezinmeye devam etti. Perdenin kornejinden yükselen sesle birlikte ikimiz de ani bir şekilde irkildiğimiz anda sedyenin bir kenarı aşağı doğru çöktü ve bedenim aşağı doğru kaydı. Koca bir çığlık döküldü dudaklarımdan. Barut benim aksime sakindi, üzerime kapanmakla yetinmişti.
“Ho-Hocam...” Kafasını kaldırarak bakışlarını Özgür’e dikti Barut. Yere düşmüş olmamız umurunda değil gibi görünüyordu. Özgür’se elindeki dosyayı yere düşürmemek için büyük bir çaba sarf ediyordu.
“O bileğindeki saatin yelkovanını götüne sokayım Özgür, ne var? Söyle.” Duraksadı Özgür. Sesli bir şekilde yutkunmakla yetindi.
“Unuttum.” dedi fısıltılı bir sesle. “Siz şey... Şey yapın, devam edin.” Perdeyi hızla çekerek çıktığı anda bıkkınlık dolu bir nefes verdi Barut. Dudaklarımı dişleyerek doğrulduğumda nazik bir şekilde ayağa kalkarak kırışan kıyafetlerini düzeltmeye çalıştı. Yarım kalmışlığın hüznünün bakışlarıma yansımaması için çok büyük çaba sarf ediyordum. Ama bu onun için geçerli değildi. Koca bir burukluk çökmüştü dudaklarına. Bakışlarım sorumu ele vermiş olmalıydı ki büyük bir umutla konuştu.
“Devam edin demişti ama.”
“Yere düştük ya! Sedyenin tekeri kırık manyak herif! Ağırlığını tek kenar taşımıyor, cüssenden haberin var mı senin!?”
“Diğerleri sağlam ama?” Gözlerimi devirdiğim ve kapıya yöneldiğim anda ellerini önlüğünün cebine sokarak arkamdan bağırmakla yetindi. “Asfaltın içine sedye koydurup kenarlarına da düşme diye bariyer yaptırmazsam şerefsizim!” Koşar adımlarla uzaklaştığım anda bu sefer kaçacağım kişinin Özgür olduğunu bilerek gergin bir şekilde etrafıma bakındım. Titreyen parmaklarımı önlüğümün cebine sokarak saklamaya çalıştım. Miray’ın yanıma doğru koştuğunu fark ettiğim anda göğsümün ortasındaki baskı artmıştı. Kim bilir yine ne olmuştu? Yanıma vardığı anda ellerini dizlerinin üzerine bastırarak nefesini düzenlemeye çalıştı.
“Barut...” dedi yalnızca. “Delirmek üzere.”
“Ne?” parmaklarım doğrudan göğsümü avuçladı. “Az önce yanımdaydı.”
“A-Aşağıda, Faruk’u öldürecek. Git, durdur!” Ayakkabılarıma aldırmadan merdivenlerden bir kez daha aşağı doğru koştum. Neden yukarı çıkmıştım ki? Acilde film olsa ben başrolü oynardım zaten. Aşağı indiğimde Faruk’un, Barut’un karşısında olduğunu görmek kısa bir an duraksamama sebep olmuştu. Herkes etraflarına toplanmıştı. Doktorlar, hemşireler, asistanlar ve çok daha fazla hastane çalışanı...
“Bana bağırmayı kes Barut!”
“Senin için yalnızca Yiğit baba! Annemi aldın sustum, arkadaşlarımı aldın sustum, çevremi dağıttın sustum! Eğer Aras o yataktan kalkamazsa!..” Parmakları yakasını kavradığı anda sırtını sertçe duvara bastırdı Faruk’un. Etraftaki onlarca silah üzerine doğrulttuğu anda daha da sinirlenmişti. Ne Fırtına’ya benziyordu gördüğüm adam ne de Barut’a. Gözlerindeki nefret daha önce hiç kimsede görmediğim kadar büyüktü. Alev yalnızca gözlerinde değil bedeninin her zerresinde yanıyor gibiydi.
“Saçmalıyorsun!” diye bağırdı Faruk. “Tüm bu insanların arasında imajını zedeleme! Aras benim oğlum, ona zarar veren Fırtına!” Korkusuz bir kahkaha döküldü Barut’un dudaklarından. Korkutucuydu ama korkusuzdu. Sıkılmaktan boğumları beyazlayan parmaklarını hızla indirdi Faruk’un yakasından. İki yana açtı kollarını.
“Bendim!” diye bağırdı gür sesi her köşeyi inletecek şekilde. Bir adım gerilememe neden olmuştu. “Yıllardır karşı koyamadığın kişi bendim! Fırtına bendim baba! Duydunuz mu!? Hepiniz duydunuz mu!?” dedi bu kez etrafına toplanan insanlara bakarak. “Fırtına bendim! Senin benim ya da kardeşlerimin üzerinde tek kuruş hakkın olmadı! Duydun mu beni!? Yok! Onların dahi haberi yoktu benim yaptıklarımdan! Sen bizi fırsat bulduğun her anda işlerini yürütmek için onlarca kursa gönderdiğinde ben senin vereceğin iki kuruşa muhtaç olmamak için kurstan kaçıp çalışıyordum lan! On yaşında ellerim nasır tuttu benim! Yüzlerce işte çalıştım, kölelik yaptım! Ama tek bir kuruşunun ne benim ne de kardeşlerimin boğazından geçmesine izin vermedim baba! Bak!” dedi bileğindeki yarayı göstererek. Yanaklarımın ıslandığını hissederek bir anlığına kapattım gözlerimi. “Annem için!” diye bağırdı. Hemen ardından önlüğünü çıkarıp yan tarafa doğru fırlattı ve giydiği yeşil scrubsı hızla çekerek yırttı. “Bak bunu gece yaptırdım!” dedi bir dövmeyi göstererek. “Bu Aras için! Şurdaki arkadaşlarım, burdaki hayalleri yıkılan insanlar için, bak burdaki ölen masum insanlar için, burdaki çaldığın gençlikler için, buysa ateş! İntikamımın asla sönmemesi için! Burdakiyse Anka Kuşu!”
Beline uzandı parmakları. Tabancasını eline alarak sertçe Faruk’un avcuna bastırdı. “Eğer birini öldüreceksen önce benden başlayacaksın! Ne kardeşime ne de diğer insanlara dokunmayacaksın! Annem için söylerken kolaydı, aynısını söyle şimdi bana! Ver infaz emrini, sık kafama!” Sesindeki acıya daha fazla dayanamayarak hızla yanına doğru ilerledim. Etrafımızdaki silah sayısısının çoğalmasını umursamayarak elimi göğsüne bastırdığım anda titrek bir nefes verdi. Gözleri bana kayar kaymaz yumuşadı ifadesi. Kalabalığın arasından duyulan uğultular kulaklarına çarpmış olmalı ki etrafta baktı. Göğsü delicesine inip kalkarken Faruk’un gözleriyse yalnızca Barut’un üzerinde donakalmıştı. Bunu beklemediği kesindi. Faruk’un parmakları yüzündeki ukala gülümsemeyle tabancada gezinirken havaya kaldırdı elini. Silahın ucu doğrudan Barut’a bakıyordu. Duruşunu dikleştirerek birkaç adım öne ilerledi Barut. Silahın ucu göğsüne çarptığı anda keskin bir acı sarmıştı tüm benliğimi. Silahın ucunu tutup Barut’un önüne geçtiğim anda beni kenara çekmek için belime dolanan parmaklarını hızlıca ittim. Hemen ardından benim önüme fırladı Altay. Onun önüneyse Altuğ, önüne Efsa, Miray, Özgür, Cancan, Eren abi ve sırasıyla tüm hastane çalışanları... Hıçkırıklarım boğazımda düğümlenirken Faruk parmaklarının arasındaki silahı yavaşça indirip beline sakladı.
“Seni annenin infaz emrini verdiğim silahla öldüreceğim Yiğit.”
“Sevinirim.” dedi Barut arka taraftan çıkarak. “Benim silahımda kirli kan var, ondaysa kişiliğimin her zerresinin ait olduğu kan. Lütfen,” dedi. “Beni onunla öldür.” Duyulan gürültülü ve kirli sesle birlikte kalbimden vurulduğumu hissettim. Barut’un önüne koştuğum anda etraftaki herkes üzerimize kapanmıştı. Şarjör boşaldığında ölüm sessizliği oluştu etrafta. Karnımda hissettiğim keskin acı gözlerimi sıkıca kapatmama sebep olmuş olsa da bakışlarım güçlükle Barut’un vücudunda geziniyor, yarasını arıyordu. Üzerimize kapanmış olan herkes bir bir yere devrildiği anda üzerime sendeleyen bedenle birlikte acım ikiye katlanmıştı. Etraf resmen kan gölüne dönmüştü. Yerde yatan onlarca insan vardı ve herkesi kurtarabilecek kadar yeterli sayıda doktorumuz yoktu. Ciğerlerime ağır ağır kan kokusu çöküyor, aldığım nefesler sanki akciğerlerime değil acıyla kalbime iniyordu. Faruk’un kapıdan çıktığını gördüğüm anda geri çekilerek yaralı insanlara bakmaya başladım. Özgür, Cancan, Nihal, Efsa, Altuğ, Ulaş ve daha nicesi... Kanlı parmaklarımı karnıma bastırarak acımı dindirmeye çalıştım. Buna dayanabilirdim. Yarası benimkilerden çok daha ağır olanlar vardı.
“Yarası... Yarası ağır olan kim var!?” diyerek duyurmaya çalıştım sesimi. İçeriye dolan dronlar umurunda dahi değildi. Ulaş’ın kolundaki sargıyla birlikte yanıma yaklaştığını gördüğüm anda derin bir nefes verdim. Altuğ’un bacağı kanıyordu ve Miray’ın bilinciyse kapalıydı. Yanında Efsa vardı ve müdahale etmeye çalışıyordu. “Ulaş! Barut’a bak n’olur! Ellerim titrer ona dokunurken, lütfen!” Kafasını sallayarak koştuğunda bacaklarımı yerde ilerletmeye çalıştım ve sürünerek elini kaldıranların yanına doğru yaklaştım.
Karnımdaki acı yerini uyuşukluğa bırakırken kafamı iki yana sallayarak dayanmaya çalıştım. Bu benim görevimdi. Önümde yatan yaralıya baktım. Asistanlardan birisiydi. Onu daha önce görmüştüm, aynı ekipte olmasak da tanıyordum. Hastanenin önüne doluşan kalabalığı gördüğüm anda elimi sallayarak birini yanıma çağırdım. Hissettiğim acı çığlık atmak istememe sebep olsa da dudaklarımı dişleyerek acımı bastırmaya çalıştım.
“Ge-Geldim.” dedi yanıma çağırdığım adam.
“Korkma.” dedim parmaklarımı çekip kısa bir an yarama bakarak. “Yalnızca dediklerimi yap.” Tereddütle salladı kafasını. “Hastanın üstündekini kaldır, bastır yaraya.” Dediklerimi yapsa da parmaklarının arasından sızan kanla beraber korkuyla büyüdü gözleri.
“Çok fazla kan var.” dedi titreyen bir ses tonuyla.
“Sen devam et, turnike hazırlayacağım. Elini sakın çekme.” Yanımdaki tepsiyi çekerek yere düşürdüğüm anda bandajı elime aldım ve yan tarafta uzanan hemşirelerden birinin kemerini çekip acıma rağmen turnike hazırlamaya çalıştım. “Bağla bunu, iyice sık ve bilinci kapanırsa bana haber ver.” Titreyen elleriyle birlikte dediklerimi yaptığında derin bir nefes verdim. Yan tarafa doğru süründüğümde parmaklarım yerde yatan kadının boynuna uzandı. Kontrollerini yaptığım anda kanımın donduğunu hissettim. Yaptığım ikinci el hareketiyle başka bir vatandaş yanıma gelmişti.
“Bu ölü, diğerine geç.” Başım dönmeye başladığı anda kesik nefesler alarak kendimi toparlamaya çalıştım. Ayakta kalan yalnızca 4 kişiydik. Ben, Ulaş, Efsa ve Altuğ.
“Duru! Yaran ağır görünüyor, kendini riske atıyorsun!” Duyduğum cümleyi görmezden gelerek önümdeki adama diktim bakışlarımı. Hastanenin eski doktorlarındandı. Ellili yaşlara bile varmamıştı. Elimi uzattığım anda acı dolu bir haykırış döküldü dudaklarımdan. Gözlerimin ardına bıçaklar saplanmış ve kanlı, zifiri bir karanlık çökmüştü beyaz perdelerimin üzerine. Yaramın üzerine bastırdığım parmaklarımın arasından yoğun bir şekilde kan sızıyordu. Hatta taşıyordu.
“N-Nefes... Nefes alıyor mu?” Kadın şok içinde kafasını salladığı anda kesik nefeslerimin arasından konuşmaya çalıştım. Etrafa bakınsam da yeterli malzememiz kalmamıştı. Önlüğümü acı içinde çıkararak kadına uzattım.Bunu yapmak saniyeler sürse de acısı sanki zamanı yavaşlatarak bunu saatlere çevirmişti. Titreyen parmaklarla aldığında ağlamaya başlamak üzereydi. “Al bunu, bastır tüm gücünle. Şu serumu görüyor musun? Bana onu ve çekmecelerden bulduğun bir iğneyi getir.” O hızla ayağa kalktığı anda baskı yapmaya başladım. Gücümü kullanmak gözlerimin kararmasına ve başımın yeniden keskin bir şekilde dönmesine sebep olmuştu. Daha fazla dayanamazdım, zemin tamamen kanla kaplanmıştı. Kadının getirdiği iğneyle damar yolu açtığım anda duyulan siren sesleri rahat bir nefes almamı sağladı. Gelen paramedikleri hastaların yanına yönlendirirken üzerime odaklanan drona küçük bir bakış attım. Kafamı geriye doğru bırakmadan hemen önce gördüğüm son şey etrafımdaki herkesin sedyeler üzerinde ambulansa taşınması ve doktorlardan birinin üzerime eğilmesiydi.
☼☼☼
“Uyanıyor.” Gözlerime tutulan ışıkla birlikte kafamı diğer tarafa doğru çevirmeye çalıştım. Işıktan ölesiye nefret ederdim. Ben karanlıktım. Karanlığa alışmıştım. Gece benimdi, ben gecenin. Etrafta ışık varken saklanamazdım maskemin altına. Kaçamazdım duygularımdan. Ama karanlık insanların sığınabileceği koca bir evren demekti. İnsanlar neden korkardı karanlıktan? Asıl soru karanlıkta ne görmekten korktuklarıydı.
Kimse uçurumdan korkmazdı, düşmekten korkardı.
Kimse sudan korkmazdı, boğulmaktan korkardı.
Kimse karanlıktan korkmazdı, karanlığın içindekinden korkardı.
Ve en önemlisi; kimse kadın olmaktan korkmazdı, öldürülmekten korkardı.
Gözlerimdeki bulanıklığın geçmesini bekleyerek etrafıma bakışlar atmaya çalışsam da başımdaki keskin ağrı kıpırdamama pek izin vermemişti. Hatırladığım son şey hastanede olduğumuz ve etrafta çok fazla yaralının olduğuydu. Barut’un da yaralı olduğunu hatırladığım anda çevremdeki karaltılı gölgleri umursamayarak hızlıca doğrulmaya çalıştım. Kurşun yaralı kan kaybından ölmediğiniz sürece çabuk iyileşen yaralardı. Tıp için en azından bunu yapabilmişlerdi. Yapay kan üretimi yol açtığı hastalıklar nedeniyle durdurulmuş olsa da yaraların iyileşme sürecinin kısalması iyi bir şeydi.
“Barut? Barut nerede?”
“Ben kazandım iddiayı, dökülün lan paraları.” Duyduğum cümleyle birlikte dudaklarımın bir kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrılsa da yerimden kalkmak için plan yapmaya devam ediyordum.
“İyi.” dedi tanıdık bir ses. “Sende öylesin ve onlarca kişinin hayatını kurtardın.”
“Hangi hastanedeyiz? Nerede o Faruk iti?” İkinci kez doğrulduğum anda kimsenin beni tutmasına fırsat vermeyerek ayağa kalkmayı başarmıştım. Gözlerim monitöre kaydığında değerlerimin normal olduğunu görmemle birlikte serumu kolumdan hızla çekerek koridora doğru ilerledim. Yabancı bir hastanede, yabancı bir koridordaydım. Neredeydik? Hangi bölgedeydik? Bakışlarımı duvardaki hologramlara diktiğim anda önümden geçen robota hayretler içinde bir bakış atmak yerine yalnızca süzmekle yetinmiştim. Burası İstanbul’daki en donanımlı hastanelerden bir tanesiydi ve özel bir hastaneydi. Yalnızca soylu insanların gelebildiği ve insanlara tahlillerin bile fahiş fiyatlarla yapıldığı bir yerdi. Arkamdan duyulan adım sesleriyle birlikte kafamı hafifçe çevirdiğimde gelenin Ulaş olduğunu gördüm. Derin bir nefes verdiğim anda iki koca adımla yanıma çoktan varmıştı bile.
“Gidip dinlen demeyeceğim, sakin ol. İnatçı olduğunu Barut’un dahi ağzından dinleyecek kadar tanıyorum seni.” Belli belirsiz, usul bir gülümseme oluştu dudaklarımda. “Bir dakika, bir dakika...” diye devam etti. İki elimi havaya kaldırdığım anda yüzündeki gülümseme yerini anında koca bir ciddiyete bıraktı.
“Ne kadar adamımız var?” Kafasını anında kaldırdı.
“Ama dayın-”
“Ne kadar adamımız var Ulaş?” Duruşunu dikleştirdi.
“İstediğin kadar.” Kafa sallayarak verdiğim işaretin ardından o adamları toplarken bense üzerime uygun bir şeyler bulmak için odaya doğru koşmuştum. Hastanenin çıkışında buluştuğumuz anda teknolojiyi benden iyi bildiğinden çıkmamız için danışmaya koyulan robotlarla konuşmak zorunda kalmıştı. Sonunda dışarı çıktığımda hastanenin önünde yığınla bekleyen siyah maskeli adamlar yüzümde ukala bir gülümseme oluşmasını sağlamıştı. Uzatılan maskeyi yüzüme geçirirken kameraların bunu çekmesi umurumdaki son şey dahi değildi. Faruk’un kaldığı yer her ne kadar korumalarla ve yüksek güvenlikli teknolojiyle çevrelenmiş olsa da bunu başarabileceğime adım kadar emindim. Öfkem damarlarımdan taşıyordu. Hayatımdaki herkes yeteri kadar zarar görmüştü, buna daha fazla dayanmaktansa savaşmayı tercih ederdim. Telefonumun titreyişiyle birlikte gözlerim ekrana kaydı.
Altuğ: Sakın bir delilik yapma.
Altay: Babamın haberi var mı?
Miray: Yardım ederim.
Efsa: Altuğ’u tutmaya çalışıyorum.
Özgür: Ben de geliyorum.
Barut: Beni almadan nereye gidiyorsun?
Tüm mesajlara aynı anda cevap veremezdim. Dayımın muhtemelen haberi vardı ve beni durdurmaya çalışmayacağına damarlarımdan akan kanın kırmızı olduğuna emin olduğum kadar emindim. Telefonu hızla yere fırlattığım anda yalnızca ekranı kırabilecek güçte olmam yüzümün düşmesine yetmişti. Yorgundum ama savaşmaya gidiyordum. Evlerin ışıkları birer birer yanarken birkaç insanın peşimize takıldığını gördüğüm anda içimde bir şeylerin kıpırdanmaya başladığını hissettim. Umarım Miray ve Altay bunu halledebilirdi. Evin önünde durduğumuzda bakışlarım Ulaş’a kaydı. Maskenin altından güven dolu bir bakış attığı esnada elimi havaya doğru kaldırarak arkamdaki adamlara keskin bir işaret verdim. Bazıları sağa ve bazıları sola doğru yanaşmıştı. Geri kalanar ise yanıma teker teker dizilmişlerdi. Evin etrafındaki mavi kalkan eriyerek toprağa karıştığı anda başardığımızı anlayarak derin bir nefes aldım. Yerdeki büyük bir taşı alıp cama fırlattım. Her şeyi başlatan tek şey, bir taştan ibaretti. Verdiğim ikinci hareketle birlikte ön taraftaki adamlar yere eğilmiş ve taş atmaya başlamış, arkadakilerse korumalarla müthiş bir çatışmaya girmişti. Bileklerine taktıkları ve dirseklerine kadar uzanan devasa alet gelen kurşunları anında geri yolluyordu. Korumaların tamamı devrildiğinde etrafa dolan basın ekipleri ve tepemizde uçmaya başlayan dronların sayısı çoğalmıştı. Evin neredeyse tüm camları kırılmış ve duvarları ise resimlerle dolmuştu.
“Hükümet istifa!”
“Faruk Karasu istifa!”
“Çık dışarı!”
“Hani masum insanları korumaktı amacın!? Bir açıklama yap!”
Elimi havaya kaldırdığım anda seslerin tamamı kesilmişti. Bu sefer haykırış sırası bendeydi.
“Faruk! Özlemişsindir beni, ben geldim!” Kapı açıldığı anda kalabalıktan gelen uğultular kulaklarıma çarpmaya başlamıştı. Farklıydı bakışları. Her zaman ona inanan halkı yoktu bu sefer karşısında. Ne söylerse onaylayan insanlar yoktu. Uyanmış bir halk vardı, adalet isteyen insanlar vardı. Anında bana dikti bakışlarını.
“Çek adamlarını, konuşalım!”
“Sen benim ailemi aldın! Kardeşimi aldın! Arkadaşımı aldın! Sevdiğim adama zarar verdin! Konuşmak için çok geç Karasu! Yapacağın tek bir şey var: Kaderine boyun eğmek!” Küçük bir kahkaha döküldü dudaklarından. Bir adım öne çıktığım anda Ulaş’ın kolumu tutmasına izin vermeyerek hızla yan tarafa geçtim. Faruk elinde tuttuğu kumandanın tuşlarıyla oynadığı anda evin duvarları tıpkı bir makine misali küçük kutucuklara dönüşmüş ve içerinden silahlar çıkmıştı. Güvenliği yalnızca yapay zekaya bağlamadığını tahmin etmeliydim.
“Ben kaderime boyun eğmem!” dedi yüzündeki acı gülümsemeyle. Hiç görmediğim kadar korkutucuydu bu kez dudaklarındaki kıvrım. “Kaderimi değiştiririm!”
“Bok değiştirirsin!” diye bir ses yükseldi kalabalığın arasından. Dudaklarımın arasından koca bir kahkaha döküldüğü anda Faruk birkaç parmağını kumandanın üzerinde gezdirdi. Duyulan gürültüyle birlikte herkes kafasını aşağı eğer eğmez önümze düşen küçük bir kutunun etrafa yaydığı mavi ışık topların yeniden Faruk’un evine yönelmesini sağlamış ve bizi kurtarmıştı. Kafamı hafifçe kaldırdığım anda kafamızın üzerinde uçan helikopteri görmek dudaklarımın usulca yukarı kıvrılmasına sebep oldu. Tuttuğu ipten aşağı sarkarak yanıma indi Özgür. Ayaklarımın ucunda yükselerek kolumu omzuna attığım anda dizini kırarak aşağı doğru eğildi.
“Kendi başına bu kadar iş yaptığın yeter küçük hanım. Arkandakileri de halkı da riske sokuyorsun.”
“Dayımın öğütleri için mi geldin buraya?” dedim kollarımı bağlayıp omzuna yaslanarak. Gözlerimdeki sinirli ifadenin gerçek olmadığını bildiğinden rahat bir tavır takındı.
“Sayılır.” dedi tek seferde. “Hem kardeşinle alakalı bir gelişme var hem de Çığlık’la alakalı. Barut de yerinde durmuyor biliyorsun.”
“Tabii.” diyebildim gözlerimi devirerek. “Uslu dursa şaşarım.” Arkamı yavaşça dönüp dağılmalarını işaret eden birkaç hareket yaptığım anda bir metre geriye doğru çekildiler ve ellerini süt dökmüş bir kedi misali başlarını yere eğdiler. Gözlerim bir kez daha Faruk’a kaydığında yerden sendeleyerek kalktığıjnı fark etmek içime soğuk sular serpmişti. Evi neredeyse yıkılmak üzereydi. Sağlam bir malzemeden yapılmış olsa dahi kendi saldırısına karşı koyamıyordu. Duyulan siren sesleriyle birlikte kalabalık koşmaya başladığında Özgür beni kolumdan çekerek yan tarafa doğru aldı.
“Yılbaşına az kalmışken ölme lütfen.”
“Az kalmamış olsa öleyim mi yani Özgür?” Bıkkınlık dolu bir nefes vererek kafasını iki yana salladığında yere neredeyse çıt sesi dahi çıkarmadan inen helikoptere doğru itti beni. İçerisi gemiş, ferah ve aydınlıktı. Cezaevinden kaçarken kullandığımız helikopterin neredeyse aynısıydı. Nereye gittiğimizi umursamayarak arkama yaslandım. Gölge’nin bu zamana dek helikopter kullandığı hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu.
“Ne buldunuz?” diyebildim en sonunda. “Çığlık ve kardeşim hakkında?”
“Anlatma kısmı dayının, bulma kısmı benim prenses.” dedi Gölge, Özgür’e cevaplama süresi dahi tanımadam. Lafımı güzelce yiyip kafa sallayarak susmayı tercih ettim. Nihayet dakikalar sonunda yere indiğimizde koşar adımlarla içeri girdiğimde önümde çıkan hologram kaşlarımın kısa bir an çatılmasına sebep oldu. Dayım tek bir el hareketiyle ekranı kapattığı anda derin bir nefes verip koltuklardan birine attım kendimi. Anlaşılan diğerleri gelmeden önce ne olduğunu aska öğrenemeyecektim. Özgür ve Gölge karşıma geçtiği anda bir şeylerin ters gittiğini anlayarak bakışlarımı doğrudan dayıma diktim. Bir kişinin ölümüne daha dayanamazdım. Eğer kardeşimin çoktan ölmüş olduğunu söyleyeceklerse bunu kaldıramayacağımı da biliyorlardı. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı dayım. Maskemi hızla çıkarıp koltuğun üzerine fırlattığım anda sakin olmamı söylercesine iki yana kaldırdı ellerini.
“Ölmedi, ölmedi değil mi dayı?”
“Şşt... Ölmedi, ölmedi dayıcığım.” Gözlerimi kısa bir an kapattığımda kollarını yavaşça vücuduma sardı. Anında aynı şekilde karşılık verdim sarılışına. Zaten her şeyimi kaybetmiştim. Uğruna savaştığım babamı dahi ben öldürmüştüm. Daha fazlasına dayanamayacağımı o da en az benim kadar iyi biliyordu. Kapının sesini duyduğumuz anda yavaşça ayrılıp diğerlerinin içeriyi doldurmasını bekledik. Aras dışında... Yokluğunu iliklerime dek hissediyordum. Oğuz’un hastanede yanıma gelmesini özlemiştim. Hatta kim olduğunu bilmediğim kardeşimi özlemiştim. Tıpkı Özgür’ün dediği gibi yatağında durmamıştı Barut. Yarası benimkinden geç iyileşecekti, bunu o da biliyordu. Ama görünüşe bakılırsa pek umurunda değildi.
“Konuyu biliyorsunuz.” diyeret tam ortasından giriş yaptı dayım. Söylemekte zorlandığı bir şey olduğuna adım kadar emin olsam da ne olduğunu az sonra öğrenecek olmak gerilmem yetiyordu. Sormaya cesaretim yoktu. Dayım bu konularda zorlansa da kimseyle tek bir kelime dahi paylaşmazdı. Çalan telefonla birlikte bakışlar Efsa’ya kaydı. Aramayı cevaplayarak telefonu kulağına dayadığı anda önce bakışları donuklaştı daha sonra ise parmakları titredi. Tek bir saniye beklemeden telefonunu yere çarptığı anda bakışlarını dayıma dikti.
“Şef...”
“Zamanı değil Efsa, şimdi değil. Bireysel intikamlarınızı almak için beklemeniz gerektiğini hepiniz biliyorsunuz. Melih’i aramamın sebebi onun hakkındaki şüphelerimdi, Duru’ya öncelik vermem değil.” Refleksle bir adım öne çıktığım anda bacaklarım titredi. Gölge’ye kısa bir bakış attıktan hemen sonra küçük bir el hareketiyle birlikte hologramları tekrar açtı. “Önce Çığlık’tan başlayalım.” Ekranda beliren minik, kırmızı noktayla birlikte göğsümün daraldığını hissettim. Kardeşim onun elinde miydi?
“Onu bulduk ve şu an savunmasız bir şekilde elimizde.” Zemini titreten adımlarla birlikte kapıya yöneldi koca bir cüsse. Barut’tan başkası değildi. Belindeki tabancanın şarjörünü yenilediği anda ilk kez Barut’a bağırmıştı dayım.
“Onu yerine koy ve buraya gel!” Olduğu yere çakılmış bir şekilde bekledi Barut. Ulaş’ınsa gözleri ıslaktı. Sonsuzluk gibi gelen birkaç saniyenin ardından dayımın sözlerini hiçe sayarak kapıdan dışarı adım attı Barut. O dahi dayımın sözlerine karşı geldiğinde dayım yalnızca bağırmakla yetiniyorsa ortada dönen dolaplar var demekti. Barut da bir şey bilmiyordu, eğer bilse dayım bunu belli ederdi. Yalnızca konumunu görmüş ve Aras’ın intikamını almak uğruna dayımın sözlerini çiğnemişti. Dayım kafasının işaretiyle birlikte Gölge’yi, Barut’un peşine yollarken ilk kez parmaklarının titrediğini fark etmiştim.
Hologramlar oynatılmayua başlandığı anda perde inmiş gibiydi. İki video aynı anda oynatılıyordu. Dayım anlam kısmını bize bırakmıştı. Herkesin içinde ortak bir his vardı. Gözlerimiz tek bir kareye kilitlenmiş ve nefesimiz tutulmuştu. Gözlerim ekranın soğuk ışığından bir milimetre dahi kaymıyordu. Ekranın ortasında beliren yüzle birlikte göğsüme keskin bir ağrı çöktü. Bir an için yavaşlamıştı zaman, hemen ardından içimdeki fısıltı keskin bir çığlıa dönüştü. Etrafımdaki sesler koca bir uğultu halini aldı ve onlarca cümlenin arasından yalnızca kardeşimin adı çarptı kulaklarıma. Çocukluğum zihnimde kare kare canlanıyor ve acımı iki katına çıkarıyordu. İçimde yıllardır kapalı duran bir kapı vardı ve öğrendiğim gerçekle birlikte bir tokat misali duvara çarpıp ardına kadar açılmıştı. Aras ve Çığlık vardı görüntüde. Boş gözlerle elindeki silahı Aras’a doğrulttu Çığlık. Vurulduğu andan gelmişti bu görüntüler. Bizim aramada gördüğümüz görüntü bu değildi. Çipin etkisinde olduğu barizdi. Kalbimin içine soğuk bir taş düştü. Kimsenin sesli söylemeye cesaret edemediği cümle kafamın içinde koca bir yankıya dönüştü.
Çığlık, Melih Poyraz’dı.
Kardeşimdi.
En büyük düşmanımdı.
Melih’imdi. Benim Melih’im.
Benim kardeşim Barut’un kardeşini vurmuştu; şimdiyse o, benim kardeşimi öldürmeye gitmişti.
