8. bölüm · MASKELERİN ARDINDA

Bölüm 8 "Kasırga'nın sen olduğunu biliyorum."

Eylül Sütoluk

Bölümler
1 Bölüm 1 "Eğer birinin etrafında dönüyorsam o kişi benim avımdır." 2 Bölüm 2 "Ömrümün sonuna kadar, aldığım her nefeste yaptığım o şeyden gurur duyacağım." 3 Bölüm 3 "İnmeyi planlıyor musun Ay Tenli Kadın?" 4 Bölüm 4 "Duru'yu benim ekibime ver." 5 Bölüm 5 "Yalnızca bir kere bile olsa güven bana. Ölümden korkuyor olsam dahi yolunda ölmek için en önde ben yürürüm." 6 Bölüm 6 "Kasırga ateşse ben benzin olurum ve sen kendine yanık kremi arayacak vakit dahi bulamadan küle dönersin." 7 Bölüm 7 "Diz çökmemize engel oluyorum." 8 Bölüm 8 "Kasırga'nın sen olduğunu biliyorum." 9 Bölüm 9 "Eğer hisselerini bana devretmezsen yakınında olan herkesi kaybedersin Duru Ceylin Öztürk." 10 Bölüm 11 "Haklısın, seni öpmek istememin sebebi onu kıskandırmak değil, yalnızca seni öpmek istemem." 11 Bölüm 11 "Kurtaramadım, söz vermiştim. Ebelemece oynayacağımıza dair söz vermiştim." 12 Bölüm 12 "Her asker vatanını korur, Ay Tenli Kadın." 13 Bölüm 13 "Hangi pencere senin?" 14 Bölüm 14 "Yerinde durmayan şeyleri de kontrol edecek misin?" 15 Bölüm 15 "Hangi çiçeklere daha uzun baktığını söylememi istedi." 16 Bölüm 16 "Sağlam olan tek şeyin dişlerim olduğunu mu düşünüyorsun?" 17 Bölüm 17 "Biraz kıskanmak kimseye zarar vermez." 18 Bölüm 18 "Kalbimden çıkan dumanın gözlerine değmesi sadece." 19 Bölüm 19 "Erkekler iyi dövüşür ama kadınlar iyi savaşçılardır." 20 Bölüm 20 "Hayır, ben çıkaracağım." 21 Bölüm 21 "Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına âşığım çünkü." 22 Bölüm 22 "Eğer ona dokunmaya cüret edersen sen yaşama şansını, bense cennete girme şansımı kaybederim!" 23 Bölüm 23 "Bir kadın her kadın demek çünkü." 24 Bölüm 24 "Eğer bir saniye dahi senden başkasına bakarsam cehennem farz olsun bana, Ay Tenli Kadın." 25 Bölüm 25 "Sevmeyi öğrettiler bana sadece, delicesine sevmeyi..." 26 Bölüm 26 "Az önce resmen benim oldun farkında mısın?" 27 Bölüm 27 "Sadece karanlığın içindeki aydınlığı bulana kadar dayan." 28 Bölüm 28 "Onlara yapma, lütfen... Onlara zarar verme, yalnızca bana yap. Do-Dokunma onlara..." 29 Bölüm 29 "Senin adını sayıklayarak defalarca kez ağladı, sen hiç birinde yoktun." 30 Bölüm 30 -FİNAL-

“Dijital derken? Herhangi bir özelliği falan mı var?” Gözleri usulca kapandı ve belli belirsiz kafa sallamakla yetindi. Bu şekilde bekleyemezdik, birşey yapmamız gerekiyordu. Parmaklarımdan birisi istemsizce maskemin üzerinden kulaklığa dokundu. “Birşey yapın. Dijital dedi, sistemi falan çökertin.” Bakışlarım bahçenin ön taraflarında dahi gezinmeye başlamıştı. Birisi gelirse Fırtına bu şekilde kendini bile koruyamazdı. Parmaklarım belimdeki tabancayı kavrarken gözlerimden bir tanesi ise onun üzerindeydi. O beni koruyorsa ben de onu korurdum. Her ne olursa olsun aynı cephedeydik ve omuz omuza savaşıyorduk. Görüş açıma giren siyah takımlı adamları gördüğüm anda okkalı bir küfür savruldu dudaklarımdan ve anında duvarın arkasına geri çekildim. Hepsine karşı koyabilirdim. Tabii eğer silahları yoksa...

“Bende şarjör var.” Hızlı ve büyük adımlarla yanına ilerledim. Yanındaki şarjörlerin tamamını bacak kılıfıma yerleştirdiğinde elinde kalan tek şey silahındaki mermilerdi. Kendini patlatmayı falan düşünmüyordu değil mi? Bunu yapmazdı, yapamazdı.

“Kasırga, Fırtına dinleyin beni. Bastığın dijital mayının veri tabanına ulaştım. Şifreyi kırmam uzun sürebilir ama beslendiği tek şey korku. Eğer duygularını belli edersen mayın patlar duydun mu beni? Kontrolünün kaybolmasına izin verme.”
“Çok sağ ol, içime su serptin. Alt tarafı ayağımın altında mayın var zaten. Neden korkayım değil mi?” Ardından tek el kurşun sesiyle birlikte hızla arkamı döndüm. Şimşek1 bulunduğu çatıdan inerek yanımıza gelmişti ve bize el sallayan kişi muhtemelen Şimşek2’ydi. Altuğ ve Şimşek4 içeriden çıktığında Şimşek2 dışında hepimiz buradaydık ve de sağlamdık. En azından şimdilik... Şaşkın bakışlar birkaç saniye Fırtına’da takılı kalırken adamların yaklaşmasıyla beraber hareketlerimiz hızlanmıştı. Dakikalar boyunca kan ve acı dolu inlemer dışında hissedebildiğim hiçbir şey yoktu. Hareketleri tahmin ettiğimden çok daha hızlıydı ve birbirimize yardım ederek karşı koymak bize oldukça yardım ediyordu. Adamlardan birinin Altuğ’a çekmiş olduğu silahı fark ettiğim an parmaklarım tabancamı daha çok sıktı. Ben ateş edemeden ise adam kanlar içinde yere yığıldı. Altuğ sırıtarak Fırtına’ya iki parmağıyla selam verirken cebinden çıkardığı her şeyi ayaklarının dibine yığdığını fark etmek kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu. Ardından ben, Altuğ, Şimşek1 ve Şimşek4’te aynılarını yaptı. Etrafa yayılan duman görüşümüzün bozulmasına sebep olurken bu sefer Şimşek2’nin sesi dolmuştu kulaklıkların her birine.

“Kuzeybatı tarafından gelenler var ve aydınlatıcı bir bilgi daha, çok fazlalar.”
“Cahil kalalım amına koyayım! Bi’ bırak cahil kalalım, aydınlatma!” Kulaklıktan duyulan kıkırdamaları hissedebiliyordum. Bir an önce birşeyler yapmamız lazımdı. Zaten görüşümüz iyice bozulmuştu. Takılan çelmeyle birlikte kendime koyduğum dokuz derecelik miyop tanısı on iki dereceye çıkmıştı. Yan tarafa doğru dönerek elimi boşluğa doğru attım. Ayağını yakalayarak çekişimle birlikte yere düşmesi yüzüme ukala bir gülümseme yayılmasına yetmişti. Daha fazla bekleyemezdim. Dirseğim yüzünün tam ortasına sert bir şekilde yerleşirken dikkatinin dağılmasını fırsat bilerek tek bir kurşun sıktım. Kalbinin dayanabileceğini sanmıyordum. Kıyafetlerimin ıslandığını hissedebiliyordum. Peki neden? Yağmur yağmadığına adım kadar emindim. Kulaklıktan yükselen sesle birlikte bakışlarım doğruca sol tarafa kaydı.
“Fırtına! Fırtına ne yapıyorsun!? Hareket etme, inadını siktiğim herif!” Şimşek3’ün küfürleri muhtemeln onların alışık olduğu ama Altay’ın bakışlarının donmasına sebep olan bir şeydi. Bunu hayal etmek için zamanımızın pek uygun olmaması dudaklarımın hüzünle bükülmesine sebep olurken oluşan sis bulutunun içinde Fırtına’yı görmeye çabalıyordum. Belime sarılan kollar beni sertçe geriye çekerken şiddetli bir kurşun sesi dolmuştu bahçenin her köşesine ve ardından yalnızca tek bir saniye bile geçmemişti.
Patladı.

Neler olduğuna inanamayacak kadar şok içindeydim. Olmazdı, bu şekilde olamazdı. Ölmek için çok daha güzel yöntemler vardı. Bu şekilde ölmek istemezdi. İstemeyeceğine adım kadar emindim. Bacaklarım şok içinde beni taşımayı reddederken Şimşek2’nin bacağını tutarak yanımıza gelmesiyle birlikte ortamda derin bir sessizlik oluşmuştu. Etrafta nefes alışverişlerimiz ve muhtemelen kalp atışlarımız dışında tek bir çıt dahi yoktu. Şimşek2 beklemediğim bir şekilde dizlerinin üzerine çökerken Şimşek1 tek bir saniye beklemeden yanına koştu. Kulaklıktan çıt sesi çıkmıyordu. Şimşek4 hâlâ şok içinde gözlerini dahi kırpmadan sis bulutunun arasına bakmaya çalışıyordu. Altuğ ise kollarının arasına yıkılmak üzere olan beni ayakta tutmaya çalışıyordu. Bacaklarımın istemsizce titrediğini hissedebiliyordum. Dumanların arasında onlarca acı dolu inilti vardı. Mayın muhtemelen yalnızca üzerine basan kişiyi patlatıyordu. Yakın olmamıza rağmen bu tarafa yalnızca uzaktan bir sıcaklık çarpmıştı. Hangi teknolojiyle çalıştığını henüz anlayamasam da şu anda düşünebildiğim hiçbir şey yoktu. Gözlerimin yandığını ve burnumun direğinin sızladığını hissedebiliyordum. Değiştirilen şarjörün sesiyle birlikte kafamı yerden kaldırarak tekrar yukarı doğru yükselen sis bulutunun arasına diktim bakışlarımı. Buradan hiçbiri sağ çıkamayacaktı. Görülen siluetle birlikte bakışların tamamı dumanların arasına kilitlenirken elindeki boş şarjörü yere atarak yaklaşmaya devam etti gölge. Gelen kişinin Fırtına olduğu anlamamla bilrikte kanımın akmayı bıraktığını hissedebiliyordum. Koluna bağladığı bez parçasını boşta kalan eliyle sıkarken kesik nefesler aldığını duyabiliyordum. Boş şarjörü yere atıp bakışlarını bizde gezdirirken hiç kimsede konuşma cesareti yoktu. Ta ki ben yerdeki taşları üstüne atıp bağırmaya başlayana kadar...

“Ruh hastası mısın lan sen!? N’apıyorsun sen kendi kafana göre ha!? Niye illa burnunun dikine gidiyorsun lan sen!? Sikerim seni de inadını da duydun mu beni!? Ölüm mü senin peşinde sen mi ölümün peşindesin belli değil! Ne yapıyorsun sen ne saçlamıyorsun!?” Yerden kalkıp omzuna vurmaya başladığımı fark ettiğim anda aradan dakikalar geçtiğini de fark etmiştim. Ne zaman ayağa kalkmıştım, ne zaman vurmaya başlamıştım hiç birini hatırlamıyordum. Yaptığım tek şey bağırmaktı. Omzuna çarparak geriye sendelemesine sebep olan yumruklarım giderek sertleşti. Boğazımın acıdığını hissedebiliyordum. Ben durduğumda sinirle kapanan gözlerini aksine usulca tekrar açtı.
“Bitti mi?” Dakikalardır bağırmak için her saniyesini kullanan dudaklarım sorduğu soruya cevap vermek için bir kere bile aralanmamıştı. Tek cevabım sessiz kalarak kesik nefesler almak dışında hiçbir şeydi. Aradan tek bir saniye dahi geçmeden kolları bedenimi sardı ve beklemediğim kadar çok sıktığını fark etmem yalnızca birkaç saniyemi almıştı.
Vay anam vayy! Adamdaki kollara bak! İç ses! Kulaklığa dayımın sesinin dolduğu an ani bir şekilde ikimiz de geriye çekilmiştik. Kalbim delicesine çarpmaya devam ederken dayımın sesine odaklanmak her zamanki gibi dünyanın en zor şeylerinden biri hâline gelmişti.

“İçeriden bilgiler alındı, çocukları siz çıkarmayacaksınız. Şimdi oradan derhal çıkın ve ben size yeniden ulaşana kadar hiç kimseye dokunmayın.” Herkes onaylarcasına bir şeyler söyledikten sonra tam kulaklıkları çıkarıyorduk ki dudaklarından dökülen cümle hem benim hem de Fırtına’nın elinin havada kalmasına ve bakışlarımızın buluşmasına sebep olmuştu.
“Kasırga ve Fırtına, ikinize haber yolladığımda yanıma geleceksiniz. Ekipten ayrı görevleriniz olacak. İkinizin dik başlılığı da bana işlemez biliyorsunuz değil mi? Yani savaş ikiniz arasında olacak.” Sesli bir şekilde yutkunuşumun ardından gözlerim doğruca Altuğ’a kaymıştı. Evet bu yardım et dercesine çaresiz bir bakıştı. Dayımın sesi tekrar yükseldi.
“Manipüle etmeye devam etme Kasırga, yardım etmeyecek. İkisi de. Fırtına aktardığım konuma gel.” İçimden okkalı bir küfür savururken Fırtına hızlı adımlarla duvar dibine ilerledi ve ben daha ne yaptığını anlamaya çalışırken hızla duvara tırmanarak üzerinden atlayıp gözden kayboldu.

“Çekişmeli bir maç olacak. Fırtına’yı hiç böyle görmemiştim.” diyerek eşyalarını toplamaya başladı Şimşek1.
“Bir sonuç çıkacağına dair şüpheliyim. Fırtına’yı şu hâle getiren bir kadından bahsediyoruz Şimşek1.” diyerek yanıtlamakta gecikmedi Şimşek4. Neler olduğunu anlamasam dahi soru sormak istediğim en son şeylerden birisiydi. Eşyalarımı her zamanki gibi Altuğ’a yükleyerek bahçeden çıktım. Kimseyi beklemeden, tek başıma her zaman çok daha iyiydim.

HASTANEDE

“Duru Hocam! Başhekim sizi odasına çağırdı.” Duyduğum cümle olduğum yere çakılmama sebep olurken elimdeki dosyayı sıkmaya başladım. Kafa sallayarak adımlarımı asansöre çevirdim. Asansör geldiğinde sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes verdim. Kapılar kapanırken elimdeki dosyaya göz gezdirmeye devam ettim. Ta ki birisi çekip alana dek... Gelenin Aras Ata olduğunu anlamamla birlikte arkama yaslanarak kollarımı çaprazladım. Sayfaları çevirmeye devam ederken mırıldandığını duyabiliyordum.
“Doğru teşhis bence.” diyerek dosyayı tekrardan bana uzattı. “Nöbetin ne zaman?” Tuşlara uzanmışken basmadan geri çekilmesiyle aynı kata çıktığımızı anlamış oldum.
“Muhtemelen önümüzdeki üç gün boyunca nöbetteyim. Altuğ’un üstlenmem gereken söz verdiğim nöbetleriyle toplam beş gün. Senin ne zaman?” Kısa bir süreliğine duraksayarak düşündü.
“Önümüzdeki üç gün benimlesin, dördüncü gün Ulaş’la ve beşinci gün de Barut’la.” Gözlerimi devirerek açılan kapıdan dışarın çıktım. Barut’un adını duymak bile onu öldürene kadar dövmek istememe sebep oluyordu. Aras da ondan pek farklı sayılmazdı. Ulaş’ı ise zaten biliyordum. Onun kötü biri olduğuna kalbimi inandırmak o kadar çok zorluyordu ki duygularımı. İnsanın içinde bir şeyler kopuyordu. Bu kadar çok gülen bir adam nasıl şerefsizin en önde gidenlerinden biri olabiliyordu? Kapıyı çalmadan içeri girdiğimde bir anlığına duraksadım. Faruk yalnız değildi.

“Dayı?” Kapıyı kapatarak karşısındaki sandalyelerden birine oturduğumda ne olduğunu anlamak için çaba dahi sarf etmiyordum. Bu neredeyse imkânsız bir şeydi. Bedenim güçlü bir şok dalgasıyla sarmalanamıştı. Bacaklarımın titrediğine emindim. Kalbim delice atmaya başlarken anladığım tek şey her şeyin boka sarmaya başladığı dışında hiçbir şeydi.
“Dayın hastanemizin yeni ortağı Ceylin. Altuğ’un habe-”
“Duru! Yalnızca ve yalnızca Duru!” Bakışları bir anlığına dayıma kayarken elindeki kalemi çevirerek derin bir nefes verdi. Bunu yalnızca o değil Ulaş da yapardı. Sinirlendiklerinde yaptıkları anlamsız hareketlerden birisiydi. Kafa sallayarak onayladı.
“Tamam, yalnızca Duru. Dayın hastanenin yüzde elli ortağı ve yönetimi sana bıraktı. Tabii bir de kuzenine. Artık onun yerine söz sahibi olan sizsiniz. Bir saat içinde toplantı yapılacak. Umarım orada olursun, çıkabilirsin.” Şaşkınlık dolu bakışlarım dayımın yüzünde gezinirken güven dolu bir bakış atarak gözlerini kapadı. Yapabildiğim tek şey ise tek kelime dahi etmeden aynı hızla dışarı çıkmak dışında hiçbir şeydi. Koridordaki uğuldamalar dahi rahatsız edemiyordu beni. Düşüncelere öyle çok dalmıştım ki.

“Duru!” Başınıza Duru kadar taş düşsün ama yeter! Gerçekten iç ses bu sefer haklısın. Ellerimi önlüğümün cebinden çıkartarak boynumda duran steteskobumu düzelttim. Barut bana hocam dediğine göre dünyanın sonu yaklaşıyor olmalıydı. Ya da dayımdan tırsmıştı. Onu bu şekilde görmek dahi gülmeme sebep olmuştu. Nefes nefese yanıma doğru koştuğunda kaşlarım anlamsızca çatıldı.
“Dinlemen gerek, çok kısa ve lütfen.” Hayır hayır, gülemezsin. Gülmemen gerekiyor. Kafa sallayarak derin bir nefes verdiğimde kesik kesik nefesler almaya devam ederek konuşmaya başladı. “23 yaşında erkek hasta. Şiddetli abdominal ağrı, bilinç bulanıklığı, hipotansiyon taşikardi. CRP ve prokalsitonin seviyesi çok yüksek. Tomografide bağırsaklarda kanlanma var. Tepsise bağlı intestinal iskemi dedik ve dün ameliyatla büyük bir kısmı çıkarıldı. Bugün sabah iyiydi fakat az önce kalp ritmi değişmeye başladı. Bulamadığım şeyler var. EKG’de QT aralığı uzamış, troponin değeri yükseliyor ama enfarktüs bulgusu net değil. Enfeksiyona sekonder miyokardit olabilir mi diye düşündüm. Ama emin olamadım ve kafam çok yoğun. Sence?” Birkaç saniye içinde elindeki dosyayı parmaklarımın arasına bıraktı. Sayfaları hızla karıştırdığımda kaşlarımın çatıldığını ben dahi hissedebiliyordum. Dosyayı tekrar uzatırken konuşma sırası bu sefer bendeydi.
“Kalp ritminde PR aralığı da uzamış Barut Hocam. Elektrolit bozukluğu var mı? Magnezyum ve potasyum baktınız mı?”
“Potasyum 3.1, magnezyum 1.4. Düşük.” Dudaklarımdan çıkan cümleleri toparlamaya çalıştım. Karşımda Barut varken bu pek mümkün olmazdı çünkü bunu yapabilmek.
“QT uzamasını açıklar. Ayrıca troponin T yüksekliğiyle birlikte viral miyokarditi de düşünülebilir.” Yanından geçen asistanlardan birinin elindeki kahveyi çekip alarak kafasına diktiğinde kaşlarını çatarak çöp kutusuna fırlattı. Muhtemelen şekerliydi. Oh olsun!
“Ama enfeksiyon kaynaklı toksinler mi, hipoksiye bağlı kalp hasarı mı, doğrudan enfeksiyonun kalbi tutması mı? Hepsi olabilir.” Beynim bugün neden bu kadar yorulmaya zorlanıyordu? Nefes almak dahi işkence gibi gelirken şimdi bir de beynimi kullanmak zorunda kalıyordum. Ellerim yeniden önlüğümün ceplerinde gezindi.
“Takip EKG isterim. Transtorastik ekoyu da ben yaparım. Başkta semptom?” Dosyaya yeniden bir göz atarak uykulu bir edayla konuştu.
“Az önce monitörde aniden brakardiye döndü. Bilinci anlık gidip geri geldi. So-”
“Hocam! Hocam 363 numaralı hasta! Bilinci tamamen kapandı, asistoli!” Kısa bir süreliğine buluştu gözlerimiz. Adımlarım bedenimi o yöne doğru savururcasına koşmaya başladığında Barut’un gelmesini beklemeyerek ani bir şekilde odaya daldım. Aradan saniyeler geçmişti ki Barut’un tam arkamda durduğunu hissettim. Hasta henüz çok gençti. Yaşamalıydı. Yaşaması gerekiyordu. Monitördeki düz çizgiye kaydı gözlerim. Yanımda duran tepsiye refleksle uzanarak bir çift eldiven aldım ve hızla parmaklarıma geçirerek hastanın yanına ilerledim. Parmaklarım ritmik bir şekilde göğsüne baskı yapıyordu.

“Barut kalp masajına başladım, adrenalin hazırlayıp oksijen desteğini maksimuma çıkar. Çabuk!” Söylediklerimi saniyeler içinde yaparken içimde nedensiz bir huzursuzluk vardı ve kötü olan şey ise bunun hastayla alakasının olmamasıydı. Monitörü kendine çevirip EKG’yi izlemeye başladığında dikkatimin tamamı ağzından çıkacak olan kelimelerdeydi. Başka şansımız yoktu. “Dakikada 100-120 arası, derin kompresyon. Solunumu destekleyin hadi, 1 miligram adrenalin IV hemen!” Hemşire ilaçları yaparken Barut’un bakışlarını hissettiğim anda omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indiğini hissedebiliyordum. Bu kadar dikkatli incelemek zorunda mıydı beni? Gözleri neredeyse kırpmadan büyük bir dikkatle monitörü izlerken yüzünde bir tebessüm belirdi.
“Nabız geldi, karotis dolgun. Sinüs ritmine dönüyor, dakikada 82 atım.” Derin ve rahatlamış bir nefes vererek ellerimi hastanın göğsünden çektim. Yeniden atan bir kalp görmek o kadar güzeldi ki benim için. “Eline sağlık ve ayrıca da teşekkür ederim.” Eldivenleri çıkarıp çöpe atarken kaşlarımı çattım ve kollarımı çaprazlayarak bakışlarımın yüzünde gezinmesine izin verdim.
“Ne için Barut Hocam? Hastanın hayatını kurtardığım için teşekkür edecek değilsiniz?” Elindeki dosyayı hafifçe havaya kaldırdı ve yüzüne her zamanki gibi ukala bir gülümseme yayıldı.
“Hayır, teşhisi koydum. Fulminan miyokardit.” Söyleyecek bir şey bulamadan arkasın dönerek çekip gitmişti. İstanbul beyefendiliği buraya kadardı demek ki. Konu sadece hastaları olduğunda bir insana dönüşebiliyordu. Bu halini görmek neredeyse bir mucize sayılırdı.

“Cancan dur, dur!” Koridorda bu kadar bağırmama alışık olan kimse olmadığı için tüm bakışları üzerimde hissedebiliyordum. Hiç bu kadar gerilmemiştim. Neyse ki çok uzun sürmemişti de tekrar kendime dönebilmiştim. Sesli bir şekilde yutkunup utancımı gizlemeye çalışarak saçlarımı geriye doğru attım.
“Nöbet takvimi asıldı mı kütüphaneye?” Gözlüğünü düzeltip kıvırcık saçlarını karıştırdı.
“Asıldı hocam, az önce astım. Sizin nöbetler kaymış sanırım. Bugünden başlıyor.” Kaşlarım anlamsızca çatılırken bıkkınlık dolu bir nefes verdim. Kafa sallayarak onayladığımda elindeki dosyayla birlikte uzaklaştı. Bir de bugünden mi başlayacaktım? Az sonra bir toplantı vardı, dayımın yeni görevler vereceği kesindi. Üstelik Fırtına ile birbirimize karşı savaşmak ne demekti? Dayım gerçekten anlaması zor bir insandı. Kim bilir kafasında bize kaç ceza, kaç nasihat bulmuştu. Adımlarım kütüphaneyi bulduğunda içerinin boş olduğunu görmek gülümsememe sebep oldu. İçeri girip gözlerimi duvara asılan kağıda diktiğimde pek bir değişiklik olmadığını fark etmek derin bir nefes vermeme sebep oldu. Bugün, yarın ve diğer gün Aras ile birlikteydim. Değişen tek şey Ulaş ve Barut’un günleriydi ve o kısım beni zerre alakadar etmiyordu. Yarın başlamak benim için çok daha iyi olsa da yapılacak pek de bir şey yoktu. Mecbur katlanacaktık.

Nöbet (Gece 3.40)

“Aras?”
“Hm?” Kafamın yan tarafa düşmek üzere olduğuna adım kadar emindim. Aras da benden pek farklı sayılmazdı. Buna rağmen cevap vermesi kötü biri olduğunu bir anlığına unutmamı sağlamıştı.
“Ben sedyeye yatsam sende ameliyathaneye götürsen önce bana sonra kendine narkoz versen? Vallahi kayarım biraz sıkışır yatarız ne dersin?” Uykulu olmasına rağmen güldüğünü duymak benim de gülmeme sebep olmuştu. Eğer Altuğ burada olsaydı beni sedyenin üzerine atardı ve Ulaş da hız kesmeden kapıya doğru iterdi. Bunun için daha önceden uyarı almıştık ama bu benim pek de umurumda değildi. Kaçıncı kahveyi bitirdiğimi bile bilmiyordum. Hatta uykumun açılması için Aras’ın zift gibi kahvesinden de içmiştim ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Uyumayı bu kadar seven bir kız olmak zorunda mıydım ben? Neyse ki hastane sakindi. Gergin bir hava olsa dahi acil müdahale gerektiren bir vaka olmaması beni mutlu ediyordu. Tabii muhtemelen Aras Ata’yı da. Yanımıza yaklaşan silueti gördüğümde aynı umursamazlıkla kolunu dürtmeye başladım. Kafasını kaldırıp gelen asistana baktı. İkimiz de dosyayı almak istemiyorduk. Buna adım kadar emindim. Ellerini önünde birleştiren asistanı görünce küçük bir kıkırdama döküldü dudaklarımdan.
“Hocalarım.. acile bir hasta geldi. Trafik kazası geçirmiş, hafif bir kaburga kontüzyonu var. Morfin verdik, biraz... yan etki yaptı sanırım.” Gözlerim Aras’ın gözleriyle buluşurken kafamda onlarca senaryo kurmuştum bile. Yan etki derken neden bahsediyordu?
“Yan etki mi?” Aynı anda hareketlenip acile ilerlerken ayakta durmak bile işkence gibiydi. Aylardan sonra ilk nöbetimi tutmak bu kadar zor muydu gerçekten? Tam hastanın durumu hakkında soru soracaktım ki acilin kapısının önünden duyulan bağrışma sesleri ağzımın açılmadan kapanmasına neden olmuştu.

“Kurtuldum! Ben kurtuldum! Yeniden doğdum! Artık özgürüm!” Refleksle geri çekildiğim anda Aras’ın gülmeye başlamasıyla tiksinti dolu bakışlar attım. Neredeyse ayakta uyuyordum ve kim uykusundan bu şekilde uyandırılmak isterdi ki? Hastanın gözleri resmen kan çanağına dönmüştü ve şu anda hissedemese bile muhtemelen gülmekten yanakları ağrıyacaktı. Yatakta dönerek gülmeye başlaması ile birlikte gözlerim yeniden Aras’a kaydı.

“Aras.. n’olur sen bak vakaya lütfeenn!”
“Ne? Hayır, hayatta olmaz! Bu sefer sen al.” Ellerini arkasına sakladığı anda gülmeden edemedim. Kafamı aşağı doğru eğip yanımdaki masaya tutundum.
“Ama tam senlik vaka ben kalbe bakıyorum hem normalde. Hadi bunu da al, lütfeenn!”
“Ulan ben pediatrideyim. On sekizin üstüne bakmıyorum kızım. Sen al bu sefer, olmaz.” Bıkkınlık dolu bir nefes verirken kafamı masanın üzerine koyarak yandan bir bakış attım. Kafasını benim yaptığım gibi oynatarak elindeki kahve bardağını kafasına dikti ve ikimiz de aynı anda hastanın yanına gitmek zorunda kaldık. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Bizi görmesiyle birlikte yeniden gülmeye başladı. Daha sonra ise bakışları tam arkamızdan gelen iki asistana kaydı.

“Siz sevgili misiniz? Harika! Yeni bir aşk doğdu!” Aras kollarını bağlayarak ters tuttuğu dosyaya bir şeyler karalamaya başladı.
“Sen hastaya bak, bende dosyaya yazayım.” Elindeki dosyayı gülerek masaya attığımda aynı çocuksu bakışla birlikte benimle gelmek zorunda kalmıştı. Yaşasın zorbalık. Hastanın yanına eğildiğinde bakışları arada bana kayıyordu.
“Beyefendi kendinizi iyi hissediyor musunuz?” Hasta tekrar gülmeye başlayarak içli bir şekilde Aras’a baktı. Aras’ın bakışları ise ne olduğunu anlamaz bir şekilde bana dönüp duruyordu.
“Evet.” dedi hasta bir kahkaha daha atarak. “Siz bana iyi geliyorsunuz. Mona Lisa gibi tablosunuz maşallah!” Aras refleksle geri çekilirken ben gülerek yere oturmamak için duvara tutunmaya başlamıştım. Biri beni dışarıdan görse sarhoş olduğumu dahi düşünebilirdi. Hasta tekrar az önce sevgili olduklarını zannettiği iki asistana baktı. Tek sorun ikisinin de erkek olmasıydı. Birinin saçları uzun olduğundan dolayı onu muhtemelen kız sanmıştı. İki asistan şok içinde birbirine bakarken önümüzdeki bir ay onlarla dalga geçileceğine emindim.
“Size bir şiir okuyacağım. Adı... Kaburgam ağrıyor ama kalbim senin için atıyor.” Bu sefer Aras da gülerek tam yanıma çöktüğünde hasta elleriyle ritim tutup asistanlara bakarak şiirine başlamıştı bile.

Kaza yaptım, kaburgam çatladı.
Ama seni görünce gönlüm patladı.
Ya bana aşık ol ya da serum tak.
Senli hayal bile ciğerimi dağladı!

Kafamda sargı var kalbimde sen
Ah, bu nabız hep sana atıyor.
Ateşim çıktı, canım yanıyor.
Aşk mı bu, yoksa ilaç mı karıştırıyor?

Ateşin değil, tenin yakıyor beni.
Bırak boşver, giyme eldiveni!
Yatağa gel de, nabzım niye artmış anla beni!
Gelmiyorsan eğer göreceksin ebeni!

Tüm uykuma rağmen elimi karnıma bastırarak gülmeye başlamıştım. Yanımda duran çekmeceli dolaba yaslanarak yere doğru eğildiğimde çok geçmeden Aras da benim gibi gülmeye başlamıştı. Biz bu hastaya ne yapabilirdik ki? Eliyle işaret verdiğinde sedye odalardan birine doğru sürüklenmeye başladı ve çok geömeden ise gözden kayboldu.

“Şu nöbetten sağ çıkarsam şükür namazı kılarım yemin ederim.”
“Yanlışlıkla büyü yapma o bize yeterli.” Verdiğim cevap yeniden gülmesine sebep olurken adımlarım beni doğruca sedyeye yönlendirdi. Azıcık uyusam en fazla ne olabilirdi ki? Hem zaten kısacık bir uyku benim için yeterliydi. On dakika kadar uyusam yeniden dinç kalkabilirdim. Yalnızca on dakika uyumalıydım.

Ertesi Sabah...

“Kış uykusuna mı yattın mübarek anlamadım ki? Duru!” Gözlerim yavaşça açılırken olanları hatırlayarak ellerimle yüzümü kapattım. Hayır Duru kütüphanede değilsin. Hayır Duru tüm kadro yanında oturmuyor. Hayır Duru on dakika uyumak için yatıp ertesi sabah uyanmadın. Ani bir şekilde kalkarak dışarı koştuğumda arkamdan duyulan gülüş seslerini duyabiliyordum. Nöbette uyumamam gerekirdi. Öyleyse Aras beni neden uyandırmamıştı? Altuğ geri gelip nöbetimi mi üstlenmişti? Hiçbir şey anlamıyordum. Uzatılan kahve bardağıyla birlikte kafamı çevirerek gelen kişiye baktım. Geçen gün Altuğ’u domatese çeviren kadın doğum uzmanı değil miydi bu? Gülümseyerek kahveyi aldım.

“Teşekkür ederim. Efsa değil mi?”
“Aynen öyle, sende Duru. Sormadan söyleyeyim saat neredeyse dokuz buçuk ve geldikleri andan beri senin hakkında dedikodu yapıyorlar. Altuğ’la kuzenmişsiniz. Duyduğumda çok üzüldüm, Allah kurtarsın.” Dudaklarımdan alay dolu bir kahkaha dökülürken o da aynı şekilde gülümsedi. Kahveyi şekerli içtiğimi nereden bildiğini sormayacaktım. Altuğ muhtemelen tüm biyografimi çoktan dökmüştü kütüphanenin her yerine. “Sedyede uyumuşsun.” dedi gülerek. “Oğuz Hoca gelmiş, nöbetinin kalanını devralıp kütüphaneye getirmiş seni kimse görmesin diye. Ya da yanına defibrilatörle koşan bir asistan görmemek için?” Sabah yeni uyandığında hangi insan bu kadar şaka yapabilirdi?
“Oğuz Hoca nerededir şimdi? En azından teşekkür etmeliyim.” Boşalan bardağını çöpe atarak ellerini bilmediğini belli edercesine iki yana açtı. Kafa sallayarak asansöre ilerlediğimde o da el sallayarak uzaklaşmıştı. Muhtemelen üst katlarda olmalıydı. Hakkında bildiğim tek şey genel cerrah olduğu dışında hiçbir şeydi. Barut şu an ortada gördünmüyordu. Altuğ kütüphandeydi. Oğuz da ameliyatta olabilirdi ama yine de şansımızı denemekte fayda var değil mi? Kapı açıldığında yanımdan geçenlere hafif tebessümler yollayarak kapıların üzerindeki yazılara bakmaya başladım. Sonunda adını görmemle birlikte gülümsedim. Kapıyı birkaç kez tıklatıp kulpu aşağı indirdiğimde kilitli olduğunu anlamam neredeyse üç saniyemi almıştı. Sanırım bir kahve daha içmeliydim.

“Sana da günaydın sedye üzerinde uyuyan kız.” Hayır... Derin bir nefes verip gözlerimi kapatarak arkamı döndüğümde karşılaşacağım manzarayı görmemek için gözlerimi açmamayı düşündüm.
“Şimdi bana Oğuz olmadığını söyle.” Ulan mal Oğuz’u zaten tanıyorsun ya. Doğru, sanırım gerçekten malım iç ses. Bu sefer sen haklısın.
“Tamam söylemem.” Gözlerimi yavaşça açtığımda tahmin ettiğim gibi elindeki anahtarla kapıya çoktan gelmişti bile. Kapıyı açtığında elini uzatmasıyla birlikte gülümseyerek içeri girdim. Hastanede Oğuz’dan başka sarı saçlı ve mavi gözlü bir doktor olduğunu sanmıyordum. Tam karşısındaki yere oturduğumda telefonu eline alıp gözlerini tekrardan bana dikti.
“Şekerli?” Kafamı sallayarak odaya kısa bir bakış attım. Barut’un odasına çok benziyordu. Aradaki tek fark Oğuz’un odasının yatay olmasıydı. Masa tam karşınızda değil de solunuzdaydı. Kesinlike Barut’dan çok daha zevkli bir adamdı. Gelen kahveyi bıraktıktan sonra görevlinin çıkmasıyla birlikte gözlerini yeniden üzerimde hissedebiliyordum.
“Teşekkür etmek için gelmiştim, nöbetimi devralmışsın.” Nedenini bilmiyordum ama herkes bu ara fazla gülüyordu sanki. Kahvelerin içine ilaç karıştırma ihtimalleri yoktu değil mi?
“Sedyenin üzerinde uyumuşsun, ayrıca çok yorgun görünüyordun. Aras Ata da uyandırmak istememiş, bende sedye üzerinde kalma diye kütüphaneye getirip devraldım nöbetini. Arkadaşlıklar bunun içindir.” Kaşlarım anlamsız bir biçimde çatılırken daha önce tanışıp tanışmadığımızı sorgulamaya başlamıştım. Evet Kasırga onunla tanışmıştı ama Duru ilk defa konuşuyordu. Ya da ben mi yanılıyordum? Hayır, bu neredeyse imkansızdı. Kahve bardağını yavaşça masaya bırakıp anlamadığımı belli eden bakışlarımı yüzünden tek bir saniye bile çekmedim.
“Daha önce konuştuğumuzu sanmıyordum.” Yüzüne alaylı bir tebessüm yayılırken ayağa kalkıp koridora kısa bir bakış atarak kapıyı yeniden kapattı. Yerine geçtiğinde yapmaya çalıştığı şey her neyse anlamıyordum. Ellerini çok bilimsel bir konuşma yapacakmışcasına masanın üzerinde birleştirip hafifçe öne doğru eğildi. Tepki dahi veremiyordum.
“Kasırga’nın sen olduğunu biliyorum.” Duyduğum cümle duraksamama sebep olurken tepkilerimi dizginlemeye çalışıyorum. Bunu biliyor olamazdı. Yalnızca şüphe edebilirdi, yıllardır hiçbir açık vermemiştim. Kendimi zorlayıp duygularımı gizlemeye çalışarak kahve bardağını masaya bırakıp üzerine doğru eğildim.

“Eğer Kasırga ben olsaydım buradaki çoğu kişiyi kural tanımadan çoktan öldürmüş olurdum Oğuz, bunu sende anlamışsındır.” Yüzüne alaylı bir gülümseme yerleşirken beni baştan aşağı süzdüğünü fark ettiğim anda omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indi. Kimliğimin ifşa olması istediğim son şey dahi değildi. Bardağını tıpkı benim gibi masaya koyarak yaptığımın aksine geriye doğru yayıldı.
“Bak Duru, kimliğini hiçbir kişiye söylemedim ve söylemem. Kasırga oluşun gözümdeki değerini artırmak dışında beni ilgilendirmez. Yani rahat hissedebilirsin, hükümete çalışmıyorum. Burada olmamın sebebi...” Sesli bir şekilde yutkunurken artık dönüşümün olmayacağını bilsem de bunu gizlemeye devam ettim.
“Evet, sebebi?” Bıkkınlık dolu bir nefes verirken gözlerinin uzaklara daldığını fark ettim. Sakladığı şey her neyse bilmek istiyordum ama bir yanım ona ölesiye güvenmek istiyordu. Hafifçe öksürdükten sonra bu sefer uzaklara dalma sırası bendeydi. Artık ikizler ve dayım dışında kimliğimi bilen birisi daha vardı ve bu çok riskliydi. Eğer Oğuz bunu fark edebildiyse diğer insanların fark etmesi de mümkündü. Fakat açık vermediğime emindim. Oğuz’un nereden öğrendiğini bir türlü anlayamıyordum ama bunu dayımla konuşmam gerekiyordu. “Oğuz sonra konuşalım, benim çıkmam gerekiyor. Aklıma çok önemli bir görüşme geldi. Altuğ’a söyler misin toplantıda olmayacağımı?” Hızlı bir şekilde toparlanarak ayağa kalktım.
“Tamam, tamam söylerim.” Kafa sallayarak teşekkür ettikten sonra hızla odadan dışarı çıktım. Birinin telefonunu kullanmam gerekiyordu. Gözlerim yardım ararcasına koridorda gezinirken Ulaş’ı gördüğüme şükrederek bir olimpiyat koşucusu misali yanına koştum. Şaşkınca gerilese de gülmeden duramadı. Nefes nefese yanındaki duvara tutunurken ikimiz de benim konuşmamı bekliyorduk.

“Telefonunu kullanabilir miyim?”
“Kullan, kullan da... İyi misin sen?” Elleri ceplerini yoklarken yaptığım tek şey kafa sallamak dışında koca bir hiçti. Dayımın onlarca numarası vardı ve ben yalnızca yarısını ezberleyebilmiştim. Riske girmediği bir numarayı tuşlayarak telefonu kulağıma dayadım.
“Dayı? Dayı benim, neredesin, işin var mı?”
“Duru? Dayım sakin, sakin ol önce. Restoranttayım, küçükken Altay ile birlikte kaçtığınız restorant.”
“Hıhı, hıhı tamam.” Kapatarak telefonu Ulaş’a tekrar uzattığımda elindeki su şişesi tam gözlerimin önündeydi. Kafamı hafifçe yukarı kaldırıp minnet dolu bakışlar atarak şişeyi alıp çölden gelmişcesine su içtim. Beni en doğal halimle gören sayılı insanlardan biriydi Ulaş ve zamanı geldiğinde ona kıyamayacak olmaktan, o benim gözlerime bakarken benim ona nasıl nefretle bakacağımdan şüphe etmekten o kadar çok yorulmuş ve korkmuştum ki.

“İyi misin? Siktir et kuralları, seninle gelebilirim?”
“Yok, yok yok teşekkür ederim.” Gülümseyerek kafa salladıktan sonra geri kalanını beklemeden çıkışa doğru koştum. Üstümü dahi değişmemiştim. Akşam haberlere çıkmak istemezdim ama acelem vardı. Taksilerden birini gördüğüm an durdurup adeta atlayarak içine girdim. Yapay zeka ne kadar hızlı gidebilirdi bilmiyorrdum. Kalbim delicesine çarpıyordu. Adrenalin bedenimi sarmaya ve bir duman misali seviyesini yukarılara çıkarmaya devam etti. Ne kadar koyduğumu dahi önemsemeden biraz para çıkarıp koltuğa koyarak durduğumuz anda inip restorantın kapısından içeri koştum. Görevliler alırdı sonuçta değil mi? Dayım masalardan birindeydi. Beni gördüğü anda elindeki dijital gazeteyi bırarak gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Karşısında geçip oturduğumda etrafa kısa bir bakış atarak sesimin seviyesini iyice düşürdüm. Onlarca kamera ve dronun beni duymasını istemezdim. Bir de bununla uğraşmak istemiyordum. Sadece dayımın bilmesi gerekiyordu. Nefes nefese kalmıştım ama buna değerdi.

“Duru, dayıcığım sakin. Söyleyeceğin şey senden önemli değil, değil mi? Sakin ol dayısının güzeli.” Kafa sallayarak derin nefesler almaya çalıştım ama yapamıyordum. İçimde beni yiyip bitiren bir şüphe ve aynı zamanda da korku vardı. Dayım ne tepki verecekti? Ya da bana kızacak mıydı? Yoksa bir ahtapotunkinden bile çok daha uzun olan kolları çoktan haberi almıştı da tepkilerime mi bakıyordu? Her şey olabilirdi. Hepsinin ihtimali vardı.
“Dayı... Dayı birisi kimliğimi öğrenmiş.” Bakışları kısa bir süre donuklaştıktan sonra salak olduğumu söylercesine gülümsedi. İyi de neden gülüyordu? Benim gibi stres olması gerekmez miydi? Kafam hiçbir şeye basmıyordu. Anlamıyordum. Neden tüm dünya ileri ben geri zekalıydım? Allah’ım beni neden es geçtin? Tamam eyvallah sayısalcı olduk çok şükür ama yine de bir el atsan.
“Yani kimliğini Çığlık dışında bilen biri daha var, öyle mi?” Tabii... bir de o vardı. Hay ebesinin! Uzun zamandır tehdit mesajları almadığımdan onu tamamen unutmuştum. Nasıl unutabilirdim gizli hayranımı? Parmaklarımı stresle saçlarımın arasına geçirip geriye doğru atarken gözlerim dayımdan bir saniye dahi ayrılmıyordu. Ellerini ceplerinde gezdirip cebinden çıkardığı telefonu bana uzattı. Bu nedendi şimdi?

“Fırtına’ya teşekkür etmelisin. Alması hiç kolay olmamış. Her şeyi değiştirdim telefonunda, alışman zaman alabilir. Ben sana haber veririm dayıcığım, hastaneye dön tamam mı? Ve daha dikkatli ol. Altuğ sana telefonun gizli kısmını gösterir. Haberin de olsun Altay cihazlarınıza giriş yapabilecek. Güvenlik için yani.” Kafa salayarak garip telefonuma bir bakış attım. Kabı ve duvar kağıtları, yazı stilleri her şeyi değiştirilmişti. Mailim dahi... Dayım çoktan her şeyi halletmişti bile. Gitmeden önce arkasına geçip sıkıca sarıldım. En azından daha az adrenalin vardı vücudumda. Dışarı çıkıp yürümeye başladığımda gelen mesajla birlikte yüzümde garip bir gülümseme oluştu. Tek bir telefonda iki telefon kullanıyordum. Birisi Duru’nun, diğeri ise Kasırga’nındı. Mesajın üzerine tıkladığımda kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kalmıştım.

DIGIDIKLAR

*Bu gruba eklendiniz.*
*Artık yöneticisiniz.*

Hergele: Açın yolları assolist geldi!
Fırtına: Bence sinir etme gergin olduğu ana denk gelirsen ebeni sikebilir. Denendi, onaylandı.
Şimşek1: Amma abarttınız bir durun kız ne olduğunu anlasın.
Şimşek3: Grup adı hangi beyni emcüklenmiş yaratığın fikriydi?
Şimşek1: Ayıp oluyor ama.
Şimşek2: Lan siktirin gidin, işiniz gücünüz yok mu sizin!
Ben: Dıgıdıklar nereden geliyor Şimşek1?
Şimşek1: Beğenmediyseniz siz değiştirin kardeşim. Gruptaki insancıklar normal olmayınca grup ismi de normal olmasın dedim.
Fırtına: Laflara bak sanki sen çok normalsin, anasını öptüğümün oğlu.”
Şimşek4: Bipleyerek konuşmaya gerek yok Fırtına, alışığız biz.
Fırtına: Yok ya annesi belki tanıdıktır diye şey yaptım.

Dudaklarımdan alaylı bir kahkaha dökülürken ekranı kapatarak adımlarımı hızlandırdım. Hastane yakındı ama acelem olduğu için giderken taksiyi tercih etmiştim. Telefonun ince bildirim sesi ve titremesiyle mesajı görmeden yüzümde hafif bir tebessüm oluşmuştu bile. Ekranı açtığımda gördüğüm mesaj gülüşümü anında soldururken telefonu kanala atma isteğimin kabarmasına da sebep olmuştu.

Barut: Neredesin sen? İşten mi kaytarıyorsun yine?
Ben: Sana ne?
Bu herif bende neden adıyla kayıtlıydı? Üstüne tıklayarak yeni ismini telefonuma takdim ettim.
Bay Çekilmez: Hastaneye gelme zahmetinde bulunursan eğer, toplantıya da gir. Bir saat ertelendi.
Ben: Tm.
Bay Çekilmez: Bana soğuk davrandığın için ağlamaya gidiyorum.
Hangi çağdan kalmaydı bu? Gözlerimi devirip görüldü atarak hastane kapısından içeri girdim. Neden bu kadar sessizdi her yer? Acilde bugün Aras ve Ulaş vardı. İkisine de selam verip yanlarından geçerken Ulaş’ın koşarak peşimden gelmesiyle birlikte gülümseyerek olduğum yerde durdum.

“İyiyim, bir sorun olmadı. Büyük bir şey değilmiş. Sakin olabilirsin.” Yüzünde alaylı bir gülümseme oluşurken kaşlarını çattı.
“Emin miyiz? Yoksa güçlü kız zamanı mı?”
“Eminiz Ulaş Ali. Korkmana ya da kafana takmana gerek yok. Ama eğer çok istiyorsan beni kendi ekibine geri alabilirsin?” Yüzündeki gülümseme ani bir şekilde yerini somurtmaya bıraktı. Kafasını olumsuz bir biçimde iki yana sallarken gerçekten çaresiz görünüyordu.
“Bunu benim kadar iyi biliyorsu Duru. Önce Barut’un seni ekipten atması gerekiyor. Keşke alabilsem ama mümkün değil.” Kafa sallayarak omzuna vurduğumda gülümsedi ve iki parmağını alnına götürüp asker selamı vererek tekrar acile koştu. Ulaş kesinlikle üveydi. Telefonumun tekrar titremesiyle birlikte Barut olmaması için dua ederek ekrana baktım. Bu da neydi böyle?

Lan Duru, Ulaş’tan hoşlanmıyorsun değil mi? Altay Öztürk... Yüzümde alaylı bir gülümseme oluşurken kafamı hızla iki yana salladım.
“Saçmalıyorsun Altay. Ama Ulaş diğer ikisine göre gayet normal bir çocuk. Bak güvenilir değil, iyi kalpli değil, Normal bir çocuk.”
Hadi ama! Aras ve Barut yalnızca sinirli. Ayrıca Bay Çekilmez ne kızım? Daha iyi lakap bulamadın mı?
“Altay! Telefonumu kurcalamayı kes! Pislik herif!”
Sus kız, mesajlarınıza da bakıp cevap verebiliyorum. Toplantıya geç kalacaksın siktir git hadi, ha istersen toplantı çıkışı Barut’a yazıp bir randevu planlayayım ne dersin?
“Altay!”
Sustum be! Biraz da diğerlerini sinir edeyim.

Ah be dayı! Ah be dayı! Bu yaptığın iş mi şimdi? Telefonu cebime atarak adımlarımı hızlandırıp asansöre ilerledim. Başlayalı dakikalar olmuştu. Kaç dakikadır olduğum yerde dikildiğimin farkında bile değildim. Yukarı çıktığımda hızlı adımlarla kurulun toplandığı yere ilerledim. Muhtemelen on bir kişi olmamız gerekiyordu. Ben, Altuğ, Aras, Ulaş, Barut, Faruk ve adını bilmediğim beş insanoğlu daha. Kapının kapalı olması istemediğim bir durum olsa da hayat bize vay ki ki vay vaydı! Kapıyı çalma gereksinimi duymadan içeri girdiğimde bakışların tamamı anında bana yönelmişti. Dijital tahtanın önünde Barut vardı ve bir şeyler anlattığının farkındaydım. Kimseye tek bir kelime dahi etmeden Altuğ’un yanındaki boş koltuğa geçtim. Faruk’un tiksinti dolu bakışları bedenimi baştan aşağı süzerken yalnızca sinirlerini bozan bir gülümseme vermekle yetindim.

“Kabul edenler?” dedi gözlerini kısa süre benden ayırıp oturanlara tek tek bakarak. Beş kişi el kaldırmıştı. “Etmeyenler?” Ve yine beş kişi el kaldırmıştı. Çünkü ben ikisine de oy vermemiştim. Gözlerin tamamı yeniden üzerime yönelirken derin bir nefes aldım. Kabul edenler arasında Ulaş, Barut ve Faruk vardı. Kabul etmeyenler arasında ise Aras ve Altuğ vardı. Zaten gerisini tanımıyordum. Barut’un gözlerinden çıkan alev dolu ışınları görebiliyordum. Masadaki kahve bardağı tam sandalyesinin önündeydi. Yerimden kalkıp bardağı aldım ve dışarı çıkarken kafama dikip bir yudum aldıktan sonra kapının yanında duran çöpe attım. Kapıya geldiğimde ise adımlarımı yavaşlatmadım ve çıkarken yalnızca tek bir kelime döküldü dudaklarımdan.
“Kabul etmiyorum.” Yüzümde oluşan alaylı gülümsemeyi muhtemelen Altay dışında hiç kimse fark etmiyordu. Sinirini iliklerime kadar hissedebiliyordum. Hemen peşimden gelen adım sesleriyle birlikte Altuğ’un peşimden çıktığını anlamış oldum. Yanımda durup kolunu boynuma atarken kahkaha atmadan duramadı. Onun gülüşü beni de güldürmeye yetmişti.

“O nasıl hareketti öyle kızım? Ağzımı kapalı tutmak için ruhumu verdim.” Kolum her ne kadar yetişmese bile bende ona sarılarak karşılık verdim.
“Kısasa kısas hareket ediyoruz diyelim. Ulaş’ın ekibine gitmek için her boku yiyeceğim.” Minik bir kahkaha daha döküldü dudaklarından ve gözleri gözlerimin tam içine buldu. Lütfen onu söyleme.
“Barut sikseler atmaz seni ekipten.”
“Bal gibi de atar.”

“Sikseler atmam!” Altuğ’la aramıza açtığımız bir adımlık mesafenin arasından hızla geçen bir rüzgardan ibaretti ses. Asansöre bindiği anda ise yumruğunu tuşlara vurarak kapıyı kapatmış ve gitmişti. Bizi duymuş muydu? Yoksa tüm cümleler birbiri ardına tesadüfen mi denk gelmişti? Altuğ dudaklarına hayali bir fermuar çekerek uzaklaştığında masada duran dosyalardan birini alarak göz attım. Aras’ın hastası değildi. Gözlerim hızla dosyada gezinirken danışmadan gelen uyarıyı kulak ardına atarak bakınmaya devam ettim.

Hasta Adı: Efe Yılmaz
Yaş: 7
Cinsiyet: Erkek
Başvuru Nedeni: Nefes darlığı ve çabuk yorulma şikayeti

Son iki aydır yürürken ve oyun oynarken aşırı yorulma, zaman zaman göğüs ağrısı ve nefes darlığı şikayetleri mevcut. Okul performasında düşüş yok. Ateş ve öksürük yok.

Fizik Muayene:
Nabız: 110/dk
Solunum: 24/dk
Kalp sesleri: 1/6 sistolik üfürüm, en belirgin sol parasternal bölgede.
Periferik ödem yok.
Akciğerlerde raller yok.

Laboratuvar Testleri:
Tam kan sayımı: Normal
CRP: Normal

Görüntüleme:
Göğüs Grafisi: Kalp silueti hafif genişlemiş, akciğer damarları belirgin
Ekokardiyografi: Sol ventrikül hafif dilate, atriyal septum ve ventriküler septum normal. Duktus arteriyozus kapanmamış olabilir, detaylı bilgilendirme önerilir.

Ön Tanı: Hafif mitral yetmezliği

Kaşlarım anlamsızca çatılırken dosyayı parmaklarımın arasında sıkarak acile doğru koşmaya başladım. Çocuk muhtemelen acildeydi. Yanlıştı, tanı yanlıştı. Çocukta PDA vardı. Önümdeki herkese neredeyse bodozlama dalarak koşuyordum. Asansörün önünde Cancan ve Aras dışında hiç kimse yoktu. Yanlarından koşarak geçtiğimde arkamdan seslenseler de hiçbirine aldırmıyordum. Merdivenleri ikişer üçer atlayarak inmeye devam ettim. Arkamdaki adım sesleri peşimden geldiklerini kanıtlasa dahi duramazdım. Acile geldiğimde çocuğu bulmanın zor olacağını düşünsem de pek de zor olmamıştı. Ayaktaydı ve kolundaki serumla birlikte yürümeye çalışıyordu. Yüzü solgundu ve yorgun görünüyordu. Yanında ise muhtemelen tanısını koyan doktor vardı. Orta yaşlıydı ve saçları hafiften beyazlaşmıştı. İleri doğru adım atacağım anda çocuk dengesini kaybederek yere yığıldı. Ne vermişlerdi? Serumunda ne vardı? Kafamın hemen üzerine toplanan insanlara aldırmayarak kolundaki serumu çıkarıp kenara doğru fırlattım. Kalbim delicesine çarpıyordu.
“Efe? Efe sakin ol, hepsi geçecek.” Kafa salladığı anda başını hafifçe yana çevirdim. Bu aspirasyonu önlemek içindi. Parmaklarım nabzını hissettiğinde taşikardinin devam ettiğini fark ederek duraksadım. Solunumu yüzeysel ve hızlıydı. Sol kalp yükü çok fazlaydı. “Cancan fusoremid ver.” Birkaç saniye duraksadıktan sonra dediklerimi yapmaya başlamasıyla birlikte gülümsedim. Tüm hastane neredeyse yanımdaydı ama stres benim ihtiyacım olan son şey bile değildi, en azından şimdilik.

“Verdiğin doz uygun değil!” dedi yanımda duran orta yaşlı doktor. Elini beni itmek için havaya kaldırdığı anda bana fırsat vermeden Ulaş’ın sesi girmişti araya.
“İndir o elini!” ve ben bu sese dahi şaşıramadan Aras, Barut ve Ulaş’ın arasından geçerek adamı bir poşet taşırmışcasına yakasından havaya kaldırarak duvara yasladı. Gözlerindeki öfkeyi hayatımda ilk defa görüyormuş gibiydi.
“Kenara çekilsene bi’.” Barut’un anlamsız lafı dikkatimin dağılmasına sebep olmuştu. Aras kaşlarını çatarak doktorun yakasını sertçe bırakırken adam nefes dahi alamadan sert bir kafa darbesiyle sırtı tekrar duvara çarptı. Barut’u tanımıyordum ama muhtemelen kadınlara zarar gelmesini istemeyen biriydi. En azından beni başka türlü koruyamazdı. Mümkün değildi. Etraftaki gerginliği hissedebiliyordum.

“Siz protokolleri bilmiyor musunuz!?”
“Ulaş?” Aras gözlerini adamdan ayırmadan konuşuyordu ve açıkçası kilometrelerce öteden bile ürkütücü bir hareketti.
“Hm?” diye karşılık verdi Ulaş olduğu yerden doğrularak.
“Söyle protokolleri düzenlesinler. Duru’nun koyduğu tanı doğru. Çocukta PDA var ve müdahaleyi doğru yapıyor. Ve sende üçüncü kata çıkıp herhangi bir siktiğimin kapısına gidip gözlük reçetesi al.” Doktor sinirli bakışlar içinde uzaklaşırken Altuğ’un adımlarını duyduğumu hissedebiliyordum. Yanıma eğildiğinde hızla durumu anlatarak anlamasına yardımcı oldum.

“Tamam, tamam burası bende. Telefonuna bak.” Omzuna birkaç kez vurduktan sonra kafa sallayarak ayağa kalktım. Telefonumu cebimden çıkarıp hızlı adımlarla üzerimi değişmek için aşağı indim. Merdivenlerin başında kolumdan birinin tutmasıyla birlikte ekrandan gözlerimi ayırıp önce kolumdaki parmaklara daha sonra ise tutan kişiye baktım.

“Oğuz, lütfen.” Gözleri onaylarcasına kapandı ve derin bir nefes verdi.
“Seni idare ederim, dikkat et.” Kafa sallayarak aşağı doğru koştuğumda arkamda duruyor olduğunu hissedebiliyordum. Dolabımın gizli kısmını açarak kıyafetlerimi ve maskemi aldıktan sonra yakalanmamak için dua ederek dayımın çıkmamı söylediği çıkışa ilerledim. Yakalanmadan çıkmış olmak beni mutlu etse de acele etmeliydim. Gelen mesaj sesiyle birlikte adımlarımı hızlandırarak gözlerimi parlaklığını kıstığım ekrana çevirdim.

DIGIDIKLAR

Fırtına: Yolda olanlar ve olmayanlar?
Şimşek2: Yoldayım.
Şimşek5: Bensizsiniz acil bir işim var.
Ben: Aynı anda orada oluruz.
Şimşek3: Bende evdeyim.
Hergele: Bende evindeyim.
Şimşek3: NE?
Şimşek4: Oh ne güzel, ben de yoldayım.
Şimşek1: Bensiz kalın bir kere de derim ama yapamazsınız, geliyorum.

Gülümseyerek ekranı kapatıp motoru çalıştırarak gaza bastım. Dayımın bizi bu kadar acil toplamasının sebebi neydi? Üstelik ne için gittiğimizi dahi bilmiyorduk. Durduğum son nokta -neden olduğunu muhtemelen anlamayacağım- yalnızca bir marketti. Ya da ona benziyordu. Hava kararmak üzereydi ve muhtemelen dayım bize olayları anlatana kadar da çoktan kararmış olurdu. Marketin arka tarafına doğru ilerlediğimde herkes çoktan gelmişti. Dayım da orada olduğuna göre olayı öğrenmeye çoktan hazırdık. Yanlarında durduğumda dayım hafifçe tebessüm etti ve ellerini arkasında birleştirip tam tahmin ettiğim gibi anlatmaya başladı.

“Biraz sonra kapıdan içeri üzerinde gri takım bulunan bir adam girecek ve elinde siyah bir çanta olacak. Göreviniz çantaya zarar vermeden getirmek. İçeri maskeyle giremezsiniz çünkü çantayı teslim edecek olan da alacak olan hükümet ajanı.” Sözleri bittiğinde gözleri bir bana bir Fırtına’ya kayıyordu. Kaşlarım anlamsızca çatılırken gözlerim istemsizce bir anlığına Fırtına’ya kaydı. Kalbim göğüs kafesimi parçalayarak dışarı çıkmaya o kadar heveslenmişti ki bir an onu kıramayıp teklifini kabul edecekmiş gibi hissettim. Dayım olduğu yerde volta atmaya başlarken bir yandan da sözlerine devam etti. “Fırtına ve Kasırga, maskelerinizi çıkarıp içeri müşteri gibi gireceksiniz. Çatışma başladığında geri takıp o şekilde ilerlemeye devam edeceksiniz. Zaten market çok büyük bu nedenle dikkat edin. Şimşek1 ve Şimşek4 marketin gizli kapılarından girip dosyayı teslim alacak olan adamı bulacaksınız ve Şimşek2 sen görevini biliyorsun.” Bakışlar Şimşek2’ye kayarken gözlerini onaylarcasına kapatarak yalnızca kafa sallamakla yetindi. Dayım herkese teker teker bakışlar atarken benim gözlerim yalnızca şaşkın bir biçimde açık kalmakla görevli gibiydi. Yere koyduğu kutunun üzerindeki birkaç rakama dokunarak kapağını açtı. İçinde yalnızca silah değil birkaç parça kıyafet olması hepimizi şaşırtmıştı. Bunlar ne içindi? Buradan çıkıp başka bir yere mi gidecektik? Kafam iyice karışmıştı ve dayım her zaman yaptığı gibi bu hallerime yalnızca gülerek tepki veriyordu. Umarım onun yanında geri zekalı gibi hisseden tek kişi ben değilimdir. Bakışları Fırtına’ya ve bana kaydığında anladığım tek şey boku yedin bakışlarımızın aynı anda birbirimize kaymasıydı.

“Bunları giyin ve maskelerinizi çıkarın. Fırtına sen sağdan giriyorsun ve Kasırga, sen de soldan giriyorsun. Aranızda içecek reyonu var, yani sırt sırta dönmüş oluyorsunuz. Kimlikleriniz açığa çıkmayacak. Anlaşıldı mı?” Bakışlarım Fırtına’yla buluştuğunda yüzünde güven dolu bir tebessüm belirdiğini hissettim. Adam bir gülüyor maskenin altı felç mübarek! Elimi atıp renkli kıyafetlerden birini alırken Fırtına da diğerini eline atarak sağ tarafa ilerledi. Ben ise sol tarafa yönelttim adımlarımı. Gözlerim elime gelen kıyafete kayarken dayımın normal bir şeyler seçmiş olması için dua ediyorum. Ya da düzeltmek gerekirse Altay’ın... Hızlı bir şekilde sol tarafa gidip elbiseyi üzerime geçirirken bir daha kendi kıyafetlerimi kendimin seçeceğine dair sözler vermeye başlamıştım. Güzeldi ama görev için uygun muydu Altay! Vücuduma oturan simsiyah, saten dokulu, ışıltılı bir kumaştan yapılmıştı. Aslında koyu kahve de olabilirdi. Zarifliğinin hoşuma gittiğini inkar edemezdim. Üst kısmı V yaka ve derin bir kesime sahipti. Göğüs kısmı iki yandan çapraz gelen kumaşlarla örtülmüş gibiydi. İnce ip askıları ise aynı zariflikle omuz üzerinde bağlanmış gibiydi. Etek kısmı isee asimetrik ve kıvrımlı bir kesime sahipti. Soldan sağa doğru hafifçe toplanmış gib görünen bel detayını geçersek muhtemelen Altay bana söverdi. Vücut hatlarımın bu kadar belirgin görünmesine alışıkk olmasam da maskemi çıkarıp derin bir nefes aldım ve yan tarafa doğru bıraktım. Ayaklarımın dibine bırakılan silahla birlikte dayıma son bir bakış atarak gülümsedim ve hızlı bir şekilde yerdeki kulaklığı da alarak içeri girip raflara bakmaya başladım.

“Burada mısın?” Arka reyona çoktan gelmiş miydi Fırtına? Hadi ama bu kadar kısa sürede giyinmiş olamazsın. Şişelerden birini elime alıp incelermiş gibi yaparken silahı bacak kılıfıma koyarak ilerlemeye devam ettim.
“Buradayım, şarjörün var mı?”
“Var, telefonunu yere at.” Kısa bir süre duraksayıp telefonumu yere attığımda cips paketlerinin dizili olduğu rafın altından gelen şarjörle birlikte gülümseyerek tekrar aldım. Elimdeki şişeyi aynı şekilde aşağıdan gönderirken gelen sesle birlikte ayağına çarptığını hissederek gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Bu neydi şimdi?”
“Çatışma çıkarsa sonrasında içersin, buz gibi ayran işte.” Kulaklarıma çarpan alay dolu kahkaya gülerek karşılık verdim ve muhtemelen hemen ardından duyulan hışırtı sesi gerçekten eğilip aldığını kanıtlamıştı. Kulaklığa dolan sesle birlikte ikimizin de hızla odaklandığına dair iddiaya girebilirdim.

“Herifi bulduk, çatışmaya hazır olun.” Cümle biter bitmez raflar ani bir şekilde yukarı kalktı. Hey! Bu şekilde olacağını hiç kimsenin beklemediğine emindim. Parmaklarım kılıfımda duran tabancayı kavrayıp sıkmaya devam ederken kesik nefeslerim Fırtına’nın aldığı nefes seslerine karışmıştı. Rafların kalkmasıyla birlikte duvarlarda olan kapıları fark etmemiz pek zaman almamıştı. Açıldıklarında ise adamların tamamının dışarı çıkması neredeyse yalnızca birkaç saniye sürmüştü. Hepsine sadece iki kişiyken karşı koyamazdık. Destek gerekiyordu ve biz maskesizdik. Ek olarak maskemi yanıma dahi almamıştım! Bu zeka genetiği nereden geliyor yarabbim!? Önüme gelen adamı son anda fark ederek art arda tetiğe bastım. Bu kadar hızlı olmaları neredeyse imkansızdı! Tekmelerim ve seri hareketlerim hepsine karşı koyamıyordu. Adım adım gerilerken Fırtına’nın da geriye adımlamış olmasıyla birlikte sırtım sertçe onunkine çarpmıştı. Nefesim birkaç saniyeliğine kesilse dahi kendimi toparlamam gerektiğini bildiğimden toparlanmak pek de zor olmamıştı. İkimiz de görevimizi biliyorduk ve bu görev bitmeden buradan dışarı adım atan da olmayacaktı. İkimiz de nefes nefeseydik. Adrenalin seviyemin tavan yaptığını hissedebiliyordum. Kanım damarlarımda değil resmen tenimin hemen altında akıyor gibiydi. Hamlelerimizi iyileştiren tek şey birbirimize güveniyor oluşumuzdu.

“Yanında keskin bir şey var mı?” Birkaç saniye düşünmüş olsam da küçük bir şeyin olduğunu hatırlıyordum.
“Bacak kılıfımda var sanırım ama verebileceğim üçüncü bir kolum yok.”
“Pekala ben alırım.” Parmaklarımın birkaç saniyeliğine titrediğini hissettim. Odaklanmaya çalıştım ama bu cümleden sonra ilk seferde olduğu kadar kolay olmamıştı. Sol bacağımı kaldırıp önümde duran adamın diyaframına dizimi çarptırırken Fırtına’nın parmakları aynı anda hareket etti ve elini bacağıma attı. İlk dokunuşu kılıfa çarpmıştı ama ben dizimi kaldırmışken ve vücudumun dengesi değişmişken parmakları bir anda yukarı kaydı. Kalçama değdi. Ciğerlerim kumla dolmuş gibiydi. Kalbim delicesine atmaya başlamıştı. Bir anlığına titrediğimi hissettim. Ne kadar sürdüğünü anlamasam dahi bildiğim tek şey sonsuzluk gibi olduğuydu.
“Orası bıçak değil.” Alayla gülümsediğini hissedebiliyordum.
“Fark ettim.” dedi alçak bir ses tınısıyla. Kurduğu cümle tüm sinir uçlarımın aynı anda yanmasına sebep oldu. Sesler neredeyse bir uğultu şeklini aldı, kulaklarım hiç birini duymak istemiyordu. Duydukları tek şey az önce kurulan cümleydi ve ses kafamda onlarca kez tekrar edip duruyordu. Kendime gelmem lazımdı. Kendime gelmeli ve ateş etmeye devam etmeliydim. Hadi ama, bunu başarabilirdim. Parmakları tenimden ayrılmadan aşağı inip aradığı keskin şeyi bulduktan sonra sonunda ayrılmıştı. Buna daha fazla katlanabileceğimi zaten sanmıyordum. Ne yaptığını dahi görmüyordum ama zaten fazla seçeneği olduğunu da sanmıyordum. Sayıları hızla azalmaya devam ederken yorulduğumu hissetmeye başlamıştım. Acaba o zekasını kullanarak maskesini yanına almış mıydı yoksa benim gibi bir aptal mıydı?

“Desteğe geliyoruz, adam bizimle ama Şimşek4 ebesini sikti sayılır. Maskelerinizi takın.” Fırtına onaylarcasına birkaç kelime söyledikten sonra ağzımı açtığım anda suratıma atılan maskeyle birlikte kaşlarımı çattım. Bakışlarım açılan kapılardan birine kaydığında nefesimin kesildiğini ve gözlerimin kocaman açıldığını hissedebiliyordum.

“Oğuz? Oğuz senin burada ne işin var!?” Fısıldamaya çalışsam dahi Fırtına’nın beni duymamış olması için sağır olması falan gerekirdi. Tabii mermi seslerine bakılırsa biraz şanslı sayılabilirdim. Oğuz’un yüzünde alaylı bir gülümseme oluşurken göz kırpmayı ihmal etmedi.
“Anlatırım, sen dikkatli ol yeter.” Geldiği yerden geri çıktığında kimsenin onu görmemiş olmasını umarak üzerime attığı maskeyi taktım ve parmaklarım yeniden silahımı kavradığında hızlı bir şekilde arkamı döndüm. Aynı anda Fırtına’nın da dönmüş olması bakışlarımızın ani bir şekilde kesişmesine sebep olmuştu. Ne onun arkasında sağlam adam kalmıştı ne de benim arkamda. Ortak olan tek şey ikimizin de nefes nefese kalmış olması dışında hiçbir şeydi. Gelen adım sesleri Şimşek1 ve Şimşek4’ün geldiğini bize kanıtlarken ikimiz de toparlanmak adına saçma sapan hareketler yapmaya başlamıştık. Şimşek1 ittire ittire ortaya getirdiği adamla birlikte yanımıza gelirken Şimşek4 tuttuğu adamı bir oyuncak misali elinden almaya çalışıyordu. Hâllerine gülmeye başlarken Fırtına elindeki tabancayla kameralara kurşun sıktıktan sonra hep birlikte dışarı çıktık.

“Ayıp ettin be Fırtına, kurşun sıkılır mı bize?” Fırtına alaylı bir kahkahayla gülerken parmaklarından birini kulaklığa bastırdı.
“Şimşek3?”
“Tabii.” Ne olduğunu dahi anlamadan kulaklığın diğer ucundan gelen ah sesiyle birlikte herkes gülmeye başlamıştı. Biz bu adamı neden yanımızda götürüyorduk ki? Daha ne öğrenebilirim derken dayımın kafasının işaretiyle birlikte önümüzde durup korna çalan koca arabayla birlikte gülümsedim. Neden bu kadar büyüktü bu? Adam itilerek arabanın arka kısmına sokulurken bir yandan da sövüp saymaya devam ediyordu. Suratına tekmeyle kapanan kapıdan sonra sustuğunu tahmin etsem de arabada ses yalıtımı olmuş olduğunu öğrendikten sonra gerçekten cahil olduğumu anlamıştım. Umarım kimse fark etmemiştir. Arkadaki koltuklardan birine kurulurken direksiyona geçen kişinin Şimşek4 olduğunu fark ettiğim an gülümsedim. Bu kızlara bayılıyordum! Ani bir şekilde fren yapmasıyla birlikte az önceki sözlerim yutkunmama sebep olmuştu. Dayım bizimle gelmemişti, kimliklerimizi korumak için çok fazla şey yapıyordu. Çünkü bu yaptıklarımız çizgi filmlerdeki süper kahramanlara benzemiyordu. Çok fazla risk alıyorduk. Ölüm tehlikemiz vardı ama biz yapmazsak kimse buna cesaret edemezdi. Biz onlara korku kaynağı değil cesaret kaynağı olmak için yola çıkmıştık. Araba durduğunda yüzümdeki garip bakışları Fırtına’ya diktim. Gözlerimden sorumun anlaşıldığını tahmin edebiliyordum.

“Geldik geldik.” Sırasıyla arabadan indiğimizde adamın yüzüne geçirdikleri çuvalı gördüğüm anda gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırsam da bunda pek de başarılı olduğum söylenemezdi. Buraya daha önce tek bir kere bile gelmemiştim. Tıpkı restoranta yanlışlıkla geldiğim ilk günde olduğu gibi. Dolayısıyla ne için kullanıldığını ya da içeride ne ile karşılacağımızı bilmiyordum ve doğrusunu söylemek gerekirse bu konu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Şehir merkezinden oldukça uzaktaydık ve burada tek bir sinek dahi yoktu. Olan tek şey kullanılmayan bir metro tüneli dışında hiçbir şeydi. Şimşek1 önden ilerleyerek merdivenlerden aşağı doğru hızla inerken hepimiz aynı şekilde peşinden ilerledik. Etrafta nem ve rutubet dışında pek bir şey yoktu. Renklerin olduğunu hatırlamak istiyordum ama burası o kadar soluktu ki insanın içeri girerken bile enerjisi sömürülüyordu. Girişimizin mavi bir dalgadan olduğunu fark ettiğim anda duraksadım. Hafifçe geriye dönüp parmaklarımı ilerlettiğimde muhtemelen dışarıda görünen tek şey parmaklarımın ucuydu. Vay anasını! Kafamı etkilenmiş bir biçimde sallarken diğerlerinin peşinden koşarak Şimşek1’in açtığı kapıdan içeri doğru koştum. Sanırım öğrenmem gereken daha çok şey vardı. İçerisi oldukça büyüktü. Tavanda yalnızca ortama loş ışıklar veren sıralı ampüller vardı. Orta kısım oldukça aydınlıktı. Yukarıdan sarkan zincirli kelepçelerden dolayı olmasın? Çok sağol iç ses bu aydınlatıcı bilgi için çok teşekkür ederim. Karşıda yalnızca tek bir sandalye vardı. Adam çok geçmeden tahmin ettiğim gibi kelepçelere ve zincirlere bağlanırken karşısına oturan kişi de Fırtına oldu. Eline aldığı demirin ne işe yaradığını bilmesem de ikisini de görebileceğim bir açıyı yakalayarak tıpkı diğerleri gibi yan tarafta durmaya başladım. Şimşek4 ilerleyerek sertçe adamın kafasındaki çuvalı çıkarıp tekrar yerine geçti. Adam ne olduğunu anlamaz bir şekilde etrafına bakarak ne olduğunu anlamaya çalışırken Fırtına derin bir nefes vererek ayağa kalktı ve adamın etrafında kısa bir tur atarak tam önünde tekrar durdu.

“Korkmaman için herhangi bir cümle kurmayacağım. Çünkü korkmalısın ve evet acımayacak da demeyeceğim. Çünkü çok acıyacak.” Adam gözlerini Fırtına’ya dikerek güçlü bir kahkaha atarken suratının ortasına gelen kafayla birlikte acı dolu bir inilti yankılandı boş alanda ve Fırtına beklemediğim bir şekilde elindeki demirle adamın çenesini hafifçe havaya kaldırdı. Damarlarımdan akan kanın hızlanmaya başladığını hissedebiliyordum. Kalbim delicesine çarparken her şey boş olmasına karşın adeta yüzüne doğru fısıldayarak konuştu bu sefer.
“Saat kaç bilmiyorum ama emin ol, senin acıdan yalvardığın her saniyeyi ben sayacağım ve bugün burada sana bir gece yaşatmayacağım. Gece sen olacaksın ve karanlıktan çıkamayacaksın.” Parmakları zincirlerden birinde gezinirken adamın gözlerini acıyla kapattığını fark ettim. Bu da neydi şimdi? Ne ile çalışıyordu burası hiçbir bok anlamamıştım. Ama yine de izlemeye devam ettim. Aradan dakikalar geçtiğinde adamın neredeyse kırılmadık kemiği kalmamıştı. Yüzü tamamen kan içinde kalmıştı. Ne gördüğümden bile tam olarak emin değildim. Her ikisi de nefes nefese kalmıştı. Adam ağzından gelen kanı yere tükürürken hipokrat yeminimin beni affetmesini umuyordum.

“Dur... tamam dur.” Zar zor kurabildiği cümleler Fırtına’nın bir kez daha havaya kalkan elini durdurmaya yetmişti. Demiri tekrar eline alarak sandalyesine geçti ve gözlerini adamın gözlerinin tam içine dikti. Elanın bu tonunu daha önce hiç görmemiştim. Alev, kin ve öfke gözlerini resmen karartmış haldeydi.
“Darbe... öhm... darbe planı yapıyorlar. Halkın protesto yapması için birkaç karar çıkartıp protesto yapıldığında ise bunu hükümet karşıtlarına yani size ve diğer ülkelerdeki destekçilerinize atarak toplu katliam yapmayı planlıyorlar. Başka bir şey bilmiyorum.” Fırtına derin bir nefes daha verirken ayaklarımın ağrımaya başladığını hissedebiliyordum ama muhtemelen oturamazdım. Neler olacağını ölesiye merak ediyordum ve daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Ben daha ne olduğunu dahi anlayamadan elindeki demiri adama doğru attığında ağzımın şaşkınlıkla açıldığını hissedebiliyordum. Kafasıyla Şimşek1 ve Şimşek2’ye işaret verdiğinde yeni bir kapı açılmasıyla birlikte bir şok daha geçirmiştim. Yok arkadaş bu böyle olmaz. Benim acil teknolojiyle barışmam gerekiyor. Bu sefer Altay benim öğretmenim olacak gibiydi ama onda olan sabır neredeyse sıfırdı. İkinci anlatışında anlamazsam beni camdan aşağı dahi atabilirdi. Bunun olmaması için yapmam gereken tek şey mükemmel zekamın sınırlarını zorlamaktı. İçeri adeta sürüklenerek getirilen adam herkesin bakışlarını o tarafa çevirmesine sebep olurken Fırtına derin bir nefes vererek yerinden kalktı. Ben bu adamı resmen tanımıyordum! Şimşek2’nin eline uzattığı şırıngayı parmaklarının arasına aldığında kaşlarımın çartılmasına engel olamadım. Bu kadarını da yapamazdı. Adamın yüzü resmen asılı duran adam gibi kan içindeydi.

“Konuşmadı mı?” dedi adeta duvar gibi bir ses tonuyla Fırtına. Diğer ikisi kafasını olumsuz anlamda iki yana sallarken elindeki şırıngayı beklemediğim bir anda adama sapladığında ağzım refleksle açıldı. Bu kadarını yapamazdı. Ne enjekte ettiğinden haberi olduğunu dahi düşünmüyordum. Adamın gözleri kapanırken elindeki diğer şırıngayı uzattı Şimşek2 ve Fırtına bu sefer asılı duran adamın yanına ilerledi. Adımlarım hızla yanına ilerlediğinde hemen önünde durarak gözlerimi gözlerinin tam içine dikmiştim. O bu kadar acımasız olamazdı. Bunu yapmazdı. Bu benim tanıdığım Fırtına falan değildi.

“Bu kadarını yapamazsın. Üstelik konuşmaya başladı zaten.”
“Önümden çekilir misin Ay Tenli Kadın?” Gözlerindeki siniri içimde hissedebiliyordum. Evet haklı olabilirdi ama bu kadarını da yapamazdı. İnsanları bağımlı yapamazdı. Ayrıca hükümetin keşfettiği bir ilaç dahi olabilirdi şırınganın içindeki. Normalde böyle bir şey yapmayacağını bilsem dahi az önce gördüğüm Fırtına’dan her şeyi beklerdim. Kafamı sinirle iki yana salladığım anda bakışları diğerlerine kaydı. Elindeki şırıngayı yanına gelen Şimşek1’e uzatırken parmakları beklemediğim bir şekilde belimi kavradı. Aradan saniyeler geçmeden kendimi omzunmda buluşumla birlikte şaşkınlıktan kalp krizi geçirebileceğimi hissetmiştim. Yumruklarım omzunu adeta delmeye başlarken maskem olmasaydı ısırabilecek oluşumu bilmek canımı tahmin ettiğimden çok daha fazla yakmıştı. Bu şekilde resmen çaresizdim. Az önce ikinci adamı çıkarıldığı kapıdan içeri girdiğinde bu odanın diğerine bakılırsa oldukça küçük olması şaşırmasa sebep olmuştu. Koltuğun üzerine beni resmen fırlattığında küfür etsem de pek de ağır olduğunu sanmıyordum. Kendisi bunu hak etmişti. Koltuğun yumuşaklığını düşünmeden ani bir şekilde kalkmak sevinmeme sebep olmuştu. Çünkü bu şeyin bu kadar yumuşak olması neredeyse imkansız kadar bir şeydi ve herkes bilirdi ki en güzel şeyler en imkansız olanlardı.

“Bunu yapamazsın!” dedim işaret parmağımı havaya kaldırıp maskesinin ardında gizlenen yüzüne sallayarak. Yine ani bir hareketle ben daha ne olduğunu dahi anlamadan bileğimi kavradı ve sertçe tutmaya başladı. Parmaklarının sert olduğunu bilsem dahi bileğimde herhangi bir acı hissetmiyordum. Bu neden bu kadar garipti? Neden bu kadar değişik hissetmeme sebep olmuştu? Kafamdan bunları silip atmam gerektiğinin farkında vararak bileğimi geri çekerek parmaklarının arasından kurtamaya çalıştım. Ama ne delici bakışlarından ne de parmaklarının arasından kurtulmak mümkün değildi. Ben daha sert davranmaya başladıkça onun parmakları da sıklaşmaya devam etti ve en sonunda elimi son kez sert bir hareketle çektiğimde o da bende dengemizi kaybetmiştik. Düşmeyi beklemiyordum ama düşmek pek de yabancı bir durum değildi benim için. Fırtına koltuğun üzerine devrilirken bense beni tutmaya çalışması nedeniyle üzerine düşerek adeta göğsüne yapışmıştım. Onun bir eli benim belimdeyken benim ellerim ise göğsüne kapanmıştı. Gözlerim şaşkınca açılırken göz bebeklerimin ela harelerine çarpmamasını umdum. Başarılı olamamıştım. Maskemizin olmasına içimden şükretmeye başlarken gözleri içimden söylediklerimi dahi unutturmaya yetmişti resmen. Aldığı kesik nefeslerin benim aldıklarımdan pek bir farkı yoktu. Göğüs kafesimin tam ortasında koşmaya başlayan kalbim sanki onun göğsündeki boşluğa girmek istercesine atıyordu. Üstünden kalkmam lazımdı. Hemen! Hızla toparlanarak üzerinden kalktım ve üstümü daha doğrusu kendimi düzeltmeye çalıştım. Maskesinin altına gizlemeye çalıştığı alaylı sırıtışı iliklerime kadar hissedebiliyordum.

“Bu yalnızca bir oyuncak ve az önce bayılan adam da yalnızca iyi bir oyuncu. Yaşam puanı düşük olduğu için imha edilecekti fakat kurtarmayı başardım ve bana karşı borçlu hissettiğini, yardım etmek istediğini söyledi. Ben de ona iyi bir oyunculuk sergileyip sergilemeyeceğini sordum, gördüklerin yalnızca bu kadar.”
“Nasıl yani? Bu ülkede bir tane bile mi normal insan yok?” Duyduklarım her ne kadar sinirimi bozsa dahi bir yandan da rahatlamama sebep olmuştu. İçime su serpilmişti. Ne zaman stres olsam ellerimi saçlarıma daldırırdım ama bu maskelerden dolayı kendimi tam anlamıyla kel gibi hissetmeye başlıyordum.
“Öğrenmek istediğin başka bir şey var mı Ay Tenli Kadın?” Parmaklarımı bir filozof misali çeneme yerleştirerek düşünüyormuş gibi yaptım. O ise kollarını çaprazlayıp hemen ardından duvara yaslanarak gerici bakışlarını üzerime dikmek dışında hiçbir şey yapmadı.
“Aslında var.” dedim birkaç dakikanın sonunda. Söylememi istediğini belli eder bir şekilde doğrulup beklenti dolu bakışlarını gözlerimin tam içine dikti. “Birincisi teknolojiyle alakalı her şeyi öğrenmek istiyorum ve ikincisi evde yaptığın keki yapmayı bana da öğretirsen çok güzel sevaplar kazanırsın.” Yüzünde alaylı bir gülümseme oluşurken elini uzattı.
“Anlaştık, yalnız bir dahaki sefere sen yaparsın ben yerim.” Bu sefer gülen taraf ise bendim. Gülerek uzattığı elini sıktım. “Anlaştık.” Hangimizin telefonu olduğunu bilmiyorduma ama ani bir şekilde telefonun hoparlöründen yükselen ses ikimizin de refleksle silahlarını kavramasına sebep olmuştu.

Bana da ayırın, harbi küserim!

Fırtına bıkkınlık dolu bir nefes verip elini alnına vururken parmaklarının arasındaki silahı tekrardan yerine koydu. Benim de pek farklı olduğum söylenemezdi. Çok geçmeden ikinci bir ses duyuldu ve gözlerim anında sebepsiz bir şekilde Fırtına’nın verceği tepkiyi izlemek istercesine ona kaydı.

Lan senin işin gücün yok mu it herif? Niye insanların konuşmalarını dinliyorsun?
Kızım sen benimle niye uğraşıyorsun, derdin ne?
Gözlüğünü bir tarafına sokmadan sistemi kapatıp konuşmaları dinlemeyi kes, Şef sana da bana da telefonlara erişim yapacağımız zamanları söyledi!

Seslerin ani bir şekilde kesilmesiyle birlikte birbirine bastırmaya çalıştığım dudaklarımın arasından ufak bir kahkaha koptu. Aradan dakikalar geçtikten sonra adamı Şimşek1 ve Şimşek2’ye bırakarak çıktığımızda ilk başta ne öğreneceğimi çok merak ediyordum. Yeni şeyleri denemeyi ve öğrenmeyi severdim. Eğer bu şey matematik ya da fizikse ilk durağım Altuğ eğer yiyecek yeni bir şey bulduysam da muhtemelen Altay olurdu. Birlikte karakola düştüğümüz günler bile olmuştu. Dayım o zamanlar biraz yoğun olduğunda evdeki işleri kendi aramızda bölüşerek yapardık ama çoğu zaman Altuğ bizimle baş edemezdi. Beni doktor yapan da o olmuştu. Altay ile birlikte karakola düştüğümüzde ben fizik sınavından kaldığım için ve Altay da kimyadan kaldığı için ikimize de ceza vererek nezarethaneden çıkarmamıştı. Neyse ki dayımın haberi varmış da işkence çekip ders almamızı sağlamıştı. Kafama geçirdiği kaskla birlikte silkelenerek kendime gelip önümdeki motoru çalıştırdım. Her şey neden siyahtı anlamıyordum. Koyu olan her renk karanlıkta gizlenmez miydi zaten? Bunu düşünmeyi sonraya bırakarak peşinden ilerledim ve tanıdık gelen bir evin önünde durduk.
Buraya sanırım ikinci gelişimdi. Evde garip bir şeyler olduğunu ve bunun tamamen teknolojiden kaynaklı olduğunu hissedebiliyordum. Az sonra kafamdaki tüm soruları beş yaşındaki bir çocuk gibi nefes almadan soracağımı bildiğim için şimdilik susmayı tercih ettim. Elindeki anahtarla kapıyı açarak kafasını salladığında hemen peşinden içeri girdim. İlk gelişimde çok dikkatli bakmamıştım eve. Salondaki ışık ne çok parlaktı ne de çok kısıktı ve garip bir şekilde gözlerimi rahatsız etmiyordu. Kapının hemen yanında minik bir dolap vardı ev içinde ise onlarca siyah maske diziliydi. Parmaklarından birini şıklatmasıyla birlikte kendime gelirken bunu benim silkelenmem için değil evi değiştirmek için yaptığını fark etmem neredeyse birkaç saniyemi almıştı. Az önce olan aydınlık gitmişti, o aydınlığın yerini ise soğuk ve gizli bir gerginlik kaplamıştı. Evin tavanı sadece gerekli alanlara fazla ışık yayıyordu. Salona genel olarak koyu gri ve siyah tonları hakimdi. Koltuklar deriden yapılmıştı. Duvarın bir köşesinde geniş bir dijital panel vardı. Az önce kapalıydı ve yalnızca güzel bir resim vardı. Ama şimdi anlamadığım garip mavi hologramlar boy gösteriyordu. Camlar her ne kadar normal görünse de muhtemelen dışarısı içeriden görünmüyordu.
“Görüntüler güvenlik için tamamen yapay zeka ile yansıtılıyor. Gerçekte camların ardında kurşun geçilmez dijital perdeler var fakat bazen arıza yapıyor, bunu çözmem gerek. Tavana gömülü hoparlörler ve kameralardan da evdeki en ufak tehlikeli hareket sezilerek Şimşek3’e sinyal aktarılıyor. Sormadan söyleyeyim burası yalnızca benim kullandığım bir ev değil. Ekipteki herkesin ortak evi.”
“Her şey çok ince düşünülmüş.” Gülümseyerek kafa salladığında ben hâlâ evin her yerini taramakla meşguldüm. Adımları mutfağa ilerlerken adımlarımı hızlandırarak peşinden gittim. Mutfak da evin geri kalanından pek de farklı sayılmazdı. Tüm yüzeyler siyahın ve koyu metalik grinin tonlarıyla kaplıydı. Buz gibi ama bir o kadar da düzenli ve sistematikti. Ben etrafı incelemeye devam ederken etraftan duyulan sesle birlikte duraksadım.

“Tanımlama tamamlandı, hoş geldin Fırtına.” Fırtına hiçbir şey olmamış gibi etrafta gezinip dolaplara bakmaya devam etti.
“Tanımlamayı hâlâ geç yapıyorsun Onyx.”
“Üzgünüm Fırtına, konuk bilinmediği için eylemi tanımlayamadım. Eylem?”
“Sessiz mod Onyx, dinle ama görünme.”
“Anlaşıldı Fırtına.”

Bakışlarım anlamsız bir biçimde etrafta gezinmeye devam etti. Keskin bıçaklar oldukça korumalı kilitli rafların arkasındaydı. Fırın, mikrodalga ve soğutucular aynı panelden kontrol ediliyordu. Bir masa ya da sandalye yoktu. Ben ilk geldiğimde tüm bunları fark etmemiş miydim yoksa Fırtına tüm bunları gizlemiş miydi? Gerekli olan malzelemeleri dolaptan çıkarıp tezgahın üzerine dizdikten sonra gözleri tekrardan beni etrafa bakarken yakaladığında gülümsedi.

“Onyx bir yapay zeka ve tekrar ediyorum bu ev yalnızca benim evim değil, hepimizin evi. Alt katta ve üst katta görmen gereken çok daha fazla şey var ama bunların hepsini bugüne sığdıramayız. Malum İstanbul’un bize maskesiz de ihtiyacı var. Onyx artık benden aldığın komutların tamamını Kasırga’dan da alacaksın. Proglamlamanı o gittikten sonra yapmam için bana hatırlatır mısın?”
“Anlaşıldı Fırtına ve memnun oldum Kasırga.”
Kaşlarım etkilenmiş bir biçimde havaya kalkarken “Bende.” diye karşılık vermek dışında dudaklarımın arasından tek bir kelime dökülmemişti. Yıllar gerçekten çok çabuk geçiyordu. Bunu bugün bir kez daha anlamıştım. Tezgahın üzerine çıkardığı malzemelere kısa bir bakış attım. Önlüklerden birini üzerime atıp diğerini kendi beline bağlarken yüzündeki gülümseme tek bir an bile kaybolmamıştı. Yemek ya da pasta yapmayı bu kadar çok seviyor muydu gerçekten? Üstelik bunu mükemmel şekilde başarması da farklı bir meseleydi. Önce tezgahın üzerine dizdiği malzemeleri raftan aldığı kaplardan birinin üzerine dökerek karıştırdı. Ev her ne kadar dijital bir şekilde döşenmiş olsa da o muhtemelen eski yöntemlerle mutfağa girmeyi seviyordu. Yani hareketlerinden anlayabildiğim kadarıyla bence öyleydi.

“Ben bunu hallederken sen de sosu yapar mısın?”
“Yapar mısın mı? Çırpıcıyla kafama falan vurmayacak mısın yani?” Dudaklarından alay dolu bir kahkaha dökülürken borcama yağlı kağıt koyarak yaptığı kek harcını üzerine döktü.
“Kişiye göre muamele yapıyorum Ay Tenli Kadın ve sen o muameleyi asla görmeyecek tek insansın.” Anlamıştım ama anladığımı ve kalbimin depar atarcasına koşturduğunu bilmemesi için bunu gizlemeye karar verdim. Umarım başarılı olmuşumdur ama onun bakışları altında bunu yapabildiğimi pek sanmıyordum. Aradan neredeyse bir buçuk saat geçmişti ve sonunda beklediğim an gelmişti. Tezgahın üzerindeki şişelerden birini alarak önce kendi eline ve daha sonra ise kendi elinden daha nazik bir şekilde tutup hafifçe havaya kaldırarak benim ellerime döktü. Jel ya da krem gibi bir şeydi ama asla yapışkanlık hissi bırakmamıştı ve hissetmesi neredeyse imkansızdı. Bunun ne olduğunu bilmesem de sorgulamayı dakikalar önce bırakmıştım. Fırının kapağını açarak tepsiyi çıkarıp tezgahın üzerine bıraktığında burnuma dolan kokuyla birlikte gülümsedim. Parfümler bile bu kadar güzel kokamazdı. Tamam birazcık abarttım sanırım. Kapağı tekrar kapatarak yanıma geldi ve önlüğü çıkarıp kenara atarak keki dilimleyip gözlerini bana dikti. Her zaman bu kadar dikkatli bakmak zorunda mısın sen acaba?

“Sıcaklığını hissetmezsin beklemene gerek yok. Ellerin yanmaz ya da kirlenmez ama yemeden üflesen iyi olur.”
“O şey bu şeye mi yarıyor?” dedim bakışlarımı ellerimde gezdirerek.
“O şey bu şeye yarıyor.” Dalga geçtiğini ve gülmeye başladığını fark ettiğim anda parmağımın ucunu önce kekin kenarına daha sonra ise kaslı koluna sürdüğümde kaşlarını çattığını hissettim.
“Hadi ama, bunun için neredeyse yüz katı kadar kirlenmek mi istiyorsun?” Gülerek çekmeceden aldığı çatallardan birini bana uzattığında hiç düşünmeden içine daldırdım. Tek sorun her parçada arkamı dönüp maskemi hafifçe yukarı çektikten sonra geri önüme dönüşümdü. Her seferinde beni süzüyor olduğunu görmek omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti inmesine sebep olsa da pek umursadığım söylenemezdi. Yemek yerken neden bu kadar utanmaz bir kız olduğumu bilmiyordum ama bu benim doğamda vardı galiba. Mutfaktan sonunda çıkmayı başararak salona geçtiğimizde tam koltuğa yayılmıştım ki Fırtına’dan gelen oyun teklifine hayır diyemeyerek oturuşumu dikleştirdim.

“Ne oyunuymuş bu?” Gözlerinin güldüğünü kaçıncı kez hissediyordum bilmiyorum ama yine de kelimelerine odaklanmayı başarmıştım.
“Karşılıklı sorular soracağız. Ama sen benim günlük hayatım hakkında sorular soracaksın, bende senin. Kimliğimi öğrensen de öğrenmesen de her sorduğunu cevaplarım tabii bu senin için de geçerli. Adımı ve soyadımı sorarsan bozuşuruz ama?” Elini uzattığı anda bakışlarım önce elinde daha sonra ise maskesinin üzerinden yüzünde gezinmişti. Saniyeler içinde parmaklarım beynimden gelen komutları reddederek elini sıkmamı sağladı. İç güdüsel olarak koltuğun üzerinde duran yastıklardan birini elime aldığımda gülümsedi ve birkaç saniye düşündükten sonra benim beynim çalışmayı reddettiği için ilk soru tabii ki ondan geldi.
“Doğum günün ne zaman?”
“21 Haziran, şimdi benim sıram.” Aradan dakikalar geçmesine rağmen beklenti içinde dinlemesi buz küpü kalbimi saniyeler içinde eritirken aklıma gelen dahiyane soruyla birlikte yeniden oturuşumu düzelttim.
“Şu göğsünde olan dövme neden bütün saray üyelerinde var ve ne anlama geliyor?” Hafif bir gülümsemeden sonra derin bir nefes verdi. Efkarlanmış gibiydi ama benim merakım tabii ki onu yenebilirdi.
“Kılıç itaatin ve gücün sembolüdür ve saray, üyesi olan herkesin kendisine itaat etmesini ister. Yani bu dövmenin amacı mühürlenmek gibi, sen benim için çalışıyorsun demek gibi bir şey. Etrafındaki dalgalar da duyguların bastırılmasını temsil eder. Saray için anlamı bu ama benim için sorarsan biraz daha farklı.” Kaşlarım anlamsız bir biçimde çatılırken ondaki anlamını sormadan duramayacağımı ikimiz de biliyorduk. Ağzımı açmamıştım ki gülerek kaldığı yerden devam etti. “Dövmeye ilk baktığında gördüğün şey muhtemelen saplanmış bir kılıç ama bana göre saplandığı yerden çıkarılan bir kılıç. Herkese göre itaati ve saraya olan bağlılığı temsil ediyor ama bana göre saplandığı yerden çıkarak onlardan olmadığımı ve hiçbir zaman onların kanından ya da üyelerinden olmayacağımı anlatıyor. Onlardaki dövme zincirse bendeki dövmenin o zinciri keseceğini anlatıyor.” Duyduklarım damarlarımdan akan kanın pıhtılaşmasına ve söylediği her kelimenn kafamda onlarca kez yankılanarak tekrar edilmesine sebep olmuştu. Bakış açısı o kadar tuhaf ve aynı zamanda o kadar kusursuz ve mükemmeldi ki. “Benim sıram.” diyerek devam ettiğinde silkelenerek kendime geldim ve oturuşumu düzelterek sorusunu bekledim.

“Bölmek istemezdim Fırtına ama bir sorunumuz var.” Gözlerim refleksle evin tavanına kayaraken Fırtına hareketlerime gülümseyerek dikkatini Onyx’e verdi.
“Dinliyorum.”
“Az önce telefonuna gelen belgeleri incelerken görmen gereken bir şey fark ettim. Yansıtmamı ister misin?” Fırtına parmaklarından birini şıklatarak ışıkların kapanmasını sağladığında Onyx sorusunu onayladığını anlayarak yarı saydam ve mavi bir hologramı tam karşımızdaki duvara yansıtmıştı. İlk bakışta ne olduğunu anlamasam dahi birkaç saniye sonra saraya ait belgeler olduğunu anlamıştım. Muhtemelen sarayın gelir ve giderleri ile alakalıydı.

“Sayfayı büyütür müsün Onyx?”
“Tabii ki Fırtına. İkinci sayfadaki rakamlar çok net, gelir ve giderler neredeyse aynı ama son ay hatırlarsan maaşlar düşürülmüştü. Buradaki rakamlar neredeyse kusursuz.” Fırtına, Onyx’in cümlelerinden sonra yavaşça ayağa kalkıp ekrana yaklaştı. Parmakları holograma temas etmeden ekranı büyütürken artık neye şaşıracağımı bilmiyordum. Bunları herkes biliyorsa benim de bilmem gerekirdi? Bilmeyişimin sebebi neydi o zaman?

“Bana şirketin muhasebecisiyle görüşme ayarlar mısın Onyx? Hızlı ol lütfen.”
“Bir saniye beklemen gerek Fırtına.” İkisini dinlemek dışında pek bir şey yapmıyordum. Araya girsem dahi söyleyebileceğim pek bir şey yoktu. Ama rakamlarla oynandığı açık ve netti. İşin arkasında her ne varsa bu kadar mükemmel bir şekilde saklandığına göre işte Faruk’un parmağı olmalıydı. Çalınan parayla her şeyi yapabilirlerdi. “Üzgünüm Fırtına ama adamın bugünkü tüm görüşmeleri de iptal edilmiş. Sisteme girmeye çalıştım ama bunu bir insan yapsa daha temiz olabilir. Acele etmen gerek çünkü adam az sonra limandan kalkan Araf adlı gemiyle Yunanistan’a kaçmayı planlıyor. Yollar hükümetin araçları tarafından kapatılmış ve limana giriş ve çıkışlar engellenmiş.”
“Siktir!” Ekran kapandığı anda az önce duvarda görülen ekran yeniden ortaya çıktı ve Fırtına’nın birkaç hareketiyle birlikte ortaya çıkan hançerler ve bıçaklar gözlerimin adeta parlamasına sebep olmuştu. Birkaçını alıp üzerindeki kılıflara takarken diğer iki silahı da şarjörlerini yenileyerek benim üzerime fırlattı. İkisini de üzerime yerleştirerek nasıl olduğunu anlamadığım birkaç saniye içinde koşarak evden çıktık.

“Ekibe komut ver, geliyorum hemen.” Kafa sallayarak işaret parmağımı kulaklığın üzerine koyduğumda adeta koşarak evin arka tarafına doğru gitmişti.
“Dinlemeye geçin, acil bir durumumuz var. Şimşek3, Fırtına’nın evindeki yapay zekaya ulaşıp gerekli bilgileri alın ve onun bilgisini diğerlerine gönderin. Şimşek1 sen limandaki diğer gemiye bineceksin umarım sürebiliyorsundur. Şimşek2 sen içeri birinin girmesini engelle ayrıca ayıkan adamlar olursa o iş sende ve Şimşek4 sen içeri sızıp adamı oyalayacaksın. Muhtemelen siz orada olduğunuzda biz gemiye zaten sızmış oluruz, Şimşek4 eğer ifşa olursan sevmediğin bir yemeğin adını söyle. Herkes acele etsin hadi! Şimşek5 yolları açıp dayıma haber ver!” Herkesten onaylarcasına sesler duyduktan sonra gülümseyerek yanıma koşan Fırtına’ya diktim gözlerimi. Nereye gittiğini dahi söylememişti? Ellerini çırparak üzerine sildiğinde kaşlarımı çattım. Motorunun anahtarını almaya gitmemişi miydi yani?

“Sakin ol, sadece köpeğime yemek verdim. Şimşek2 yakınmış gelir şimdi, birlikte gideriz.” Dur bir dakika! Onun köpeği mi var!? Yanımıza yaklaşan arabayı gördüğüm anda farlarından dolayı gözlerimi kısarak birkaç adım geriledim. Önümüzde duran üstü açık arabaya baktığımda bakışlarım etkilenmiş bir biçimde Şimşek2’nin yüzünde gezinmişti.

“Bakmayın öyle, atlayın hadi.” Ben arkadaki koltuklardan birine geçerken Fırtına ise ön koltuğa geçmişti. Kendisinden tam beklediğim bir şekilde gaza basarak dengemin bozulmasına sebep oldu Şimşek2. O kadar karışık yollardan girip çıkıyordu ki işimiz acil olmasaydı arabaya kusacağımdan fazlasıyla emindim. Araba saniyeler içinde bir sağa bir de sola savrulmaya devam etti.

“Şimşek2 radyoyu aç.” İkisinin bakışları da dikiz aynasından bana kayarken parmaklarım belimdeki silahı kavradı ve tek bir saniye beklemeden ayağa kalkarak arkamızdaki arabaya ateş etmeye başladım.
“Radyoyu açtırma amacın neydi Kasırga?”
“Arabadaki yapay zekaya ulaşıp sesimi duymamalarıydı Şimşek2. Sen gaza yüklen, Fırtına sen başka araç var mı ona bak çünkü denge kurmak biraz zor.” İkisi de dediklerimi yaptı. Şimşek2 kaçla gittiğini tahmin edemeyeceğim bir şekilde gaza basıp parmaklarını açılan ekranda gezdirdi ve vücudumun bir an ileri doğru savrulduğunu hissettim. Arabanın egzozların çıkan mavi ateşler yolu adeta yırtarak ilerlememize sebep oluyordu. Bu şekilde ateş etmek bir o kadar zordu.

“Fırtına direksiyona geç.” Fırtına, Şimşek2’nin sözlerine uyarak diğer koltuğa geçerken Şimşek2, Fırtına’nın koltuğuna geçerek tıpkı benim gibi ayağa kalktı ve ateş etmeye başladı. İşimin kolaylaştığını söyleyemezdim çünkü Fırtına çok daha hızlı sürmeye başlamıştı. Neyse ki dengesi bozulan tek kişi ben değildim. Bunu bilmek içimi rahatlatsa dahi kafamın üzerinden geçen kurşunlar kalbimin tekrar delicesine atmasına sebep oluyordu.
“Kasırga düzgün sıkmaya ne dersin?”
“Sinan Akçıl arkamda taşın nereye geldiğini anlatmaya çalışırken pek odaklanamıyorum. Ayrıca denge kurmak çok zor.” Ben ateş etmeye devam ederken belime sarılan elle birlikte nefesimin kesildiğini hissettim. Hayır, bir eliyle direksiyonu kontrol edip bir eliyle beni tutmuyordu. Hayır az önce direksiyonu yapay zekaya devrederek bir kolu belimdeyken kendisi de ayağa kalkarak ateş etmeye başlamadı! Arabada kaç adam olduğuna odaklanmaya çalışsam da şu durumda pek de mümkün olmuyordu. Dikkatimi toplayarak ateş etmeye devam ettim. Kafamdaki intikam yemini ve görev bilinci dikkatimi toplamama fazlasıyla yardım ediyordu. Yapay zekanın ani bir şekilde direksiyonu sağa kırmasıyla bedenim sola doğru hareket ederken aracın ilerlemeyi bıraktığını fark ettim. Artık peşimizden gelmiyordu. Dakikalardır ciğerlerime ilk defa hava girdiğini hissetmiştim. Fırtına’nın belimi kavrayan parmakları yavaşça çekilirken hızla yerime oturdum. Yol bitene kadar hiç kimseden tek bir kelime çıkmamıştı ve ben radyonun dakikalardır çalışmadığını bile yeni fark etmiştim. Kafam mı dağılmıştı yoksa ben mi kestiremiyordum. Araba nihayet durduğunda trafik polislerinin gözümüzün önünde olduğunu fark etmemle birlikte kanımın akmayı bıraktığını hissettim. Yüzündeki maskeyle sırıtarak bize bakıp geçmemiz için elini öne doğru uzattı Altuğ. Dudaklarımın arasından fısıltılı bir küfür çıktığında kızarmışcasına baktı gözlerime. Fırtına hafif bir selam çakarak yola devam ettiğinde derin bir nefes verdim. Araba durduğunda Şimşek2 devriye gezen adamlardan birine kafa atarak bayılttığında görev sırası bizdeydi.
Ben ve Fırtına’da.

“Şimşek4 gemiye gir ve adamı güverteye çıkar, ben Fırtına ile birlikte içeri giriyorum.”
“Anlaşıldı.”
Gözlerim Fırtına’ya kaydığında zaten bana baktığını fark etmek kısa bir süre nabzımı hızlandırmıştı. Kafasını sallayarak adımlarımı takip ettiğinde Şimşek2 bizi kontrol ediyormuş gibi yaparak gemiye aldı. Adam bizden şüphe etmemişti. Şimşek4 arkası dönük olsa da bize yardım etmeye devam ediyordu. Suyu her zaman sevmiştim ama en zor görevler genelde havadayken ya da sudayken oluyordu. Geminin dışı mat, gri bir renkteydi. Muhtemelen bir tür zırhtı. Batmak üzere olan Güneş gemiye etki etmiyordu ve yüzeyinden ışık yansımıyordu. Geminin dışında ince, beyaz led ışıklar vardı. En ufak bir ses dahi çıkmıyordu.

“Geminin altında nükleerle çalışan mıknatıslı motorlar var. Gemi suyun birkaç parmak üzerinden gidiyor. Üst güvertede bir radar var, hareketlerinize dikkat edin alarm çalmadan görevlilere sinyal gönderebilir ve bunu ben ya da Şimşek3 dahi algılayıp yönetemeyiz. Gemiyi yapay zeka kullanıyor ama henüz erişim sağlayamadık, yüksek güvenliği var. Geminin altı büyük bir ev gibi, aramanız gereken çok oda var yani. Tabii odalarda da güvenlik önlemleri vardır. Son olarak gemi çalışmaya başladığında durmuyor. Yalnızca sizi hedefe ulaştırmaya proglamlanmış. Hızı oldukça yüksek, kendinizi yarın sabaha kadar Yunanistan’da bulabilirsiniz.” Altay’ın söyledikleri karşısında Fırtına ile bakışlarımız kısa bir an kesiştikten sonra içi boş olan koliyi sırtıma atarak güverteye çıktım. İçi dolu olanı bilerek ona bıraksam da tek yaptığı gülerek koliyi sanki bir çöpmüş gibi sırtına atmaktı. Ne var yani? Anladık taşıyabiliyorsun. Biz güverteye çıkar çıkmaz gemi hareket etmişti. Hemen yanımızda ise bir gemi daha vardı. Şimşek1’in çaktığı selam gülümsememe sebep olurken hemen arkasından Altuğ’un görünmesiyle birlikte yüzümdeki gülümseme daha fazla büyümüştü. Trafiği kime bıraktığını bilmesem dahi en azından burada olduğunu biliyordum. Şimşek4’ün arkadan yaptığı el hareketiyle birlikte içeri doğru ilerledik. Tam da Altay’ın söylediği gibi içerisi koca bir ev gibiydi. Gemi karanlıktı ama içeriyi loş bir kırmızı ışık aydınlatıyordu. Havada ağır bir demir kokusu vardı, kendimi paslanmış bir tabutun içinde gibi hissediyordum. Ayaklarımızın altındaki zemin her adımda gıcırdayan bir çelikle kaplıydı. Pek huzurlu sayılmazdı. Her birkaç saniyede fanın sesi, motorun öksürmesi ya da yapay zekanın gemiyi kontrol edişi yüzünden kapıların sürgülerinin sesi duyuluyordu. Her yerde koliler vardı ama içinde ne olduğunu bilmiyorduk. Her bir kolinin üzerinde dijital tuş takımları vardı.

“Üçüncü koliyi kırdım, açın onu.” Hemen yanımdaki koliye uzanarak üzerindeki kalkanları söküp yere attım. Parmaklarım ilk defa metal bir kutunun kapağına çarpıyordu. Kapağını açtığımda gördüğüm şeyle birlikte nefesimin kesildiğini hissedebiliyordum.
“Burda çipler var ve üzerinde onlarca isim yazıyor.”
“Tamam alabildiğin kadarını yanına al, biz onlara daha sonra bakarız. Fırtına sende sekizinci koliyi aç.” Ben alabildiğim kadar çip alıp kolinin kapağını tekrar düzenli bir şekilde kapatmaya çalışırken Fırtına diğer koliyi çoktan açmıştı bile. Bakışlarım ne geleceğini merak eder bir şekilde ona kayarken kaşlarını çatarak parmaklarını koliye daldırdı.
“Dosyalar var ve buradaki kişilerin tamamı, ölmüş... Ortak noktaları ise hükümet karşıtı olmaları.” Dudaklarının arasından dökülen cümleler kalbimin teklemesine sebep olmuştu. Annem ve babamın dosyaları da orada olabilir miydi? Bacaklarımın bir anlığına titrediğini ve ayakta durmakta zorlandığımı hissettim. Göz yaşlarım göz pınarlarımı büyük bir acıyla yakarken yapmam gereken tek şeyin görevime devam etmek olduğunu biliyordum.
“Kasırga? Beşinci koli?” Adımlarım yavaşça diğer koliye ilerledi ve burnumu çekerek titreyen parmaklarımla kolinin kapağını açtım. İçinde sayamayacağım kadar çok kurşun vardı. Buna şaşırmamam gerekiyordu. Bir şey yapmaya çalıştıklarını biliyor olsak da çözebildiğimiz kısım çok azdı. Birkaç kurşunu çipleri koyduğum yere koyarak derin bir nefes verdim.
“Kolileri kapatın, bir şey yapın adam şüphelendi. Ben güvertedeyim, içeri girmeme de izin vermedi. Acele edin kapıda. Ayrıca neden maske taktığınızı sordu ve bende evliler, kendilerine engel olmak için yapıyorlar dedim.” Duyduğum cümle gözlerimin kocaman açılmasına sebep olurken kulaklığın diğer tarafından kahkaha sesleri duyuluyordu. Fırtına hızla açtığı kolinin kapağını kapatmaya çalışırken aynı telaş bana da yüklenmişti. Parmaklarım metalin soğuğunda titrerken hiç bu kadar hızlı hareket etmeye çalıştığını hatırlamıyordum.

“Geminin lambalarını kapatın. Lambaların anahtarı yok burada anasını satayım!”
“Açmak için çok uğraşmamız gerekecek.” diye karşılık verdi Şimşek3 ve saniyeler içinde geminin tüm lambaları kapandı. Bunu neden yaptırdığını anlamak adına bakışlarım Fırtına’ya kayarken kolileri ayağıyla yan tarafa iterek duvarlardan birinin dibindeki yere küçük bir boşluk açmış oldu. Kapı hemen arkasındaydı. Yaklaşan adım sesleri kalp atışlarımın hızlanmasına sebep olurken sırtım soğuk, metal duvarla buluştu. Adamın giydiği lüks ayakkabıların tabanı bulunduğumuz odanın zemininde gıcırdarken Fırtına beklemediğim bir hamleyle dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Maskem vardı. Maskesi vardı.
BU DA NEYDİ BÖYLE!? Işığı bu yüzden mi kapattırmıştı? Adam birkaç adım attıktan sonra bıkkınlık dolu bir nefes verdi. Ama şu anda ifşa olsam dahi ne hissedeceğimi bilmiyordum. Bedenim baştan aşağı titremeye başlamıştı. Tek bir parmağım bile kıpırdamıyordu ve bacaklarım birkaç saniye içine beni taşımayı redderek yere bırakabilirdi. Adamın öksürüşünden sonra geri çekilirken bende nefesimi kontrol ederek çığlık atmamak için zor dayanıyordum. Beni maskemin üzerinden yarım da olsa öpmesine mi şaşırmalıydım yoksa dudaklarının yumuşaklığını her zerremde hissedişime mi emin olamamıştım.

“Işıkları tekrar açıp mutfağa geçin. Yemek saati yaklaştı, ayrıca sağ koridorda yatak odası var. Misafirim yemeği beklesin istemiyorum.” İkimizde hızla kafa sallarken adam aynı hızla tekrar güverteye çıktı. Ciğerlerim kumla dolu gibiydi. Nefes almak için büyük bir çaba içindeydim ve adeta savaş veriyordum.

“Sakın bana onu öptüğünü söyleme.” ve bu cümleye benzer bir cümle daha vardı. Tabii ki birisi Altuğ’un ve diğeri ise Altay’ındı.
“Tamam, söylemem.” Ben sesli bir şekilde yutkunurken onun yaptığı tek şey ise derin bir nefes vererek gülümsemek dışında hiçbir şeydi.
“Maskem vardı, sakin olun. Işıkları kapattırma nedeni muhtemelen maskemizin olduğunu fark etmemesi içindi.” Kulaklığın diğer ucundan derin nefes alışverişler gelirken Fırtına kulaklığa parmağını bastırdı.
“Bir dahaki sefere hatırlatın kapattırmayayım.” Ben olaya dahil olamadan bir ses daha duyuldu kulaklıktan.
“Seni duyabiliyorum Fırtına.”
“Şef?”
“Fırtına?”
“Şef?”
“Fırtına?”
“Şef?..”
“Görevine devam et.” Fırtına tek bir kelime dahi etmeden hafif bir öksürükle karşılık verdi. Kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı diğer tarafa çevirmek zorunda kalmıştım. Kıkırdayışımı duymaları umurumda dahi değildi. Karnımın ağrımaya başladığını hissettim. Şimdiki görevimiz neydi peki? İçeride sakladığı farklı şeyler de mi vardı? İçerisi büyüktü ama eşya saklanabilecek fazla bir yer olduğunu sanmıyordum. Gözlerim etrafta gezinirken bileğime dolanan halatla birlikte okkalı bir küfür savurdum. Gözlerim Fırtına’ya kaydı ama o da benden farklı bir durumda değildi. Geminin ışıkları ani bir şekilde açılırken aynı okkalı küfürler kulaklığın diğer ucundan da savrulmaya başlamıştı. Ben sesli bir şekilde yutkunurken ikimiz de sert itiş ve kakışlarla geminin güvertesine çıkarılmıştık. Gözlerim Şimşek4’e kayarken o muhtemelen biz içeri girdiğimizde maskesini takmıştı fakat şuan pek de rahat görünmüyordu. Gemide fazla adam yoktu ama yapay zekanın bize neler yapacağı konusunda hepimiz bihaberdik.
“Burada olmakla çok büyük hata yaptınız.”
“Hatayı senin baban yapmış yıllar önce.” Gözlerim Fırtına’ya kayarken kurduğu cümle çenesine sert bir yumruk yemesine sebep olmuştu. Adamın sert bakışları Şimşek4’e kaydı. Şimşek4’ün elinde tuttuğu tabancaya tutundu parmakları. Yüzünde oluşan ukala gülümseme benim de sinirimi bozmuştu ki Şimşek4 gerekeni yaparak silahın dipçiğini adamın suratının ortasına geçiriverdi.

“Şimşek1 gemiyi yaklaştır.” diyerek sert bir komut verdi dayım. Hemen arka çaprazımızdan bize doğru yaklaşan gemiyi gördüğüm anda gülümsedim. Tabii geminin yapay zekası yüzümdeki gülümsemeyi soldurmaya yetmişti.

“Tehlike algılandı. İzinsiz takip gemisi tespit edildi. Silah sistemleri aktif.” Adamın bakışları arkamızdaki gemiye kayarken geminin güvertesinin iki yanından çıkan elektroşok cihazları ve kurşunlar hızla Şimşek1 ve Şİmşek5’e, yani Altuğ’a doğru, ilerledi. Geminin kaptanının kim olduğunu göremesem de gemiyi refleksleri sayesinde kurşunlardan çok iyi kurtarıyordu. Yukarıdan gelen gölgeyle birlikte kafamı yukarı kaldırarak gelen helikoptere baktım. Bizi cezaevinden çıkarırken kullanılan helikopterle aynıydı. Şimşek2 muhtemelen komutayı yapay zekaya devretmiş ve beline bağladığı emniyet kemeri sayesinde merdivenden aşağı doğru sarkıp geminin içine ateş edebilmişti. Gelişi hepimizi mutlu ederken takılan çelmeyle birlikte sırtım bir kez daha soğuk, metal bir zeminle buluşmuştu.

“Iris hepsini suya at.”
“Emredersiniz efendim.”Güvertenin iki tarafından çıkan metalik kollar kabul edelim ki hiç kimsenin beklemediği bir şeydi. Adam sırıtarak bizi izlemeye devam ederken kurşun yağmuruna tutulmasıyla birlikte yere yığılmıştı. Gemideki yapay zeka kendini güvenli bir alana almak adına geminin çevresini mavi bir hologramla çevrelerken sıkılan kurşunlar yüzeyden geri sekmeye başlamıştı. Bedenim havaya kalkarken yapabileceğim bir şey olduğunu sanmıyordum. Fırtına’nın Şimşek4’ün ve benim bakışlarım çaresiz bir üçgen yarattı. Bakışlarım kısa bir anlığına aşağı kaydı. Deniz neredeyse siyah bir boşluk gibi gözlerimin önündeydi. Yapay zekanın metalik kolu her ne kadar soğuk olsa da asıl soğuk olan şey adamın gözlerinde gördüğüm vahşet isteğiydi. Acımasızdı ve keskindi, her ne kadar şu an kapalı olsalar da yaklaşık on dakika kadar önce öyleydiler. Her şey bir anda oldu. Üç metalik kol aynı anda açıldı. Havada süzüldüğümü hissettim, kalbim delicesine çarpmaya devam etti. Su soğuk ve acımasızdı. Saniyeler içinde ciğerlerime dolmaya başlamıştı. Nefes alamıyor olmanın paniği beynimi kavurdu. Gözlerimi açmaya çalışsam da her şey karanlık ve bulanıktı. Sesler yavaş yavaş boğuklaştı ve dünyam parmaklarımın ucunda titredi. Hareket etmek imkansızdı. Kalbim delicesine atarken bedenim çaresizce oksijen savaşı veriyordu. Her nefes alma isteği aslında derin bir çaresizlikti. Derinlere doğru batarken bedenim soğuğun ve karanlığın ağırlığıyla kavruluyordu.