16. bölüm · MASKELERİN ARDINDA

Bölüm 16 "Sağlam olan tek şeyin dişlerim olduğunu mu düşünüyorsun?"

Eylül Sütoluk

Bölümler
1 Bölüm 1 "Eğer birinin etrafında dönüyorsam o kişi benim avımdır." 2 Bölüm 2 "Ömrümün sonuna kadar, aldığım her nefeste yaptığım o şeyden gurur duyacağım." 3 Bölüm 3 "İnmeyi planlıyor musun Ay Tenli Kadın?" 4 Bölüm 4 "Duru'yu benim ekibime ver." 5 Bölüm 5 "Yalnızca bir kere bile olsa güven bana. Ölümden korkuyor olsam dahi yolunda ölmek için en önde ben yürürüm." 6 Bölüm 6 "Kasırga ateşse ben benzin olurum ve sen kendine yanık kremi arayacak vakit dahi bulamadan küle dönersin." 7 Bölüm 7 "Diz çökmemize engel oluyorum." 8 Bölüm 8 "Kasırga'nın sen olduğunu biliyorum." 9 Bölüm 9 "Eğer hisselerini bana devretmezsen yakınında olan herkesi kaybedersin Duru Ceylin Öztürk." 10 Bölüm 11 "Haklısın, seni öpmek istememin sebebi onu kıskandırmak değil, yalnızca seni öpmek istemem." 11 Bölüm 11 "Kurtaramadım, söz vermiştim. Ebelemece oynayacağımıza dair söz vermiştim." 12 Bölüm 12 "Her asker vatanını korur, Ay Tenli Kadın." 13 Bölüm 13 "Hangi pencere senin?" 14 Bölüm 14 "Yerinde durmayan şeyleri de kontrol edecek misin?" 15 Bölüm 15 "Hangi çiçeklere daha uzun baktığını söylememi istedi." 16 Bölüm 16 "Sağlam olan tek şeyin dişlerim olduğunu mu düşünüyorsun?" 17 Bölüm 17 "Biraz kıskanmak kimseye zarar vermez." 18 Bölüm 18 "Kalbimden çıkan dumanın gözlerine değmesi sadece." 19 Bölüm 19 "Erkekler iyi dövüşür ama kadınlar iyi savaşçılardır." 20 Bölüm 20 "Hayır, ben çıkaracağım." 21 Bölüm 21 "Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına âşığım çünkü." 22 Bölüm 22 "Eğer ona dokunmaya cüret edersen sen yaşama şansını, bense cennete girme şansımı kaybederim!" 23 Bölüm 23 "Bir kadın her kadın demek çünkü." 24 Bölüm 24 "Eğer bir saniye dahi senden başkasına bakarsam cehennem farz olsun bana, Ay Tenli Kadın." 25 Bölüm 25 "Sevmeyi öğrettiler bana sadece, delicesine sevmeyi..." 26 Bölüm 26 "Az önce resmen benim oldun farkında mısın?" 27 Bölüm 27 "Sadece karanlığın içindeki aydınlığı bulana kadar dayan." 28 Bölüm 28 "Onlara yapma, lütfen... Onlara zarar verme, yalnızca bana yap. Do-Dokunma onlara..." 29 Bölüm 29 "Senin adını sayıklayarak defalarca kez ağladı, sen hiç birinde yoktun." 30 Bölüm 30 -FİNAL-

Aradan saatler geçmiş gibi gelen birkaç saniye geçtiğinde ben daha ne olduğunu anlayamadan ileri doğru atılıp maskeme uzandı. Hissettiğim şok o kadar büyüktü ki maskemi çıkarmasına engel dahi olamamıştım. Beni görmek onu şoke etmekten çok güldürmüşe benziyordu. Kendimi hiç olmadığım kadar savunmasız ve çelimsiz hissediyordum. Maskem olmadan koca bir hiçlikten ibaret değilsem dahi onun karşısında öyle hissetmemek mümkün değildi. Maskenin ardında gördüğüm yüz tüm hayatım boyunca en son karşıma çıkmasını beklediğim kişiye aitti. Kaçtığım, savaştığım ve nefret ettiğim her şey tek bir isme toplandı:
Barut Yiğit Karasu.

“Sen...”
“Evet.” dedi güçlükle aldığı nefeslerin arasından. “Evet ben. Bunu konuşmak için zamanımızın olmasını istiyorsan acele etmen gerek. İki dakika içinde tansiyonum taban yapacak.” Göğsündeki hırıltılar artmaya başlamıştı.
“Biliyorum!” diye bağırdım kendimi hızla toparlamaya çalışarak. “Bende doktorum!” Kestiğim eldiven parçasını hızla gazlı bezin üzerine yerleştirdim. Bakışları kısa bir an yarasına kaysa da kafasını geriye yaslayarak gözlerini yeniden üzerime saldı. Çok fena terlemişti ve zaten koyu renk olan saçları iyice siyaha dönerek alnına yapışmaya başlamıştı.
“Güzel, yaranın üç kenarını flasterle sabitle. Bir kenarı açık kalsın.” diye devam etti söylediklerimi umursamaz bir şekilde. Gözlerimi devirmiş olsam da dediklerini hızla yapmaya çalışıyordum.
“Bu hâldeyken bile bana talimat mı veriyorsun?” dedim, karşılık vermeyi ihmal etmiyordum. Onun da benden pek farklı olduğu söylenemezdi.
“Sonuçta hâlâ asistansın.” Kafamı hızla kaldırıp gözlerine alev dolu bakışlar attım. Çantayı yeniden karıştırmaya başlarken yapmacık bir şekilde duraksadım.
“Hazır elimin altındayken seni öldürsem mi?” Her zamanki gibi gülmüş olsa dahi eskiden hissettiklerimin hiçbirini yeniden hissedememiştim. Şok her bir duygudan çok daha ağır basıyordu. Söylediklerini yaptıktan sonra yüzünü buruşturarak ağrısını belli etti. Kafasını hafifçe kaldırıp dirseklerini yere bastırdı ve destek alarak oturuşunu dikleştirdi.
“Amma kötü doktormuşsun. Hastalarına böyle mi davranıyorsun sen?”
“Benim hastalarım kalp hastası, ruh hastası değil.” Ağzını açıp cevap vereceği anda duyulan korna sesi ikimizin bakışlarını da sesin geldiği yöne çevirmeye yetmişti. Barut elini havaya doğru kaldırıp saymaya başladı ve süre biter bitmez ekibin tamamı karşımızdaydı. Gözlerindeki şok ifadesinin aynısı az önce benim yüzümde de vardı.

“Ne?” dedi elindeki çantayı şaşkınlık içinde yere düşüren Şimşek1.
“Lan!” diyerek tepki verdi Şimşek2.
“Hadi canım!” diye devam etti Şimşek4.
“İmkânsız.” diyerek fikrini ortaya attı Altuğ.
“Siktir!” dedi Altay en geriden.
“Beklediğim an geldi!” diyerek tüm bakışları kendine doğru çevirdi Özgür. Gözlerim Barut’a kaydığında onun da boşluğa bakarcasına bana baktığını fark ettim. Üzerimdeki gözler stresle dudaklarımı dişlememe sebep olurken dikkatleri dağıtmak amacıyla sendeleyere ayağa kalktım.

“Yarası var, kesin sesinizi! Sonra şaşırırsınız istediğiniz kadar.” Sesli bir şekilde yutkunduğumda Barut’un gözlerini doğrudan üzerimde hissettim. Şimşek1 doğruca yanına koşarken Altuğa’a ve Altay’a kaydı gözlerim. Kimseden çıt dahi çıkmıyordu. Sessizliği bozan her zamanki gibi Fırtına oldu.
“Bileğini göster. “ dedi bana hitaben. Sende yaramı oymayı kes.” diye devam etti Şimşek1’e dönerek. Nihayet tıkış tıkış arabaya bindiğimizde diğerlerinin de en az benim kadar ıslandığını fark etmek derin bir nefes vermemi sağlamıştı. Yol boyunca kimseden çıt dahi çıkmamıştı. Yaptıkları müdahaleler hem benim hem de Fırtına’nın yarasını daha fazla kanamaktan kurtarmıştı. Hepimizin apar topar arabadan inerken dayımın içeride bizi beklediğine emin olarak sığınağıma doğru koştum. Beni sağ kolunun altına aldığında diğerleri de koşarcasına içeri girmişti. Ekiptekilerin tamamı yan yana dizildiğinde herkesin üzerinde eşit sürelerde gezindi dayımın bakışları.

“Maskeleri çıkarın.” dedi net bir tavırla. Duvar gibi bir sesle konuşmaya başlamıştı. Kızmış gibi görünmese de durumu beğenmediği ortadaydı.
“Zaten pek bir anlamı kalmadı.” diyerek maskesini çıkaran ilk kişi Şimşek2 oldu. Göz bebeklerimin şokla büyüdüğünü iliklerime dek hissedebiliyordum.
“Aras?” Yüzünde hiç görmediğim kadar koca bir gülümseme oluşurken maskesini yere fırlatarak dayımın ve benim yanıma doğru ilerledi. Bacaklarımın titremeye başladığını fark ederek iyice dayıma yaslandım. Yaptığı tek şey tebessüm ederek gülümsemekti. Aras’ın yanımıza gelişini izledikten sonra Şimşek1’e kaydı bakışları. Tıpkı Aras’ın yaptığı gibi maskesini çıkardı ve koltuğun üzerine doğru atarak kardeşinin yanına geldi. Ulaş’ın kötü biri olmadığını bilmek yüzümde koca bir gülümseme oluşmasını sağlarken bakışların tamamı Şimşek4’e kaydı. Altay ve Altuğ’u tahin etmek zaten zor değildi. Maskesini yavaşça çıkarıp diğerlerinin aksine dikkatlice masanın üzerine bıraktı. Arkasını döndüğümde gördüğüm yüz bana koca bir kahkaha attırırken koşarak sarılmayı ihmal etmemiştim.
“Sıçtık.” dedi Altuğ maskesini çıkarıp kendini koltuğa atarken.
“Biz değil, sen sıçtın.” diye karşılık verdi Efsa. Kolumu omzuna atarak gülmeye devam ettim. Dayım hâlimizden memnun bir şekilde ellerini arkasında birleştirip bilimsel bir şekilde volta attı.

“Bu ekibi bilerek seçip seçmediğimi sorgulayanlara cevaben, evet seçtim.” Herkesin bakışları birbirinde gezinmeye başladığında derin bir nefes vererek devam etti dayım. “Yalnızca bir bez parçasının arkasına sığınmadınız çocuklar. Sizi görmesini, bilmesini istemediğiniz insanlardan önce hepiniz kaçtınız. Üçüzler ve Efsa babasından, Miray acılarından, Duru geçmişinden ve ikizler annesinden. Tabii savaştınız da, duygularınızdan ne kadar çok kaçarsanız o kadar üzerinize gelirler ve geldiler. Barut’u ilk bulduğumda babasının işlerini bozmaya çalışıyordu. Aras onu öldürme planları yapıyordu. Ulaş insanları kurtarmaya çalışıyordu. Yani... Sizi özenerek seçtim çocuklar. Her birinizin derinliklerine indim. Bir araya geldiğinizde her ne olursa olsun birbirinizi kollayacağınızı bilerek seçtim. Kimliklerinizin birbirinize güvenene kadar gizli kalması her açıdan mükemmel oldu. Maskenin altında yaşayan kişi ve maskeli hâliniz birbirine çok uzaktı. Yakın zamanda herkesin ifşa olacağını zaten biliyordum. İnsanları tanıyın, onlara hemen güvenmeyin. Küçük bir kumaş parçasının insanı ne kadar değiştirdiğini hepiniz gördünüz değil mi?” Kimse kafasını dahi kaldırmadı yerden. “Kaldırın kafaları!”
“Şef? Biz neden bu kadar çok imkanımız varken direk herifin kafasına sıkmıyoruz?”
“Yıllardır sana sabırlı olmak yerine yeni bir meslek öğretebilirdim Aras.” Bodrumun her ücra köşesi neşeli kahkahalarla çınlarken Aras kafasını gülerek aşağı eğdi.
“Eyvallah Şef.” Dayım kafasını uslanmaz bir öğrenciye kızarmış gibi iki yana sallarken maskesini çıkararak masanın üzerine bıraktı. Geçen her gün onu hiç olmadığı kadar yoruyordu. Yıllardır uğruna ölümü dahi göze aldığı amacı yerine getiremezse muhtemelen intihar ederdi. Bunu yalnızca ben değil burada olan herkes bilirdi. Kafamın öne doğru düştüğünü hissettim. Amacım intikam almak olsa dahi dayımı bu yolda yalnız bırakmamak için de savaş veriyordum. Bunu diğerlerinin de yapacağına adım kadar emindim.
“Madem herkes birbirini zaten tanıyor, bence hepimiz aynı eve taşınabiliriz. İşleri iş bölümüyle falan hallederiz. Hem sabah birlikte gideriz, yani siz gidersiniz. Hem de görevlerde daha pratik olur.” diyerek sessizliği rüzgarı yaran bir ok misali bozdu Miray. Ekiptekilerin bakışları önce ona, daha sonrasında ise dayıma döndü. O cevap dahi veremeden Altay’ın alaylı sesi devam etti.

“İnanmayın, ev işlerini kilitleyecek.” Hemen ardından omzuna sert bir yumruk yedi.
“Yemekler benden yıkaması sizden.” diyerek aradan sıyrıldı Barut.
“Tamam yemesi de benden.” diyerek yerine yayıldı Aras. Ortam yeniden neşelendiğinde Barut’un bakışları doğrudan beni buldu.
“O iş yatar Aras Bey. Sizden daha iddialı olanlar var.” Kafamı diğer tarafa çevirerek ıslık çalmaya çalıştım. Tabii beceremediğim için Altuğ’u hızla dürttüğümde kılını dahi kıpırdatmadan tiz sesli bir ıslık döktü dudaklarından. Teşekkür edercesine kafamı salladığım anda Altay karnını tutarak gülmeye başlamıştı.
“Şşt uslu dur. Duru’ya laf yok, doğurturum seni.” dedi Efsa yanına doğru adımlarken.
“Dur ben hemen sikeyim belasını.” diyerek Altay’a doğru bir adım attı Miray. Altay koşarak üçüzlerin arasına oturduğundaysa gülme sırası bu sefer bana geçmişti. Dil çıkararak kollarımı kızlara sardığımda bıkkınlık dolu bir nefes verdi Altay. Dayım bizi bu hâldeyken defalarca kez hayal etmişti belki de. Güldüğümüzü gördüğü anda diğerlerinin aksine koca bir gülümseme oluştu yüzünde.

“Bundan sonra hep birlikte olacaksınız, birbirinizi körüklemek yerine dizginlerseniz sevinirim. Ki hiç dizginleyeceğinizi sanmıyorum. Birlikte dünyanın ebesini ters çevirmezseniz sevinirim.”
“Ayıp ettin be Şef.” dedi Aras bir bacağını diğerinin üzerine atarken. Yargılayıcı bir bakış attı dayım Aras’a.
“Zaten o yüzden aldığın ilk görevde yalnızca korkutmak gereken bir adamı öldürmüştün.” Aras kafasını hafifçe öne eğse de iki yanında oturan kardeşlerine bakıp dudaklarını kıpırdatarak hak ettiğini söylemeye çalışıyordu. “Yeni görevinizi açıklıyorum iyi dinleyin.” Herkes uğraştığı işi bırakarak dayıma dikkat kesildiğinde bir kez daha tebessüm ederek devam etti dayım. “Hastanenin bağış balosu olacak ve o baloda biriniz Faruk’un odasına gireceksiniz. Çığlık hakkında... edindiğim bazı bilgiler var ama emin olmadan kimseyi korkutmayalım. Birkaç kişi onunla uğraşırken diğerleri de hastane mensuplarını örgütlemeye çalışacak anlaşıldı mı? Kim olduğunuz ya da maskeniz umurunuzda olmasın, isterseniz çıkıp adınızı haykırabilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey dikkat etmek ve doğru insanla iletişime geçmek.”
“Bir saniye.” dedim dayımın konuşmasını yarıda keserek. Özür dilercesine masum bir bakış attığım anda kafasını sallayarak tıpkı diğerleri gibi bana dikti bakışlarını. “Hastanede balo mu var?”
“Sen ayarladın ya dayıcığım.” dedi dayım gülümseyerek.
“Ben mi ayarladım? Haa yani sen.”
“Bravo.” diye bir ses yükseldi arkadan. Bana cevap verme fırsatı dahi doğmamıştı ki Altuğ’un kafasına sert bir tokat geçirdi Efsa. Dudaklarımın bir kenarı ukala bir şekilde yukarı kıvrıldı.
“Salın artık ikizleri, kafalarına vura vura beyinlerinden olacaklar.” diye araya girdi Ulaş. Aradan geçen dakikalar ve verilen detaylar sonucunda dayım herkesin gitmesini söylercesine salladı ellerini. Biz hepimiz aynı eve taşındığımızda dayım muhtemelen çok daha fazla işlerine odaklanacaktı. Yanında kimse kalmıyordu. O benim hayatımın her anında yanındayken ben ona bu kötülüğü yapamazdım. Duraksamış olmam düşüncelerimi dayıma belli etmiş olmalı ki yavaş adımlarla yanıma gelip beni kollarının arasına aldı. Saçlarımın arasına koca bir öpücük kondururken okşamayı da ihmal etmedi.

“Sence bir asker şehit olduğu için üzülür mü?”
“Ne?” Kafamı hafifçe kaldırıp gözlerine baktım. Cevap vermemi bekledi. Aradan kaç dakika geçerse geçsin ona cevap vermek zorunda olduğumu bilmek derin bir nefes almamı sağlarken “Üzülmez.” diye cevapladım. “Çünkü zaten vatanı uğruna şehit olmak için savaşıyordur.”
“Güzel.” dedi dayım kısaca. “Şimdi gidip eşyalarını topla.” Ayaklarımın ucunda yükselerek sulu bir öpücük kondurdum yanağına. Diğerlerinin peşinden adeta koşarak dışarı çıkmak zorunda kalmıştım. Elbise seçme işi tabii ki Altay’daydı. En sevdiği işlerden bir tanesiydi. Tabii koltuklardan birine oturup elinde onlarca paketle yapıyordu bunu. Efsa koşarcasına Altuğ’un arabasının sürücü koltuğuna oturduğunda Altuğ olduğu yere mıhlanarak kollarını göğsünde çaprazladı. Muhtemelen yapay zekaya devretmişti sürüşü. Gelirken yalnızca bir arabayla gelmiştik.

“Anahtar ya da parmak izim olmadan açamazsın.”
“İkisi de bende var.” dedi Efsa koltuğa yaslanıp bir bacağını diğerinin üzerine atarak.
“Lan manyak mısın kızım sen!?”
“Çok konuşma hadi yürü, biz kızlarla gideceğiz. İster arkamızdan koş, ister üçüzler gitmeden üçünüzde onlarla gidin.” Altay, Altuğ ve Özgür’ün bakışları kısa bir an birbirine kayarken üçü birlikte doğruca üçüzlerin bindiği arabaya doğru koştular. Muhtemelen Ulaş’ın arabasıydı ve Ulaş onları almayı kabul edeceği için şanslılardı. Efsa kafa sallayarak bizi yanına çağırdığında Miray’la neşe dolu kahkahalar atarak arabaya bindik. O arka tarafa geçmeyi istediği için ön tarafa binmek bana düşmüştü. Diğerlerinin gaza basmak için bizi beklediğini gördüğümüz anda Efsa ani bir şekilde gaza bastı. Aras’la akraba olduğunu düşünmemek elde değildi. Muhtemelen diğer sürücü de Aras’tı. İki arabanın üstü de yavaşça açılırken gözlerim şok içinde Altuğ’a kaydı. Ne zamandır üstü açılıyordu bu arabanın? Gelen melodiye kulak verdiğimde gülümseyerek sesini açtım ve yavaşça ayağa kalktım. Koltuğun üzerinden yavaşça arka tarafa geçip Miray’ı da ayağa kaldırdım. Birlikte dans etmeye başladığımız anda Efsa müziğin sesini biraz daha açarak gaza basmaya devam etti. Bu gerçekten eğlenceliydi.

Biraz Delisin - Dolu Kadehi Ters Tut

Gözlerim diğerlerine kayarken aynı şekilde onlardan duyulan melodiye kulak kesilmiştim. Aras sesini iyice açtığında nihayet ne olduğunu anlayabilmek gülümsememe sebep olmuştu.

Bayılırız Deliliğe - Dolu Kadehi Ters Tut

Melodi yavaşladığı anda gelen müzik sesi ikinci kez duraksatmıştı beni.

“Bunların ikisine araba kullanmayı yasaklayın!” diyerek geriye doğru yaslandı Altay. Beklemediğim bir şekilde ayakkabısını çıkararak Altay’a fırlattı Miray. Koca bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.
“Kes sesini! Belindeki kemerle arabanın arkasına bağlarım seni.” Elini havaya kaldırdığı anda çakarak yerime oturdum. Muhtemelen birkaç dakika içinde hepimiz hastaneye ışınlanmış olacaktık. Ayakta durmak midemi bulandırmış ve başımı döndürmeyi başarmıştı. Çalan şarkıya takılı kaldı gözlerim.

İyi Ve Güzel Kadınlar Hep Ağlar - İkiye On Kala

Hemen ardından erkeklerin olduğu arabadan çok daha yüksek bir ses yükseldi ve ağlamamamızı söyledi bize. Usulca bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Bir kadını mutlu etmek için pahalı hediyelere gerek yoktu.

Sen Ağlama - Badem

Efsa’nın aniden frene basmasıyla birlikte araba sert bir şekilde durdu. İleri doğru savrulduğumu hissetsem de arabanın içinden fırlamamak beni bir hayli mutlu etmişti. Toplu bir şekilde arabadan indiğimizde ilk günkü heyecan vardı içimde. Saraydan ayrılıp doktorluğa döneli aylar olmuş olsa da ilk kez her zamankinden farklı duygularla giriyorduk içeri. Maskelerimizin ardına saklanmadan, birbirimizi tanıyarak... Koridorları hızlı bir şekilde adımlarken gördüğüm tanıdık yüz olduğum yere çakılmama sebep olmuştu.
“Ezgi!” Siyah saçlarını geriye doğru savurup arkasına döndü. İfadesiz yüzü beni gördüğü anda yumuşadı ve ikimiz de adeta birbirimize doğru koşarak koca bir kucaklaşmanın içine düşmüştük. İkizler de yavaşça yanımıza gelirken onu gördüğüm için hâlâ koca bir şaşkınlık ifadesi vardı yüzümde.
“Ezgi ne haber?” diyerek elini uzattı Altay. Ezgi gülerek önce Altay’ın daha sonra da Altuğ’un elini sıktı.
“İyiyim, aynı yerde çalışıyorum hâlâ.” Ezgi’nin kim olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Ezgi Serter. Yaman’ın beni aldattığı ama sonrasında yakın arkadaş olduğum şirin bir kız. Beni bulduğu ilk anda Yaman’ın yaptığı şerefsizliklerden ikimizin de haberi yoktu. Sonrasında aynı erkekten kurtulan iki kız olarak tabii ki yakınlaşmıştık. Bakışları bana döndüğünde düşüncelerimden sıyrılarak gülümsemeye devam ettim.

“Nerede bizim it?”
“Odasında, ameliyatı var yarın.”
“Beyin nakli mi?”
“Yaklaştın diyelim, gel götüreyim seni.” İkizlere el salladıktan sonra adeta koşarak merdivenlerden yukarı çıktık. İşleri genel olarak yoğun olduğu için eskisi kadar sık görüşemesek de en yakın arkadaşlarımdan birisi sayılırdı. İşin komik tarafı ise Yaman’ın bunların hiç birinden haberinin olmamasıydı. Odasının kapısını dahi çalmadan içeri daldığımızda hızla yataktan doğrularak bize dikti bakışlarını. İfadesindeki şaşkınlık kilometrelerce öteden dahi okunabilirdi. Göz bebekleri hissettiği korkuyla büyürken bense kapıyı kapatıp ellerimi önlüğümün cebine yerleştirmiştim.

“Duru? Sen... Yani siz?”
“Evet.” dedim lafı daha fazla gevelemesine izin vermeyerek. “Beni aldattığın kız artık benim en yakın arkadaşım. Aynı erkekten kurtulmuş olan iki kadının gücünü hafife almaman gerekiyordu Yaman. Ameliyatını olduktan sonra siktirip gideceksin.”
“Aslında ben sana bir şey getirmiştim.” diyerek birkaç adım öne doğru ilerledi Ezgi. Yavaşça Yaman’ın yanına oturduğunda yapacağı hamlenin devamını kaçırmamak için gözlerimi dahi kırpmıyordum. Yaman beklenti dolu bakışlarını Ezgi’ye diktiğinde Ezgi yüzüne yalancı bir tebessüm yerleştirerek çantasını karıştırmaya başladı. Uzunca bir süre çantasını karıştırdıktan sonra elinde tuttuğu iki paketi Yaman’ın önüne bıraktıktan sonra ayağa kalktı. “Ameliyattan çıkınca yersin diye köpek maması aldım, tarihleri biraz geçmiş ama sorun olmaz. Vücuda protein de lazım sonuçta. Değil mi Doktor Hanım?” Dudaklarımı birbirine bastırarak gülmeye başladığım anda Ezgi de gülmeye başlamıştı. Kafasını salladığında başka işimiz olmadığını anlayarak kapıya doğru ilerledim. Koridorlarda gezinmeye başlamıştık. İkimizden de tek bir çıt dahi çıkmıyordu. Aynı şeyleri düşündüğümüze adım kadar emindim ama ikimiz de defalarca kez konuşulan konuları yeniden açmak istemiyorduk. Defterlerimizi kapatalı yıllar olmuştu.

“Biraz sonra hastanede balo var, bağış balosu. Sende gelsene.” Bakışları bana döndüğünde güzel ve koca bir gülümseme oluştu yüzünde.
“Olur.” dedi tek kelimelik bir cevapla. “Zaten başka bir işim yok, belki birini bulurum.” Gülerek omzuna vurduktan sonra kolundan çekerek tuvalete doğru soktum. Diğer ikisinin burada olduğuna adım kadar emindim. Miray’ın üzerinde yeşil ve Efsa’nın üzerinde ise kişiliğine zıt bir şekilde pembe bir elbise vardı. Bizi gördükleri anda gülümseyerek Ezgi’ye bakmaya başladılar.
“Sağdaki Efsa ve soldaki Miray, kızlar bu da Ezgi. Siz tanışın, bende giyecek bir şeyler bulayım.” Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak odama doğru koştuğumda Altay’ın içeride olduğunu görmek benim için pek de sürpriz olmamıştı. Elinde tuttuğu iki elbiseye bakmaya devam ediyordu. Beni gördüğü anda siyah olanı masanın üzerine bırakarak mavi elbiseyi uzattı. Kaşlarım garip bir şekilde çatılırken gözlerimse siyah elbisede takılı kalmıştı.

“Neden siyah değil de mavi?”
“Çünkü yırtmacı çok uzun.” diye cevap verdi mavi elbiseyi bir kez daha uzatırken.
“Kesinlikle siyahı giyiyorum.” Siyah elbiseyi masanın üzerinden hızlıca kaptığımda gözlerini kısa bir an kapattı. Sinsi bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Elindeki mavi elbise Ezgi’nin ten rengine mükemmel bir şekilde uyardı. Mavi elbiseyi de elinden çekerek yeniden koşmaya başladığımda arkamdan söylediği şeylerin yalnızca bir bağrışmadan ibaret olması sırıtmama sebep oldu. Duymuş olsam da umursamayacağımı o da en az benim kadar iyi biliyordu. Kendimi yeniden tuvalete attığımda Ezgi’yle hemen kaynaştıklarını görmek içimde ilkbahar hissi yaratmaya yetmişti. Bakışları tahmin ettiğim üzere mavi elbisedeki takılı kaldığında nokta atışı yaptığımı bilerek gülümsedim. Zevklerimiz benziyordu.
Evet, ikinizinde erkek seçimleri bok gibi.
İç ses! Üzerimi adeta şimşek hızıyla değişirken gözlerim aynadan bir milmetre dahi ayrılmadı. Altay’ın dediği kadar vardı. Elbise, siyahın en derin tonlarına ışık tutuyor gibiydi. İncecik askıları omuzlarından süzülüyor, üst kısmındaki drapeler göğüs kısmını kusursuzca sarıyordu. Kumaş öyle parlak öyle akışkandı ki her adımda gölgelerin arasında dans ediyormuş gibi hissedeceğime emindim. Bel kısmında hafifçe toplanan kumaş, ince siluetini vurguluyor ve ardından kalçama kadar süzülüyordu. Altay’ın söylediği gibi en dikkat çekici detayı ise uyluğuna kadar uzanan cesur yırtmacıydı. Attığım her adımda bacağımın komple dışarı çıktığını hissetsemde içimdeki ılık zarafet beni mahkûm etmeye yetiyordu. Çantamı yeniden elime aldığımda içinde bulduğum kutu duraksamama neden oldu. Kulağıma yaklaştırarak içinden gelen sesi dinlemiş olsam da pek bir şey anladığım söylenemezdi. Kutuyu hafifçe havaya kaldırarak diğerlerine döndüm.

“Bu kutunun sizden birine ait olma ihtimali yüzde kaç?”
“Sıfır.” diye yanıtladı Miray anında. Aynaya doğru yaklaşarak elindeki ruja baktı. “Biz çıkarken senin içeride olmandan yararlanarak Barut çantanın içine attı.” Ağzım şaşkınca bir karış aşağı düşerken Efsa’nın ve Ezgi’nin gülen gözleri bana kaymıştı. Miray’sa aynaya bakmaktan ve cevap vermekten başka bir şey yapmadı. Ben sesli bir şekilde yutkunurken ikisi de yavaş adımlarla yanıma geldi.
“Bence not.” dedi Ezgi, Efsa’ya bakarak. Beni etrafımda bir tur çevirirken “Sanmıyorum, Barut’tan bahsediyoruz.” diyerek karşılık verdi Efsa. Derin bir nefes vererek elimdeki siyah kutuyu yavaşça açarken Miray’ın sesi sessizliği bir rüzgar misali yırtmıştı.
“Bence böcek çıkabilir.” Üzerine vuran ışıkla güneş misali parlayan bir zincirle karşılaşmak sanırım hiçbirimizin beklemediği bir şeydi. Birbirine geçirilmiş iki zincir vardı. Biri diğerinden daha kısaydı. Üst taraftaki zincirin üzerinde açık bir deniz kabuğu ve içine yerleştirilen bembeyaz bir inci vardı. Hemen altında sallanan zincirin ucunda ise küçük bir deniz yıldızı ve hemen yanında ise ağzı kapalı olan bir deniz kabuğu vardı. Zincirde ise eşit aralıklarla yerleştirilmiş ve yukarıda olandan çok daha zarif ve küçük inciler vardı. Kutuyu tutan parmaklarımın kısa bir an titrediğini hissettim. Bakışlarım önce diğerlerine, daha sonra ise aynadaki kıza -şaşkın bir ifadeyla kutuyu tutmaya çalışan bana- kaydı. Her ne kadar basit bir hediye gibi görünse dahi midemde ilk defa kelebeklerin uçuşuna şahit olmamı sağlayan bir kolyeydi. Boğazıma keskin bir yumru otururken Miray yavaş adımlarla yanıma gelip kolyeyi nazik bir şekilde çıkararak boynuma taktı. Yüzlerinde en az benimki kadar koca bir gülümseme görmek burnumun direğinin sızlamasına sebep oldu. Efsa’nın beş parmağı sert olmayan bir şekilde yanağıma çarptığında gülmeden edemedim.
“Zırlama hemen.” dedi gülüşünü saklamaya çalışırken. “Süründür azıcık, bir tane kolyeye evet denir mi kızım? Manyak mısın sen?” Ezgi arkama geçip beni aynanın önüne doğru ittiğinde içinden çıkılamayacak bir kara deliğe girdiğimi anlamış oldum. Aradan neredeyse bir buçuk saat geçtiğinde ayaklarıma kara sular indiğini defalarca kez dile getirmeye çoktan başlamıştım.

Sonunda üçü birlikte geri çekildiğinde kendimi tiyatro sahnesinin perdeleri açıldığında ortada kalan tek oyuncu gibi hissettim. Neyse ki Ezgi saç konusunda, Miray ve Efsa ise makyaj konusunda master yapmış kişilerdi. Benim hiçbir şey yapmama gerek kalmıyordu. Önceden getirdiğim topuklu ayakkabılarımı da giydikten sonra birbirimize bakışlar atmaya başlamıştık. Sanırım artık hazırdık. Parmaklarım telefonumu kavradığında ekranı açarak saate baktım. On dakika içinde herkes aşağı inmiş olurdu. Çantalarımızı kaparak koşarcasına aşağı inerken Özgür’ün sözlerinin kafamda yankılanmasııyla birlikte gülümsedim.

Bodrum katı tamamen süslenmişti. Kapıdan içeri girişimiz uzun ve kırmızı bir halının üzerinden yürüyerek başlamıştı. Balonun düzenlendiği salon, alışılmışın dışında bir incelikle döşenmişti.Tavandan sarkan kristal avizeler klasik lüksün simgesi olsa da ışıklarını renk değiştiren hologramlar tamamlamıştı. Her masanın üzerinde zarif masa örtülerinin üzerine entegre edilmiş hologramlar ve dokunmatik ekranlar duruyordu. Konuklar menüyü muhtemelen bu şekilde seçiyordu. Salonun dört köşesinde hava süzülen dronlar misafirlerin etrafında belirli aralıklarla dolaşıyor, hem fotoğraf çekiyor hem de güvenliği sağlıyordu. Faruk’un içlerinde özel programlamalar yaptığını düşünmemek muhtemelen ayıp olurdu. Duvarlardan birinde hastanenin başarı grafikleri ve yapılan bağışların kim tarafından, ne kadar yapıldığı görülebiliyordu. Ortam klasik bir balonun ihtişamını taşısa da insanlar her zamanki gibi diken üstündeydi. Sistem bizi tek bir an dahi rahat bırakmıyordu. Müzikler yapay zeka tarafından çalınıyor ve ışıklar muhtemelen onunla kontrol ediliyordu. Misafirlerin tamamı şık elbiseler içinde hologram panolara bakınıyor ya da parmaklarını hologramlarda gezdiriyordu. Dans pistinin ortasında ise ışık halkaları havada asılıydı. Muhtemelen hareket edildikçe adımların ritmiyle birlikte uyumlu animasyonlar beliriyordu. Duvarlardan birinde ise mini sağlık taramaları yapan birkaç robot bulunuyordu. Muhtemelen tek görevleri sağlık taraması değil, silah ve duygu taraması da yapmaktı.

“Hocam!” diye bağırdı birisi tüm uğultuya rağmen sesini duyurarak. “Buradayız!” Kızları sürüklercesine yanlarına çekerken gururlu bir anne misali ikizlere baktım. Altay hayatı boyunca muhtemelen ilk kez takım giymişti ve yüzünün her hâli bunu belli eden bir bakış içindeydi. Usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Yanına gelerek kolumu omzuna atarken dizlerini kırarak eğilmeyi ihmal etmedi. Gözleri boynumda parlayan kolyede takılı kaldığı anda ifadesinin sertleştiğini fark ettim.
“Kim verdi sana bunu?”
“İçecek bir şeyler ister misin?” dedim sorusundan kaçtığımı belli edercesine. Derin bir nefes verip gözlerini kısa bir an kapatırken kafa sallayarak onayladı sadece.
“En sertinden olsun.”
“O topa bir daha girmezler Altay Bey.” Dudaklarından küçük bir kahkaha dökülürken çalan tatlı melodiyle birlikte kolunu delercesine dürtmeye başladım. “Hadi hadi git, alırım ben sana. Git!”
“Kravatı çıkarayım bari, boğuluyorum be kuzi.”
“Altay!”
“Dayısı kılıklı!” Kravatını aşağı çekiştirerek Miray’ın yanına ilerlediğinde ikisi birlikte yavaş yavaş dolmaya başlayan pistin ortasına doğru ilerlediler. Altay’ı oğlum olarak görmeyi bir an önce bırakmam gerektiğini hatırlattım kendime. İçeceklerin dizildiği masaya doğru ilerlediğimde hemen yanımda bir karaltı görüşümle birlikte kafamı yan tarafa doğru çevirdim. Aras olduğunu gördüğüm anda derin bir nefes vererek gülümsedim. Tıpkı benim yaptığım gibi birkaç bardak alarak doldurmaya başladı.

“Hâlâ şaşkın mısın?” dedi sakin bir ses tonuyla. Kafamı yavaşça kaldırarak üzerime diktiği el harelerine baktım.
“Yani... Babanıza karşı kendi içinizde savaş vermeniz çok garipti. Çünkü düşünceler zor değişir. Şok etkisi devam ediyor diyebiliriz.” Bugün hiç görmediğim kadar gülümsüyordu Aras. Hafifçe üzerime doğru eğildiği anda bu anın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını sorgulamaya başlamıştım. Genel olarak sinirli olsa da dayım haklıydı. Yine. Maskelerimizin ardına saklanmamalıydık. Nefesi kulağıma çarparken sesinin garip bir şekilde titrediğini fark ettim.
“Yanındaki kız kim? Hastaneye yeni bir doktor geldiğini duymamıştım.” Dudaklarım alayla yukarı kıvrılırken yavaşça geri çekilerek Ezgi’ye baktım. Her kadın gibi mükemmel görünüyordu. Esmer oluşu ona mükemmel ve ayrı bir aura katmıştı. Efsa ile beraber gülmekle meşgullerdi.
“Haa o mu? Yakın bir arkadaşım.” dedim müziğin sesinin arttığını fark edip yakınlaşarak. Onaylarcasına kafa salladıktan sonra arkasını dönerek ilerlemek için hareket etse de kolundan tutup geriye doğru çekerek durmasını sağladım. Elimi açtığım anda gözleri korkuyla büyüse de Ezgi’ye minik bir bakış attıktan sonra telefonunu bana uzattı. Kendi telefonumdan numarasını bulup kaydettiğim anda gülerek yanından uzaklaşan bendim. Aldığım bardaklarla birlikte yeniden masaya döndüğümde Miray koşarcasına yanıma doğru yaklaşıyordu. Elimdeki bardağı yavaşça dudaklarıma götürerek bir yudum aldım. Alkollü olmayan hiçbir şey yok muydu burada?

“Koridor...” dedi nefes nefese kalmış bir şekilde. “Koridorda...” Elimi yavaşça omzuna koyarak elimde tuttuğum bardağı eline tutuşturarak koridora doğru koştum. Onu bu kadar heyecanlandıran ya da korkutan şey ne olabilirdi ki? Koridora çıktığım anda gördüğüm manzara bacaklarımın titremesine sebep oldu. Kanımın anında donduğunu hissettim. Dudaklarım çığlık atmak için dahi aralanmamıştı. Koridorda kimsenin olmaması çok büyük bir şanstı. Yerde boylu boyunca kanlar içinde uzanan adamın yanına ilerledim. Dizlerimin üzerine çökerek nabzına bakarken dahi yaşadığına dair içimde en ufak bir umut kırıntısı yoktu. Çok fazla kan kaybetmişti. Muhtemelen bilindik yöntemlerle öldürülmüştü. Parmaklarım üzerinde gezerken kafamda hissettiğim namlu duraksamama sebep olmuştu. Ellerimi yavaşça kaldırıp ayağa kalktığımda gözlerim hızla etrafımda gezinmeye başladı. Kaçabileceğim herhangi bir yol ya da saldırabileceğim herhangi bir alet...

“Yürü.” dedi sert bir ses tonuyla. “Eğer sesin çıkarsa içerideki herkes ölür.” Kafamdaki baskı silahı bastırışıyla artarken nefesimi tutarak kafa salladım. Kaçamasam dahi haber gönderebileceğim bir yol bulmam gerekiyordu. “Telefonunu ver.” İç sesim okkalı bir küfür savururken ben veremeden telefonumu çekerek yere attı. Atabildiğim kadar yavaş ve bir o kadar da yüksek sesli adımlar atmaya çalışıyordum. Gelen müzik sesi o kadar yüksekti ki muhtemelen tek bir kişi bile duymamıştı beni. Merdivenleri inmek yerine yukarı doğru çıktığımızı fark ettiğimde kalbim batmamak için direnen bir gemi misali çırpınmaya başlamıştı. Bu şekilde ölmek istemediğime fazlasıyla emindim. Ayaklarım birbirine dolanmış gibi yaparak ileri doğru sendeledim. Arkama kısa bir bakış attığım anda Çığlık’ı görmek kaçmam için pek de bir yol olmadığını kanıtlamıştı bana.
“Yavaş biraz be!”
“Mızmızlanma! Seni senden çok daha iyi tanıyorum Kasırga.” Gözlerimi devirerek merdivenleri çıkmaya devam ettiğimde geldiğimiz son nokta tahmin ettiğim üzere teras olmuştu. Etrafta birkaç adam daha vardı. Çığlık beni ileri doğru ittiği anda en az iki katım olan adamlardan birinin göğsüne çarpmıştım. Hızla uzaklaşıp kafamı yukarı kaldırdığımda üzerime eğilmesini fırsat bilerek yakasını kavradım. Önce sert bir kafa darbesi indirdim ve daha sonra ise dizimi sert bir şekilde diyaframına geçirdim. O geriye doğru sendelediği anda diğer adamlardan biri gülerek üzerime doğru gelmişti. Boyum yüz altmış sekiz santimetre olsa da onlar sanırım en az iki metrelerdi. Üstelik vücut yapıları ters üçgen şeklinde oluşturulmuş gibiydi ve onları bu şekilde üzerime gelirken görmek bir yandan gülmeme diğer yandansa gerilmeme sebep oluyordu. Kolumu tutarak sandalyeye doğru çektiğinde bacağına çelme takmış olsam da dengesini kaybeden o değil, bendim. Muhtemelen üzerlerinde denenmiş onlarca deney sonucunda fiziksel olarak üstün bireyler adıyla köle edilmişlerdi. Gözlerindeki duygular acıma hissinden çok ego ve bencilliğin aynası gibiydi. Tenime değen soğuk ve ıslak bir rüzgar kollarımı sıvazlamama sebep olurken sandalyeye oturtularak bağlanmam neredeyse on saniyelerini almıştı. Kurtulmam gerekiyordu. Bir şeyler düşünmek zorundaydım. Ayaklarımı sertçe yere vurmaya başlamış olsam da teras balonun olduğu kattan çok daha yukarıdaydı. En yukarıdan en aşağı sesimin gitmesi imkansızdı.

“Eski yöntemler en cazipleridir.” dedi adamlardan birisi yanıma yaklaşırken. Elinde kırmızı bir tülbent vardı. Ağzımı bağlamaya çalıştığı esnada kafamı hızla geriye doğru çektim.
“Rujumu bozuyorsun!”
“Henüz oraya gelmedik.” Kafamın iki tarafına yerleşen koca eller kıpırdayışlarımın ve çırpınışlarımın sonunu getirmeye yetmişti. Saniyeler içinde ellerim ve ayaklarım da ağzıma ayak uydurarak bağlandığım sandalyeye zincirlenmişti. İnsan vicdan yapar da bağlar, şerefsizler. Karşıma sandalye çekildiğinde oyunun başladığını anlayarak gözlerimi devirdim.
“Batu, ben başlıyorum.” Çığlık kafasını sallayarak onay verdiğinde kaşlarımı çatarak bu ismi daha önce duyup duymaıdğımı düşünmeye başladım. Zihnim lisede ya da ortaokulda dahi tanıdığım herkesi tarasa da tanıdığım herhangi biri ya da mantıklı bir sebep bulamamıştı. Adamın parmaklarını saçımda hissettiğim anda tiksinti dolu bakışlar atarak kafamı geriye doğru çektim. Altay’ı dinlemeli ve bu elbiseyi gerçekten giymememliydim.
“Amma güzelmiş ha.” dedi kahkaha atarak. Midemin bulandığını belli etmeye çalışan bakışlar attım adama. Beni buraya eğlenmek için mi getirmişlerdi? Öldürebilirlerdi. Dakikalar önce ölmüş olabilirdim ve bunu yapmıyorlar mıydı? Çığlık elinde tuttuğu silahı parmaklarının arasına gezdirirken adım adım ve kendinden emin bir şekilde bana doğru yaklaştı.
“Seni öldürebilirim.” dedi gözlerini gözlerime dikerken. Hadi ya? Öyle mi? İçime su serptin sağol! Elindeki silahı yanındaki adamlardan birine atarken “Ama seni kullanmayı tercih ettim.” diye devam etti. Daha önce fark etmediğim ama en başından beri yerde duran çantayı aldığı anda adrenalin seviyemin tavan yaptığını ve parmak uçlarıma kadar gerildiğimi hissettim. Kullanılmaktansa ölmeyi tercih ederdim. Çantanın içinden çıkardığı malzemeleri özenle parmaklarının arasına alıp parlayan metali inceledi. Bunu yapması tahmin ettiğimden çok daha uzun sürmüştü. Üretim sürecini dahi değerlendirmeye alırmış gibiydi gözleri.

Neye benzediğini dahi çözemediğim bir aleti bacağımda gezdirmeye başladığı anda acı dolu bir inleme çıktı dudaklarımdan. Çığlık atmak istiyordum, ölesiye haykırmak istiyordum ama yapabildiğim tek şey çırpınmak dışında hiçbir şeydi. Bacağımdan aşağı doğru süzülen ince sıvı onların gülmesine ve benim bakışlarımın alev almasına sebep olmuştu. Kapının sert bir şekilde açılmasıyla birlikte ben dahil çevremdeki herkesin bakışları o tarafa doğru dönmüştü. Barut’u görmek beklenmeyen bir durum olmasa da yalnız gelmiş olmaması göğsümün ortasına koca bir ağrı saplamıştı. “Vay.” dedi Çığlık uzun bir nefeste. “Bende nerede kaldığını merak ediyordum.” diye devam etti yavaş adımlarla Barut’a doğru yaklaşmaya başlarken. Etrafım üç koca cüsseyle çevrilirken kısa bir an göz göze gelmiştik Barut’la. Gözlerinde en ufak bir korku dahi yoktu. Bacağıma kaydığı anda öfkeyle parladı ela hareleri. İkinci kez onu öldürecekmiş gibi bakıyordu Çığlık’a. Artık bacağımda asla kurtulamayacağım bir Ç harfi vardı. Hayatım boyunca birlikte yaşayacağım bir Ç harfi kazılıydı artık tenime. Gözlerimin yanmaya başladığını hissettim. Aradan geçen her saniye ince çizginin oluştuğu yerin her zerresi acı içinde kavruluyordu. Saniyeler içinde kapıdan içeri sayamadığım kadar çok adam girdiğinde gözlerim şok içinde açılmış ve doğrudan Barut’a kaymıştı.

“Yalnız gelmeye korktuğun için mi ordu topladın?” Kilomatrelerce uzaktan duyulabilecek kadar güçlü ve bir o kadar da kendine çeken bir kahkaha attı Barut. Gülüşünün bazı anlarda bu kadar delice olması benim dahi gerilmeme sebep oluyordu.
“Hayır.” dedi arkasında duran adamlarına kısa bir bakış atarak. “Gurup seversin diye herkesi toplayıp geldim.” diye devam etti ve Çığlık’a alaylı bir şekilde göz kırptı. Verdiği kafa işaretiyle birlikte adamların tamamı etrafa dağılırken Çığlık da aynı işareti kendi adamlarına vermişti. Saniyeler içinde duyulan acı dolu inlemelere ve kan göllerine aldırmadı Barut. Kravatını düzelterek yavaş, kendinden emin adımlarla yanıma doğru yaklaştı. Yaptığı ilk şey bir dizini yere koyup önümde diz çökerek ayaklarımı çözmekti. İkinci durağı ise tahmin ettiğimin aksine ağzımdaki tülbenti indirmek yerine yalnızca duraksamaktı. Hayret dolu bakışlarım irislerinin tam ortasını delip geçerken ellerini bağlandığım sandalyenin iki yanına bastırarak üzerime doğru eğildi. Baş parmaklarının bacaklarıma çarptığını hissettiğim anda kafamı yan tarafa doğru çevirerek parmaklarına kısa bir bakış attım. Beklemediğim bir şekilde elini çekip parmaklarını nazikçe çeneme yerleştirerek kafamı hafifçe yukarı doğru kaldırdı. Parmak uçlarıma kadar bedenimin her zerresi sıcak bakışlarını altında titrerken gözleri hâlâ dudaklarımın üzerinde duran kırmızı tülbente kaydı. Aramızda bir karış mesafe bile yoktu. Ağzımı ya da ellerimi ne zaman açmayı düşünüyordu bu herif?

“Ağzını hiç açmasam mı acaba? Hiç konuşmazsın.” Bacaklarının arasına sert bir tekme savurduğum anda üstün refleksleriyle bir ayağını yan tarafa doğru açarak kurtulmayı başarmıştı. Uzattığım ayağımsa ikimizin de bakışlarının altında havada asılı kalmıştı. “Sen bana böyle tekme atmaya devam edersen çocuğumuz olmayacak.” Bıkkınlık dolu bir nefes vererek gözlerimi devirdim. Ayağımı kendime çekmeye çalıştığım anda bacaklarının arasındaki boşluğu ani bir şekilde kapatması öksürük krizine girmeme sebep olmuştu. Bulunduğumuz pozisyon dünyanın en saçma pozisyonlarından birisiydi. Eğilmeye devam ettiği anda geriye doğru çekilmeye başlamıştım. Dilini dudaklarında gezdirdikten hemen sonra hızla geri çekildiğinde derin bir nefes verdim. Ellerimi kıpırdatabildiğimi fark etmem neredeyse on saniyemi almıştı. Çözdüğünü nasıl anlamamıştım? Ağzımdaki tülbenti hızla çekerek yere fırlattım.
“Gerçekten nefret edilesi bir herifsin.” Güldü.
“Bir gün gözlerin de öyle söylerse buna inanabilirim Ay Tenli Kadın.”
“Öyle mi?” dedim yanına doğru adımlarken. Ellerini pantolonunun ceplerine sokarak bilmiş bir eda takındı.
“Öyle.”
“Nasılmış benim gözlerim? Ne söylüyormuş, ne diyormuş sana?” Üzerime bir kez daha eğilirken bu kez kafamı çekmek yerine aynı sinirli bakışlarla karşılık verdim.
“Sana âşığım diyormuş.” dedi yüzünde ukala bir gülümseme oluşurken. Afallasam da belli etmeme çalışarak hızla geri çekildim. Terleyen avuçlarımı elbisemin üzerine sildiğimde beni süzmeye devam ettiğini görmek midemin ters bir takla atmasına neden olmuştu.
“Hayır.” dedim parmaklarıma sakin kalmalarını söylemeye çalışırken. “Sen sağırsın.” Dudaklarının bir kenarı yukarı doğru kıvrılırken sağ elini, baş parmağını, L harfi gibi yukarı kaldırarak hafifçe yan tarafa eğdi. Sonrasında yine sağ elini açık tutarak avuç içini bana doğru uzattı. Gözleri gözlerimin tam içine derinlemesine bakarken elimden sesli bir şekilde yutkunmak dışında herhangi bir şey gelmiyordu. İşaret parmaklarını gözlerine dokundurup avuç içini yeniden bana doğru çevirdi. Ellerini bu defa yüzünden çekerek dışarı doğru açtı. Sağ elinin baş parmağını bir kez daha kullanarak kulağına dokundurdu ve avuç içini hızla yukarı çevirdi. İşaret parmağıyla gözlerini yeniden işaret etti ve kapattı. Hemen ardından ellerini yana açtı. Sonrasındaysa sağ eli çenesinin altından aşağı doğru kaydı. Son olarak yanağını işaret ederek avuç içini yukarı doğru çevirdi ve eli ikinci kez çenesinin altına kaydı. Gözlerindeki ifade yoğunlaşırken derin bir nefes vererek yere doğru eğildi. Bense işaret dili bildiğimi saklamaya çalışmaktan çok terlediğimi, parmaklarımın titrediğini ve göğsümün daraldığını saklamaya çalışmıştım.

Eğer sende benim gözlerimden kendini görmüş olsaydın, yalnızca sağır değil diğer tüm kadınlara karşı kör de olurdun Ay Tenli Kadın.

İşaret dilini bilmenin hayatımda şu ana kadar pek bir işlevi olmuş olmasa da bundan sonra olacağı kesindi. Sanırım bildiğimden haberi yoktu. Ama benim her kasım gözlerindeki parıltıyı defalarca kez bedenimin her hücresinde hissettirmek adına karıncalanmıştı. Bakışlarımı diğer tarafa dikerek hızla inip kalkan göğsüme karşı derin nefesler almaya çalıştım. Baş parmağının bacağıma değdiğini hissettiğim anda irkilerek kafamı aşağı doğru eğdim.
“Ne yapıyorsun?”
“Yarana bakıyorum güzelim.”
“Kim? Ne?” Kafasını hafifçe yukarı kaldırdığında yüzündeki gülümseme büyüdü.
“Güzelim.”
“Ha?
“Güzelim.”
“Barut!”
“Efendim güzelim.” Ben sesli bir şekilde yutkunurken onun baş parmakları ise narin bir şekilde bacağımda gezinmeye devam ediyordu. Bakışlarımı etrafta gezdirmeye çalışırken stresle birlikte dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. Elinde tuttuğu bantı açmaya çalışırken parmaklarını çektiği anda üşüdüğümü hissettim. Böyle hissetmemem gerekiyordu. Koca bir yanlışlık vardı. Bantı açamadığını görmek dudaklarımı birbirine bastırarak gülüşümü saklamama neden oldu. Tabii o şeylerin nasıl yapıştığını bildiğim için anında yutuvermiştim kahkahamı. Açması gerçekten zordu. İkisi birbirine yapışınca kim bilir ne kadar sürerdi onları ayırması? Dudaklarından mırıltılı bir küfür dökülürken bantı dişlerinin arasına alarak hızla çekti. İkisinin birbirinden ayrıldığını görmek tek kaşımın etkilenmiş bir biçimde havaya kalkmasına neden olurken dudaklarım verdiğim kararın aksine hareket etti.
“Dişlerin amma sağlammış.” Bantı yapıştırırken kafasını hafifçe yukarı kaldırdı. Her zamanki gibi ukala bir tavırla dudaklarının bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı.
“Sağlam olan tek şeyin dişlerim olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Belki...” Duraksadım. “Belki bir de psikolojin falandır.”
“Tabii, kesin öyledir.” dedi kafasını sallayıp onaylarcasına. Daha fazla konuşmadan merdivenlerden aşağı doğru koştum. Barut’un arkamdan yavaş adımlarla geldiğinde hiç olmadığım kadar emin olsam da ondan önce girmek benim için güzel bir avantajdı. Etraf kalabalıklaşmıştı, sanırım biraz sonraysa konuşma yapmam gerekecekti. Dur! Ne? İkizlerin yanına doğru koşmaya başladığım anda ikisinin yüzü de koca bir neşeyle bana salak mısın der gibi bir hâle bürünmüştü. Evet salaktım. Masaya vardığımda boğazımın kuruduğunu fark ederek bulduğum bardaklardan birini kafama diktim. Burnumu kırıştırarak ağzımdaki içkiyi zorla yutarken Altuğ’un bakışları ise diğerlerine kaymıştı.

“Sıçtık.” dedi en sonunda.
“Neden ki?” diye karşılık verdim ağzımdaki acı tadın geçmesini beklemeye başlarken.
“Çok sertti o, senin sarhoş hâlin çekilmiyor be kızım.”
“Sen çekmezsen çekecek biri vardır elbet.” Derin bir nefes verip kafasını iki yana sallarken Miray neredeyse beşinci kez rujunu tazelemeye başlamıştı. Çıkarıp masaya dizdiği makyaj malzemelerine kısa bir bakış attı Altay. Kafasının karıştığı belliydi.
“Şu ne işe yarıyor?” dedi eline aldığı bir paleti Miray’a gösterirken.
“Yüzünü parlatıyor.” diye karşılık verdi Miray ve maskara sürmeye devam etti. Altay’sa onu bırakıp başka bir palet almıştı eline. İnce detaylara gerek olmaması hiç olmadığı kadar yardımcı oluyordu insanlara. Sanki tam yerini biliyormuş gibi yalnızca olması gereken yere dağılıyordu tüm malzemeler.
“Bu ne peki?”
“Yüzünün parlamasını engelliyor.” Altay masadaki tüm erkeklere kısa bir bakış atmış olsa da kafasını sallayarak karşılık vermek dışında başka hiçbir şey yapmadı. Sanırım göreve ikisi gidiyordu. Miray’ın kafa sallamasıyla birlikte Altay kravatını çekiştirerek peşinden ilerledi. İkisi birlikte uzaklaşırken masaya gelen diğer bardağı Barut dikmişti kafasına.
“Yarışa girilmez onunla.” diyerek Barut’a kısa bir bakış attı Aras. “Benim iki katım kadar içse yine ayık kalıyor adam. Gerçek anlamda sarhoş olması için dünyasının başına yıkılmış olması lazım.” Aradan geçen dakikalar sonucunda telefonuma gelen mesajla birlikte gözlerim ekrana kaymıştı.

DIGIDIKLAR

Altay: Lan Duru, siz erkekleri köpek gibi saçını okşamak dışında sevebiliyor muydunuz?

Bardağı adeta masanın üzerine fırlatırken gözlerim eline telefonlarını almış olan ekibe kaydı. Masadaki herkesin yüzünde koca birer gülümseme oluşurken kimse fark etmeden Altay ikinci kez koca bir şok yaşadı.

Altay: Hassiktir! Guruba yazmışım!

Mesajları geri almak için çok geç olduğunun o da farkındaydı. Müziğin kesilmesiyle birlikte bakışların tamamı sahneye çıkan Faruk’a döndüğünde telefonumu masanın üzerine bırakarak bakışlarımı iğrenç suratına diktim. Sanırım konuşma yapma zamanı gelmişti. Doğaçlama konusunda pek iyi olduğum söylenemezdi. Ağzıma gelen her küfrü ya da hakareti yutmak beni pek tatmin etmiyordu. Ellerini masaya dayayarak yakasındaki mikrofona ve kafasının hemen üzerinde uçan dronlara kısa bir bakış attı. Hemen sonrasında önünde açılan holograma kaydı gözleri. Konuşmasını sanırım oraya yazmıştı.

“Değerli dostlar, kıymetli misafirler...” diye başladı yapmacık bir şekilde. “Bizler burada yalnızca bir bağış için değil, aynı zamanda geleceğe umut olmak için toplandık. Halkımızın sağlığı, güvenliği ve huzuru için elimizden geleni yapıyoruz. Tüm yarınlarımızı şanlı hükümetimizin kudretiyle inşa ediyoruz. Çünkü biz, birbirimize inandıkça ve güvendikçe güçlenen bir toplumuz. Unutmayın, tek vücut olursak her ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir rüzgâr bizi yıkamaz.” Konuşması bittiğinde etraftan yükselen alkış sesleriyle birlikte elimi mideme bastırarak öğürme isteğimi geriye atmaya çalıştım. Parmaklarım Barut’un gömleğinde asılı duran güneş gözlüğüne kaydığında aklıma gelen fikirle birlikte alaylı bir gülümseme yayıldı dudaklarıma. Çantamı karıştırarak içinden aldığım bordo ve kırmızı karışımı bir ruju da elime aldım. Faruk ise yüzündeki ukala gülümsemeyle birlikte kürsüden indi ve kravatını düzelterek yanıma doğru adımladı. Elimdeki şişeyi hızla kafama diktiğim anda kulağıma doğru eğildi.
“Sarhoş olma, yanlış konuşma yaparsın sonra.”
“Senin ayıkken oturduğun makamı ben sarhoşken de yönetirim, hiç şüphen olmasın.” Elimi omzuna bastırarak sertçe duvara ittiğimde arkasındaki korumaların ani bir şekilde önüme geçtiğini fark ettim. Yüzümdeki gülümsemeyle birlikte iki korumanın omzunu parmak uçlarımla yan tarafa doğru iterek arasından geçtim ve kürsüye doğru ilerledim. Aldığım güneş gözlüğünü takarak kürsünün önüne geçtim. Etraftaki bakışların tamamının üzerimde olması gerilmeme sebep olsa da duygularımı saklamak için elimden geleni yapıyordum. Kürsünün önünde duran aynaya doğru eğilerek önce rujumu tazeledim. İşim bittiğindeyse parmaklarımın arasında sıkarak sinirimi almasını ve uzaklara atmasını umdum.

“Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz, Vega Vakıf Hastanesi olarak küçük ya da büyük bağış yapan herkese teşekkür ederiz. Az önceki konuşmada olduğu gibi biz geleceğe umut olmak için buradayız. Ama şunu unutmamalıyız. Gerçek umut, sadece birilerinin bize sunduğu vaatlerle değil, icraatleriye doğar ve kendi ellerimizle yarattığımız hayatlarda saklanır. İnsanın en büyük gücü, korkusuzca sevebilmesinden ve inandığı şey için ayağa kalkabilmesinden gelir. Geleceğe umut olmak demek, seçim, oy ya da parti demek değildir. Geleceğe umut olmak demek gençlerin sokaklara dökülmediği, insanların korkusuca düşüncelerini dile getirebildiği, çocukların başlarına gelebilecek ihtimaller yüzlerine vurulmadan parka gidip özgürce oynayabilmesi demektir. Çünkü gelecek demek parlak zihinler ve çocuklar demektir. Bunu başarmak için de belki de rüzgârlara karşı koymanız değil, saçlarınızı savurmasına izin vermeniz gerekir.” Gözlüğümü hafifçe indirerek Faruk’a kısa bir bakış attıktan sonra yavaş ve kendimden emin adımlarla kürsüden aşağı indim. Etraftan gelen alkış ve ıslık sesleri gülümsememe sebep olurken Faruk sinirli adımlarla adamlarını da peşine takarak masamızdan uzaklaşmıştı. Elimdeki gözlüğü Barut’a uzattığım anda bakışlarının zaten benim üzerimde olduğunu görmek midemin keskin bir takla atmasına sebep olmuştu. Yüzündeki çapkın sırıtışa aldırmamaya çalışarak gözlüğü yeniden yakasına takarken tek bir an dahi kırpmadı gözlerini. Aradan geçen her saniye bedenimin her zerresinin titremesine ve parmak uçlarımda delice bir ateşe sebep olurken hafif bir öksürükle düzeltti yakasını.

“Bir daha sakın gözlük takma.”
“Neden? Kızdın mı gözlüğünü aldığım için?”
“Kızdım, gözlerini göremedim. Beğenmedim, yakışmadı.” Kısa bir an duraksadıktan sonra yumruğunu ağzına götürüp kulağıma doğru eğildi. Nefesinin sıcaklığı titrek bir nefes almama neden olurken tok sesi defalarca kez yankılandı kulaklarımda. “Ayrıca parmakların yakama giderse beni kendine çekmeni tercih ederim.” Alayla birlikte elimi göğsüne bastırıp itmeye çalıştığım anda belimi sıkıca kavrayan parmakları olduğum yere mıhlanmamı sağlamıştı. Yerimden bir milim dahi kıpırdayamıyordum. İkinci kez eğildiği anda dudaklarının anlık bir şekilde boynuma çarptığını hissettim. Saniyeler içinde gözlerim kapanırken birininin bizi görmemesi için dua etmeye başlamıştım. “Kendine çekmeden de yapabilirsin.” Belimdeki parmakları gevşediği anda kollarının arasından hızla çıkarak derin bir nefes aldım. Masanın üzerinde duran bardaklardan birini daha kafama diktiğimde Altuğ’un bakışları doğrudan bana kaydı. Kravatını düzelterek yanıma doğru yaklaştı.

“Daha fazla içme, aniden görev gelebilir.” Kafa salladığımda derin bir nefes vererek beni kolunun altına alıp saçlarımın arasına kocaman öpücükler kondurdu. Önüme düşen gölgeyle birlikte birlikte kafamı yukarı doğru kaldırdım. 185 boylarında esmer, siyah saçlı bir adam vardı karşımda. Kafamı iki yana sallayarak garip bir bakış attığımda çalan müziğe karşın sesini duyurmaya çalışarak bağırdı.

“Yönetici senmişsin galiba.”
“Evet, benim.” dedim aynı şekilde bağırarak. Kafasıyla kapıyı işaret ettiği anda bizimkilere kısa bir bakış attım. Aldığım onaydan sonra birlikte kapının önüne doğru ilerledik. Hergün daha ne olabilir ki dedikten sonra evrenin bana şov yapmasına alışkındım. Kim bilir ne olacaktı? Belki de bir seri katildi. Ya da dünyaca ünlü bir mafya? Derin bir nefes vererek hızlı adımlarına yetişmeye çalıştım. Kapının önüne geldiğimiz anda parmaklarını siyah saçlarına daldırdıktan sonra bana uzattı.
“Mert.” Yapmacık bir gülümseme oluştu dudaklarımda.
“Duru.” dedim uzattığı elinin havada kalmaması için hafifçe sıkarak. Konuşmasını beklediğimi belirten kısa bir bakış attım.
“Ben hastanedeki uzman doktorlardan biriyim. Kadroda vardım ama uzun zamandır ara vermiştim. Şimdi hastaneye geri geldim, Faruk Hoca ile konuştum ama istersen öz geçmişimi getirebilirim.” Birkaç saniye duraksadıktan sonra sesimi duyurmak için hafifçe ayaklarımın ucunda yükseldim.
“Olur, getir sen bana. Hangi branşın uzmanısın peki?”
“Kalp ve damar cerrahisi.” dedi aynı şekilde eğilerek. Kaşlarımı çatarak geri çekilirken diğer iki uzmanın neden istifa ettiğini de anlamıştım. Fazla doktor olması Faruk’u rahatsız mı ediyordu? Ayaklarımın ucunda son kez yükseldiğim anda parmaklarının belimi çevrelediğini hissettim. İçimden üçe kadar sayma gereksinimi dahi duymadan arkamdaki dev beden kolunu bacaklarımın altından geçirerek beni kucağına aldı. Kıskanç bir herif olduğunu bilsem de bu kadar hızlı geleceğini tahmin etmemiştim. Gözlerim ela harelerinin tam içine kaydıktan hemen sonra Mert’in sallamaya başladığı eline kaydı. Bıkkınlık dolu bir nefes verirken midemin bulanmaya başlamasıyla birlikte ettiğim dualar artmaya başlamıştı. Hayır Duru sakın, seni kucağına alan bir adamın üzerine kusamazsın. Kafamı daha fazla dik tutamayarak göğsüne düşmesine izin verdim. Vücudumun gücünün tükendiğini fark ettim. İçinde ne olduğunu bilmediğim şeyler içmemeliydim. Gerçekten salaktım. Parmaklarım boynundan kaydığında cebine yönelen eli doğrudan yerine yerleşmişti. Ben ona tutunmadığım sürece beni tek elle taşımaya devam edemezdi. Kısa bir an etrafına bakındıktan hemen sonra ayağını duvara doğru kaldırdı. Bunu nasıl yaptığını bilmesem de vücudunun esnekliği gerçekten göz kamaştırıcıydı. Telefonunu kulağına götürüp biriyle konuştuktan -muhtemelen Aras ya da Ulaş’la- ekibin tamamı eşyalarını toparlayarak yanımıza geldi. Altay ve Miray bunca zamandır neredeydi? Merdivenlerden gelen adım sesleriyle birlikte ağrıyan başımı hafifçe kaldırıp o tarafa doğru dönmeye çalıştım. Barut ters olduğumuzu fark etmiş olmalı ki diğer tarafa doğru dönerek görüşümü ve boynumu rahatlatmıştı. Usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Geçen dakikalar sonucunda sanırım dışarı çıkmayı başarabilmiştik. Yolda olduğumuzu görüşüm bulanık olsa da fark edebiliyordum.

“Evimize mi gidiyoruz?” Barut ağzını açmıştı ki konuşmasına izin vermedi Altuğ.
“Hepimizin evine, birlikte yaşadığımız, hep birlikte kaldığımız eve gidiyoruz.” dedi vurgularına dikkat ederek. Mırıltılı bir kahkahayla kafamın göğsünde titrediğimi hissettim. Ne güzel şeydi hissetmek, derinlemesine hissedebilmek.
“Barut?”
“Efendim Ay Tenli Kadın?”
“Ben önce her zaman sol ayakkabımı giyerim biliyor musun?” Kulaklarıma dolan kahkahalar kaşlarımın çatılmasına sebep oldu. Kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdığımda attığım bakışlar muhtemelen sinirli gözükmekten çok çocuksu ve şaşkın bakışlara benzemişti. Sessizlik sıkılmama neden oluyordu. Ne kadar da sıkıcı ve durağan ileriyorduk.
“Barut?” dedim bir kez daha.
“Efendim Ay Tenli Kadın?”
“Altay küçükken altına işemişti biliyor musun?”
“Öyle mi? Ne güzel.” diye karşılık verdi. Duyduğum ikinci ses onun aksine bağırarak devam etmişti.
“Kendini rezil etsene kızım! Beni niye rezil ediyorsun?” Altay’a ait olmama ihtimali yoktu. Gülerek kafamı geriye attıktan sonra zihnime yeni yeni yerleşmeye başlayan eski anılarıma daldım. Kardeşime... Gözleri benimkiler kadar yeşil olmasa da açık kahverengiydi. Saçlarıysa siyah denecek kadar koyuydu. Gerçekten tatlıydı, gülüşünü hatırladığım anda vücudumun tepeden tırnağa karıncalanmasına engel olamadım. Onu gerçekten özlemiştim. Annemden ve babamdan bana kalan tek hatıra oydu. Onu bulmadan ölmek ailemi hayal kırıklığına uğratmak demekti. Gözüme çarpan ışıkla birlikte eve geldiğimizi anladım. Burnumu kırıştırarak kafamı çevirdiğim anda Barut’un sesi dolmuştu kulaklarıma.

“Onyx ışıkları kıs.”
“Tabii ki Fırtına.” Gözlerim yeniden rahatlarken merdivenlerden yukarı çıktığımızı farkk ettim. Bu evde kaç oda olduğu konusunda herhangi bir fikrim olmasa da büyük olduğunu bilmek derin bir nefes almama yetmişti. Bedenim yumuşak bir yatağın üzerine bırakıldığında yanımdaki yastığı kendime çekerek sıkıca sarıldım. Barut’un parmaklarını ayakkabılarımın üzerinde hissettiğim anda kaşlarımı çatmış olsam da saniyeler içinde yeniden gülümsemeye başladım. Elleri titriyordu, tıpkı bir bebeğe dokunurcasına dokunuyordu. Ayakkabılarımı yere attığında derin bir nefes verek dolabın kapağını açtı.

“Benim burada kıyafetim yok ki?”
“Fikir ortaya atıldıktan sonra alışveriş yaptım güzelim, yani var.” Elinde tuttuğu kıyafetlerle birlikte yanıma doğru ilerledi.
“Onyx ışıkları, camları ve tüm kameraları kapat, içerisi zifiri karanlık olsun.” Etraf tek bir saniye geçmeden karanlığa gömülürken uykulu bir şekilde gözlerimi ovmaya başladım. Hiçbir şeyi göremiyordum. Duyu organlarımı tamamen kaybetmiş gibiydim. Ya da doğrusunu söylemek gerekirse üç yaşındaki bir çocuktan farkım yoktu. Fermuarımın açılmasıyla birlikte duraksadım. “Şşt, seni görmüyorum.” Ellerimi uslu bir şekilde yeniden yerine indirirken üzerimdeki elbise bedenimden narin bir şekilde sıyrılarak yere düştü. Çok geçmeden kafamın üzerinden geniş bir tişört geçtiğinde kafamın aşağı düştüğünü hissettim. Uyumak istiyordum. Belime yerleşen lastikle birlikte kendimi geriye doğru attım. Işıklar yeniden açılırken yatakta oluşan dalgalanma tek gözümü açmamı sağlamıştı. Daha ne yapabilirdi ki? Çekmeceleri karıştırarak bulduğu şişelerden birisini eline alarak incelemeye başladı.

“Neydi ki bu?” dedi kendi kendine. Bakışları bir anlığına bana kaydı. “Hemen geleceğim.” Ben cevap veremeden kapı açılıp kapanırken etrafa bakınmaya devam ettim. Burayı daha önce görmemiştim. Fazla büyük saylımasa da pek küçük değildi. Yatağın hemen önünde koca bir gardırop vardı. Dolabın kapağı bakışlarımın o tarafa kaymasıyla birlikte koca bir boy aynasına dönüştüğünde sırıtarak aynaya baktım. Yatağın hemen sağ tarafında ise büyük bir makyaj masası ve duvara entegre edilmiş çekmeceler vardı. En kısa zamanda odanın tamamını inceleyeceğim kesindi. Sol tarafta ise büyük bir pencere vardı. Kapının aniden açılmasıyla birlikte dikkatim dağılmış ve o tarafa doğru dönmüştüm. Kapıyı kapatıp elindeki şişeyle birlikte yanıma oturdu Barut. Elinde tuttuğu pamuğa kısa bir bakış attı. Pamuk narin bir şekilde cildime değdiğinde kapanmak üzere olan gözlerim şok içinde açılmıştı. Parmakları titriyordu. Birkaç dakika sonra elini yavaşça indirdiğinde saçlarımı geriye doğru itti. “Uyumayacak mısın?”
“Bana muzlu süt alır mısın?” Sayamadığım kadar çok kez ovmuştum gözlerimi. Şaşkın bir ifade belirdi yüzünde. Göz bebekleri büyürken kaşları ise hayretle havaya kalkmıştı.
“Ne? Karnın ağrır ama bu saatte içersen, zaten çok içtin güzelim. Yarın alalım.” Kafamı sallayarak geirye doğru çekildiğimde parmaklarını saçlarına daldırarak ayağa kalktı. Koluna taktığı saate baktıktan hemen sonra koşarak aşağı indi. Bu saatte eve gelmeye iznimiz vardı, balo her yere duyurulmuştu ama çıkış iznimiz yoktu. Merdivenlerdeki ayak seslerini ve çarpan kapıyı duyduğum anda koca bir tebessüm oluştu yüzümde. Kapının açılmasıyla birlikte lambalar da yanmıştı, bakışlarım kapıya doğru kaydı.

“Girebilir miyim kuziciğim?”
“Giremezsin desem girmeyecek kadar akıllı bir varlık değilsin Altay.” Doğru tespit yaptığımı belli edebilecek kadar koca bir gülümseme yolladı ve kapıyı yavaşça kapattı. Gözleri odada gezinirken garip ve anlamsız bir ifade belirdi yüzünde.
“Barut nerede?”
“Muzlu süt almaya gitti.”
“Ağlayayım mı ben şimdi?” dedi eskiyi yad edercesine bir ses tonuyla.
“Neden, sana da mı alsın?” Gözlerini devirdikten sonra yavaş adımlarla yanıma geldi ve yatağın bir kenarına oturdu. Elini başımın arkasına koyarak beni kendine çektiğinde kafamı anında göğsüne doğru bıraktım. Ne güzel şeydi kendini güvende hissetmek. Haberlerde gördüğüm bir cümlenin zihnimde yankılanmasına engel olamadım.
Bende biliyorum tanımadığım bir adama sarılmanın doğru olmadığını, sadece babam dışında birisi beni arzulamadan kollarının arasına alıp güvende hissettirsin istemiştim.

“Hayatına her kim girerse girsin her zaman seninle olduğumu biliyorsun değil mi?”
“Hıhım, aşağıdaki direk de sana-” Elini derin bir nefes vererek dudaklarımın üzerine kapatarak vücudumu deprem yaşatıyormuşcasına sallamaya başladı.
“Ben ne anlatıyorum sen ne anlatıyorsun cadı!”
“Süpürgem de senin-”
“Ebenin ama!” Alay dolu bir kahkaha döküldü dudaklarımdan. Kapı tekrar açıldığı anda ikimizin bakışları da kapıya doğru kaymıştı. Elinde birkaç poşetle içeri giren Barut’u görmek sanırım ikimizin de beklediği bir şeydi. Altay saçlarımın anasını ağlatarak yerinden yavaşça kalktı. Barut’a kısa bir bakış attıktan sonra yavaş adımlarla dışarı çıktı. Uykunun yanaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissedebiliyordum. Dudaklarıma çarpan plastikle birlikte gözlerim yeniden açılmıştı. Bana süt mü içiriyordu? Usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Şişe boşaldığında elindeki kutuyu yan taraftaki masanın üzerine bıraktı. Başımı yavaşça yastığa bıraktığımda bilincimin yavaş yavaş kapanmaya başladığını fark ettim.

Ertesi Sabah

“Saatte bilmem kaç kilometre esen rüzgâra bak, kalk hadi! Kalk!”
Kafamı yavaşça kaldırıp üzerimdeki örtüyü çekerek başımı altına aldım.
“Onyx davul çalar mısın?” Kulaklarıma dolan gürültüllü ses okkalı bir küfür savurmama sebep olurken örtüyü hızla kafamdan çekerek etrafıma bakındım. Kimdi bunu söyleyen?
“Şunun tipine bakar mısın?” Altay ve zorbalıkları... Sinirli bir bakış atarak yataktan kalktım. Yatak birkaç saniye içinde düzenlenirken ikizlerin bakışları birbirine kaymıştı. Sabahın köründe beni onlardna başka kim zorbalayarak uyandırabilirdi ki? Davul sesleri durduğunda saçlarımı geriye doğru iterek aşağı doğru adımladım. Merdivenleri inmek dahi uykum varken koca bir işkenceydi. İkisinin adımlarının uzaklaştığını duyduğumda arkamı dönerek dışarıya baktım. Ne taşıyorlardı? Mutfağa kısa bir bakış attığımda burnuma çarpan nefis kokuyla birlikte dışarı çıkmak yerine önce mutfağa doğru koştum. Tabakların üzerinde gördüğüm krepler yüzüme koca bir gülümseme yerleştirirken bir tanesini parmaklarımın arasına alarak dışarı doğru koştum. Erkeklerin tamamı dışarıdaydı ve her biri bahçeden bodruma garip eşyalar taşıyordu.

“Günaydın.” dedi Aras gülümseyerek. Ağzım dolu olduğu için verdiğim karşılık yalnızca koca bir homurtudan ibaret olmuştu. Koca bir kahkaha döküldü dudaklarından. Bakışların tamamı bana kayarken benim gözlerimse doğrudan parmaklarımın arasındaki krebe bakan Barut’da takılı kalmıştı.
“Afiyet olsun.” dedi dudakları muzip bir şekilde yukarı kıvrılırken.
“Çok konuşma.” dedi Altuğ elindeki tek kişilik koltuğu Barut’a atarak. Ani bir refleksle tutsa da gözlerini devirerek karşılık verdi Barut. “Taşı hadi, taşı.” Bıkkınlık dolu bir nefes vererek bodruma doğru ilerledi. Gördüğüm koltuklardan birine doğru ilerledim. Ağzımdaki kreple nasıl göründüğümü umursamayarak koltuklardan birinin karşısına geçtim. Çok geçmeden koltuğun iki tarafına ikizler geçtiğinde bir adım geriledim. İkisi de eğilerek koltuğu bana yaklaştırdığında taşımama izin vermediklerini anlayarak üzerine oturdum. Kendimi onların yanında gerçek bir prenses gibi hissediyordum. Koltuğun üzerinde bodruma geldiğimde yavaşça inip etrafa yerleştirdikleri şeye baktım.

İçerisi evin salonundan çok daha büyüktü. Burada şimdilik ne yapacağımızı bilmesem de sormadım. İkisinin peşinden yukarı çıkacağım sırada sırtımın duvara çarpmasıyla birlikte gözlerim şaşkınca açılmış ve her bir zerrem şok içinde donakalmıştı. Ben daha ne olduğunu dahi anlamadan Barut üzerime doğru eğilmiş ve krebin diğer tarafından koca bir ısırık almıştı bile. Aldığı sıcak nefesler benim aldığım kesik nefeslere karışıyor ve her kasım ayrı ayrı kasılıyordu. Ela hareleri keskin bir şekilde gözlerimin tam içine kilitlendi. Gözlerim hafifçe aşağı kaydı, bedenini tamamen süzerek yeniden gözlerini buldu. Ağzındaki lokmayı gülümseyerek yuttuktan sonra iki avcunu da duvara yaslayarak eğilmeye devam etti.

“Barut?”
“Söyle güzelim.” Sesli bir şekilde yutkunarak bakışlarımı kaçırmaya çalıştım. Fakat gözlerindeki parlaklıkta buna izin vermeyen bir şey vardı.
“Sana uzun zamandır kafa atmıyorum.”
“Uzun zamandır öpmüyorsun da.” Sırtım duvardan aşağı doğru kayarken kameraların üzerimize dönmesiyle birlikte saklanmaya çalışarak biraz daha kaydım. Neredeyse yere oturmak üzereydim. Ağzımdaki koca lokmayı defalarca kez çiğneyeyerek kafamı hafifçe yukarı kaldırdım. Sol dizini yere koyarak derin bir nefes verdi. Yeniden göz göze gelmiştik. Aramızda kalan mesafeyi kapattığı anda merdivenlerden gelen adım sesleriyle birlikte elimi hızla göğsüne bastırarak geriye doğru ittim. Ani bir refleksle avcunu yere bastırdı ve diğer elini arkasına koyarak şınav çekmeye başladı. Gözlerim doğruca tişörtünün içinde gerilen kaslarına kayıyordu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken hafif bir öksürükle yerimden kalktım.

“Kaçıncı şınavda?” Gözlerim Ulaş’a kaydığında birkaç saniye duraksadım. Ne kadar çekebildiğinden zerre fikrim yoktu. Bakışlarım Barut’a kaydığında parmaklarıyla göstermeye çalıştığı sayıları umursamayarak yeniden Ulaş’a döndüm. Sinsi bir gülümseme oluştu dudaklarımda.
“81 sanırım.” dedim. İkisi birlikte “Ne?” diye bağırdığında küçük bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.
“Nesin sen oğlum? Dişisini etkilemeye çalışan arizona kertenkelesi mi? İki gün sonra kollarımı ampute edin diye bağırırsan görürüm.” Yavaşça yerden kalkıp ellerini üzerindeki siyah tişörtün üzerine çırparak göz kırptı.
“Kuğu dansı yapsam etkilenir mi?”
“Kümese düşmüş horoz gibi ima yapıp durma, daha taşıyacak eşyalar var. Yürü hadi, yürü.”

Birkaç Saat Sonra

“Görmeniz gereken bir haber tespit ettim.” dedi Onyx sessizliği bozarak. Önümüzdeki hologram Barut’un duruşunu düzeltmesiyle birlikte açıldığında ses yavaş bir düzeyde yükseldi. Aşina olmadığımız bir muhabir değildi ekrandaki. Herkesin bakışları ekrana, kulakları ise söylenenlere odaklandı.

ŞOK! ŞOK! ŞOK!!!

Muhabir: Bir son dakika gelişmesiyle karşınızdayız sayın seyirciler. Yöneticimiz Sayın Faruk Karasu’nun bizlere anlattığı Virestalı askerler ülkemize birkaç saat önce giriş yapmış bulunmakta. Askerlerin buraya gelme amacının Kasırga’yı ve Fırtına’yı bulmak dışında şehrimizin güvenliğini sağlamak olduğu da biliniyordu. Askerler tehlikeleri sıfıra indirmek için Kırmızı Bölge’den başladılar. Gelen bilgilere göre ise gittikleri C-8 bölgesinde yerde uzanan ellili yaşlarda bir adam bulduklarını iddia ettiler. Söylenilenlere göre M.Ö isimli şahsın bölgeye bırakıldığı düşünülüyor. Son durumu hakkında henüz bir bilgi gelmedi. Yapılan ilk müdahalelerden sonra sağlık ekipleri tarafından hastaneye kaldırıldı.

Ekranda dayımın resmini gördüğüm anda kanımın donduğunu hissettim. Parmaklarım titredi, her zerrem acı içinde kavrulmaya başlamıştı. Dayım benim kaybetmediğim babamdı. İkinci kez babamı kaybetmeyi kaldıramazdım. Haberlerde kimsenin dikkat etmediği bir nokta daha vardı: resmi çeken kişinin yüzünün dayımın telefonun ekranına çarpan yansıması.