21. bölüm / 30
MASKELERİN ARDINDABölüm 21 "Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına âşığım çünkü."
Bölümler 30Şu an: Bölüm 21 "Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına âşığım çünkü."
- 1 Bölüm 1 "Eğer birinin etrafında dönüyorsam o kişi benim avımdır."7.118 kelime
- 2 Bölüm 2 "Ömrümün sonuna kadar, aldığım her nefeste yaptığım o şeyden gurur duyacağım."6.006 kelime
- 3 Bölüm 3 "İnmeyi planlıyor musun Ay Tenli Kadın?"6.245 kelime
- 4 Bölüm 4 "Duru'yu benim ekibime ver."7.233 kelime
- 5 Bölüm 5 "Yalnızca bir kere bile olsa güven bana. Ölümden korkuyor olsam dahi yolunda ölmek için en önde ben yürürüm."10.278 kelime
- 6 Bölüm 6 "Kasırga ateşse ben benzin olurum ve sen kendine yanık kremi arayacak vakit dahi bulamadan küle dönersin."10.763 kelime
- 7 Bölüm 7 "Diz çökmemize engel oluyorum."10.299 kelime
- 8 Bölüm 8 "Kasırga'nın sen olduğunu biliyorum."12.201 kelime
- 9 Bölüm 9 "Eğer hisselerini bana devretmezsen yakınında olan herkesi kaybedersin Duru Ceylin Öztürk."11.886 kelime
- 10 Bölüm 11 "Haklısın, seni öpmek istememin sebebi onu kıskandırmak değil, yalnızca seni öpmek istemem."13.863 kelime
- 11 Bölüm 11 "Kurtaramadım, söz vermiştim. Ebelemece oynayacağımıza dair söz vermiştim."12.079 kelime
- 12 Bölüm 12 "Her asker vatanını korur, Ay Tenli Kadın."12.448 kelime
- 13 Bölüm 13 "Hangi pencere senin?"10.521 kelime
- 14 Bölüm 14 "Yerinde durmayan şeyleri de kontrol edecek misin?"8.245 kelime
- 15 Bölüm 15 "Hangi çiçeklere daha uzun baktığını söylememi istedi."10.267 kelime
- 16 Bölüm 16 "Sağlam olan tek şeyin dişlerim olduğunu mu düşünüyorsun?"8.279 kelime
- 17 Bölüm 17 "Biraz kıskanmak kimseye zarar vermez."8.278 kelime
- 18 Bölüm 18 "Kalbimden çıkan dumanın gözlerine değmesi sadece."7.300 kelime
- 19 Bölüm 19 "Erkekler iyi dövüşür ama kadınlar iyi savaşçılardır."9.751 kelime
- 20 Bölüm 20 "Hayır, ben çıkaracağım."8.683 kelime
- 21 Bölüm 21 "Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına âşığım çünkü."7.640 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 Bölüm 22 "Eğer ona dokunmaya cüret edersen sen yaşama şansını, bense cennete girme şansımı kaybederim!"10.181 kelime
- 23 Bölüm 23 "Bir kadın her kadın demek çünkü."11.658 kelime
- 24 Bölüm 24 "Eğer bir saniye dahi senden başkasına bakarsam cehennem farz olsun bana, Ay Tenli Kadın."9.538 kelime
- 25 Bölüm 25 "Sevmeyi öğrettiler bana sadece, delicesine sevmeyi..."15.787 kelime
- 26 Bölüm 26 "Az önce resmen benim oldun farkında mısın?"11.759 kelime
- 27 Bölüm 27 "Sadece karanlığın içindeki aydınlığı bulana kadar dayan."11.734 kelime
- 28 Bölüm 28 "Onlara yapma, lütfen... Onlara zarar verme, yalnızca bana yap. Do-Dokunma onlara..."10.155 kelime
- 29 Bölüm 29 "Senin adını sayıklayarak defalarca kez ağladı, sen hiç birinde yoktun."10.764 kelime
- 30 Bölüm 30 -FİNAL-5.259 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Ulan şuradan bir çıkalım, senin ölümünü izlemezsem şerefsizim!” Barut’un sözlerine karşılık koca bir kahkaha yükseldi hoparlörden. Duyulan acı dolu bir inleyişle birlikte Melih’le aynı tepkileri Faruk’un verdiğini de anlamış ve bakışlarımızın birbirimize kaymasına engel olamamıştık. Koca bir adımla yanına geldiğimde izin dahi almayarak parmaklarımı doğrudan ceplerine yönelttim. İki elini gülümseyerek havaya kaldırdığı anda gözlerindeki muzip ve alaylı ifadeyi görmezden gelmeye çalıştım. Bunun pek de mümkün olduğu söylenemese de en azından deniyordum değil mi? Cebinden bulduğum vericiyi parmaklarımın arasına alarak etrafıma bakındım. Tavanda gördüğüm küçük panelle birlikte sinsi bir gülümseme uyandı dudaklarımda.
“Beni yukarı kaldırır mısın?” Kafasını yukarı kaldırıp yukarıdaki panele kısa bir bakış attı. Tek bir saniye dahi düşünmeden avuçlarını açarak önümde hafifçe eğildiğinde robotlardan birkaçı çoktan yanımıza doğru yürümeye başlamıştı. Muhtemelen birisi proglamlamalarını yapıyordu ve bu da neredeyse otuz saniye zamanımızın olduğuna işaretti. Ayakkabılarımı çıkartmaktan nefret etsem de eline o şekilde basacak kadar vicdansız da değildim. Önce sağ ayağımı eline attım ve hemen ardından omzuna bastırdım parmaklarımı.
“Düşmene izin vermem, kendini güvende hissederek çık.” Gözlerimin söyledikleri karşısında parladığını hissederken kafamı sallayarak cesaretimi topladım. Saniyeler içinde parmaklarım panele değerken kartı küçük bir kapsülün içine yerleştirerek üzerine bastırdım. Etrafa yayılan tiz ses avuçlarımı anında kulaklarıma kapatmama neden olurken dengemi kurmakta zorlanmaya başladım. Ayaklarımın altındaki destek kaybolduğu anda belimde hissettiğim yumuşak parmaklarla birlikte derin bir nefes verdim. Buradan artık çıkmamız gerekiyordu. Ayakkabılarımı yeniden giyerken robotlar oldukları yerde durmaya başlamış ve ekranlarından gözlerimize yansıyan kırmızı ışıkla birlikte çalışmadıklarını kanıtlamışlardı. Arkamızdan gelen gürültüyle birlikte Barut’un göğsü anında sırtıma çarptı. Bu kadar güçlü refleksleri olmasına akıl sır erdiremiyordum. Ben daha arkamı dahi dönemeden o nasıl oluyordu da üzerime kapanmaya fırsat bulabiliyordu? Yavaşça geri çekildiği anda hafifçe arkamı döndüğümde duvarın boydan boya kırıldığını gördüm. Ağzım hayretler içinde bir karış aşağı düştüğü anda duvarın nasıl kırıldığını anlamadığımı bilerek güzel bir açıklamada bulundu Barut.
“Vericiyle birlikte sisteme girmeleri zaten çok kolay ve duvar robotlar kullanılacağı zamanda çabuk kırılabilmesi için sağlam olmayan bir malzemeden yapılmış. Yani güzelim, özel güçleri falan yok.”
“Ne diye söyledi şimdi? Belki özel gücüm var diyip büyü yapacaktım ablama. Amma gıcık herifsin enişte.” Kollarını çaprazlayarak omzunu arabaya yaslamıştı Melih. Arabanın sürücü koltuğundan Hazal indiği anda koca bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Bu kızı seviyordum.
“Ne oldu Melih Bey? Senin sürmene izin vermedi mi?” Yumruğunu dudaklarına yaklaştırarak hafifçe öksürdükten hemen sonra kendine mükemmel yalan arama çabalarına girerek saçlarını karıştırdı ve bakışlarını sağa doğru kaçırdı. Kafasını öne eğdi ve mırıltılı bir ses tonuyla “Tek çizikte seni sol arka lastiğin yerine takarım dedi.” Elimi karnıma bastırarak koca bir kahkaha attığım anda iki parmağını alnına götürerek güzel bir selam çaktı. Daha fazla beklemeyerek arka koltuktaki yerimizi aldığımızda Hazal direksiyonu yine Melih’e vermemiş ve yol boyunca kendisi sürmüştü. Kardeşimin küçük bir kediye dönüşmesi dudaklarımın alayla yukarı kıvrılmasına yetse de tek kelime etmedim. Hastanenin önüne geldiğimiz anda acilden gelen bağrışma sesleriyle birlikte gözlerim anında Barut’un ela harelerine kilitlenmişti. Bacak kaslarımız yırtılırcasına aynı anda içeri koştuğumuz anda gördüğüm manzarayla birlikte gözlerim alevle parlamış ve parmaklarım nefretle titremeye başlamıştı.
“Bu terliklerle gelmeyeceksin dedim sana! Kaç kere söyledim! Kovulmak mı istiyorsun sen!?” Elimdeki çantayı hızla Barut’un göğsüne bastırıp “Birincisi bir kadınla konuşurken o sesini alçalt yoksa ses tellerini keserim! İkincisi doktorların kıyafetlerine karışmaya hakkın yok ve üçünsücü sen kimseyi kovamazsın, ben seni kovarım!” dediğimde arkasında duran korumaların sayısı aniden artmıştı. Üzerime doğrultulan onlarca garip lazerli silahlara yalnızca gülümsemekle yetinirken Faruk’un üzerine bir adım daha ilerledim. “Yarın bu terliklerin aynısından hastanedeki tüm kadınlara ve sana gelecek. Ayağında görmezsem seni bu hastaneye sığdırmam ve kurulu toplayıp istifanı isterim.” Arkasında duran adamların arasından hızla merdivenlere yöneldiğimde arkamdan gelen uğultuyla birlikte Barut’un babasına omuz atarak geldiğini hayal ettim. Pek yanıldığımı sanmıyordum. Efsa’nın yanıma doğru yaklaştığını gördüğü anda kafasıyla selam vererek kantine doğru adımlarının yönünü değiştirdi Barut. Çantamı taşımayı sevmişe benziyordu. Efsa ve ben dudaklarımıza yerleşen alaylı ifadeyle birlikte gidişini izlerken Ezgi’nin de merdivenlerden indiğini gördüğüm anda ruhumun kurumuş toprakları yeniden neşeyle yeşermişti. Aras’tan sonra göz altları ilk kez mor değildi. Ya da kapatıcıyla zorlu bir savaş vermişti.
“Kızlar.” dedi Efsa gözleri neşe içinde parlarken. Parmakları heyecanla titriyor ve sesi hafif hafif çatallaşıyordu. “Az önce bir doğumdan çıktım ve çocuğun adını benim koymamı istediler.” Ezgi’yle bakışlarımız anında kesişirken yerimde zıplamamak için zor dursam da minik bir sevinç çığlığı kaçmıştı dudaklarımın arasından.
“Erkek mi? Kız mı?” dedi Ezgi siyah saçlarını heyecanla geriye doğru iterken.
“Erkek.” Usul bir gülümseme yerleşti Efsa’nın dudaklarına.
Avuçlarımdan akan teri kıyafetime silmeye çalışırken “Ne koydun adını?” diye sormayı ihmal etmedim.
“Altuğ.” dedi tek nefeste. “Altuğ koydum.”
Birkaç Ay Sonra...
“Aç biraz daha sesini.” Altay’ın dediklerine uyarak koltuğun yanındaki panelde gezdirdi parmaklarını Ulaş. Elindeki çekirdek poşetini bana uzattığı anda koca bir avuç alarak yanıma oturan kızlara uzandım. Aylardır çabalıyor ve emeklerimizin karşılığını yavaş yavaş alıyorduk. Muhabirlerden ikisi işten çıkarılmış ve yerine yapay zekayla konuşan bir robot konmuştu. Şehirdeki kimse bunu umursamasa dahi aradan geçen her günde robotlar insanların yerini almaya devam ediyor ve işsizlik ön görülemez bir şekilde katlanarak artıyordu.
“ÜKAM’a yakasında Anka Kuşu ile giren meclis üyelerinin sayısı katlanarak artıyor. Yolculuklarına iki başkanla başlayan direnişcilerin başkan sayısı altıya ve üye sayısı ise yetmiş dokuza çıktı. Faruk Karasu egemenliği günden güne gücünü yitirmeye devam ediyor. İnsanlar kurulan platformda dünyadaki tüm ülkelerle iletişime geçme şansına sahip olduğundan geçen hafta ülkemize tam elli yedi temsilci geldi. Görüşme yapmak istedikleri kişilerin Duru Ceylin Öztürk ve Barut Yiğit Karasu olduklarını dile getirseler dahi bunu yapamadılar. En başından beri mecliste olan iki isim: Barış Aydın ve Deniz Çevik ise Faruk Karasu’nun kurduğu tahttan indirildikten sonra yöneticiliğe aday adaylıklarını koyacağını belirtti. İsyanlar ve protestolar neredeyse sekiz katına çıktı. Ülkenin yüzde doksan üçü hükümetin karşısına dikildi.Diğer ülkelerden gelen desteklerle beraber yöneticiler Faruk Karasu ile yaptıkları anlaşmaları iptal ederek doğrudan Kasırga ve Fırtına ile iletişime geçti. Ülkenin ithalat ve imalatı, ekonomisi, yönetim gücü, halkı ve neredeyse her alanı Faruk Karasu denetiminden çıkarıldı. Kendisine yapılanlar karşısında sessiz kalmayan Faruk Karasu’ysa yıktığı okullardan sonra gelen linçler sonrası tam iki yüz on bir tane okul yaptırmak zorunda kaldı. Ama halk onun istifa etmesini istemekte kararlı.”
“Aferin bize.” dedi Melih elindeki çekirdek kabuklarından bir tanesini üzerime doğru atarken. Gözlerimi devirdiğim anda yüzüne yerleşen koca bir gülümsemeyle Altay’ı yerden kaldırdı ve ortaya doğru aldı. “Çal, çal.” dedi parlayan gözlerini Ulaş’ın üzerine dikerken.
“Arama çubuğu muyum ben yoksa sizin ailede genetik sıkıntı mı var?”
“Bizde var da sizde yok sanki.” diye karşılık verdi Altuğ kurduğu bağdaşı çözüp öne doğru eğilirken.
“Bizdeki direk DNA sıkıntısı.” Çalan müzikle birlikte ikisi de oynamaya başlamış ve bizse oturduğumuz yerden kalkmayarak ritmik bir alkış tutmaya başlamıştık. Ekibin neşe kaynağının ikisi olduğunu iddia etmeyen yoktu. Eline aldığı örtüyü aniden kenara bırakarak birkaç saniye duraksadı Melih. Ellerini üzerinde gezdirmeye başladığı anda “Bende.” diyerek telefonunu üzerine doğru fırlattı Hazal.
“Şeytan taşlıyor mübarek.”
“Melek olmak soyumuzda var.” diye devam etti Altay. Ortamda neşe dolu bir kahkaha yankılanırken yumruğunu ağzına götürüp hafifçe öksürerek telefonu yüzünden hafifçe uzaklaştırdı Melih.
“Amma yakışıklıyım he.” Miray’ın kafasına fırlattığı yastıkla birlikte aynı yastığı roket fırlatırcasına Altay’a gönderdi Melih.
“Niye bana atıyorsun oğlum?”
“Küçükken şapka diye kafama karpuz kabuğu geçirip dolaştırdığın günlere say.” Altay gülerek yere düşen yastığı aldıktan hemen sonra Melih’in sözleri salonda yankılanmaya devam etti.
“Herkese selamlar, evet çok yakışıklıyım söylemenize gerek yok. Zaten söyleyen de yok.” Kamerayı kaşlarını çatarak ağzına kadar soktuktan hemen sonra yeniden uzaklaştırdı. “Yıllar sonra ilk kez bir konser vereceğimizi söylemek için açtım kamerayı. Ünlü birinin konserine gitmek isterdiniz belki ama biliyorsunuz ki üç kişinden fazla insanın yan yana yürümesi dahi yasak. Yasaklar delinmek için, kurallar çiğnenmek için vardır diyerek herkesi akşam saat 20.00’da ÜKAM’ın önüne bekliyoruz. Cesaretse cesaret, konser orada olacak. Saatler sonra görüşmek dileğiyle.” Kamerayı yeniden kapattığı anda ellerini birbirine vurarak içeride oturanlara birer birer anlamsız bakışlar atmaya başlamıştı.
“Evet.” dedi harfleri neşeyle uzatarak. “Müzik aleti çalmayı bilenleri görelim.” Ulaş’ın ve Barut’un bakışları anında kesişirken istemsiz bir şekilde el kaldırdı ikiside. Bunu isteyerek öğrenmedikleri kesindi. Koca bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı Melih’in dudakları. “Eee? Ne çalıyorsunuz?”
“Gitar.” diye yanıtladı Ulaş. Hemen ardından oturuşunu dikleştirip derin bir nefes verirken “Bateri.” diye ekledi Barut. Melih’in verdiği işaretle birlikte ikisi birden yerinden kalkarken benim içime ise çocuksu bir heyecan oturmuştu. Ağaçların köklerine yayılan su damlaları gibi damarlarımın her biri heyecanla gerilmişti. Hazırlanmak için yalnızca iki saatleri vardı ve bu durum Melih dışında kimsenin hoşuna gitmemiş gibiydi. Zihnime düşen anılarımdan birer parça kareyle birlikte telefonuma uzanarak hızla kapıya doğru ilerledim. Kimse peşimden gelmemiş ya da arkamdan seslenmeye kalkmamıştı. Eğer ihtiyacım olursa onları çağıracağımı zaten biliyorlardı ama benim buna ihtiyacım yoktu. Parmaklarım doğruca cebime uzandı. Kaskımı kafama takarak motora atladım ve ne kadar hızlı gittiğimi umursamayarak gaza yüklendim. Son durağıma vardığım anda içime çöken keskin huzursuzluk arkama kısa bir bakış atmama neden olmuştu. Mideme çöken keski ağrıyı derin nefesler alarak indirmeye çalıştım. Dayımın sesi kulaklarımda yankılanırken gözlerimi kapatarak rüzgarın saçlarımı havalandırmasına ve yüzüme çarpmasına izin verdim.
Eğer göğsünde hissediyorsan bu korkudur, eğer karnında hissediyorsan bu içgüdüdür, eğer kafanda hisssediyorsan bu öfkedir, eğer tüm bedeninle hissediyorsan bu mutluluktur, eğer kaslarında hissediyorsan bu kaygıdır, eğer yüzünde hissediyorsan bu utançtır, eğer ağzında hissediyorsan bu tiksintidir ve eğer boğazında hissediyorsan bu üzüntüdür evlat.
Adımlarım mezarlığın dikenlerle çevrili kapısına doğru ilerledi. Elektrik istemediğimden dolayı dudaklarımdan okkalı bir küfür savrulurken baş parmağımı kapının yanındaki panele uzattım. Kapı saniyeler içinde açıldığında gidebileceğim tek yere doğru ilerledim: Oğuz’un mezarına. Gri taşın üzerinde parlayan holografik ismini okuduğum anda boğazıma keskin bir yumru oturmuş ve adımlarım duraksamıştı. Yanına her geldiğimde kendimi eskisinden çok daha kötü hissediyordum. Gözlerime değen titrek mavi ışıkla birlikte yanaklarım ıslanmış ve kafamı hafifçe öne doğru eğmiştim. Çevredeki otlar ve ağaçlar aylar öncesinin aksine sararmış ve yapay sulamayla hayata zor döndürülmüştü. Burnuma dolan kirli metal ve pas kokusunun ciğerlerime dek inmesine izin vererek içimin sıkılmasını umursamadım. Elimi taşın üzerine titrek bir şekilde bastırdığım anda parmak uçlarım metalin soğukluyla birlikte buz tutmuş ve yüreğime bir buz düşürmeye yetmişti. Arkamdan gelen adım sesleriyle birlikte kafamı yavaşça arkaya doğru çevirdim. Gördüğüm manzarayla birlikte hıçkırıklarımın yükselmemesi için dudaklarımı ısırırken sendeleyerek ayağa kalkıp Yeşim’e ve henüz adını dahi bilmediğim kızına yer vermeye çalıştım.
“Anneciğim bak... Baban burada, gördün mü babanı?” İki dizini de yere bastırarak kızına ışıldayan gözlerle güzel bir bakış attı. Yeni yeni çıkmaya başlayan dişleriyle birlikte gülümseyerek elini boşluğa doğru uzattı bebek. Kafamı dizlerimin arasına alıp çığlıklar atarak ağlamak istiyordum. Annesi sarı saçlarını minik bir lastik tokayla toplamıştı ve gözleriyse Oğuz’unkilerle aynı tonda bir maviye sahipti. Küçük, neşeli bir kahkaha döküldü dudaklarının arasından. Sanki onu güldüren ya da gıdıklayan birisi varmış gibiydi.
“Ba...” dedi elini bir kez daha boşluğa atıp yakalamaya çalışarak. “Ba... Ba...” Bakışlarım Yeşim’le buluştuğu anda suçumuzu kabullenmişcesine aşağı düşmüştü kafamız. Kafamı dahi kaldıramadan yeni yürümeye başlamış olan küçük kız mezarın etrafında neşeli bir şekilde dönmeye başlamıştı. Paytak adımlar atıyor, arada bir sendeliyor ama yine de ayağa kalkmaktan vazgeçmiyordu. Babasıyla oyun mu oynuyordu?
“Adı ne?” diyebildim sesli bir şekilde yutkunduğumu duymamış olmasını dileyerek. Bu kadar çok pes etmeyen bir yapısı olduğuna göre ismi ona yakışıyor olmalıydı. Usul bir gülümseme yayıldı Yeşim’in dudaklarına. Kafasını kaldırıp kızına attığı ıslak bir bakıştan sonra “Ceylin.” diye yanıtladı. Duyduğum tek kelime göğsümün ortasına keskin bir bıçak misali saplanırken hıçkırıklarıma daha fazla engel olamayarak ellerimi yüzüme kapattım. Daha önce hiç ağlamamışcasına, dünyaya gelen bir bebek gibi geleceği görmüşcesine ağladım. Göz pınarlarımın kuruyacağına emin olarak ağladım. Aldığım her kesik nefes acımı büyüterek ciğerlerimde koca bir delik açıyordu. Ellerimin yavaşça aşağı çekildiğini hissederek parmaklarımı tutan minik ellere baktım. Kocaman mavi gözleriyle hafifçe eğilerek yüzüme bakıyordu.
“Ane..” dedi gözlerini Yeşim’e çevirip yeniden bana dönerken. “Uf omuş.” Parmaklarını açıp kapatarak yavaşça sarıldığı anda hissettiğim dalin kokusuyla birlikte hıçkırıklarım güçlenmiş ve gözlerim ağrımaya başlamıştı. Ağlayışımdan korkmaması için hafifçe geri çekilip yalandan da olsa gülümsemeye çalıştım.
“Uf oldum.” diyebildim yalnızca. “Çok kocaman bir uf.” Sendeleyerek yerimden kalktığım anda Yeşim’in sesini duymamla birlikte adımlarım olduğum yere çakılıvermişti.
“Kimle geldin? Tek gelmemişsin sanırım.” Parmaklarım anında belimdeki tabancaya kaydığında gözlerimi hızla koluma silerek etrafıma bakındım. Taşların arkasında olanları görmem neredeyse imkânsızdı. Çok büyüklerdi ve arkasına sığmak oldukça basitti.
“Tek geldim, sen Ceylin’i alıp çık hemen.” Gözleri korkuyla açıldığı anda kızını hızla kucağına alarak kapıya doğru ilerledi. Arabasına doğru ilerlerken arkasını dönüp güvende olduğuma emin olduktan hemen sonra sürücü koltuğuna oturdu ve uzaklaştı. Gözden kaybolana kadar onları izledikten sonra boğazımdaki yumruyu temizlemeye çalışarak yükselttim sesimi.
“Her kimsen çık ortaya!” Önce tahmin ettiğimden daha çatallı ve sert bir kahkaha çarptı kulaklarıma. Kendimi fantastik bir filmin içindeymiş gibi hissetmemi engelleyen tek şey insan oluşumdu. Bunu yapan her kimse sesini değiştirdiği belli oluyordu. Bana sesini duyurabiliceği tek yer ise kulübenin içindeki sistemleri kullanıyor olmasıydı. Bunu muhtemelen uzaktan yapmıyordu, eğer öyle olsaydı burada olmazdı öyle değil mi? “Tamam, sen çıkmıyorsan ben gelirim!” Şarjörümü kontrol ettikten hemen sonra bacaklarımı çizen otlara aldırmayarak güvenlik kulübesinin yanına doğru ilerledim. İçerisi her zaman olduğunun aksine karanlık görünüyordu.
“İçeri girdiğin anda öleceğini biliyorsun değil mi Ceylin?” Bu sefer kahkaha atma sırası bendeydi. Bu aptal manipülasyon oyunlarına kanacağımı düşünmesi gerçek bir mallık olurdu. Adımlarım hızlanırken oluşan elektrik patlamasıyla birlikte aşağı doğru eğilerek üzerime sıçrayan minik kıvılcımlardan kaçmaya çalıştım. İçeride her kim varsa teknolojiyle arasının pek de güzel olduğu söylenemezdi anlaşılan. Mezar taşlarından birinin arkasına geçerek içeri doğru birkaç el ateş ettim. Kurşunlar tahmin ettiğim üzere camı birkaç defada delmeyi başarmıştı. Gelen seslerle birlikte bir şeylerin devrildiğini anlayarak biraz daha yaklaşmaya çalıştım. Kapının önüne geldiğim anda yan tarafa doğru çekilerek kapıyı yavaşça açtım. Göğsüm delicesine inip kalkarken nefeslerimi düzenlemeye çalışıyordum. Kalp atışlarım resmen kulaklarımda değil ayaklarımın altındaydı ve attığım her adımda daha beter vuruyordu. Silahı hızla içeri uzatıp art arda tetiğe bastıktan hemen sonra yavaş adımlarla açık kapının önüne doğru geldim. İçeride kimse yoktu. İçeride kimse yoktu.
Kafamda hissettiğim namluyla birlikte aslında en başından beri yanlış yere baktığımı fark ettim. Çatıya saklanmıştı. En başından beri beni izliyordu. İyi de kimdi bu? “İndir silahını.” Kafamı hafifçe aşağı doğru eğerek silahımı yavaşça indirdim. Yere doğru çökerek silahımı bıraktığım anda duyduğum tanıdık kıkırtı göğsüme koca bir öküz oturmasına neden olmuştu. Bir adım gerilediğim anda kafamdaki baskı yeniden yerini buldu. Silahı kafama dayamak için aşağı eğiliyor olmalıydı. Dudaklarıma yayılan sinsi gülümsemeyle birlikte hızla yan tarafa doğru kayarak kolumu yukarı uzattım. Tuttuğum bileği kavrayarak hızla aşağı çektiğim anda fazla yüksek olmayan ve pürüzsüz bir yüzeye sahip olduğundan dolayı kayganlaşmış çatının üzerinden kurumuş otların üzerine doğru yuvarlandı. Yere bıraktığım silaha doğru kaydı bakışlarım. Tabii ki onunda. Elindeki silah yalnızca birkaç metre ötesindeydi. Cebimden çıkardığım telefonu silahına doğru fırlatarak geriye doğru sürüklediğim anda sinirli bir homurtuyla yerinden hızla kalktı. Önüme düşen saç tutamlarını kafamı sallayarak geriye doğru itmeye çalıştım. Erkek mi yoksa kadın mı olduğunu dahi anlayamayacağım kadar çok şey vardı üzerinde. Savurduğu tekmeyle birlikte aşağı doğru eğildiğim anda siyah eldivenli parmakları doğrudan saçlarımın arasına dalmış ve dizini sertçe yüzümün ortasına geçirmişti. Hissettiğim acıyla birlikte dudaklarımın arasından canhıraş bir haykırış fırlarken duyduğum melodiyle birlikte gözlerim telefonuma kaydı. Kırılmamıştı. Aksine birisi beni arıyordu. Burnumdan akan kanı ve patlamış dudağımı hızla koluma silerek telefonuma doğru adımladım.
“Güzel bir şey yaptın.”
“Öyle mi?” dedi parmaklarını çıtlatırken. “Ne yaptım?”
“Beni fena sinirlendirdin.” Yumruk atacağımı düşündüğü anda diyaframına geçirdiğim dirsekle birlikte kesik bir nefes aldı. Hemen ardından ayağına taktığım çelmeyle birlikte yere düştüğünde anında kıyafetinin ensesini kavrayarak birkaç metre boyunca sürükledim ve kafasını hemen önümde duran metal taşa sertçe vurduğum anda kulaklarıma dolan çığlık birlikte duraksadım. İnceydi. Kadındı. Kullandığı aleti kırmış olmalıydım. Anında telefonuma doğru koşarak parmaklarımın arasına aldım ve aramayı cevapladım. Ulaş’tandı. Parmaklarımın arasındaki telefon aniden yere savrulduğu anda omuzlarımda hissettiğim baskıyla beraber okkalı bir küfür savurdum.
“Kimliğini açıklayarak yaptığın şey aslında koca bir aptallıktı.” dedi bir erkek sesi.
“Gerizekâlı zaten biz biliyorduk.” Konuşmalarından fırsat bularak diyaframına sert bir dirsek ve bacaklarının arasına sert bir tekme salladım. Ellerini anında çekerek geriye doğru sendelediğinde dört bir taraftan sarıldığımı fark etmek benim için koca bir sıçış hikayesi olmuştu. Aralarından sıyrılmam neredeyse imkânsızdı. Muhtemelen hepsi birer denekti. Vücutlarının bu kadar büyük olması ve beni tıpkı bir oyuncakmışım gibi havaya kaldırabilmeleri neredeyse imkânsızdı öyle değil mi? Yoksa bunu bizimkiler de yapabilir miydi? Karnıma çarpan tekmeyle birlikte kalçamın üzerine düştüğüm anda saçlarımın yukarı doğru çekilmesiyle birlikte gözlerimdeki alevli bakışlar yangın çıkarabilecek derecede büyümüştü. İçimdeki öfke ve nefret bedenimi titretiyordu. Ellerimin tutularak başımın üzerine kenetlenmesiyle birlikte sırtım sertçe arkamdaki mezar taşına çarptı. Çarpışımın etkisiyle asla kırılamayacak olan sert tabaka ortadan ikiye ayrıldı ve bir parçası büyük bir gürültüyle yan tarafa doğru düştü.
“Seni şu gördüğün boşluğa gömeceğiz.” Ben cevap dahi veremeden duyulan kararlı adım sesleriyle birlikte benim dahil herkesin bakışları kapıya kaymıştı.
“Yalnız o iş biraz zor.” Duyulan sesle birlikte kapıdan girenlerin üzerinde takılı kaldı gözlerim. Altay, Altuğ, Barut, Ulaş, Özgür ve Buğra... Koca bir kahkaha yankılandı önce kulaklarımın hemen yanında. Kadının verdiği kafa işaretiyle birlikte ayaklarımın aşağı doğru çekilmesiyle birlikte kafam şiddetle yere çarptı. Başımda hissettiğim keskin çınlamayla birlikte dişlerimi sıktığım anda karnıma bırakılan böcekle birlikte bir çığlık daha attım. Genetiği değiştirilmiş, parlak ve yeşil bir böcekti. Küçük olabilirdi ama değdiği her yerde kesikler açarak zehir yayıyordu. Hemen yanımda duran adamın göğsüne saplanan bıçağı fark ettiğimde kesik nefeslerimin arasından gülümsemeye çalıştım. Göz yaşlarım yanaklarımı ıslatırken titrediğimi hissettim. Zehir damarlarımın gerilmesine ve kaslarımın kasılmasına yol açtı. Etraftan duyduğum acı dolu inlemeler ve üzerime sıçrayan kan damlaları dahi umurumda değildi.
“Alın şunu! Alın şunu üstümden!” Bedenimin yanına çarpan dizlerle birlikte kafamı hafifçe yukarı kaldırıp önüme düşen gölgelerden gelen kişiyi seçmeye çalıştım. Karnıma çarpan ıslak parmaklarını hissettiğim anda Altuğ olduğunu anlamak fazla uzun sürmemişti. O genelde dövmeyi tercih ederdi, sonrasındaysa tedavi etmeyi. Altay’sa tedavi kısımları önemsemez ve kalıcı hasarlar bırakmaya çalışırdı.
“Keskin bir şey ver! Şunu sıyıralım.”
“Ne?” dedim kafamı kaldırmaya çalışırken. “Beni mi?”
“Hayır salakcığım böceği.” Saniyeler içinde karnımda hissettiğim soğuk metalle birlikte yanağımın içini ısırarak gözlerimi sıkıca kapattım. “Tamam... Hastaneye gitmemiz gerek!” Üşümeye başlıyordum. İkinci bir kişi vücudumun hemen yanına çöktüğü anda gözlerime tutulan ışıkla birlikte kafamı yan tarafa çevirmeye çalıştım. Işığı sevmiyordum.
“Hayır, hayır zamanımız yok. Çok fazla adam var zehri emmelisin.”
“N-Ne?” Üçüncü bir gölge yanıma indiği anda boğazımdaki keskin kuruluk aldığım her nefesin bedenime acı çektirmesine yeterken karnımda hissettiğim soğuk parmaklarla birlikte irkildim. Vücudum sıkıca tutularak zemine bastırıldığı anda yaranın üzerinde hissettiğim ıslaklıkla birlikte tepeden tırmağa titremişti bedenim. Bunu yapanın kim olduğu hakkında herhangi bir fikrim olmasa dahi soğukluk bedenimi yavaş yavaş terk etmeye başlamıştı. Görüşüm düzelmeye başlarken duruşumu dikleştirmeye çalıştım. Ulaş’ın ve Altuğ’un bakışları Barut’a kaydığında oysa elindeki su şişesiyle ağzını çalkalamakla meşguldü. Yara üzerine dökülen sıvıyla birlikte kapanırken sendeleyerek yerden kalktım. Bunu nasıl yapmıştı? Herhangi bir zehir olsaydı bunu herkes yapabilirdi ama genetiği değiştirilen canlılarda bunu yapması oldukça zordu. Önce zorlu bir eğitimden geçmeleri gerekiyordu. Hatta bunu deneyen bazı kişiler kendilerini de yanlışlıkla zehirleyerek kendi ölümlerine sebep oluyorlardı. Üçümüzün bakışlarını üzerinde hissettiği anda usul bir gülümseme yayıldı dudaklarına.
“Küçükken,” diye başladı sesindeki buruk hüznü saklamaya çalışırken. Şişeyi geri dönüşüm kutusuna atarken duraksadı. “Küçükken bunlardan biri üzerime gelmişti. Aşçılardan birisi yapmıştı bana da. Zaten sonra bahçeye çıkmam da yasaklandı ama bunu o gün aşçıdan öğrendim.” Kafasını sakince iki yana sallarken “Bazen seni yeterince tanımadığımı düşünüyorum.” diye karşılık verdi Ulaş. Artık buradan çıkma vaktimizdi. Etrafımdaki cesetlere bakındım kısa bir süre. Kadın yoktu. Kaçmıştı. Muhtemelen Faruk’un yanında gördüğümüz kadındı. Emirleri aldığı ve her şeyin başında olan kadındı. 2033’e gireli dört ay olmuştu ve biz o kadın hakkında hâlâ yeterli bilgiye sahip değildik. Yavaş adımlarla dışarı çıktığımız anda duyduğum okkalı küfürle birlikte kaşlarımı çatarak Altay’a baktım.
“Ulan konsere geç kalıyorsunuz, koşun biraz!” Kahkahalar içinde adımlarımız hızlanırken gelen mikrofon sesiyle birlikte Melih’in sesini duymak içimdeki çocuğun yeniden uyanmasını sağlamıştı. Yıllar sonra yeniden sesini duyacaktım. Her gece yaptığım gibi söylediği şarkıları dinleyecektim. Bu sefer pencereye konan küçük kuşu değil, hissettiklerine göre seçtiği şarkıyı dinleyecektim. Kaç tane söyleyeceği hakkında zerre fikrim olmasa da on saniye dahi duymaya razıydım. Kalabalığı gördüğümüz anda aynı çizgiye dizilen taşlar misali sıralı bir şekilde durmuş ve önümüzdeki insanlara bakmaya başlamıştık.
“Baylar ve bayanlar! Gitaristimiz ve bateristimiz geldiğine göre piyanistimizi de yerine alarak başlıyoruz! Muhtemelen hepiniz konser duymayı çok özlediniz, bir profesyonel olmasam da bu gece buradan yüzü asık çıkan tek kişi dahi olmayacak!” Alkışların önünde eğilerek verdiği pozlardan hemen sonra Barut ve Ulaş kalabalığın arasından sahneye doğru ilerledi. Ortaya kurulan kocaman bir sahne vardı.
Büyük ışıklarla doluydu, arka planda dev ekranlar vardı. Bazen Melih’in bazense diğer üyelerin görüntüsü yansıyordu. Yan tarafında ondan daha küçük bir hologram vardı. Orada ise canlı yayınlar ve gelen desteklerle alaklalı bir grafik çizelgesi yükseliyordu. Renkli ışıklar çalmaya başlayan müziğin ritmine göre yanıp sönerken hava kararmış ve etraf renkli ışıklar dışında karanlığa gömülmüştü. Müzik dışında duyulan tek ses yukarıda uçan güvenlik dronlarının çıkardığı garip seslerden ibaretti. Sahnenin en ön kısmına adımladığımız anda gözlerim anında açılmıştı ve daha önce hiç parlamadığı kadar parladığına emindim. Melih’in şarkıya girişiyle birlikte lazerler ve dumanlar devreye girmişti. Bateri arka tarafta ve biraz yükseltilmiş bir alanda konumlandırılmıştı. Bas gitar sağ ve sol köşede, akustik gitarıyla birlikte Ulaş ise hafif ön tarafa doğru geçmişti. Arka plandan duyulan klavye ise şarkıya melodik bir dokunuş ekliyordu. Melih’se sahnenin tam ortasında kendinden geçerek kime olduğunu bildiğim bir şarkıyı seslendiriyordu. Enerjisi seyircinin toplamından dahi daha yüksek sayılırdı. İnsanlar sevgililerine ya da arkadaşlarına sarılarak dans ediyor ve müzik ışıklarla birlikte her yeri sallıyordu. Ellerini havaya doğru kaldırdığı anda onbinlerce hatta belki yüzbinlerce insan da aynı şekilde karşılık veriyordu. Barut bateriye bir kez daha sertçe vurduğu anda ayaklarımın altındaki zeminin dahi titrediğini hissettim. Melih’in sesi daha da coşarak zihnimi doldurduğunda gözlerimi kapatarak pürüzsüzlüğünü iliklerime dek çekmeye çalıştım.
♫She’s crazy, but she’s mine
Damn I lose my mind
She’s dancing every night, singing sha-la-la-la-la
She likes to run from troubles in her high heels
She loves McDonald’s and she hates Beverly Hills
Wanna love her now, wanna love her now
I wanna, wanna make her, make her be my girl
Her heartless friends are on the floor
She loves to dance and fall asleep alone
Wanna love her now, wanna love her now
I wanna make her be my girl, baby
She’s crazy, but she’s mine
Damn I lose my mind
She’s dancing every night, singing sha-la-la-la-la
Crazy but she’s mine
Damn I lose my mind
Dancing every nigt, singing sha-la-la-la-la♫
☼☼☼
“Hocam! Hocam! Hocam!” Adımlarım olduğu yere çakılırken elimdeki dosyayı yanımdan geçen bir hemşireye uzatarak arkamdan gelen asistana baktım. Gözlerindeki korku tüylerimin ürpermesine neden olurken yanıma geldiği anda nefes dahi almayarak konuşmaya çalıştı. “A-Aras Hoca...” Devamını duymadan anında merdivenlere doğru koşmaya başladım. Göğsüme çöken ağrıyla birlikte aldığım nefesi ciğerlerime doldurmadan dışarı geri yolluyordum. Odanın kapısını kırarcasına açtığım anda içerideki asistan ve hemşirelerin irkilerek kenara çekildiğini görmek kıkırdamama sebep olsa da bunun için fırsatım yoktu. Aras’ın yüzü solgun ama rahattı. Dudakları hafif aralık ve göğsü yavaşça inip kalkıyordu. Gözlerim monitöre kilitlendi. Değerleri gayet normaldi. Elimi yavaşça omzuna bastırdığım anda gözlerini hafifçe araladı. Etrafta oluşan ölüm sessizliğinin ardından duyulan ilk ses boğazıma oturan hıçkırıklardı.
“Aras... Aras beni duyabiliyor musun?” Titreyen parmaklarım önlüğümün ceplerini yoklarken kapının sertçe duvara çarpmasıyla birlikte irkilsem de gözlerine bakmaya devam ettim. Işığa tepki veriyordu. Kalp atışı biraz daha hızlandığı anda etrafına bakınmaya çalıştı. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Beni ve arkamdaki herkesi tanıdığı anda usulca yukarı kıvrıldı dudakları. Hemşireler dışarı çıkarken bir tarafıma Ulaş ve diğer tarafıma ise Barut geçmişti. İkisi de dizlerinin üzerindeydi. Abilik içgüdüleri... Barut, Aras’tan otuz beş dakika ve Ulaş’tan on iki dakika büyüktü. Ulaş’sa, Aras’tan yirmi üç dakika büyük olsa dahi ona hiçbir zaman abilik tasladığı zamanları görmemiştim. Aras her zaman en büyük ya da en küçük kardeş gibi davranmıştı. Asla bir ortası olmamıştı. Gözleri etrafı taramaya devam ederken doğrulmaya çalıştı. Verilen ilaçların etkisiyle birlikte dinç ve enerjik hissediyor olmalıydı. Elimi yavaşça omzuna bastırarak yeniden yatması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Derin bir nefes verip kafasını yeniden yastığın üzerine bıraktı. “İyi olacaksın, hepimiz iyi olacağız.” Dudaklarında uyanan gülümsemeyle birlikte iki tarafımdaki Ulaş’a ve Barut’a baktım. Bir kolumu Ulaş’ın diğer kolumu ise Barut’un boynuna sardım. Ayaklarım yerden kesildiği anda omuzlarına vurmaya başlamış olmam Aras dahil onları da güldürmüştü. Islanan yanaklarımın fark edilmemesini umarak onları yalnız bırakıp dışarı doğru koştum. Korkmuştum, onu da kaybetmekten çok korkmuştum. Kapıyı ardımdan kapattığım anda sırtımı yaslayarak titrek bir nefes almaya çalıştım. Hasar yoktu. Hasar yoktu. Hasar yoktu. Dostlarımdan birini daha kaybetmeyecektim. Gözlerimden aşağı dökülen sevinç göz yaşlarıyla birlikte yavaş adımlarla acile doğru indim. Bugün nöbetim vardı ama aynı zamandaysa Barut ile birlikte yapmamız gereken bir konuşma vardı. Bu seferki bit görev için değildi. Dayımla konuşup aklımıza gelen bir planı ortaya atmıştık ve o da kabul ederek bize destek çıkmıştı. Faruk ve Melih’in arasındaki bağlantının tamamen kesilmesini beklemiştik bunu yapmak için. Barut beni desteklemese dahi onu dinlemeyeceğimi bildiği için yanımda durmaya devam etmişti. Telefonumdan gelen tanıdık melodiyle birlikte parmaklarım önlüğümün cebine doğru ilişti.
“Efendim Buğra?”
“Hazırlık neredeyse tamam sayılır, arkadaşlar da kamyonu yola koyuyorlar. Yani her şey tamam, siz ne durumdasınız?” Sesindeki samimiyet aramızdaki patron ve çalışan ilişkisini tamamen erittiğimize dair bana koca umutlar verirken gülüşümü görmediği için şanslıydım.
“Çıkıyoruz birazdan, yarın için başladınız mı peki?”
“Evet, evet başladık. İçerideki adamlarımız ifşa olmadı, topladıkları bilgileri getirmeye devam ediyorlar. Ama sen... Yani emin misin bunu yapmaktan?” Gözlerimi devirerek bıkkınlık dolu bir nefes verdim. Sesimi duymuş olmalıydı. “Tamam, tamam sormadım farzet. Ama eğer beklenmedik bir durum olursa emrinden çıkıp müdahale ederim, haberin olsun Duru Hanım.”
“Peki Buğra Beyciğim.” dedim yapmacık bir tavırla. “Ama beklenmedik bir durum olmayacak.” Birkaç dakikalık daha konuşmanın ve detayların ardından telefonu kapatarak bodrum kata doğru adımladım. Barut da muhtemelen birkaç dakika içinde hazırlanmış olurdu.
Dolaptan çıkardığım beyaz elbiseyi parmaklarımın arasına alarak kısa bir bakış attıktan hemen sonra üzerime geçirdim. Fildişi beyazında, ışığın her zerresini yakalayan saten bir kumaştan yapılmıştı. Parlaklığıyla hem masumiyeti hem de zerafeti içine saklıyordu. İpek gibi kaygan dokusuyla birlikte her hareketimin ardından tenimi okşarcasına süzülüyordu. İncececik askıları omuzlarımdan aşağı hafifçe düşerken, göğüs kısmı ise hafiften kalp şeklinde bir dekolteyla vücuduma oturmuştu. Bel hattında korsaj formunda daralan bir tasarım vardı; önden geçen ince iplerle sıkıca bağlanmış bu korsaj, belimin inceliğini ve bedenimin kıvrımlarını keskin bir şekilde sararak ustalıkla öne çıkarıyordu. Bağların arasında hafifçe toparlanan kumaş, elbiseye ihtişam ve zarafet katarken aynı zamanda eski zamanlardan fısıldanmış nostaljik bir dokunuş bırakıyordu. Yavaşça geriye doğru adımlayarak boydan görüntüsüne baktım. Etek kısmı yere kadar uzun ama sağ bacağında boylu boyunca uzanan vesur bir yırtmaç vardı. Yürüdükçe satenin akışıyla birlikte bacağımı okşayıp kenara çekilerek ortaya çıkarıyordu. Kumaşın parlaklığı tenimin ışıltısıyla keskin bir kontrast yaratmıştı. Boynumda sallanan kolyenin üzerinde takılı kaldı bakışlarım. Barut’un aldığı kolyeydi ve tek bir kere dahi çıkmamıştı boynumdan. Parmaklarım nazikçe üzernide gezindikten hemen sonra telefonumun çalmasıyla birlikte büyülü düşlerimden uyanmış ve saatin ne kadar geç olduğunu fark etmiştim. Ayakkabılarımı yere düşmeme çabası içinde hızlıca giymeye çalışırken bir yandan da aramayı cevaplamaya çalıştım.
“Geliyorum, bir saniye.”
“Acele etmene gerek yok güzelim, beklerim ben seni. Onlar da beklesin.” Dudaklarımda uyanan koca gülümsemeyle birlikte önceden yaptığım hafif makyajıma kısa bir düzeltme yaptım. Küpelerimi taktıktan hemen sonra koşar adımlarla merdivenlere yöneldim. Üzerime çarpan keskin bakışlar ve ağızları bir karış aşağı düşmüş insanlara gülüsmemekle yetindim.
“Hocam orada görüşürüz.” dedi Aslı.
“Yanınızdayız hocam.” diye devam etti Cancan.
“Bırakın da gitsin.” diyerek son noktayı koydu Kerem. Kapıdan hızla dışarı çıktığım anda gördüğüm arabayla birlikte derin bir nefes verdim. Siyah filmle kaplanan cam yavaşça aşağı indiği anda Barut da güneş gözlüğünü burnunun üzerine indirerek parlayan gözleriyle keskin bir bakış attı. Ela hareleri alev almışcasına bedenimin her zerresini gezdikten hemen sonra usul bir ıslık yükseldi dudaklarının arasından. Topuklu ayakkabılarım yerde usulca tıkırdarken aşağı inerek kapımı açtıktan hemen sonra girmeme izin vermeyerek elini kapının önüne doğru koydu. Gözlerim gözlerine çarptığı anda hissettiğim yoğun bakışlar parmak uçlarımdan başlayarak saç diplerime kadar titrememe neden olmuştu.
“Önce ücret.” Kollarımı göğsümde çaprazlayarak yavaşça üzerine doğru eğildim. Sıktığı parfümle birlikte burnuma çarpan temiz ve sıcak koku gözlerimi kapatarak kafamı boynuna gömerek saatlerce orada kalmama neden olacak kadar güzeldi. Bu isteğimi bastırmaya çalışarak aradan zaman geçtiğini fark ettiğim anda cevap vermekte fazla gecikmedim.
“Ödemeyi kredi kartıyla yaparız.” Anında cevap yapıştırıverdi.
“İsterseniz dokuz aylık taksite bölebiliriz.” Dudakları alayla yukarı kıvrıldığı anda aynı gülümseme bana da bulaşırken elini çekti ve ben arabaya bindikten hemen sonra kapıyı yavaş.a kapattı. Aradan bir dakika dahi geçmeden sürücü koltuğuna oturdu ve her zamankinin aksine normal bir hızla sürmeye başladı. Kaşlarım etkilenmiş bir şekilde yukarı kalkarken kafasını hafifçe çevirerek bana yandan bir bakış attı. Konuşma yapacağımız yere geldiğimiz anda aynı şekilde aşağı indi ve kapımı açtı. Elini uzattığı anda yavaşça tutarak kalktım ve kapıyı kapatmasına izin verdim. Yapay zekâ komutaya geçtiği anda araç yavaş bir hızla yanımızdan uzaklaşarak kendine bir park yeri aramaya başlamıştı bile. Gece yarısına yalnızca bir buçuk saat vardı. Merdivenlerin önüne geldiğimiz anda kravatını hafifçe gevşettikten hemen sonra giydiği takımın ceketini omuzlarından aşağı indirerek bacaklarımın önüne doğru uzattı. Kalabalıktan yükselen uğultuya aldırmayarak benimle aynı adımlar eşliğinde kamyonun üzerine çıktı. Uzatılan mikrofonlardan birini bana doğru uzattığı anda önce kalabalığa daha sonraysa ekiptekilere kısa birer bakış attım. Bugün büyük bir gündü. Ya ölecektik ya da her şeyi öğrenecektik.
“Umarım hepiniz iyisinizdir.” diye başladım konuşmama. Kalablıktan yükselen neşeli seslere bakılırsa herkes iyi sayılırdı. “Başlattığımız savaşın ardından neredeyse yedi ay geçti. Bu süreçte bize verdiğiniz desteklerle birlikte dünyadaki on sekiz ülkenin on dördüne sesimizi duyurmayı başardık ve bunun için size minnettarız. Günler içinde milyonlarca ve aylar içinde milyarlarca destek geldi platformumuza. Hepinize cevap veremesek dahi bir çoğunuzla geceler boyu sohbetler edip dertleştiğimiz günler oldu. Her hafta bu kamyonun üzerine çıktık ve siz de her hafta bizim yanımıza gelerek destekler verdiniz. Siz olmasaydınız biz de olamazdık. O yüzden hepinize teşekkür ederek başlamak istiyorum.” Kulaklarıma dolan alkış ve ıslık sesleriyle birlikte kalabalığın ve bizim üzerimizde artan dron sayısı çoğalsa da kimsenin bunu umursadığı söylenemezdi. Çünkü dayanışmalarımız sonucunda bazı yasaklarının kalkması için net adımlar atmış ve hedeflerimizin birkaçına ulaşmıştık. Elimi yavaşça havaya kaldırdığım anda kalabalığın sesi aniden kesilirken gözlerim bir anlığına Barut’a kaysa da devam etmeme izin verdi. “Bugün biliyorsunuz ki 12 Nisan, büyük gün. Buradan ayrıldıktan hemen sonra meclisin yanındaki binada Faruk Karasu ve on iki adamıyla düzenlediğimiz yemekli bir toplantı var. Aslında her şey bu toplantıdan çıkacak olan sonuca bağlı. Eğer bir anlaşmaya varabilirsek bunu sizinle paylaşacağız. Şayet varamazsak iki tarafın savaşı daha da büyüyecek.” Ben elimdeki mikrofonu yavaşça aşağı indirdiğim anda hafif bir öksürük yayılmıştı kalabalığın arasına. Duyulan kıkırtılara aynı gülümsemeyle karşılık verdikten hemen sonra bu sefer Barut başlamıştı konuşmasına.
“Benim söyleyecek çok fazla bir şeyim yok. Yalnızca Duru’ya destek olmak için kamyonun üzerine çıkıyorum ve biliyorsunuz ki her ne söylerse söylesin bir adım gerisinde ben varım. Her çıktığımda söylerim bir kere daha söylüyorum; eğer bu görevler, dayanışmalar ve başlattığımız ulusal savaş esnasında saçının teline zarar gelirse okuduğunuz kitaplardaki Faruk Karasu Dönemi’ni kitaplardan siler ve adını tahmin dahi edemeyeceğiniz dönemler eklerim. Bunu tabii ki size hitaben değil malum kişilere hitaben söylüyorum. Duru’nun arkasından karşılarına geçmemi istemediklerini de biliyorum. Gideceğimiz yerde toplantı masasında oturan kişi yalnızca Duru olacak. Masaya oturmamı isteseniz de bunu yapmamakta kararlıyım. Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına aşığım çünkü. Teşekkürler.” Kafasını hafifçe aşağı eğip kalabalığa hafif bir selam verdikten hemen sonra mikrofonu yanında bekleyen Günay’a doğru uzattı. Ben genelde Buğra ile iletişim içerisindeyken o ise Günay ile iletişim içerisindeydi.
Dayımın ön safhada güvendiği iki adamı vardı: Buğra ve Günay. Onların arkasındaysa hayal edemeyeceğimiz kadar büyük bir sistem kuruluydu. Kamyonun üzerinden yavaşça indiğimizde etrafımıza doluşan korumalarla birlikte pek uzak bir yerde olmayan arabamıza doğru adımladık. Barut parmaklarını tıpkı benimkiler için yaratılmışcasına parmaklarımın arasına geçirdiğinde usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Yapay zekanın komutasındaki araba yarı yola bizi karşıladığı anda birkaç adım geriye çekildi Buğra. Hemen ardından etrafına kısa bir bakış atarak kulağıma doğru eğildi.
“Hemen arkanızdayız Duru Hanım.”
“Olmaz, aramızdaki mesafe dört adımlık olmalı hatta adım attığınız ayakkabı da 42 numara olsun ve tam yirmi derece solumuzda olmalısınız.” Dalga geçtiğimi fark ettiği anda gülümseyerek yeniden doğrulduğunda kapım açılmış ve koltuğuma yerleşmiştim. Barut yeniden sürücü koltuğuna geçtiği anda göğsümün ortasında keskin bir baskı çökmüştü. Bu görevi planlayan bendim ve hiçbir şeyin aksamaması gerekiyordu. Her şeyin tıkırında işlemesi gerekiyordu ve eve zaferle dönmeliydik. Ekiptekilere bunu başarabileceğimize dair sözler vermiştim ve bana güveniyorlardı. Bize güveniyorlardı. Üstelik böyle düşünen yalnızca onlar değildi. Tüm İstanbul yanımızdaydı, tüm dünya yanımızdaydı. Aradan geçen dakikalar sonucunda Barut’un frene basmasıyla birlikte kendimden emin bir nefes aldım. Kapıyı yavaşça açtığım anda üzerime doğru eğilerek yeniden kapattı. Kapılar anında kilitlenirken aramızda kalan mesafe neredeyse sıfırlanmak üzereydi.
“Eğer sana karşı herhangi bir saygısızlık yapmaya cesaret ederlerse sikerim ortalığı biliyorsun değil mi?” Gözleri gözlerimin tam içine odaklanırken konuşma yetimi tamamen kaybetmiş gibiydim. Yüzümdeki gülümsemeyle birlikte dudaklarım hafifçe çenesine çarptığı anda gülüşünden öptüğümü hayal ettim.
“Zaten hemen karşımda olacaksın, ben sana işaret veririm.”Kafasını sallayarak hafifçe geri çekildiği anda kapı açılmış ve derin bir nefes vererek kendimden emin adımlarla aşağı inmiştim. Ayakkabılarım zemine çarptığı anda çıkan topuk seslerinden nefis bir güç alarak ileri doğru adımladım. İki tarafıma, bir adım arkamdan başlayarak onlarca koruma dizilmişti. Peşimden geldikleri anda kapının önündeki koruma anında kenara doğru çekilereke ellerini önünde kenetlemişti. Kapının önüneki kırmızı lazer ışıkları korumaların ceplerindeki metal eşyaları tararken bense hiçbir uyarı sesi duymadım. Sorgusuz sualsiz, aranmadan kapıdan geçtim. Zaten buraya adım atanlardan biri bile cesaret edip önümde durmaya kalkmazdı. Adımlarımın hemen bir adım gerisinde, sağ tarafımda belirsen cüsseyle birlikte kafamı çevirmeden gelenin Barut olduğunu anladım. Dudaklarımda uyanan sinsi gülüşü saklamaya çalıştım. Ayakkabımın uzaktan dahi duyulması için adımlarımı kendimden emin ve zemini kıracakmışcasına atıyordum. Merdivenlerden yukarı çıkarkense belimde hissettiğim elle birlikte rahatlayarak derin bir nefes verdim. Duygularını sakla. İnsanlar senden korksun. Duygularını sakla. İnsanlar senden korksun. Duygularını sakla. İnsanlar senden korksun. Benim istediğim tam olarak buydu ve bunu yıllar önce öğrenmiştim. Yukarı çıktığımız anda Barut parmaklarımı bıraktı ve adımlarını hızlandırarak masanın hafifçe gerisine doğru ilerledi.
Salonun içi ilk bakışta bir ziyafet masası gibi görünse de her ayrıntısı güç diye bağırıyordu; ama bense intikam. Masaların üstü cam değil, ışığı içine hapseden dijital bir yüzeyle kaplanmıştı. Parmak ucu değdiğinde muhtemelen menüler, anlaşma belgeleri ya da grafiklere benzer şeyler akıyor olmalıydı. Ortalarında ise sahte olmayan ama bir o kadar da gerçek dışı alevler yanıyordu. Koyulan kristal şamdan sanki karanlığı bir nebze de olsa aydınlatmak ister gibi mavi bir ışık yansıtıyordu. Gölgelerse net ve keskindi. Tavanda siyah paneller vardı; kimse bakmamış olsa da yüzümü taradıklarını, duygularımı ve hareketlerimi anlamaya çalıştıklarını hatta kalp atışlarımı dahi ölçtüklerini biliyordum. Aşağıda olanlar yalnlızca minik güç oyunlarından ibaretti. Duvardaki hologramlarda akıp giden videolar, kodlar, haritalar vardı ve hemen diğer tarafta ise onlarca kamera görüntüsü vardı. Her bir koridor sanki onlarca kamerayla görüntüleniyor gibiydi. Kamera görüntülerini göz ucuyla izlemeye kalktığım anda gözüme çarpan ayrıntılarla birlikte bakışlarımı anında diğer tarafa doğru çevirdim. Yalnızca ben değil, içerideki herkes izleniyor ve kaydediliyordu. Duruşumu dikleştirerek masaya adımladığım anda korumalarım da arkamdan aynı anda adımlamaya başlamıştı. Zeminde yankılanan tıkırtılarla birlikte onlarınki bir marş gibi çarpıyordu kulağa. Loş ışıkların altında yürürken Faruk ve adamları tek sıra hâlinde birer boncuk gibi dizilmişti karşıma. Yapmam gereken şey benim için ayrılmış yere oturmadan önce her birinin dostça elini sıkmaktı. Yanlarına vardığım anda önümde toplam on iki el uzanmıştı. Yüzlerine ya da ellerine tek bir an bile bakmayarak önlerinden ilerlediğim anda ellerini aynı şekilde yavaş yavaş indirmekle yetinebilmişlerdi.
Yüzümdeki sinsi gülümseme neredeyse iki katına çıkarken elini sıkmadığım içim köpüren ilk kişilerden birisi kesinlikle Faruk olmuştu. Kulakları hissettiği sinirle birer domates misali kızarırken parmaklarımı zarifçe masanın üzerindeki şarap bardaklarından birine dolayarak bir yudum aldım. Çok geçmeden bir bacağımı diğerinin üzerine atarak tabağıma koyulan yemeği yemeye başladım. Bunu ilk yapan ben olmalıydım. Yaptığım planın işlemesi gerekiyordu. Nereye oturacağımdan haberdar olmadığım için kaşıkların, çatalların ve bıçakların her birine zehir sürmelerini istemiştim ve aynı aletleri bende kullanıyordum. Gözlerimdeki hırçın parıltıda takılı kalan gözleri umursamayarak yemeye devam ettiğimde herkes yerlerine dağılarak tıpkı benim yaptığım gibi yemeklerini yemeye başlamışlardı.
“Bu yaptığınız saygısızlık değil miydi Duru Hanım?” Adını dahi bilmediğim bir adamın konuşması neredeyse umurumda dahi olmamıştı. Elimdeki keskin bıçağa minik bir bakış atarak üzerinden parlayan yeşil irislerimin tam içine baktım. Ucunu hafifçe tabağa sürdüğüm anda ben dışında herkesin yüzleri ekşimişti. Yeni bir parça kesip ağzıma attıktan hemen sonra “Yaptığım tam anlamıyla size layık olan saygıydı. Ben saygızılık etmem, hak ettiğiniz kadar saygı gösteririm.” Hemen ardından duyulan hafif öksürükle birlikte gözlerim bu sefer sol tarafımda oturan genç bir adama kaydı. Masanın başındaydım ve tam karşımdaysa Faruk vardı. Diğer adamların tamamı orta kısımlara beşer beşer dizilmişti.
“Buraya bir anlaşma yapmak için geldik, ortamı kızdırmayalım lütfen. Duru Hanım siz de-”
“Kendi kararlarımı kendim veriyorum Levent Bey.” Bardağımı yeniden dudaklarıma yaklaştırdığım anda yediği lafla birlikte kafasını sallayarak yemeğini yemeye devam etti. Aradan geçen dakikalar sonucunda Barut’a kaydı gözlerim. Kimsenin fark etmemesini umarak işaretini beklediğim anda birlikte kararlaştırdığımız şekilde parmaklarını ensesinde gezdirerek duruşunu dikleştirdi. Elimdeki bıçağı ve çatalı sert bir şekilde tabağın üzerine bıraktığım anda etrafımdaki adamların tamamı irkilerek gözlerini bana dikmişti. Gelen metal sesle birlikte içlerinden birinin çatalını yere düşürdüğünü fark ederek gülümsedim.
“Ben alırım.” Yavaşça aşağı doğru eğilerek parmaklarımı Barut’un masanın altına bıraktığı tuşu bulmak için pürüzüsüz zeminde gezdirmeye başladım. Gelen klik sesini çatalın sesiyle saklamaya çalışarak yeniden doğrulduğumda çatalı masanın üzerine bırakarak kadehimi yeniden elime aldım. “Başlayın, dinliyorum.” Söz giren ilk kişi tahmin ettiğim üzere Faruk olmuştu. Sandalyesi bizimkilerin aksine biraz daha yüksekti. Kravatını hafifçe çekiştirerek başladı konuşmasına.
“Yaptığınız direnişle birlikte ülkemize çok büyük sorunlara yol açtığınızın farkındasınızdır umarım Duru Hanım. Yaptığımız tüm ticaretler neredeyse battı, ülke sefalet içinde sürünmemek için direniyor. Daha ne kadar devam etmeyi planlıyorsunuz? Artık insanları kandırmayı bırakın ve her şeyi itiraf edin. Eğer suçunuzu kabul ederseniz idam cezanızı-”
“Kes sesini!” Parmaklarımın arasındaki bıçağı aynı şekilde tabağın üzerinde gezdirmeye başladığım anda avuçlarını bir kez daha kulaklarına bastırmışlardı. “Birincisi Faruk Karasu ülkeyi bu hâle ben değil sen getirdin ve ikincisi ölene dek devam etmeyi planlıyorum, emin ol ölmüş olsam da benden kurtulamayacaksın. Üçüncüsü insanları kandırmıyorum ve her şeyi kanıtlarıyla koyuyorum ortaya, biliyorsun annem ve babam da öyle yapardı.” Korumalardan gelen kıkırtılarla birlikte sinsi bir gülümseme yayıldı dudaklarıma ama anında sönüverdi. “Dördüncüsü idam cezası vermen için yaptığım şeylerin halka zarar vermesi gerekiyor. Kendi çıkarlarını kullanarak bana ve ekibime idam cezası vermiş olman bizim öleceğimiz anlamına gelmiyor. Aksine aldığımız her nefesi senin gıcığına daha derin çekiyoruz ciğerlerimize, buna emin olarak al nefeslerini. Aldığın son nefes, yediğin son yemek gibi yaşa.” Gözlerim önündeki tabağa kaydığı anda kafasını hafifçe iki yana doğru yatırarak boynunu çıtlattım.
“Bir saniye, yemeklerin içinde herhangi bir şey var mı?”
“Hayır.” dedim anında. “Yemeden önce korumalarınıza zaten yedirdiniz. Kaşıklarını zaten atmamışlardır, isterseniz söyleyin bir daha yesinler ama zaten çoktan yediniz.”
“O haklı.” diye bir ses geldi arkasında duran adamlardan. “Yemeklerden yedik ve kendimizi kötü hissetmiyoruz.” Kafasını hafifçe öne eğerek ensesini kaşıdığı anda bizden biri olduğunu anlayarak oturduğum yerde iyice rahatlamaya başlamıştım. Anlaşılan toplantımız beklediğimden çok daha uzun sürecekti. Gelen bildirimle birlikte mesajlarımın kontrol edildiğini hatırlattım kendime. Gözlerim ekrandaki harfleri seçtiği anda duygularımı dizginlemeye çalışmak bir hayli zor olmuştu benim için.
Altuğ: Acile geldim ben, nöbetini devraldım. Yerine imza da attım.
Yani bu panzehri korumalarımdan birine teslim ettiği anlamına geliyordu. Barut’un parmağını kulaklığa bastırdığını fark ettiği anda ayaklanarak Barut’un yanına doğru adımladı Faruk. Yüzündeki duvar gibi ifade bir anlık dahi yumuşamamıştı Barut’un. Ellerini arkasında birleştirmişti ve zerresini dahi kıpırdatmadı. Yaptığı tek şey nefes almak ve gözlerini kırpmaktı. Faruk’un dudaklarında zehirli bir gülümseme yükseldi.
“Babanı tanımamazlıktan mı geliyorsun?” Cevap yalnızca huzursuz bir sessizlikten ve kesik nefes seslerinden ibaretti. Bir süre daha Barut’a dikti büyülü gözlerini. Cevap alamadığını anlayarak yeniden sandalyesine ilerlediği anda gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmaya başlamıştım.
“Görev başındayken iletişim kurmaz.”
“Fark ettim Duru Hanım.” Kafamı sallayıp dudaklarımdaki yapmacık gülümsemeyle birlikte yavaşça yerimden kalktım. Lavaboya gideceğimi düşündükleri için rahatlardı, bense beni izlediklerini bildiğim için rahattım. Adımlarımı yere sertçe vurarak, kendimden emin adımlarla birlikte içeri girdiğim anda arkamdan Barut’un girdiğini fark ederek hafifçe kaşlarımı çattım. Gözünün önündeki hologram yavaşça kalktı ve kulaklığını çıkararak mermer tezgahın üzerine bıraktı.
“Kadınlar tuvaletinde olduğunun farkında mısın?” Parmaklarını yavaşça belime sardığı anda aynı şekilde boynuna dolanmıştı parmaklarım.
“Farkındayım, küçüklüğümden beri ne yaptığınızı merak etmişimdir.”
“Sı-”
“Şşt.” Kulaklarıma çarpan alaylı kahkahayla birlikte parmaklarımı boynundan indirdim ve gözlerim anında aynaya kaydı. “Duymuyorlar ya da izlemiyorlar, yapay zekâyla oluşturulmuş sahte bir görüntümüzü koydu Miray ve arkadada muhtemelen müzik sesi var. Sen iyi misin, kötü hissediyor musun?” Kısa bir an duraksayarak duygularımı yokladım ve kafamı hafifçe iki yana salladım.
“Hayır.” diye cevapladım sorusunu. “Henüz etki etmedi.” Rahatlarcasına derin bir nefes verdiği anda dudaklarımdaki tebessümü saklamaya çalıştım. Toplantıyı bana sordukları konuları konuşmak için ayarlamamıştım. Benim sıramdı. Verdiğim işaretle birlikte krem rengi mermerin üzerine bıraktığı kulaklığı yeniden takarak adımlarımın peşinden ilerledi. Yerime yeniden oturur oturmaz eşyalarımın yerinde olup olmadığını kontrol ettim. Çantamı yavaşça parmaklarımın arasına alarak üzerini boyayla kapladığım minik metal paneline baktım. Üzeri soyulmuştu. Duygularımı dizginlemeye çalışarak aynaya kısa bir bakış attıktan hemen sonra yeniden üzerime odaklanan bakışlara döndüm.
“Size bir teklifim var, bu toplantıyı onun için ayarladım.” Oturuşlar anında dikleşirken bense jest ve mimiklerimi kullanarak hepsini ikna etmek adına hafifçe öne doğru eğildim.
“Sizi dinliyoruz Duru Hanım.” dedi sağ tarafımda oturan adamlardan birisi. Gözleri bir anlığına Faruk’a ve diğerlerine kaydı.
“Bu teklifi sizin kalkınmanız için değil, insanlığın tükenmemesi için yapıyorum. Şehirlerde enerji kaynaklarının kullanım sıkıntısı giderek büyüyor ve bunun tek nedeniyse yapay bir ekosistemin oluşturulması. Yapay yağmurlar ağaçları neredeyse üç katına, dört katına kadar büyüttü ve neredeyse aylar önce yemyeşil olan ormanlık alanlar şimdi kurak otlarla dolu. Enerji için köklerinden gelen mineralleri kullandınız.” Yüzlerine çarptığım gerçekle birlikte hepsinin bakışları birbirinin yüzünde gezinmeye başlarken konuşmalarına fırsat dahi vermeden devam etmeye çalıştım. Mideme oturan keskin yanma hissi kaşlarımın bir anlığına çatılmasına neden olmuştu. Duygularını gizle. Duygularını gizle.
“Hastaneler, veri merkezleri ve stratejik noktalar kesintilere açık. Güneş panelleri ve küçük rüzgâr tribünlerini sırf görünüşleri bozulmasın diye evlerin çatısından kaldırdınız ama bunu terk edilmiş binalara ve gökdelenlerin çatılarına yapabiliriz.” Aldığım kesik nefeslerin düzelmesini beklediğimi belli etmemeye çalışarak onay arayan bir bakış atmaya çalıştım etrafımdaki herkese. Çıt dahi çıkmadığı anda “Acil durumlarda bataryalar ve yapay zekâ destekli sistemler devreye girecek. Enerji dağıtımını ağlar üzerinden ve komuta merkezlerinden yapabiliriz. Birkaç noktaya enerjiyi depolaması için paneller yerleştirip enerji kaybını azaltabiliriz. Bu sayede minimal yatırımla enerji tasarrufu elde etmiş olursunuz.” Asıl amacımın bu olmadığını biliyorlar mıydı? Yaptığım tek şey çıkacak olan çatışmalara ve başlattığımız savaşa karşı insanların zor durumlar yaşamaması için onlara güvenilir yollardan enerji sağlamaktı. Ayrıca şehrin hastane ve veri merkezlerini güvenlik altında tutmamız gerekiyordu. Çok fazla yaralı olacaktı ve verilerimize saldırılar düzenlenecekti. Midemdeki yanma hissi kafamı aşağı eğerek kusmak istememe neden olurken cenin pozisyonu almaya başladığımı fark ederek oturuşumu dikleştirmeye çalıştım. Yüzümdeki sinsi gülümseme silinmemek için adeta can çekişiyordu.
“Güzel bir proje fakat bunu yapmak için yeterli yatırımınız var mı Duru Hanım?”
“Projeyi kabul ederseniz eğer %55’i ben ve ekibim tarafından karşılanacak ve geri kalan %45’lik kısımlarsa sizin maaşlarınızdan kesilecek.”
“Güzel.” dedi ortada oturan adamlardan bir tanesi.
“Ben de beğendim.” diyerek fikrini belirtti benden birkaç yaş büyük duran esmer bir adam.
Elindeki bardağı titreyen parmaklarının arasında iyice sıkarken “Onaylayanlar?” diye sordu Faruk. Masadaki tüm eller havaya kalktığı anda zafer dolu bir gülümseme uyandı dudaklarımda. Onlara göre gayet cazip bir teklifti. Ama benim amacım kesinlikle çok daha fazlasıydı. Veri kontrol sistemi tamamıyla Altay’ın ve Miray’ın kontrollerinde olacak ve böylece ülkenin her grafiğine, her detayına anında ulaşabilecektik. Elimi hafifçe havaya kaldırıp küçük bir işaret vererek Buğra’yı yanıma çağırdım.
“Elindeki dosyayı masadaki herkese gönderir misin?”
“Tabii Duru Hanım.” Herkesin parmakları masanın üzerindeki panelde gezindiği anda gözler şaşkınca açılmış ve hayretler içinde bana doğru kaymıştı.
“Bu dosya Fransızca.” Yapmacık bir şekilde kaşlarımı çatarken elimi mideme bastırarak acımı dindirmeye çalıştım.
“Türkçe olması gerekiyor.” Gözlerim Barut’a kaydığı anda sırasının geldiğini anladı. Dudaklarındaki minik tebessümü saklamaya çalışırken elimi sallayarak yanıma çağırdığım anda kravatını aşağı doğru çekerek hafif.e gevşetti ve kulağıma doğru herkesin duyabileceği bir sesle konuşmaya başladı.
“Sizi dinliyorum.”
“Bize anlaşmanın maddelerini okur musun?”
“Tabii.” Kafasını sallayarak bir elini masaya doğru bastırdı. Gözleri panelin üzerine odaklanırken boşta kalan eli karnımın üzerine bastırmaya çalıştığım elimin üzerinde duraksadı. Aslında okuduğu metin gerçek anlaşma metni yerine yalnızca türkçesini ezberlediği küçük bir paragraftı. Anlaşmanın asıl maddeleri imzalar atıldıktan sonra Miray ve Altay tarafından düzenlenilerek panellere aktarılacaktı. Bu yaptığımızın gerçek bir suç olduğu masadaki herkes tarafından anlaşılacak olsa dahi imzalardan sonra pek de umurumda olduğu söylenemezdi. Boğazındaki yumruyu hafifçe öksürerek geçirmeye çalışırken kısa bir an duraksayarak ezberlediği paragrafa sanki panelden okuyormuşcasına devam etti. Parmaklarının elimin üzerinden inerek bacağıma kaydığını hissettiğim anda duraksadım. Ne yapmaya çalışıyordu bu herif? Ben burada midemin yanmaya başladığını anlatmaya çalışırken onun tek derdi bana dokunmak mıydı? Tırnaklarımı sertçe elinin üzerine bastırdığım anda hafifçe öksürerek bardağıma uzandı. İçeceği yavaşça kafasına diktikten hemen sonra parmakları yeniden bacağımın üzerinde gezinmeye başladı. Parmaklarının değdiği her zerrem alevler içinde yanıyor ve tenimi cayır cayır yakıyordu. Gözlerimi kapatarak elimi parmaklarının üzerine atıp bastırmamak için dudaklarımı dişlemeye başlamıştım. Parmaklarının ucunda yanan alev bedenimi titretiyor ve midemdeki acıyı baskılıyordu. Saçlarımı geriye doğru savurarak bedenimin sıcaklığını üzerimden atma çabaları içindeydim. Usul usul daireler çizmeye ve tenimde doğal bir dalgayla süzülmeye devam etti. Zehirden dolayı o kadar terlemiştim ki saçlarım enseme yapışmaya başlamıştı. Diğerlerinin de benden pek bir farkı olmadığını anladığım anda planımın tıkır tıkır işlediğini anlayarak dudaklarımdaki gülümsemeyi bastırmaya çalıştım. Tamamını eksiksiz bir şekilde okuduktan hemen sonra bunu başardığı için egosunu tatmin ederek gülümsemekle yetindi Barut. Hemen ardından boynuma kondurduğu hafif buseye karşı yerine yeniden döndüğü anda yüzü az önceki kadar net ve soğuk bir hâl almıştı. Rolüne fena giriyordu. Taktığı maskelerin düştüğünü anlamak dahi zordu.
“Onaylıyorum.” Duyduğum sesle birlikte adamlardan birkaçı aynı anda parmaklarını panelin üzerine bastırdığı anda hologramlar yeniden kapanmış ve benim işimse burada sona ermişti. Korumalarından birini yanına çağırarak birkaç soru sordu Faruk. Adam bakışlarını bana dikmemeye çalışarak verebildiği en mantıklı cevapları vermeye çalışmıştı. Çok geçmeden salondaki tüm pencereler açılmış ve bardaktaki içeceklerin yerini buzlu sular almıştı. Artık gitmek istiyordum. Beynim neredeyse oyun hamuru olmak üzereydi. Garsonlardan biri aynı tepkileri Barut’un da verdiğini düşünerek ona da soğuk bir meyve suyu ikram etmişti. Barut kafasını sallayarak bardağı parmaklarının arasına aldı. Telefonumun çalmasıyla birlikte gözlerim ekrandaki bulanık harfleri seçmekte zorlansa da kim olduğunu biliyormuş gibi açarak telefonu kulağıma dayadım.
“Efendim?”
“Hocam müsait misiniz?” Özgür’dü. Dinlendiğimizi bildiği için bu şekilde konuşmasını ona ben söylemiştim. Bu görevi ona verirken ağzını sıkı tutabileceğinden her ne kadar emin olmasam da bunu başarmıştı. İçimden ettiğim tebrikleri sonraya saklamaya çalışarak meraklanmış bir ses tınısı kullanmaya çalıştım.
“Evet, evet ne oldu?” dedim parmaklarım midemi söküp dışarı atmak isterken.
“Hocam acile bir hasta geldi, size sormam gereken şeyler var da.” Yerimden yavaşça kalktığım anda bunun gerçek olduğunu düşünerek kafalarını sallamış ve yanlarından uzaklaşmama izin vermişlerdi. Benim cevap vermediğimi fark ettiği anda anda bir gelen zeki bir hareketle devam etti Özgür. “22 yaşında erkek hasta sağ göğüs bölgesinde darbe sonrası şiddetli ağrı ve nefes darlığı mevcut. Birkaç kez öksürük sonrası kanlı balgam gelmiş. Sağ tarafta pnömotoraks-”
“Özgür tamam.” Derin bir nefes verdiği anda elimi yavaşça duvara bastırarak dengemi korumaya çalıştım. Duygularını sakla. Duygularını sakla. Bir ayağımı hafifçe öne doğru atarak sanki mükemmel bir duruş sergilercesine poz kesmeye çalışırken Özgür’ün titreyen sesi çarpmıştı kulaklarıma.
“Kötü...” diyebildi yalnızca. “Çok kötü şeyler oldu.”
“Söyle Özgür, hasta nasıl?” Beni duyabilirlerdi ama onu duymaları imkânsızdı. Gelen titrek nefesle birlikte bacaklarımın titrediğini hissettim.
“Birisi panzehri çalmış.” Duyduğum cümle aldığım nefesin göğsümde düğümlenmesine sebep olurken telefonumun parmaklarımın arasından düşmediği için şanslı olduğumu hissettim. Panzehrin çalınması demek ölüm demekti. Panzehrin çalınması demek başarısızlık demekti. Panzehrin çalınması demek eksiğiz demekti. Panzehrin çalınması demek içimizde bir hain var demekti.
