11. bölüm · MASKELERİN ARDINDA

Bölüm 11 "Kurtaramadım, söz vermiştim. Ebelemece oynayacağımıza dair söz vermiştim."

Eylül Sütoluk

Bölümler
1 Bölüm 1 "Eğer birinin etrafında dönüyorsam o kişi benim avımdır." 2 Bölüm 2 "Ömrümün sonuna kadar, aldığım her nefeste yaptığım o şeyden gurur duyacağım." 3 Bölüm 3 "İnmeyi planlıyor musun Ay Tenli Kadın?" 4 Bölüm 4 "Duru'yu benim ekibime ver." 5 Bölüm 5 "Yalnızca bir kere bile olsa güven bana. Ölümden korkuyor olsam dahi yolunda ölmek için en önde ben yürürüm." 6 Bölüm 6 "Kasırga ateşse ben benzin olurum ve sen kendine yanık kremi arayacak vakit dahi bulamadan küle dönersin." 7 Bölüm 7 "Diz çökmemize engel oluyorum." 8 Bölüm 8 "Kasırga'nın sen olduğunu biliyorum." 9 Bölüm 9 "Eğer hisselerini bana devretmezsen yakınında olan herkesi kaybedersin Duru Ceylin Öztürk." 10 Bölüm 11 "Haklısın, seni öpmek istememin sebebi onu kıskandırmak değil, yalnızca seni öpmek istemem." 11 Bölüm 11 "Kurtaramadım, söz vermiştim. Ebelemece oynayacağımıza dair söz vermiştim." 12 Bölüm 12 "Her asker vatanını korur, Ay Tenli Kadın." 13 Bölüm 13 "Hangi pencere senin?" 14 Bölüm 14 "Yerinde durmayan şeyleri de kontrol edecek misin?" 15 Bölüm 15 "Hangi çiçeklere daha uzun baktığını söylememi istedi." 16 Bölüm 16 "Sağlam olan tek şeyin dişlerim olduğunu mu düşünüyorsun?" 17 Bölüm 17 "Biraz kıskanmak kimseye zarar vermez." 18 Bölüm 18 "Kalbimden çıkan dumanın gözlerine değmesi sadece." 19 Bölüm 19 "Erkekler iyi dövüşür ama kadınlar iyi savaşçılardır." 20 Bölüm 20 "Hayır, ben çıkaracağım." 21 Bölüm 21 "Masayı tek başına devirip üzerinden dengesini kaybetmeden yürüyebilecek bir kadına âşığım çünkü." 22 Bölüm 22 "Eğer ona dokunmaya cüret edersen sen yaşama şansını, bense cennete girme şansımı kaybederim!" 23 Bölüm 23 "Bir kadın her kadın demek çünkü." 24 Bölüm 24 "Eğer bir saniye dahi senden başkasına bakarsam cehennem farz olsun bana, Ay Tenli Kadın." 25 Bölüm 25 "Sevmeyi öğrettiler bana sadece, delicesine sevmeyi..." 26 Bölüm 26 "Az önce resmen benim oldun farkında mısın?" 27 Bölüm 27 "Sadece karanlığın içindeki aydınlığı bulana kadar dayan." 28 Bölüm 28 "Onlara yapma, lütfen... Onlara zarar verme, yalnızca bana yap. Do-Dokunma onlara..." 29 Bölüm 29 "Senin adını sayıklayarak defalarca kez ağladı, sen hiç birinde yoktun." 30 Bölüm 30 -FİNAL-

Hani olur da karanlık bir odanın içine hapsedilmiş gibi hissedersiniz ve gözlerinizi daha çok açmaya çalışsanız dahi her yer karanlık olmaya devam eder ya, tam olarak öyleydi. Etrafta uğultular vardı ama odada kimse yoktu. Bedenimin sarsıldığını hissetsem dahi ne tek bir kelime çıkıyordu dudaklarımdan ne de tek bir parmağımı oynatabiliyordum. Göz bebeklerimin büyüdüğünü hissettim. Maskemin üzerinden yanaklarımda hissettiğim sıcak baskı seslerin uğuldayışını artırmıştı. Kafamı çevirmeye çalışıyordu birisi. Bedenimi sarsıyordu ve sanırım kendime gelmemi söylüyordu. Gözlerine bakmamı söylüyordu.

“Bana bak, çık oradan. Ben buradayım.” Dengem sarsılmaya devam etti. Yanaklarımda hissettiğim baskı artarken gözlerimin karanlığa alışmaya başladığını hissettim. Etrafta gölgeler vardı herşey bulanıktı. Kendimi bir çöp torbasından farksız hissediyordum. “Buradasın, duyuyorsun beni.” Vücudumun irkilmesiyle birlikte odadan ani bir şekilde çıktığımı hissettim. Sesler artmaya başlıyordu. Başımın ağrısı geçmemiş olsa dahi artık insanları gölgesiz bir şekilde görebiliyordum. Tamamen kendime geldiğimde fark ettiğim tek şey Fırtına’nın endişe dolu bakışlarıydı. Bunu bu kadar kolay anlayabilmenin hoşuma gitmediğini söyleyemezdim. Gözlerime tekrar bakarken kısa bir an duraksayıp derin bir nefes verdi.

“Ne oldu az önce?”
“Beynimi siktin, yani biraz.” Birkaç saniye duraksadım. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Hatırladığım tek şey aniden başıma saplanan ağrı ve dengemi kaybediyor oluşumdu. Kaşlarım anlamsız bir şekilde çatılırken kalbimin gereğinden çok daha fazla hızlı attığını fark ettim. “Şef yanına gelmemizi söyledi, o sana anlatır. Şimdilik yanımdan ayrılma ve başının ağrıdığını hissettiğin anda söyle bana tamam mı?” Derin bir nefes verip anlamsız bakışlarla kafamı sallarken adımları bu sefer önümde ya da yanımda değil arkamdaydı. İçimde gezinen ılık his tepeden tırnağa vücudumu sarıyordu. Attığım her adımda yer kabuğuna savaş açmışım gibi hissediyordum.
“Bir saniye, ben dayımın nerede olduğunu bilmediğim hâlde neden önde yürüyorum?” Adımlarım durdu. Olduğum yerde kafamı çevirip Fırtına’ya baktığımda yüzünde her zamanki gibi ukala bir sırıtış yerine şefkatli bir tebessüm oluşmuştu. Tek bir adımla yanıma geldi ve yürümeye devam etmemi söylercesine elini hafifçe belime yerleştirip öne doğru itti. Sanırım onun kaldığı eve gidiyorduk. Yaptığı edebiyattan anlamam gereken şey buydu değil mi? Edebiyat yapmadı ki?
Kafam yerinde değil iç ses bugün olmaz. Yavaşça yürüyerek geldiğimiz için neredeyse yarım saat kadar sürmüştü ama bu benim olmadığı gibi onun de pek umurundaymış gibi görünmüyordu. Eve geldiğimizde duraksayıp kısa bir an evin dışına baktım. Daha önce hiç bu kadar dikkatli incelediğimi sanmıyordum.

Dış cephesi mat gri tonlarında beton bir yüzeye sahipti. Güneş ışığı vursa dahi muhtemelen parlamıyordu, hissiz bir duvar gibiydi. Pencereler fazla belirgin değildi, çerçeveleri ince ve camları ise yansıtmalıydı. İçeriden dışarısı rahatlıkla izlenebilirken dışarıdaki kişi içeriyi göremezdi. Eve silahlı adamlar geldiğinde bunu deneyimlemiştim. Giriş kapısı tam ortadaydı, simsiyahtı. Kapı kulpunun üzerinde minik ve mavi bir parmak izi paneli vardı. Evin kenar çizgileri neredeyse cetvelle çizilmişcesine netti. Süs denebilecek tek bir detay dahi yoktu. Adamın evi bile resmen karizmaydı. Kulaklarıma çarpan ıslık sesiyle birlikte bakışlarım çoktan açılmış olan kapıya kaydı. Yavaş adımlarla içeri girip diğerlerine sessiz bakışlar atmakla yetindim. Yapay zekâ ve evin diğer teknolojik kısımları sanırım devre dışı bırakılmıştı. Etraf hiç olmadığı kadar sessiz görünüyordu. Herkes koltuklara otururken ayakta kalan tek kişi dayımdı. Buna pek de şaşırmış olduğum söylenemezdi. Herkesin bakışları onun üzerinde gezinmeye başlarken o her zamanki rahat tavrını ve profesyonelliğini koruyarak ellerini arkasında birleştirdi.

“Konumuz NBT çipleri, yani Nöro Bilgi ve Takip Çipleri.” Hepimizin gözleri kısa bir anlığına dayıma kaydığında yüzünde her zamankinin aksine yorgun bir gülümseme vardı. Derin bir nefes alıp anlatmaya devam etti. “Bu çiplerin ana görevleri hükümetin sizin hakkınızdaki tüm bilgilere erişebilmesi ve gerektiği zamanlarda ise sizin hareketlerinizi yönlendirebilmesi. Üretildikten yıllar sonra kullanılmaya başlandı çünkü kullanımı çok riskliydi. Üretim amacı ise hükümetin özel askerler ve kaba tabirle savaşçılar yetiştirmek istemesiydi ve bunlardan ilki sensin Kasırga.” Gözleri benim üzerimde durduğunda bedenimin baştan aşağı titrediğini hissettim. İçimde bir değil, onlarca hatta belki binlerce kasırga kopuyordu. Nefes alırken aldığım nefes kısa bir anlığına titremişti. Bedenim rüzgarın önünde savrulan bir yaprak gibiydi. Gözlerim dayımın üzerinde olsa dahi dinlemediğimi ikimiz de biliyorduk.
“Şef?”
“Evet Fırtına?” Gözlerin tamamı bu sefer Fırtına’ya kaymıştı. Hepimiz merak içinde ağzından çıkacak olan kelimeleri bekliyorduk. Birkaç saniye düşünüp derin bir nefes vererek konuşmaya başladı.
“Eğer çipin önüne herhangi bir engel koyarsak?” Hafifçe öne doğru eğilerek beden dilini de kullanmaya başladığında gözlerim şaşkınlıkla açılmıştı. İşini iyi biliyordu, açık konuşmak gerekirse fazla iyi. Mimiklerini göremiyor olsak dahi ellerinin ve kollarının hareketi insanı ikna olmaya zorluyordu. Dayımın maskenin içinden çatılan kaşları anlamadığını belli etmişti ve itiraf etmeliydim ki hepimiz aynı durumdaydık. Fırtına hızla ayağa kalkıp tahtayı sürükleyerek önüne çekti ve dijital kalemi eline alarak koca bir yuvarlak çizdi. Birkaç dakika içinde beyin çizdiğini anladığımda tepkilerimi saklamak tahmin ettiğimden çok daha zor olmuştu. Birkaç ayar yaparak çizimi tamamen düzeltti ve yeniden bize döndü. “Burası çipin olduğu yer olsun.” dedi beynin bir noktasına küçük bir dörtgen çizerek. Kimseden çıt dahi çıkmıyordu. Gözleri birkaç saniye bizde gezinse dahi yeniden tahtaya döndü. “Bu çipin etrafında ve tabii ki merkezinde hükümetten ve Şimşek3 gibi hackerlardan gelen sinyalleri algılayan bir metal var. Zaten çip bu sinyalleri algıladığı zaman aktifleşip çalışmaya başlıyor. Yapmamız gereken şey onu oradan çıkarmak değli, sinyali aldığı metalin işlevini yitirmesini sağlamak yalnızca. Etrafına sinyalleri iten bir metal koyarsak hem beyne zarar vermeyiz hem de çipin nasıl çıkarılacağını keşfeden adamı bulurken zaman kazanmış oluruz. Anlıyor musunuz? Çip zaten beyin kıvrımlarının arasına girmiş dahi olabilir. Çıkarmayı deneyemeyiz ama olduğu gibi bırakırsak daha derinlere gider. Bunu önleyebilmek için de sinyalleri iten bir metal kullanırız ama bu yalnızca bize birkaç hafta kazandırır.” Bakışları önce dayıma kilitlendi ve daha sonra hepimizin üzerinde gezinmeye başladı. Etrafta kısa süreliğine oluşan sessizlik bana saatler gibi gelmişti. Sonunda ise tüm ekibin gözleri tam tahmin ettiğiniz gibi dayıma kilitlenmişti. Dayım birkaç dakika tek bir laf dahi etmedi ve koltuğun üzerine oturup yalnızca yere bakmakla yetindi. Onu daha önce böyle görmemiştim. Her zaman umut eder ve bize birşeyler öğretirdi ama şimdi resmen tamamen solmuş gibiydi.

“Riski yüzde kaç?” Fırtına birkaç saniye duraksadı.
“Çok değil, önce çipin yerini öğrenip sonra düzgün bir beyin cerrahı bulalım. Ama tahminimce sereblal korteksin üzerinde, dura mater yüzeyinde. Ormanda gösterdiği tepki semptomlara bakılırsa yani, o civarlarda olduğunu düşünüyorum.” Zaten çok fazla şey yaşamıştım ve daha fazlasını yaşamayı kesinlikle istemiyordum. Derin bir nefes verip birkaç saniye şakaklarımı ovdum.

“Eğer bu şekilde bırakırsak kontrolu ele geçirmeleri ne kadar sürer?” Gözlerin tamamı benim üzerime çullanırken Altuğ’un ve dayımın ifadeleri tamamen değişmişti. Tepkisiz kalmaya çalışsalar dahi gözlerindeki kırgınlık ve ona karışan kızgınlığı tanıyordum. İliklerime kadar hissedebiliyordum içlerinden bana çok kızdıklarını. Buna rağmen bana saygı duyarak susmaya devam ettiler. Fırtına gözlerini üzerimden çekip duvara odakladı. Bunu ilk kez yaptığı için bir hayli şaşkındım. Görünüşe bakılırsa vereceği cevap kimseyi tatmin edecek bir cevap değildi.
“Çipi aktifleştirmeyi zaten başarmışlar, en fazla birkaç hafta ya da bir ay.” dedi resmen fısıldayarak. Onu bu şekilde görmek benim dahi canımı yakmıştı. Eşyalarımı ve telefonumu masanın üzerinden alarak çıkışa doğru adımlamaya başladım. Restorantın bodurmundan sonra buraya daha alışamamıştım. Hızla çıkışa ilerlerken bir anlığına duraksayarak arkamı döndüm.

“Eğer hareketlerimi kontrol edemezsem beni bir yere kilitleyin. Her ne olursa olsun, çıkmama izin vermeyin. Ya da yanınıza anında bayıltan bir silah alın ne bileyim yapın bir şeyler!” Göz yaşlarım yanaklarımdan süzülmesin diye o kadar çok çabalıyordum ki sesimin titrediğini dahi fark etmemiştim. Bugün kimin nöbeti olduğunu bilmiyordum ama umurumda dahi değildi. Yalnızca kafamı dağıtmak ve insanlara biraz daha yardım etmek istiyordum. Ne zaman onlara zarar vermeye başlayacağım hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu. Burası hastaneye en fazla on beş dakika uzaklıktaydı. Yürümeye devam ederken bir yandan da nasıl birine dönüşebileceğimi kestirmeye çalışıyordum. Ya birine zarar verirsem? O zaman ne olacaktı? Ne yapardım ben o zaman? Amacı insanları korumak olan birisi insanlara nasıl zarar verebilirdi? Adımlarımın yavaşladığını hissettim. Kafam hiç hissetmediğim kadar karışık ve doluydu. Tam arkamdan duyduğum ses olduğum yere çakılmama sebep olurken dudaklarımın arasından ise okkalı bir küfür çıkmıştı.

“Polis! Olduğun yerde kal!” Yavaşça arkamı dönüp ellerimi kaldırdığımda ateş etmemesi için dua ediyordum. Bakışlarım etrafta gezinmeye başlarken dayımın öğrettiği gibi kendime hakim olmaya çalıştım. O birşey söylüyorsa illa bir nedeni vardır. Hemen arabadan inerek yanına gelen polis bakışlarını birkaç saniye benim üzerimde gezdirmişti. Siyah saçları ve neredeyse aynı tonda kocaman gözleri vardı. Saçları dalgalar halinde göğsüne kadar iniyordu ve beyaz teniyle aralarında olan zıtlık güzelliğinin göze hitap etmesini sağlıyordu. Adamı ise daha öncelerden gördüğümü biliyordum, yüzü oldukça tanıdıktı. Ama kızı ilk defa görüyordum. Ara sokaklardan duyulan çığlık sesiyle birlikte ikisinin gözleri bir anlığına birbirine kaydı ama bu kaçmam için yeterli bir süre değildi.

“Sen git.” dedi kız, diğer adama bakarak. “Ben buradayım.” Adam kafa salladı ve dikkatli olmasını söyleyerek bana son bir bakış atarak uzaklaştı. Bu benim için bir fırsat demekti ama önce kadının dikkatini dağıtacak birşey bulmam gerekiyordu. Bakışlarının üzerimde olmaması lazımdı. Ben kendimi düşüncelerin arasına gömerek kaçış yolları bulmaya çalışırken söylediği cümleyle birlikte damarlarımdan akan kanın donduuğnu hissettim. Kaşlarım şaşkınlıkla çatılırken havaya kaldırdığım ellerim şokla kısa bir an titremişti. Gözlerim kızın siyah gözlerinde adeta göz bebeklerini arıyordu. “Kaç hadi, hızlı ol.”
“Ne?” Söylediği cümleyi tekrar edercesine gözlerini devirdiğinde bedenime elektroşok verilmiş gibi hissetmiştim. Kendime geldiğimde yere oturup parmaklarını mükemmel bir oyunculukla bileğine doladığında şaka yapmadığını fark etmem bir şok daha yaşamama sebep olmuştu.
“Git hadi! Ayrıca Hazal ben, yarın tekrar buraya gel.” Kafamı dahi sallayamadan hızla bacaklarıma asılarak koşmaya başladım. Diğer polise yakalanmamam gerekiyordu ama bunun bir tuzak olmadığından dahi emin değildim. Belki de asıl plan yarına sakladıkları şeydi. Ya da kız bana gerçekten yardım ediyordu. Binaların arasından hızla dönüp bacaklarımın isyanına aldırmadan koşmaya devam ettim. Nefes almak için akciğerlerime resmen savaş açmış olsam da sürekli dönerek koştuğum için beni kolay bulamayacaklarını umarak kendimi avutmaya çalıştım. Bedenimin aniden geriye çekilmesiyle birlikte nefesimin kesildiğini hissettim. Maskemin üzerinden dudaklarımın üzerine kapandı bir el. Sırtımsa sert bir şekilde birinin gövdesine çarpmıştı. Vücudumu kurtarmaya çalışsam dahi diğer eli kolumla birlikte belimi tamamen kavramıştı ve kıpırdamama izin vermiyordu. Nefes alış verişleri kulağımın hemen yanında yankılanmaya başladığı an duraksadım.

“Annen ve baban bir kaza sonucu ölmedi, Duru Ceylin Öztürk. Aldığın nefes dahi hükümete kayıtlıyken savaşmaya devam etme, en sevdiklerini sen öldüreceksin. Unutma Çığlık senin her zaman yanında, her anlamda.” Sırtım aniden boşluğa düşerken nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Göğsüm hızla inip kalkmaya başlamıştı, hızla arkamı dönerek etrafıma bakmaya çalıştım. Ama hiç iz yoktu. Nasıl bu kadar hızlı kaybolmayı başarmıştı anlamıyordum. Hissettiğim şeyin hologram olmasına imkan yoktu. Değil mi? Birkaç dakika boyunca olduğum yerden kıpırdamadım. Daha önce böyle birşey yaşamamıştım. Neden şimdi yaşıyordum? Bu şekilde dolaşmak riskli olabilirdi. Hem benim açımdan hem de diğer insanların açısından. Ayrıca Hazal’ı dayıma anlatmam gerekiyordu. Adımlarımı hastaneye yönlendirdim. Bugün kimin nöbeti olduğunu bilmiyordum ama pek umurumda da sayılmazdı. Arka kapıya vardığımda etrafa kısa bir bakış attım. Çığlık beni takip edecek kadar salak bir adam değildi. Muhtemelen başka şeylerle izliyordu ama bunu bulacak kadar da ben zeki değildim. Maskemi çıkarıp yavaşça içeri girdiğimde yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. Kıyafetlerimi hızla değişerek duvardaki dijital saate baktım. Gece yarısı olmak üzereydi. Kaç saattir boş boş gezindiğimin farkında dahi değildim. Ya da masada benim durumum konuşulurken kaç saat hiç kimseyi dinlemeyip kendi hayal dünyamda gezindiğimin farkında da değildim. Üzerime düzgün bir şeyler giyinmem lazımdı. Parmağımı kilit kısmının üzerine bastırarak dolabı açtığımda her zaman bıraktığım gibi dağınıktı. Genelde üzerimi değişme sürelerim saniyeler içinde olduğundan düzenleyecek vaktim de olmuyordu. Bakmayın hastane dolabı olduğuna içine bir valiz dolusu eşya alabilecek kadar geniş tutulurdu dolaplar. Altıgen şeklinde dizilmişlerdi ve aralarında boşluk yoktu. İlk görünüşte içeride olanları arı sanmak dahi mümkündü.

Elimi dolabın içine atarak elime gelen crop ve pantolona baktım. İkisini de hızla üzerime geçirip derin bir nefes aldım. Crop yumuşak zeytin yeşili bir renkteydi. Gözlerimden biraz daha açık renkteydi. Ön kısmı çapraz gelen bir kesime sahipti. İki parça x şeklinde çakışıyor ve derin bir V dekoltesi oluşturuyordu. Bel kısmındaki kumaş büzgülüydü ve belimi tamamen sarıyordu. Askıları ise ince ve düzdü. Pantolon ise yüksek bel kesimli ve geniş bir kesime sahipti. Kumaşı ise inceydi ve rengi hafif bej tonlarındaydı. Hatta krem de denebilirdi. Taktığım ince kemerle de en azından kötü bir kombin gibi görünmüyordu. Önlüğümü ve steteskobumu alarak hızlı adımlarla dışarı çıktım. Yürüyen merdivenlerden hızla yukarı çıkarak acile kısa abir bakış attım. Odama gitmek istemiyordum. İstediğim tek şey kafamı biraz olsun dağıtmaktı. Adımlarım Özlem’in yanına ilerledi.
“Bugün nöbette kim var?” Yüzünde oluşan gülümsemeyle birlikte önünde duran birkaç ekrana birden bakışlar attı. O mai şeylerden nefret eden tek kişi umarım ben değilimdir.
“Efsa Hoca ve Oğuz Hoca var hocam.” Derin bir nefes vererek kafa salladım. En azından kavga etme ihtimalimin olduğu kimse yoktu. Adımlarım acile ilerlerken diğer ikisini görüşümle birlikte yanlarına ilerledim. Aras’ın çalışmaya döndüğünü bilsem de neden nöbet tuttuğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

“Nöbette ne işiniz var Aras Bey?” Bakışları bana kayarken yüzünde tam beklediğim gibi ukala bir gülümseme oluştu ve parmaklarını önlüğünün cebine yerleştirdi.
“Baktım doktorum yok, biraz yaramazlık yapayım dedim ama yakalandım sanırım.”
“Şimdi ne yapayım ben sana ceza olararak, narkoz verip uyutayım mı?” Dudaklarını büzerek ellerini havaya kaldırdığı anda hemen arkamda Efsa’nın sesi duyuldu.
“Bir saniye yanlış mı görüyorum?” dedi. Arkamı dönerek gülümsedim. “Aras Hoca nerede? Kim bu?” Elindeki kahve bardağını bana doğru uzattığında gülümseyerek teşekkür ettim.
“Hani bana?” dedi Aras.
“Yok sana.” diye yanıtladı Efsa. “Duru geldi, senin pabucu dama attım.” Aras gülerek kantine ilerlerken Efsa ve ben ise sinir bozucu bir şekilde arkasından gülerek el sallamakla yetindik. Sanırım Aras nöbetlerde kişiliğini falan değiştiriyordu. Efsa kahvesinden bir yudum alarak bana döndü. “Ben seninle birşey konuşacaktım ya.” Bakışlarımı gözlerine çevirerek dikkatimi ona verdim.
“Dinliyorum.”
“Ben ekip seçmesem olur mu? Acil yoğun olmadığı sürece ya da acil doğum gelmediği sürece sizden daha az yoğun sayılırım. Birinin ekibinde olursam daha faydalı olur gibi, hem diğerlerinin ekibi de daha kalabalık olur. Ama hayır dersen seçebilirim tabii ki.”
“Saçmalama, ekiplere girebilirsin tabii ki.” dedim gülümseyerek. Derin bir şekilde nefes alırken yeniden gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kalmıştım. Sahi kaç gün kalmıştı şu ekip seçimlerine? Elimden geldiğince çalışsam dahi pek fırsat bulduğum söylenemezdi. Ama yine de kendime güveniyordum. En fazla ne olabilirdi ki? Gidip çalışsam iyi olacaktı. Boş boş durmaktansa en azından işe yarayabilirdim. “Ben çıkıyorum.” dedim yeniden Efsa’ya dönerken. “Aras’tan kaçmak istersen beklerim odama.” Gülümseyerek kafa salladı.

Hızlı adımlarla merdivenleri çıkarak odama geldim. Üst katlarda olmasını istemediğimden başka bir doktorla değiş tokuş yapmış olsak da odamı seviyordum. Herşeyim yeniydi çünkü Faruk’un parası olduğu için duvarları bile yeniden boyatmıştım. Yüzünün aldığı renk hiçbir zaman gözlerimin önünden gitmiyordu. Odasındaki güvenlik sistemlerinin bire bir aynısını kendi odama da yaptırmıştım. Yaptığım harcamaların tamamı onu sinir etmek içindi ve bunu güzel bir şekilde başarıyordum. Parmağımı kapının kilit sisteminin üzerine yerleştirdim ve içeri girdim. Yapay zeka güvenlik sistemlerini devre dışı bıraktığında gülümsedim. Acaba estetik yaptırırsam da beni tanıyabilir miydi? Hep merak etmişimdir. Kafamdaki saçma soruları ve tabii ki çantamı bir kenara atarak gözlerimi her girişimde olduğu gibi odamda gezdirdim. Zemin açık gri ve cilalıydı, neredeyse ayna gibi parlıyordu. Üzerindeki ışık yansımaları oldukça netti. Duvarlar mat ve yerde olduğundan daha koyu bir gri tonlarındaydı. Kapının karşısındaki duvar tamamen camla kaplıydı ve şehir manzarasına bakıyordu. Camin dışına film çekilmişti, dışarı içeriden net bir şekilde görülebilse dahi içeri dışarıdan görülemiyordu. Masa ise kapının sol çaprazında, odanın tam ortasında duruyordu. Kalın ve şeffaf, bir cam malzemeden yapılmıştı. Kenarlarında ise içeriden geçen ince led ışık şeritleri vardı. Masanın altını yumuşak tonlarda bir maviyle aydınlatıyordu. Masa sabit ve oldukça büyüktü. Köşeler yuvarlatılmıştı ve sivri kalan hiçbir yeri yoktu. Bunu özellikle istemiştim. Benim kadar sakar biriyseniz muhtemelen siz de isterdiniz. Masanın üzerinde bir laptop, küçük bir not defteri ve cam bir bardak vardı. Pencerenin önündeki hafif duvar çıkıntısı ise masanın sadeliğine zıt olacak şekilde doluydu. Üzerinde birkaç kitap ve kahve makinesi duruyordu. Çerçeveler ise masaya oturduğunuzda sağ tarafınızdaki duvarda yani kapıyı açtığınızda sol tarafınızda, hemen yanınızdaki, kalıyordu. Tabii onlara çerçeve denmezdi. Duvara yansıtılan resimler desek daha doğru olabilirdi. Masanın üzerinde kullanabileceğim dokunmatik tuş takımları ve birkaç ayar daha vardı ama genelde pek kullandığım söylenemezdi. Tabii Oğuz sayesinde güvenlik kameralarının görüntülerine, eski dosyalara ve hasta geçmişlerine bakmayı öğrenmiştim. Masanın karşısındaki duvarda yine hologram olsa da çerçevelerden çok daha gerçekçi duran bir ekran vardı. İstediğim herşeyi buraya yansıtıp izleyebilirdim. Ki genelde yaptığım tek şey boş zamanlarımda film izlemekti. Onlarca dijital panel vardı ama onlar zorunlu olmadıkları için hepsini kapattırmayı başarmıştım. Masamın arkasındaki duvar ise boydan boya kitaplarla kaplıydı. Duvara monte edilmiş, gömme bir kitaplıktı. Masanın kenarlarında olan mavi led ışıklı ince şeritlerden kitaplığın etrafında ve raflarında da vardı ve asıl garip olan şey ışığın gözlerinizi almamasıydı. Yalnızca kitap değil dosya klasörleri ve hologram cihazları koymak zorunda kalsam da oldukça düzenli duruyordu ve ben düzenli kitaplıklara bayılırdım. Bakışlarım her zaman olduğu gibi kitaplığın tam ortasına koyduğum kalp şeklindeki bibloya kaydı. Onu seviyordum. Tavanda ise gömme led aydınlatmalar vardı. Kapıyı kapatarak masaya oturduğumda her zaman yapmam gerektiği gibi hastanenin durumunu kontrol ettim. Dayım herşeyi bana devretmiş olsa dahi her an yardım ediyordu zaten. Bana pek iş kalmıyordu. Aradan kaç dakika ya da kaç saat geçtiğinin farkında dahi değildim. Dosyalara bakma işini bitirdikten sonra kitaplarımı masanın üzerine yığarak çalışmaya başlamıştım. Eğer ağlamaya başlarsam gözlerimden kan yerine tıbbı terimler akacağına adım kadar emindim. Kendimi sandalyede geriye doğru attım. Çekmecelerden birini açarak elime aldığım aynaya kısa bir bakış attım. Yaptığım topuz savaştan çıkmış gibi dağınıktı. Gözlerimin altı morarmaya başlamıştı.

“Lynx bana saatin kaç olduğunu söyler misin lütfen?”
“Tabii ki, saat 02.48.” Gözlerimi ovarak kafamı masaya koyduğumda uzun zamandır uyumadığımı fark ettim. Günler geçmişti son uykumun üzerinden. Uykuya dalarken uykulu sesime engel olamayarak yapay zekaya tekrar seslendim.
“Yarın bana saat 08.00’da uyanmamı söyler misin?”
“Tabii ki Duru.” Söylediği cümleyi bile neredeyse uğultulu bir şekilde duymuştum.

Ertesi Sabah...

Kafamı yavaşça kaldırırken saatin henüz sekiz olmadığını düşündüm. Eğer öyle olsaydı Lynx beni zaten uyandırmış olurdu öyle değil mi? Görüşüm düzelirken kafamı ani bir şekilde kaldırdığım için başımın döndüğünü hissettim. Neden masada değildim? Gözlerim hızla etrafta gezinirken kimin odasında olduğumu idrak edememiştim. Başım neredeyse çatlamak üzereydi. Çipten dolayı da olabilirdi. Saçlarımı kısa bir an düzleyerek hızlı adımlarla dışarı çıktım. Kapının üzerinde yazan ismi gördüğüm an duraksadım.

Opr. Dr. Aras Ata Karasu - Çocuk Cerrahisi Uzmanı

Ne yani? Ben kendi masamın üzerinde uyuyıp Aras’ın odasındaki koltuğun üzerinde mi uyanmıştım? Kaşlarımın çatılmasına engel olamadım. En yakın tuvalete kendimi atıp kapıyı kilitleyerek aynaya baktım. Vücuduma savaş açmış gibiydim. İçeride kimse var mıydı bilmiyordum ama bu pek de umurumda değildi. Kapılardan biri açılırken gözlerim her kapıda gezinmişti. Neyse ki çıkan kişi Efsa’ydı. Çantasını lavabonun üzerine koyarak gülümsedi.
“Günaydın. Tabii... aymamış gibi görünüyorsun.”
“Nöbet sonrası sen nasıl bu kadar aymış oluyorsun?” dedim aynı ses tonunu kullanarak. “Ayrıca ben neden Aras’ın odasında uyandım bir fikrin var mı?” Çantasından çıkardığı makyaj malzemelerini özenle sıralarken sorularımı cevaplamaya devam etti.
“Dün masada uyumuşsun sanırım. Aras odana gelmiş ama ses gelmediği için içeri girmiş. Anlattığına göre de masaya kitapları yığmışsın, o da öyle görünce dayanamamış. Odanda koltuk da olmayınca sana sistemden randevu alıp kendi odasına götürmüş.” Duyduğum cümle sürdüğüm kapatıcıyı dağıtmadan duraksamama sebep olurken kaşlarımın çatılmasına da engel olamamıştım.
“Ne? Kimden randevu almış?” Dudaklarından kahkaha dökülürken göz kapağına bulaştırdığı maskarayı silmeye çalışıyordu.
“Baş ağrısıyla acile gelmişsin, Ulaş’tan almış.” O gülmeye devam ederken ben ise şaşkınlıktan kalp krizi geçirmek üzereydim. Aras mı yapmıştı bunu? Yoksa bu çocuğu klonlamışlar mıydı? Kapatıcıyı hızla dağıtıp allık ve ruju da acele bir şekilde sürerek dışarı çıktım. Aras’ı bulmam gerekiyordu. Odasında olmadığına göre ya hastası vardı ya da ameliyattaydı. Belki de nöbetten sonra izin hakkını kullanıyordu. Hiçbirinden emin değildim. Her zaman yaptığım gibi Özlem hemşirenin yanına doğru koştum.

“Özlem hemşire, Aras hoca nerede? Gördün mü?”
“Az önce çatıya çıktı sanırım hocam.”
“Tamam, teşekkür ederim.” kafa sallayarak yanından ayrılıp asansöre ilerlerken aynı anda binen kişiyi gördüğümde duraksadım. Neyse ki benimle birlikte çatı katına çıkmıyordu. Yüzündeki gülümseme neden bir an olsun bile eksilmiyordu anlamıyordum.

“Çatı katına çıkıyoruz.” dedim yapay zekaya ithafen. Arkasına yaslanarak kollarını bağladı. Yapay zekayla dahi bu kadar flört edercesine konuşan birini daha önce hiç görmemiştim.
“Dördüncü kata çıkıyoruz.” Derin bir nefes vererek gülmemek çin dudaklarımı birbirine bastırmıştım. Gerçekten garipti. Ayrıca onu daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Yeni mi gelmişti? Öyle olsaydı bundan haberim olması gerekiyordu değil mi? Asansör üçüncü katta dururken kapının açılmasıyla birlikte bıkkınlık dolu bir nefes daha verdim. Barut’un içeri girmesiyle birlikte Özgür kenara çeklirken ben yerimden dahi kıpırdamamıştım.
“Altıncı kata çıkıyoruz.” Ondan önce ineceğim için yüzümde koca bir zafer gülümsemesi oluşmuştu. Çünkü asansörlerdeki yapay zekalar önce hangi komut verildiyse ona göre hareket ediyordu. Bu ise benim işime geliyordu. Gözlerinin bana kaydığını fark ettiğimde kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.

“Ne bakıyorsun?”
“Yok birşey, konuşalım bir ara. Söyleyeceklerim var. Ayrıca hocanım ben senin.”
“Hıhı, hocamsın. Canım hocam, tatlı, şirin hocam, biricik hocam. Odama gelirsin, konuşuruz.” Kapının açılmasıyla birlikte anında dışarı çıktım. Gördüğüm tek şey odama çağırdığım anda yüzünde oluşan şaşkınlık ifadesiydi. Hocam olabilirdi ama konuşmak isteyen oydu sonuçta değil mi? Eğer konuşmak isteyen oysa gelmesi gereken de oydu. Barut’u deli etmeyi o kadar çok seviyordum ki. Yüzünde kalan o donuk ifade içimin ısınmasına sebep oluyordu. Kapı önünde duruşumla birlikte açılırken Aras’ın yere doğru eğildiğini fark ettiğim anda duraksadım. Ne yapıyordu o? Yerde birşey falan mı arıyordu? Yavaş adımlarla birlikte yanına doğru ilerledim. Topuklu ayakkabımın sesini dahi duymayacak kadar ne arıyor olabilirdi ki?

“Aras hocam?” Yavaşça ayağa kalkıp kafasını bana çevirirken birkaç adım ileri doğru gitti. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Ellerini önlüğünün cebine yerleştirdi ve arkasını dönmeden uzaklara bakarak cevaplama zahmetinde bulundu.
“Acil değilse sonra konuşalım.”
“Sesin mi titriyor senin?” Damarlarımdan akan kanın donduğunu hissetmiştim. Omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti inerken Aras’la konuşup konuşmadığımdan emin dahi değildim. Yavaş adımlara yanına ilerlediğimde tıpkı az önce olduğu gibi duymamıştı beni. Hızla önüne geçtiğimde kısa bir an şok geçirse de kafasını çevirmeye çalışmadı. Ağzımın şaşkınlıktan bir karış aşağı düşmesine engel olmak için adeta savaş veriyordum. Gözlerim gözleine kaymışken tek bir saniye kaçırmadı bakışlarını. Bir yandan suçlar gibiydi bakışlarını, onu bu şekilde görmemi istemezdi bunu biliyordum. Ama bir yandan da geldiğim için mutlu gibiydi. Hangisi ile karşılaşacağım hakkında bir fikrim yoktu. “Neden ağlıyorsun?”
“Kurtaramadım.” dedi gözlerini silip burnunu çekerek. “Kurtaramadım, söz vermiştim. Birlikte ebelemece oynayacağımıza dair söz vermiştim.” Duyduğum cümle kalbimin teklemesine sebep olurken bir kez daha burnunu çekti. Yavaş adımlarla yanına ilerledim. Söyleyebileceğim bir kelimem yoktu. Yanında durmaktan başka bir şey yapamıyordum. Koca bir adımla yanıma gelerek kollarını boynuma sardığında duraksadım, şok tüm bedenime yansıyordu. Birkaç saniye boyunca hareket edememiştim. “Kurtaramadım.” diye fısıldadı bir kere daha. Gözlerimin yanmaya başladığını fark etmem uzun sürmüştü. Benim kollarım da yavaşça Aras’a dolanırken Altay’ın araya girmemesi için dualar etmeye başlamıştım. Aras ağlamaya devam ediyordu ama ben yanımda ağlayan birisi olunca ne yapacağımı bilmediğimden tek kelime dahi edemiyordum.

“Aras? İyi misin?” Son kez burnunu çekerek yavaşça kaldırdı kafasını omzumdan. Geriye çekildiğinde yüzünde oluşan kırmızılık hafiften tebessüm etmeme sebep olmuştu.
“İyiyim.” dedi en sonunda. “Haberi vermem lazım. Ameliyathanenin önünde değillerdi.” Birkaç saniyeliğine duraksayarak gözlerini önlüğünün koluna sildi. “Bir çocuğu kurtaramamak sadece bir hayatı kurtaramamak değil, onun tüm geleceğini kaybetmesi demek Duru. Okuldan getirmişler, ikinci sınıfa gidiyormuş. Acile geldiğinde araba çarpması sonucu karın travması vardı. Karaciğerin sağ lobunda grade IV seviyesinde bir laserasyon vardı. Bağırsaklarda multiple jejunal perforasyonlar... Sonra hipovolamik şoka girdi. Kanı durdurmaya çalıştım, üç kere kalbi durdu ama dördüncüde... N-Nasıl söyleyeceğim ben tek başı-”
“Ben seninle gelirim.” Bakışları aniden bana kayarken derin bir nefes alıp kısa bir süreliğine kapattı gözlerini. Sanki bir anlığına pencereden uçan bir kağıt parçasının ya da ağaçtan kopup rüzgara kendini bırakarak uzaklaşan bir yaprağın huzurunu aramıştı kendi içinde. Kafasını salladığında adımlarını takip ederek asansöre ilerledik. Kapı içeri girişimizin ardından kapanırken gözlerim kısa bir anlığına Aras’a kaymıştı. Steteskobunda gezirdi parmaklarını.

“Üçüncü kata gidiyoruz.” Aradan geçen birkaç saniye sonucunda indiğimizde aynı adımlarla yeniden takip ettim onu. Odalardan birinin önünde durduğunda yüz ifadesini çözmeye çalışsam da pek başarılı olduğum söylenemezdi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde bekleyenlerin aniden ayağa kalktığını hissetmemek mümkün değildi. Üç kişi vardı odada. Bir tanesi on beş yaşlarında bir kız, diğeri üç yaşlarında bir erkekti. Artık sanırım iki kardeşlerdi. Annesinin ise gözleri zaten kıpkırmızı olmuştu. Yemek yemediği belliydi. Kaburgaları sayılacak kadar zayıftı neredeyse.

“İyi mi oğlum? İyi değil mi Doktor Bey?” Aras’ın gözleri kısa bir anlığına bana kaydı. Bir adım öne doğru çıkarak bakışlarımı her birinde kısa bir süre gezdirdim.
“Oğlunuz hastaneye getirildiğinde iç kanaması varmış, karaciğerinde yırtık ve bağırsaklarında delinme de mevcutmuş. Bu şekilde bir hastayı ameliyat etmek zaten çok riskli. Aras iyi bir doktordur ve zaten yapılabilecek müdahalelerin hepsini yapmış, bundan emin olabilirsiniz. Ama... oğlunuzun kalbi kanamanın altından dördüncü kez kalkamamış. Çok üzgünüm...” Kadının gözleri kısa bir anlığına Aras’a kaydı. Kızı hemen yanına koşup koluna girdiğindeyse koridorun her ücra köşesinde yankılanabilecek kadar güçlü bir çığlık koptu dudaklarından. Göz yaşları seller gibi yanaklarından süzülürken bacakları titredi, dengesini kaybetti. Aras hızla koluna girerken dışarıdaki hemşirelerden birine seslendi.

“Su ve tansiyon aleti getir, çabuk!” Kadın boğazı yırtılırcasına feryat etmeye devam ediyordu. Aradan geçen dakikalar çığlıklarını dindirse dahi acısını dindirmeye hiçbir zaman yetmeyecekti. Aldığı her neefste ciğerinden bir parça düşürüp bırakıyordu sanki yere. Biraz daha yanında oturduktan sonra çalan telefonla birlikte dışarı çıkarak kapıyı kapattım.

“Efendim Ulaş?”
“Acile gelebilir misin bir dakika?” Beni bir hasta için çağırıyor olsa sesi bu kadar sakin çıkmazdı herhalde değil mi? Başka bir şey olmalıydı. Yavaş adımlarla acile ilerlerken Aras da odadan çıkıp bana yetişmişti bile.

“Nereye böyle?”
“Ulaş yani Ulaş hoca arayıp acile gel dedi, sen?”
“E bana da aynı şeyi söyledi?” İkimizin bakışları da şaşkınlık içinde birbirimize kenetlenirken adımlarımızın hızlanması pek de beklenmedik bir durum değildi. Acile geldiğimizde ikimiz de önce toplanan kalabalığa daha sonra da birbirimize bakmıştık. Neler oluyordu burada? Her yer tıklım tıklım insanlarla dolmuştu. İğne atsan yere düşmeyecekti adeta. Oğuz, Barut, Altuğ ve hastanede tanımadığım tüm doktorlar dahi insanları durdurmaya çalışıyordu. Gözlerim etrafı taramaya başladığında araya giren robot polisleri görmem adrenalinin tüm vücuduma yayılmasını sağlamıştı. Robotların kollarında tıpkı örümcek adamda olduğu gibi açılan bir bölme vardı ve bu bölme onlara ağ yerine elektroşok, biber gazı ve ne işe yaradığını bilmediğim çok daha fazla savunma maddesi atıyordu. Getirilen tüm robotlar tek sıra halinde dizildiği anda kalabalığın arasına doğru koştum.

“Robotlara komut veren her kimse durdursun, hemen!” Bakışların tamamı üzerimde gezinirken insanlara zarar gelmemesi için geriye doğru itmeye çalışıyordum.
“Ben veriyorum komutu!” gelen sesle birlikte damarlarımdan akan kanın hızlandığını hissettim. “Senin yaptığın saçmalıklar ve aldığın kararlar yüzünden insanların tamamı burada ameliyat olmak istiyor. Her masrafı biz karşılayamayız Duru Hanım!” Parmaklarımın ve tüm bedenimin sinirden titrediğini hissedebiliyordum. Altuğ yapacağım herhangi bir delilikte üzerime atlayacakmış gibi yapsa dahi bakışlarım olduğu yere çivilenmesine yetiyordu.
“Durdur şu robotları dedim sana! Yoksa ben yaparım!” Gözlerindeki ukala bakış göğsümün hızla inip kalkmasına sebep olurken etrafıma bakındım. Kolumda hissettiğim acı gözlerimin kısa bir an kararmasına sebep olsa dahi toparlanmak zorundaydım. Duvarlara dayalı olan dolaplardan birini kollarımı sonuna kadar zorlayarak ortaya çektim. Arkasına geçerek attığım sert tekme düşmesine sebep olduğunda çıkan ses kısa bir an irkilmeme sebep olmuştu, hiç kimsenin yerinden kıpırdamadığını fark ederek gülümsedim. Bunu tek başıma halledebilirdim. Düşen dolabı yan bir şekilde kaldırdığımda dolapların genişliğinin bir buçuk metreye yakın olması beklemediğim kadar işime yaramıştı. İnsanlar dolapların arkasına eğilirken kameraların flaşlarının gözlerimi yaktığını hisseddebiliyordum.

“Bariyer en fazla birkaç dakika dayanacak Duru Ceylin Öztürk! Verdiğin kararın iptal olduğunu duyur herkese ve sorun çözülsün, bende robotlara durmalarını söyleyeyim!” Hızla koşup dolapları karıştırmaya başlarken ona bakma zahmetinde dahi bulunmamıştım. Aklıma gelen fikirle birlikte serum demirlerinden birini alarak lambalardan birine sertçe vurdum. Lamba küçük bir bomba gibi patlarken kafamı eğmeyi de ihmal etmedim. Faruk’un gözlerindeki sinir ve öfke gülümsememe sebep oldu. Topuklu ayakkabılarımı çıkarmadan kurduğum bariyerin üzerine çıkarak kablolara uzandım. Elimdeki çubukla metal kablolardan birini hızla aşağı doğru çektim. Bacaklarım elektroşoklardan dolayı titremeye başlamıştı ama bu umursadığım son şey dahi değildi. Kablo parmaklarımın arasına düştüğünde gülümsedim, artık elektrik verilmediği sürece iletken değildi. Aşağı inerek robotların arkasından dolandım. Önlerine dolaptan bulduklarımı atarak dikkatlerinin dağılmasını sağlasam dahi bacaklarım beni daha fazla taşıyamıyordu. Üstelik sürekli dönmek sandığımdan çok daha zorlamıştı beni, parmaklarım dahi titremeye başlamıştı. Gözlerim anlık olarak kararsa dahi robotların etrafında dönmeye devam ettim. Metal kablo parmaklarımın arasından her kaydığında çok daha sıkı tuttum. Elimin kesilmeye başladığını hissederek dişlerimi sıksam da durmadım. Birkaç robot yapay zekayı tahmin ettiğimden çok daha iyi kullanıyordu ama bacaklarım sinirli tekmeler atmak için hâlâ güçlü sayılırdı.

Robotların tamamını metal kabloyla bağladığımda durmadım. Çünkü attıkları maddeler dolabı delmek üzereydi ve insanlar kaçışmaya devam ediyordu. Kulaklarıma dolan uğultular, ağlamalar ve çığlıklar dikkatimin dağılmasına sebep olurken metal ucu bırakmadan yanımda duran defibrilatörü kendime doğru çektim. Elektrik derecesini en yükseğine getirip kan kırmızısı bir yazıyla uyuarı aldığımda gülümsedim ve şok verildiği anda tuttuğum metal ucu yere bırakarak defibrilatör probunu üzerine bastırdım. Robotların olduğu yerde tıpkı az önce olduğu gibi küçük bir patlama olmuş ve etrafa minik kıvılcım parçaları saçılmaya başlamıştı. Parlama gözlerimi alsa dahi kendimi hızla toparlamaya çalıştım. Göğsüm hızla inip kalkarken defibrilatörü sert bir tekmeyle kenara ittim. Sonuçta artık robotlar çalışmıyordu ve kafaları öne doğru düşmüş, ekranları ise kapanmıştı. Hareket etmiyorlardı. Yorgunluk bedenimi güçlü bir şekilde sarsarken gözlerim Faruk’un gözlerinin tam içine bakıyordu.
“Kararımı iptal etmiyorum! İhtiyacı olan insanların ameliyatları hastanemiz tarafından karşılanmaya devam edecek ve sen Faruk Karasu eğer bu hastanenin sınırları içerisine tek bir robot daha sokarsan hakkında cezai işlem başlatıp karar çıkartırım. Hukuk senin elinde olabilir ama şu andan itibaren insanlar seninle değil! Şimdi çağır sarayındaki kankalarını burayı toplamana yardım etsinler. İstersen eldiven de takabilirsin, ben senin kadar vicdansız bir yönetici değilim.” Acilde oluşan koca uğultu dudaklarıma ukala bir gülümsemenin yayılmasını sağlarken önüme uzatılan mikrofonları iterek hızla merdivenlere doğru ilerledim. Biraz daha ayakta kalırsam dengemi kaybedip olduğum yere yığılmam an meselesiydi. Artık olacakların hiçbiri umurumda dahi değildi. Defibrilatör normal anlarda robotların devrelerini yakmak için bu kadar yoğun enerji üretemezdi. Ama sanırım her şey yenilenmişti ve benim tıpkı Özgür’ün hastaneye transfer oluşundan haberim olmadığı gibi bundan da haberim yoktu. Sanırım en yakın zamanda Faruk’un odasındaki dosyaların tüm kopyalarının çıktısını alıp incelemem gerekiyordu. İlk katı koşarak çıksam da asansörü kullanmak şu andan itibaren korkmama sebep olmuştu. Faruk beni öldürmek için hastanenin yapay zekasını da kullanmış olabilirdi. Sendeleyerek merdivenlere tırmanmaya devam ettim ama bu neredeyse imkansızdı. Bacaklarım titremeye devam ediyordu. Yalnızca bir kat daha çıkmam lazımdı ama tek bir adım daha atarsam bacaklarımı kesmeleri için hastanedeki herkese yalvarabilirdim. Merdivene yan bir şekilde oturup nefes almaya çalıştığım anda yanıma birinin eğildiğini fark ettim. Bedenimin alevler içinde yanmasına aldırmayarak kafamı yavaşça yukarı kaldırdığımda dayımı görünce nutkumun tutulmasına engel olamamıştım. O buraya gelmezdi. Üstelik maskeliydi. Bu yaptığı delilikti.

“Dayı? Dayı senin ne işin var burada? Git buradan, peşimden birisi gelir şimdi. Dayı, lütfen.” Dayımın yüzündeki gülümseme nadir bir şekilde gözlerinin kısılmasına sebep olmuştu. Şaşkınlık bedenimi sarmaya devam ederken beni kucağına almasıyla birlikte ilkini atlamayıp ikinci şok dalgasını yaşamaya başlamıştım.
“Şşt... aşağıda olduğun kadar korkusuz olsana burada da. Senin için risk almayıp kimin için alacağım dayıcığım?” Burnumun direği sızlamaya başlamış ve gözlerim yanmaya başlamıştı. Her zaman yaptığım gibi kafamı göğsüne koyarak titrek nefesler almaya başlamıştım. Dayım bu tür şeylere alışıktı ve muhtemelen biz odaya girdikten sonra ikizler de hemen peşimizden gelecekti. Dayım hafifçe eğilip beni kapının koluna yaklaştırdığında gözlerimi silerek gülmeye çalıştım. Yapay zeka parmak izimi algılayarak kapıyı açtı ve dayım beni yavaşça -muhtemelen odama benden önce zaten girmişti ve şu an nezaket olsun diye bana açtırmıştı- yerdeki nanoteknolojik ince halının üzerine bıraktı. Omzundaki çantayı çıkarıp yere koydu ve içinden çıkardığı şortu bana doğru uzattı. Her şeyi bu kadar ince ayrıntısına kadar düşünmesi gözlerimin bir kez daha dolmasına sebep olmuştu. Dayım benim kaybetmediğim babamdı.
“Sen bunu giy, bende senin acını hafifletmek ve vücudundaki elektriği temizlemek için bir şeyler bulayım.” Getirdiği çantanın tüm katmanlarını açarak arkasını döndüğünde dişlerimi sıkarak üzerimdeki pantolonu çıkarmıştım. Kapı ani bir şekilde açıldığında girenin ikizler olduğunu fark ettiğimde derin bir nefes aldım. Altay olduğu yere mıhlanıp donakalırken Altuğ ise tek koca adımda yanıma çöküp bacaklarıma bakmaya başlamıştı.

“N’apıyorsun lan manyak mısın?” Altuğ, Altay’ın söylediklerini umursamayarak bacaklarımdaki morluklarda yumuşakça gezdirdi parmaklarını.
“Sikerim utangaçlığını, doktorum ben bir kere. Bana ne.” Dayım, Altuğ’un kafasına sert bir tokat atarken Altuğ mırıldanıp tıpkı süt dökmüş bir kedi misali özür dilemişti. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığım anda yeniden Altay girmişti araya.
“O zaman bende psikolojik destek vermeye gelmiş olayım.” dedi bağdaş kurup yanıma çökerken. Altuğ’un gözleri sinirle Altay’a kaydı. Ama bir yandan da dalga geçtiği gözlerinden anlaşılıyordu.
“Lan doktorculuk mu oynuyoruz? Altı yıl süründüm ben, sus.”
“Altı yıl okuyan herkes doktor olur.” diye cevapladı Altay. “Ayrıca ben yedi yıl okudum.” Altuğ kaşlarından birini kaldırıp yargılayıcı bir bakış attı Altay’a.
“Üç yıl kaldığından olabilir mi o?” Altay kollarını göğsünde çaprazlarken bense çoktan gülmeye başlamıştım. Tabii Altay bunlara alışıktı. İkimiz birlik olduğumuzda ise genelde Altuğ bizi sopalarla falan kovalardı. Dayım elinde tuttuğu banta ve spreye kısa bir bakış attı. Altay, Altuğ ve benim gözlerim kısa bir anlığına kesişirken yalnızca benim bilmiyor olmamam içimin rahatlaması sağlamıştı. Kendimi çok daha az salak hissetmek huzur vericiydi. Neden dayım üzerime boya badana yapacakmış gibi hissediyordum?

“Sprey ağrını azaltır aynı zamanda yüzeyi korur, bant da yüksek esneklikte bir bant. Teninde yapışkanlık hissi bırakmadan sıkıca sarar, içinde bir çeşit jel var ve dokuyu onarmaya yardımcı olur.” Kendimi hafifçe geriye doğru atarak Altay’ın dizine bıraktım. Ben iyice yerleşmeye başladığımda aynı şekilde Altay da kendini Altuğ’un üzerine doğru yatırdığında Altuğ’un yüzündeki şaşkınlık ifadesi ikimizin de kahkaha atmasına sebep olmuştu. Dayımın da aynı şekilde gülmeye başladığını görmek gülüşümün büyümesine sebep olmuştu. Önce bacağıma çarpan soğuk spreyi hissettiğimde bakışlarım meraklı bir çocuk misali dayımın parmaklarındaydı. Sprey önce buz mavisi bir renk alırken sonrasında tamamen şeffaflaşmıştı. Acı yavaşça dinmeye başlarken bu kadar çabuk etki etki etmesi ağzımın neredeyse bir karış açılmasına sebep olmuştu. Bacaklarımdaki ferah hisssi tüm bedenimde hissedebiliyordum. Naneli şekerlere benziyordu spreyin verdiği hissiyat ama bantın aynı olduğu söylenemezdi. Bu kadar şeffaf ve hafif olmasını beklemiyordum ama verdiği his yalnızca ağrı kesici etkisinden başka bir şey değildi. Neden bunu da çilekli yapmamışlardı ki mesela? Ya da muzlu? Sekiz yaşındaki bir çocuk misali dudaklarımın aşağı düşmesine engel olamamıştım. “Göreve bu şekilde gidebilir misin dayım?”
“Giderim dayı, ne yapıyoruz?” Ben kıpırdanmaya başlarken alnımın üzerine bastırılan elle birlikte olduğum yere tekrar çöküvermiştim.

“Bu şekilde nasıl gideceksin genetiğini sevdiğimin kızı?” Dayım Altuğ’un kafasına bir tokat daha geçirdiğinde Altuğ tıpkı beni geriyen çektiği gibi hızla kaldırmıştı. Altay gülme krizlerine girmeye başladığında gülüşü bana da bulaştı. “Tamam siktir git, görevin seni bekliyormuş.” Saniyeler içinde bir tokat daha yediğinde karnımı tutarak zemine uzanmaya başlamıştım. Altuğ kafasını ovarak üstündeki Altay’ı itti ve yarı güler bir şekilde telefonuna baktı. “Ben acile iniyorum, görevde bana ihtiyaç var mı baba?”
“Konuşmayı öğrendiğin zaman seni de görev ekibine dahil ederiz, şimdilik gerek yok oğlum.” Dayım öğüt ve nasihat vermekte her zaman bir numaraydı. Üzerine kimseyi tanımıyordum. Eline su dökebilen tek bir insan olabileceğine de asla inanmıyordum. Altuğ’un yüzünde ukala bir sırıtış oluşurken bu sefer yaptığım şey ise sırtımı Altay’ın göğsüne yaslamaktı. O buna zaten dünden hazırdı. Bir kolu anında bedenimi sararken diğerini ise yere bastırarak dengesini kurmuştu.
“Küfür iletkenlik kadar değerlidir babacığım, nasıl ilettiğine göre değişir tabii.”
“Altuğ?”
“Efendim baba?”
“Acile kapıdan girmek istemiyorsan aşağı in hadi oğlum.”
“E normalde de kapıdan giriyoruz baba.”
“Altuğ!”
“Tamam baba.” Altuğ gülüp kafa sallayarak çıktığında bende ayağa kalkıp kilitli dolabın önüne ilerlemiştim. Önümdeki tuşlara baktığımda yüzümü kırıştırarak kafa salladım. Gözlerim Altay’a kaydığında ise bu sefer kedi misali yanına giden bendim. O da eline düştüğümü bildiği için tabii ki bundan faydalanıyordu. Kafasını diğer tarafa çevirip gülmemek için nefesini tuttuğunda aynı şekilde diğer tarafına geçtim.

“Altaayyy? Şifreyi kırar mısıınnn?” En sonunda gülmeye başlayıp ayağa kalktığında yüzümde koca bir zafer sırıtışı oluşmuştu. Faruk bu koyduğu şifrelerin hepsini nasıl aklında tutuyordu anlamıyordum. Onlarca şifre vardı ve her biri en az bir sembol, bir harf ve bir sayı içermek zorundaydı. Tam sekiz karakterli onlarca şifre... Hiç de benlik değildi. Masamın önüne oturup laptopu açtığında gözlüğünü düzelterek ekrana odaklandı. Ekrandaki minik yeşil sıfırlar ve birler hiç de benlik değildi. Dolabın kapağı aniden yavaşça açılırken yüzümde koca bir gülümseme oluştu.
“Bu nasıl şifre kızım? Faruk’un koydukları kırılmıyor, seninkiler neden kolay kırılıyor anlamadım ama dikkatli ol. Ben bilgilerine erişebilirsem o da erişebilir demektir.” Gülümseyerek kollarımı boynuna sardığımda dolaptan maskemi ve kıyafetlerimi alarak bana uzattı. Dakikalar içinde kıyafetlerimi giyerek maskemi taktığımda gözlerim dayıma dönmüştü. Derin bir nefes verip konuşmaya başladığında Altay da bende çıtımızı dahi çıkarmadan ona kilitlenmiştik.

“Aradığımız adam Eric Roth, aslında İngiliz bir bilim insanı ve bir proje için İstanbul’a gelmiş.”
Bir kaşı biliçsizce yukarı kalkarken, “NBT çipleri?” dedi Altay soru sorarcasına.
“Ta kendisi.”Soruyu bilmesinin verdiği coşkuyla yaşadığı ufak çaplı sevinç sayesinde ikimizi birlikte yere düşürmeyi başarmıştı. Dayım halimize gülerken ellerini arkasında birleştirip volta atarak devam etti. “Göreviniz adamın tutulduğu yere gidip onu kurtarmak ama senin oraya gidişin tabii ki çok tehlikeli. Çok fazla manyetik alan var çünkü adam çipleri önce kendinde deneyip çıkarmış ve bunu sonra yaymak istemiş fakat anladığınız üzere yaymasına izin verilmemiş. Neden?” Bu sefer yanıtlayan bendim.
“Çünkü Faruk insanları istediği şekilde yönetmen isteyen aşağılık bir herif?”
“Ta kendisi ve adamın yanına gittiğinizde silinen anılarını görebilirsin, aklını kaçırdığını düşünebilirsin, bayılabilirsin ya da en kötüsü bedenini kontrol edemeyebilirsin. İyi yanı ise çipi çıkarmak yalnızca birkaç dakika sürer ve eğer buna dayanabilirsen senden sildikleri her şeyi hatırlamaya başlarsın ve bu da Faruk’un tahtını yıkmamız için büyük bir fırsat demek.” Telefonuma gelen bildirimle birlikte ekrana bakış attım. Sanırım gideceğimiz yerin konumunu atmışlardı. Dayım gideceğimi bildiğinden yüzünde oluşan gülümseme benim de gülmeme sebep olmuştu.

“Pencereden çık, düşmezsin merak etme.” Kaşlarım anlamsızca çatılırken pencereden aşağı doğru kısa bir bakış attım. “Yan odaya girip öyle çık.” Kafa sallayıp bulabildiğim kadar silahı yanıma alarak yan tarafımdaki hasta odasına giriş yaptım. Bakışlar kısa süreliğine bana kayarken el sallamakla yetinerek penceyi açıp kendimi aşağı doğru bıraktım. Daha önce hiç bu kadar yüksek bir yerden atlamamıştım. Doğrusunu söylemek gerekirse hiç atlamamıştım ki! Aşağıdakilerin gözleri bana kayarken Fırtına elinde tuttuğu kancayı bana doğru attı. Düşündüğüm tek şey o kancanın gözüme girip beni kör etmesi dışında hiçbir şeydi ama tahmin ettiğim gibi olmamıştı. Attığı kanca kıyafetime yapıştığında kolunu geriye doğru çekmesiyle birlikte tıpkı bir ok misali ona doğru uçmuştum. Bedenim sert bir şekilde göğsüne çarptığında bir eli refleksle belimi kavramış ve dengemi korumamı sağlamıştı. Ben ise kör olmadığım için sevinecek bir aptaldım. Parmakları kıyafetimin üzerinden kancayı çıkarırken bakışlarımı yüzünde gezdirmekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Yavaşça geri çekildiğinde aynı şekilde geri çekildim ve kulaklığımı aktifleştirerek motora atladım. Yapmam gereken tek şey muhtemelen onu takip etmekti. Hızla peşlerinden ilerledim .Gözlerim son kez telefonuma kaydığında bir yandan da önüme bakmaya çalışıyordum. Fırtına motorunu benimkinin yanına doğru yaklaştırdı.

“Bu gece saat iki sularında buluşman var sanırım.” Hazal’dan mı bahsediyordu? Ondan bahsediyordu değil mi? İyi de o bunu nereden öğrenmişti? Şimşek3’e telefonumu hackletip kayıtlara bakacak birisi değildi. Ama eğer takip etmiş olsaydı da polisler yanıma geldiği anda saklandığı delikten çıkıp havalı bir şekilde yanıma koşar ve her zamanki gibi olaya müdahale ederdi. Kaşlarım anlamsızca çatılırken sesimi duyurmak için yükseltmiştim.
“Sen benim attığım her adımdan haberdar olmak zorunda mısın?”
“Bağırmana gerek yok.” dedi yüzünü buruşturup hafifçe gülümserken. “Kulaklıktan duyabiliyorum.” Utanç duygusu karnıma müthiş bir ağrı saplanmasına sebep olurken birkaç saniye duraksadım. Tamam bugün de rezil olmayı başarmıştım. Bu benim için diğer günlerden farksızdı. Ama maskeli oluşum beni çoğu utangaçlık duygusundan kendimi avutarak çıkarmamı sağlıyordu. Ara gaz vererek ilerlediğimde düşünmeden edemedim. Birgün maskelerimiz düşer ve kimliklerimiz açığa çıkar mıydı acaba? Eğer öyle olursa ne olurdu? Halkın tepkisini diğer tarafa atarsak, Fırtına’nın kim olduğunu öğrendiğimde ne hissedeceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Tanıyor olabilir miydim? Yoksa tanımıyor muydum? Eğer tanıyorsam ne kadar yakınımda olabilirdi? Ya da dayım tanışmamız için bize bir yol çizer miydi? Kafamda onlarca cevap almak istediğim deli sorular vardı ama hepsinin bir zamanı olduğunu biliyordum.

“Geldik, konum burası.” Motorların hepsi sıralı bir şekilde durduğunda hepimizin bakışları kısa bir an binada gezinmişti. Çığlık beni çağırdığında gittiğim eski fabrikaya benziyordu. Ya da ona benzer bir şeye. Oldukça eski bir binaydı. Duvarların boyaları gelişen teknolojiler sayesinde solmayı ve dökülmeyi bırakmış olsa da yosun tutmalarına bir çözüm bulunamamıştı. Pencerelerdeki camlar lekelenmiş ve çoğu kısımları çatlayıp kırılmıştı. Binanın giriş kapısındaki kilit ise muhtemelen kırılmıştı, kapı aralık bırakılmıştı. Bakışlarım diğerlerine kaydı. Kulaklığa gelen sesle birlikte hepimizin aynı şaşkın tepkiyi vermesi bir olmuştu.

“Görevi sen yöneteceksin Kasırga.” Ağzım bir karış aşağı düşerken birkaç saniye duraksadım ve kendimden emin bir şekilde bacak ve kol kılıfıma taktığım silahları doldurmaya başladım.
“Bina çok büyük değil, üç katlı. Her kata iki kişi dağılacak anlaşıldı mı? Şimşek2 sen şu kırık olan pencerenin karşısında duracaksın. Karşıdaki binaya çık. Fırtına sen benimle zemin kattasın. Şimşek1 ve Şimşek4 siz ikinci kattasınız. Şimşek5 sen üçüncü kattasın. Yani Şimşek2 ile birlikte hareket edeceksin tehlikeli bir durum olduğunda. Adam nerede tutuluyor bilmiyoruz eğer karar veremeyecek kadar kötü olursam elimde tuttuğum silahları ve kılıfımdakileri kendinize alıyor ve beni bir yere bağlıyorsunuz anlaşıldı mı?” Bakışların tamamı bana kayarken herkes onaylarcasına kafa salladı. Tüm silahlar doldurulduğunda yeniden ekibin tamamına güzel bir bakış attım. Ne kadar güzelmiş lan görevi yönetmek. “İçeride ne tür güvenlik önlemleri var bilmiyoruz. Dikkatli olun. Eğer yaralanan olursa Şimşek2’nin bulunduğu camın önüne gitsin.” Derin bir nefes verip yeniden önüme döndüm ve kapıya sert bir tekme atarak içeri girdim. Fazlasıyla havasız ve karanlık bir ortam vardı. Ayakkabımın yerdeki yosunlar sebebiyle kaydığını hissetsem dahi ilerlemeye devam ettim. Duvardaki minik düğmeleri gördüğüm an duraksadım. İlk tehlikemiz başlıyordu.

“Kamera onlar.” dedi Şimşek3 kulaklığın diğer ucundan.
“Sadece burada mı var?” diye fısıldadım gözlerimi kameraya dikerken.
“Tam emin değiliz. Üst katlarda adamı sakladığı için koymamış olabilir dedi Hergele. Ya da daha kötüsü bodrum kat olabilirmiş.” Yüzümde oluşan gülümsemeyle birlikte kafamı duvarların ve zeminin her köşesinde gezdirdim. Kılıfın içinden aldığım maskarayla birlikte duvardaki minik deliklerin yanına ilerledim. Tüpün içindeki tüm sıvıyı kameraların üzerine döktüğümde kulaklıktan duyulan gülüşler benim de gülmeme sebep olmuştu. Ardından çıkardığım bandajı raptiyelerle her kameranın üzerine sabitlediğimde muhtemelen artık siyah ekran dışında hiçbir şey göremiyorlardı. Arkamı döndüğümde yalnızca Fırtına kalmıştı zemin katta. Herkes görev yerlerine dağılmıştı. O ise tahmin ettiğiniz gibi duvara yaslanarak yaptıklarımı izlemek dışında başka bir müdahalede bulunmamıştı. Şimdiye dek vurulmuş olmamız gerekmiyor muydu anlamış değildim. Yavaş ve kendinden emin adımlarla yanıma geldiğinde ikimiz de çevreye bakınmaya başlamıştık.
“Bekleyin!” Altay’ın sesiyle birlikte ikimiz de olduğumuz yere çivilenmiştik adeta. Damarlarımdan akan kanın dahi durduğunu hissetmiştim. Göğsüm bir savaşın ortasında kalmışcasına delice inip kalkarken ciğerlerim maskemin altından hava almak için çaba sarf etmeye devam ediyordu. “Çok zekice bir sistem kurmuşlar. Olduğunuz yerden bir adım sonrası manyetik bir çizgiyle ayrılmış. Aktif dalgalar ve size zarar verme olasılığı çok yüksek. Size diyorum çünkü her dalga vücudunuzdaki değerlere göre ayarlanmış, sadece Kasırga ve Fırtına için... Kasırga sen bir adım daha atarsan çip sana ne yaşatır bilmiyoruz ve Fırtına sen bir adım atarsan ise radyoaktif dalgalar organlarına kalıcı hasarlar verebilir.” İkimizin bakışları şaşkınlık içinde birbirine kayarken refleksle birkaç adım gerilemiştik. Tam da tuzak olmadığını düşünürken bu kadar zeki bir tuzak olması hafiften tırsmama sebep olmuştu.
“E burada mal gibi bekleyemeyiz, sinyali saptıramaz mısınız?” dedi Fırtına gür sesinin her köşede yankılanmasına engel olamayarak. “Ne kadar hasar verir bu koduğumun dalgaları bize?” Gözlerim sonuna kadar açılırken aynı şaşkınlık ses tonuma da karışmıştı.
“Saçmalıyorsun.”
“Saçmalamıyorum, en çok çizgiden geçerken etkileniriz. Sonra etki neredeyse sıfırlanacak kadar azalır.” Dudaklarım tam okkalı bir küfürle süsleneceği sırada Şimşek3’ün kulaklıktan duyulan sesi engellemişti bunu.
“Haklısın Fırtına ama iç kanama geçirme riskin var. Ayrıca Kasırga da zihnini kendi yönlendiremezse ki bu çok zor muhtemelen ikiniz birlikte yere yığılırsınız. Sinyal çok zekice kurulmuş. Şifrelerin birkaçını kırdık ama iki tanesi on dokuz basamaklı ve her kırılan şifre tuzaklardan birini aktif ediyor.” İkimiz de bıkkınlık dolu bir nefes verirken gözlerim kısa bir an önümde ne olacağını bulmak için bir ipucu aradı. Gelen seslere dikkat kesilirken çizgiye yaklaşmış oluşum başıma keskin bir ağrı saplanmasına sebep olurken birkaç adım geriledim. Zihnim geçmişe dair bir kare oynatmaya başlamıştı.

“Bir küçücük aslancık varmış, kırlarda ko-ko-koşar oynarmış.”
“Duru! Eşyalarını topladın mı güzel kızım?” Elimdeki bebekle koşar adımlarla merdivenlerden aşağı inmiştim. Kapının önündeki aynaya doğru koştum. Kafama taktığım pembe taca ve simli tokalara neşe dolu bir bakış attım. Saçlarım belime kadar uzanıyordu ve uzun saçlara bayılırdım. Etrafımda gülümseyerek döndüğümde hemen arkamda babam belirmiş ve beni tek hamlede kucağına alarak omuzlarının üzerine oturtmuştu. Neden taşındığımızı defalarca kez sorsam dahi bana söylemiyorlardı ama ben başka ülkelerden edineceğim arkadaşları şimdiden merak etmeye başlamıştım. İsimleri neydi? Hangi rengi seviyorlardı? Ya da çok sevdikleri bir oyuncakları var mıydı? Babam annemin yanına ilerlediğinde yukarıda olmanın gerçekten güzel oluşunun tadını çıkarmaya çalışıyordum.
“Baba?”
“Efendim Ceylin?”
“Poyraz ne zaman gelicek?” Annem yerden kaldırmaya çalıştığı kutuyu parmaklarının arasından düşürüp sendelerken babamsa tek kelime dahi etmemişti. Nefes dahi almıyor gibiydi. Sanki damarlarından akan kan dahi durmuştu. Babam beni yavaşça indirip hemen annemin yanına doğru koştu ve elini tutarak üstüne şeffaf ve söylediklerine göre teknolojiyle donatılmış örtüyü kapattıkları koltuğun üzerine oturttu. Elleri ve aldığı nefes kısa bir anlığına titredi annemin. Elimdeki oyuncağa bakarak suratımı asıp yanlarına ilerlediğimde ikisinin gözleri önce birbirine daha sonra ise bana kaymıştı. “Tamam.” dedim üzgün bir şekilde. “Bir daha sormayacağım anne, sen üzülme tamam mı?” Annem gözlerini elinin tersiyle silerek dizlerinin üzerine çöktüğünde babam da kafasını annemin omzuna yaslamıştı. Hemen önlerine oturup henüz hiçbir şey anlamadığımı belli eden şirin bakışlar atmıştım ikisine de.

“Güzel kızım benim, şimdi sana söyleyeceklerimi hiç unutma olur mu?” Ben yeni çıkmaya başlayan dişlerime aldırmayarak kocaman gülümsediğimde babamın şaşkın bakışları anneme kaymıştı. Annem susmasını söyleyen sinirli bakışlar attı babama. “Kardeşin artık gelmeyecek bir tanem. Ama onu sakın unutma, belki büyüdüğünüzde sen yine onu dizine yatırıp heceleyerek de olsa masallar okursun.” Gözlerini yeniden sildi. Sesi titremeye devam ediyordu. “Büyüdüğünde bizi anlayacaksın, bunu biliyoruz. Affet bizi, lütfen... Lütfen çok kızma bize anneciğim olur mu? Bazen insanlar onlara sunulan iki kötü seçenekten daha az kötü olanı seçmek zorunda kalırlar. Biz senin yanında olmayacağız bazen, kendi başına kararlar vermek zorunda kalacaksın. Bana bir söz ver şimdi güzel kızım, kardeşini her ne olursa olsun arayacaksın. Tamam mı?” Gözlerime dolan yaşlar görüşümü bulanıklaştırırken elimdeki oyuncak bebeğe sarılarak kafa salladım. Babam da annemden pek farksız sayılmıyordu şu andan itibaren.
“Söz.” dedim gözlerimi elimin tersiyle silerek. “Bulacağım onu, siz de bana yardım edeceksiniz değil mi saklambaç oynarken?” Babam konuşmaya çalıştığı anda annem araya girerek susturdu onu.
“Edeceğiz kızım, her zaman sana yardım edeceğiz. Evimizi yıkmalarına sakın izin verme tamam mı?” Babam bıkkınlık dolu bir nefes vererek sırtını koltuğa dayarken annemse kafasını babamın göğsüne dayayarak ağlamaya başlamıştı. Bende ağlıyordum ama ne için ağladığımı dahi bilmeden ağlıyordum. Kaderime ağlıyordum belki de. Belki de geleceği görmüştüm... Zaten insanlar doğarken de ağlamaz mıydı? Ya doğarken geleceği gördüğümüz için ağlıyorsak?..

“Kasırga? Bende kal, buradayım. Sende buradasın.” Birkaç adım daha gerilediğimde kıyafetlerimin içinden sırılsıklam olduğumu hissedebiliyordum. Hiç terlemediğim kadar çok terlemiştim. Üzerimde yalnızca siyah ve kolsuz bir tişört kalana dek her şeyimi çıkarıp kenara doğru attım. Kolumdaki ve bacağımdaki kılıfları ise tamamen boşaltarak Fırtına’ya uzattım. Kaşlarını çatarak ne yaptığımı anlamaya çalıştığında derin bir nefes vererek ileri doğru bir adım attım. Sertçe kolumu yakalayarak geriye doğru çekti bedenimi. Sırtım sertçe göğsüne çarparken az önce gördüklerimden olsa gerek gözlerimin yanmaya başladığını hissettim.
“Bırak! Zihnime engel olabilirim, olamazsam da vur beni.” Bedenimi saran kolları sıkılaşırken biraz daha bu şekilde kalıp aldığı nefesleri ve kalbini hissedersem çizginin diğer tarafına geçmekten vazgeçecektim. “Özür dilerim.” Attığım dirsek geriye sendelemesine sebep olduğunda adeta koşarcasına çizginin diğer tarafına doğru attım kendimi. Parmakları son anda kolumu yakalarken okkalı bir küfür savurarak kendini tıpkı benim yaptığım gibi çizginin diğer tarafına atmıştı. Ağzım şaşkınca açılırken kulaklıktan duyulan tek bir ses dahi yoktu. Başıma keskin bir ağrı saplansa dahi şu anda odaklandığım tek şey Fırtına’ydı. Bu yaptığının ne gibi sonuçlara yol açabileceğini o da en az benim kadar iyi biliyordu.

Sendeleyerek dizlerinin üzerine çöktüğünde bedenimin baştan aşağı titrediğini hissettim. Yavaşça oturup parmaklarını avuçlarcasına karnının sağ tarafına bastırdı. Göğsüme saplanan ağrı tüm benliğimi kaplamaya devam ederken zihnimi kontrol etmeye çalışıyordum. Gözlerim kararmaya başlasa dahi kendimi adeta yere atarcasına yanına sürükledim. Parmaklarımı maskesinin üzerinden yanaklarına bastırdığımda görüşüm bulanıklaşmaya başlamıştı. Buna rağmen devam etmek zorundaydım. “Bana bak, k-kapatma gözlerini... Bende kal tamam mı? Bende kal, benimle kal.” Parmakları karnını sıkmaya devam ederken tek bir saniye beklemeden gözlerimi art arda kırparak giydiği gömleğin düğmelerini açmaya başladım. Başımı matkapla deliyorlarmış gibi hissediyordum. Dudaklarımı çığlık atmamak için birbirine bastırırken maskemin altından boncuk boncuk terlediğimi hissettim. Görüşümün netleşmesi için kendimi zorlamaya devam ederken parmaklarını yavaşça geriye ittim. Gördüğüm morluk kalp atışlarımın durmasına neden olurken vücudunu tüm gücümle iterek yan tarafa çevirmeye çalıştım. Zihnimin içinde dönüp duran bir ses vardı.

Onu kurtarmak mı istiyorsun?
“Evet!” diye bağırdım var gücümle. Dişlerimi sıkmaya başlamıştım. “Ne istersen yaparım, çık kafamın içinden!”
Şşt... seni duyabiliyorum.
Boşta kalan elimi tüm gücümle kafama vurdum. Diğerleri bizi duymuyor muydu? Yoksa ben mi onları duymuyordum. Kafam iyice karışmıştı. Sanki beynim bir jöle gibi sıvılaşmaya ve akmaya başlamış gibi hissediyordum. Ama dayanmak zorundaydım.
“Tamam.” dedim olabildiğince sakin bir sesle. “Zaten senin elindeyim... Sadece onu kurtarmam için bir şey söyle!”
Ya kendini ya da onu kurtaracaksın, başka şansın yok bunu sende biliyorsun. Onun kanamasını durdurmaya çalışırken çipini çıkarabilecek tek adam ölecek ama eğer çipi çıkaracak adamın yanına gidersen de o ölecek. Küçük bir sır daha, ilk yardım kitini bulursan belki yaşayabilir. Üç darbe, bir nefes, sonra geriye sar.

Gözlerim yeniden Fırtına’ya kaydı. Nabzı zayıf ve hızlıydı. Konuşmaya çalışsa dahi sesi ilk defa bu kadar zayıf çıkıyordu. Nefes alması gerekiyordu. Solunumu iyi sayılmazdı. Etrafa bakarak sakinleşmeye çalıştım. Baş ağrım her ne kadar giderek şiddetlense dahi duramazdım. Midem fena bulanmaya başlıyordu. Etrafıma bakınmaya devam ettim. Üç darbe, bir nefes, sonra başa sar. Gözlerim duvardaki metal kaplarda gezinmeye başladı. Yalnızca dört dolap vardı. Sendeleyerek yerimden kalkıp dolaplara doğru koştuğum anda aslında herkesin manyetik duvarın hemen önünde durduğunu fark ettim. Dayım dahil herkes... Bizim içinden kolayca geçtiğimiz dalgaya sert birer cam misali vuruyorlar ve bağırıyorlardı ama ben tek bir ses dahi duymuyordum. Gözlerimi hemen onlardan çekerek yapmam gerekenlerde odaklandım. Dolapların her birine üçer kez vurdum ve birkaç saniye bekledim. Yaklaşık dört kere aynısını yaptığımda dolapların kapağı içeriden tekmelenircesine hızla açılmıştı. Gördüğüm dört ayrı kiti hızla alarak Fırtına’nın yanına koştum. Kendim yere atarcasına yanına bıraktığımda gözleri kaymaya başlamıştı.

“Hayır, hayır bana bak. Saçmalama, saçmalama gidemezsin. Nabzın var... Nabzın var, gidemezsin.” Tüm çantaları yırtarcasına açtığımda kafamdaki tüm tıp bilgileri birbirine karışmış gibiydi. Sakin kalmak zorundaydım. Gözlerimin önünden hayatım film şeridi misali akmaya başlarken kafamı sallayarak kendime gelmeye çalıştım. Bu şekilde ona müdahale ediyor olmak dahi çok riskliydi ama başka çarem yoktu. Plastik eldivenleri hızla parmaklarıma geçirdim. Parmaklarım kemerine kaydı, tepki vermesini dilemiştim. Yine ukala bir gülümsemeyle beni rezil etmesini dilemiştim ama olmamıştı. Hafifçe gevşeterek yanımdaki malzemelere baktım. Bisturiyi elime alarak ucuyla karın boşluğuna, kaburganın altından küçük ama kontrollü bir kesi attım. Altındaki dokulara zarar vermemek adına nefesimi tutarak ilerliyor ve bir yandan da baş ağrısının beni ele geçirmesine izin vermemeye çalışıyordum. Parmakları duyduğu güven duygusuyla karnından ayrılırken ağlamamak için dudaklarımı ısırmaya başlamıştım. Maskemde hissettiğim ıslaklık en azından şu anlık ağlamadığım için göz yaşı olamazdı. Sanırım burnum kanamaya başlamıştı. Kanayan damarı gördüğüm anda streil gazlı bezi elime alarak baskı yapmaya başladım. Karaciğer demek çok fazla kan demekti. Bir elimi bası yaptığım yerin üzerinden çekmeyerek hemostatijk ajanı damarın üzerine sürdüm. Bu kananamayı yavaşlatarak bize zaman kazandırabilirdi. Kanama yavaşladığında kana bulanan parmakları yavaşça bezin üzerinden çektim ve hızla damar yolu açtım. Çok fazla ringer laktat yoktu ama bu şimdilik müdahale yapmam için yeterliydi. Hipovolemik şoka girmemesi için her şeyi yapmaya çalışıyordum. Parmaklarım kısa bir anlığına titredi ve gözlerimin karardığını hissettim. Zihnim geriye gitmeye çalışıyordu. Buna izin veremezdim. Anılarımı görmek istemiyordum, şu an olmazdı. Kanaması oldukça azalmıştı, savaşıyordu. Bulduğum ağrı kesicileri, antibiyotikleri damar yolundna vermeye devam ettim. Serumu takmak içinse direklerden birini yere koyup yan tarafına bulabildiğim kadar ağırlık koymuştum.

Yapabileceklerim çok sınırlıydı. Yanımda yalnızca bu kadar malzeme vardı. Benim yüzümden ölmesine izin veremezdim. Yumruklarımı sıkarak kafamın iki yanına bastırdım. Kafama çekiçle vuruyorlar gibi hissediyordum. Nefes alış verişlerim hızlanmış ve düzensizleşmişti. Dayanabilirdim, o yapabiliyorsa ben de onun için yapabilirdim. Gözlerim yeniden Fırtına’ya kaydı. Buradan hemen çıkmamız gerekiyordu. Dışarısı çok kalabalıktı. Gözlerim herkesi gölgeler halinde görmeye başlamıştı. İnsanların yüzü net değildi ve söyledikleri yalnızca koca bir uğultudan ibaretti. Ağzıma gelen metal tat gözlerimin kaymasına sebep olurken bir anlığına insanları net seçebilmiştim. Dışarıda onlarca polis arabası vardı ama beklenmeyen ise yüzlerce hatta belki binlerce insanın polis arabalarının önüne kendilerini siper ederek içeri girmelerini engelliyor oluşuydu. Halk bizimleydi. Diğerleri ise yumruklarla ve tekmelerle manyetik duvara vurmaya devam ediyordu. Altay ve Şimşek3 beklenmeyen bir şekilde bilgisayarlarıyla birlikte sahaya inmişlerdi. Sanırım sinyali yakından almak içindi. İkisi aynı anda birbirine baktığı anda duvar sanki erircesine yavaşça yok olmuştu. Fırtına’yı tekrar kontrol etmek için yanına doğru ilerledim. Görebildiğim tek şey insanların bize doğru koşuşu ve duyabildiğim tek şey ise kulaklarımda bir uğultuya dönüşen bağrışma sesleriydi. Parmaklarımla tekrar nabzını kontrol ettim. Normale dönmüştü. Konuşmasa dahi bilinci kapanmamıştı. Muhtemelen kan basınıcı da normale dönüyordu.

“Tamam, tamam... artık bende, artık bana emanet. Güven bana, iyileşecek.” Gözlerim önce Fırtına’ya kaydı. Çoktan müdahale yapılmaya başlanmıştı. Derin bir nefes alarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. Gözlerime tutulan ışık başımda keskin bir ağrıya sebep olmuşutu, ışığı elimin tersiyle ittiğimde yanımdakilerin kim olduğunu yavaş yavaş çözmeye başlamıştım. Fırtına’ya müdahale eden kişi Oğuz’du ve yanında yine bizim hastanenin on beş yıllık cerrahlarından birisi vardı. Benim yanımda ise tahmin ettiğim üzere Altuğ ve sanırım Şimşek1 vardı. Gözleri Altuğ’a kaydı.

“Çıkar onu buradan, mümkünse radyasyondan ve elektrikten uzat tut. Temiz hava alsın.” Altuğ koluma girdiği anda kafamı sallayarak elimi kaldırdım. Göz bebekleri şok içinde büyürken bir anlığına afalladı. “Hayır, hastaneye gitmek istiyorum. Hem dışarısı çok kalabalık.” Görüşüm netleşmeye başlamıştı. İkisi şok içinde birbirine bakarken Altuğ’un kolumu tutan parmakları kısa bir anlığına titredi.
“Dışarıda hiç kimse yok.” Söylediği cümle içime buz gibi bir şey oturmasın sebep oldu. Nefesim kesilmiş ve boğazım düğümlenmişti. Bakışlarım ürkek bir ceylan misali Altuğ’a kaydığında bıkkınlık dolu bir nefes verip diğerlerine döndü. “Buraya bir nöro-kalkan, bir sakinleştirici yollar mısınız?” Kafamı Altuğ’un göğsüne koyarak kendimi kollarının arasına bıraktım.

Hastanede

“İyiyim, ben iyiyim. Fırtına nerede?” Gözlerim üçünün gözlerinde gezindi. Altay, Altuğ ve dayım... Kaç saat geçmişti aradan ya da ne zamandan beri kıyafetlerim yoktu üzerimde bilmiyordum. Üzerimdeki şorta ve atlete baktım. “Yanına gitmek istiyorum kıyafetlerim nerede?”
“Önce bakman gereken bir hasta var.” dedi Altuğ bıkkınlık dolu bir nefes vererek. “Sonra evine gidersin, Şimşek2’de yanında. Durumu iyi merak etme, fazlasıyla kurtarıcı bir müdahale yapmışsın.” Parmaklarımın arasındaki su şişesini derin bir nefes vererek masanın üzerine bıraktım. Parmaklarımı saçlarıma geçirerek başıma hafif bir masaj yaptım. İyi olduğunu bilmek beni rahatlatmıştı, kalıcı bir hasar olmayacağını umuyordum. “Ayrıca söylememiz gereken bir şey daha var.” Gözlerim yeniden onlara kayarken Altay cebinden çıkardığı kolyeyi bana uzattı. Bu da neydi böyle? Benim daha önce böyle bir kolyem olmamıştı ki. Birkaç saniye affalayarak kolyeyle bakışmamdan sonra parmaklarımın arasına alarak incelemeye başladım kolyeyi. İçini titiz bir şekilde açtığımda gördüğüm minik kart bakışlarımın Altay’a kaymasına sebep olmuştu. Anında üzerine atarken hızla yakalayarak bilgisayarımın önüne geçti. Laptobun altından kaydırdığı bölmeye kartı yerleştirdiğinde hepimiz meraklı bir şekilde arkasına toplanmıştık.

“Video var bunun içinde.” Gözleri bir anlığına dayıma kaysa da oynatma tuşuna bastı. Görünüşe bakılırsa video eski zamanlara çekilmiş olmalıydı. Kalitenin artması için birkaç ayarla daha oynadı Altay. Ekran netleştiğinde annemi ve babamı görmek kalbimin delicesine çarpmaya başlamasına neden olmuştu. Kafese konmuş ve çırpınmaya başlamış bir güvercin misali hızla inip kalkmaya başlamıştı göğsüm. Özlem bedenimin her zerresini acıyla yakıp kavururken konuşmaya başladılar.

“Eğer bunu dinliyorsan bir şeyleri başarmışsın demektir güzel kızım. Babanda bende seninle gurur duyuyoruz.” Babam gülümseyerek parmaklarını anneminkilere geçirdi ve kameraya döndü.
“Mantığına sığmayan çok şey olacak Ceylin, muhtemelen az önce hayatında son defa biri sana Ceylin dedi mesela. Dinle güzel kızım, dinle ceylan gözlü prensesim... dayın zaten hep seninle olacak. Annen ve ben muhtemelen sana söyleyenen şekilde ölmeyeceğiz. Biz öldükten sonra sana neler yapacaklar ve dayın seni almayı ne zaman başaracak bilmiyoruz o yüzden şunları sakın unutma: senin bir kardeşin var. Biz bir yangın sonucunda, çatışma sırasında ya da bir kaza sonucu ölmedik. Bu videonun senin eline geçmesi bile yıllar sürebilir, her şeyi anlatamıyoruz biliyorsun. Zeki kızsın sen Ceylin’im. Gerçek soy adını muhtemelen asla öğrenemeyeceksin çünkü infaz kararımız verildiği an tüm kayıtlardan silindik, sen ve kardeşin de dahil. Dayın tanınmaman için çok uğraşacaktır.” Yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. “Konu kardeşine gelirse... bize yalnızca iki seçenek sunuldu güzel kızım. Bunlardan birisi ailecek ölüm ve diğeri ise çocuklarımızı denek olarak verme karşılığında onların yaşamasıydı. İkinizi birden kurtarmak için çok çabaladık.” Annemin hıçkırıkları kulaklarıma dolarken kısa bir anlığına gözlerimi kapattım. Yanaklarımın ıslandığını anladığım anda boğazımda keskin bir yumru oluşmuştu. Tahmin ettiğimin aksine annem devam etti bu sefer.

“Olmadı güzel kızım, yapamadık. Melih gitti önce... Artık kim olduğunu ve kimin elinde olduğunu dahi bilmiyoruz. Seni de alacaklar ama senin oradan bir şekilde kurtulacağını da biliyoruz. Çünkü Melih’in senden başka kimsesi kalmadı. Yani saatler sonra kalmayacak. Kaybetmekten asla korkma, kaybettikçe güçleneceksin. Önemli olan savaşı değil yanındaki insanları kaybetmemen. Bizden sana kalan bazı eşyalar olacak, deniz kabuklarını ve yıldızları seversin sen. Kolyen sana şans getirsin kızım. Ayrıca unutma, Gölge ile konuşan her şeyi bilir.” Ekran ikisinin de buruk bir gülümsemesi sonucu tamamen kararmıştı. Bakışlarım önce dayıma daha sonra ise ikizlere kaydı. Yüzlerindeki ifade benimkinden farklı değildi.

“Gölge ne anlama geliyor?” Üçümüzün bakışları birlilkte dayıma kaydığında dayım her zaman yaptığı gibi dudaklarına hafif bir tebessüm yerleştirmekle yetindi.
“Bakmayın çocuklar öyle, birlikte öğreneceğiz. Ama şunu bil ki Duru, annenin ve babanın nasıl öldüğünü sen hatırlamadığın sürece sana söyleyemem dayıcığım. Sakladığım şeylerden birisi buydu, nasıl öldüklerini biliyor olmam. Gölge, Faruk’un en yakın arkadaşının görev adı. Uzun zaman önce annen ve babanla birlikte planladığımız bir saldırıda bir bacağını kaybetti ve o günden sonra şehrin diğer ucuna taşındı.” Gözlerim kısa bir an uzaklara dalarken parmaklarımın arasındaki kolyeyi okşadım birkaç saniye sonra. Hatırlamaya çalışıyordum ama pek başarılı olduğum söylenemezi. Dolaptan kıyafetlerimi, ömlüğümü ve steteskobumu alarak hızla üzerime geçirdim.
“Siz adamı nasıl bulacağımızı düşünün, bende hastalara bakıp geliyorum.” Üçü de kafa salladığı anda dışarı çıkarak duvara yaslandım. Aldığım her nefes tıpkı bir bıçak misali göğsüme saplanıyordu. Gölge’nin farklı bir anlamı olmalıydı. Bu kadar basit olamazdı. Bu kadar ipucunu art arda bulmamız bile normal değildi. Bu kolye nereden gelmişti? Kafam hiçbirini almıyordu. Özlem Hemşire’nin masanın üzerine koyduğu dosyayı alarak gülümsedim. Bakmam gereken çok hasta olmadığı için şanslı sayılırdım. İlk hastamın adını okumamla birlikte gözlerimi devirmeden duramadım. Bu herife neden ben bakıyordum ki? Kalbiyle alakalı bir derdi yoktu. Ben beyin cerrahı bile değildim. Hızlı adımlarla odasının kapısını dahi çalmadan içeri girdiğimde yattığı yatakta hızla doğrulup yüzüne yalancı bir gülümseme yerleştirmişti.

“Yaman ben beyin cerrahı değilim! Vazgeç artık şu saçmalıktan, yoksa başka hastaneye sevkini ist-”
“Şşt...” Sırtıma çarpan cüsse nefesimin kesilmesine sebep olurken cümlemin devamını tamamlamamı da engellemişti. Kim olduğunu anlayabileceğim kadar bile bir ipucu yoktu. Gözlerim Yaman’a kaydı, yüzünde ukala bir sırıtışla bana bakmaya devam ediyordu. Yaman’ın oyunlarına alışıktım ve açık söylemek gerekirse de korkmuyordum. Kapının açılmasıyla birlikte yüzümde ukala bir gülümseme oluştu. Barut’un geldiğini gördüğüm anda yüzümdeki gülümseme hızla silinmişti. Bakışları önce bana, sonra Yaman’a ve daha sonra arkamda her kim varsa ona kaymıştı.

“Ulaş’a bakmıştım ama yokmuş sanırım. Ayrıca Duru senin burada ne işin var?” Gözlerinde hesap sorarcasına bir soğukluk vardı. Gören herkes ilk bakışta buz küpü olduğunu falan bile düşünebilirdi. Ben tek kelime edemeden Yaman çokbilmişliğini konuşturarak araya girdi. Sırtımda hissettiğim koca gölge geri çekildiğinde Yaman’ın beni tehdit etmeye çalıştığını anlayarak kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırmıştım.
“Ameliyatımı o yapacak Doktor Bey.” Rolünü gerçekten güzel yaptığı için tebrik etmek lazımdı. “Ondan başka kimseye güvenmiyorum.”
“Öyle mi?” dedi Barut masadan Yaman’ın dosyasını alırken. Çekilen tomografileri gördüğü anda gözleri birer alev topu misali bedenimin her zerresini yakmaya hazır bir şekilde bana döndü. Duvarda açılan hologramlara ve Yaman’ın değerlerine kısa bir bakış attıktan sonra gülümsedi. Damarlarımdan akan kan hissettiğim şok dalgası nedeniyle akmayı bırakmıştı sanki. Yüzümde afallamış bir ifade olduğuna emindim. “Öyleyse hazırlayalım sizi.” diye ekledi. Tepsinin üzerindeki malzemelere kısa bir bakış atarak plastik eldivenleri parmaklarına geçirdi. Planladığı şey her neyse benden karşılığını söke söke alacağı kesindi. Eline aldığı enjektörü Yaman’ın damar yoluna bağlı seruma enjekte etti. Bakışlarım Yaman’ın kayan gözlerinde durduğunda bacaklarımın beni taşımayı bir an için bıraktığını sandım.
“Ne verdin sen ona?”
“Narkoz verdim, abartma. Yürü, işimiz var seninle.” Kollarımı çaprazlayarak dik bakışlar atmakla yetindim. Zafer edasıyla sırıtma sırası bu sefer bendeydi. Ben onun eline değil, o benim elime düşmüştü. Bıkkınlık dolu bir nefes vererek gözlerini devirdi. “Lütfen.” Gülümseyerek bilmiş bir bakış attım. Onu parmaklarımın ucunda oynatmak o kadar zevkliydi ki.
“Tamam, önce minik bir işim var. Ama bu kadar ısrar ettiğin için seni daha az bekleteceğim.” Bakışları sakin ama bir o kadar da alev dolu ve sinirliydi. Eğer biraz daha uğraşırsam gözlerinden lazer çıkan ilk kablosuz makine olarak tarihe geçebilirdi. Hızlı adımlarla danışmaya ilerledim. Özlem Hemşire olmasa ne yapardım acaba? Hastanedeki haberleri nasıl alırdım? Ya da kiminle yaptıracağım şeyler hakkında bu kadar rahat konuşabilirdim bilmiyordum.

“Altay Öztürk’ü 1763 numaralı odaya aldırabilir misin?” Bakışları ekrana kaydığında yüzünde her zamanki gibi bir gülümseme yerine garip ve anlamsız bir ifade oluşmuştu. İçime oturan buz gibi bir his vardı.
“Hocam öğlen taburcu olacakmış.”
“Ne? Yok yok olmuyordur o, olamaz taburcu falan. Benden randevu ekle sen ona. Kayıt numarası 113 tamam mı? O beni arar şimdi.” Kafa sallayarak onayladığında derin bir nefes almıştım. En azından biraz daha kalmasını sağlayabilirdim. Tabii en fazla birkaç gün olabilirdi ama benim için bu bile yeterliydi. Barut’a attığım bakışla birlikte iki koca adımla yanıma gelerek peşinden gelmem için kafasını salladı. Nereye gidiyorduk? Odasının önünde durduğumuzda gözlerimi devirerek tiksinti dolu bir bakış attım.

“Burda söyle.” Kapıyı açmadan duraksayarak bana döndü. Parmaklarını önlüğünün ceplerine yerleştirerek aynı ukala tavrını ve boyundan büyük egosunu yeniden üzerine takındı. Buradan hemen gitmek istiyordum. Ulaş’a ve Oğuz’a verdiğim nöbet sözleri vardı. Ayrıca Özgür ile konuşmam gerekiyordu. Faruk’un odasındaki dosyaların kopyalarına erişmem gerekiyordu. Yapacak çok fazla işim vardı ve Barut gibi zaman kaybı insanlara zaman ayırmak yapmak isteyeceğim son şeylerden biri dahi değildi.
“Ne yapmaya çalıştığını söyle Duru. Babamdan nefret ediyorsun, hastanede kraliçe gibi davranıyorsun. Ama dünya senin etrafında dönmüyor. Ayrıca bana attığın kafanın hesabını ayrı alacağım.” Peşimde yalnzıca bunları söylemek için mi dönüyordu yani? Neydi bu şimdi? Bana haddimi bildirmeye falan mı çalışıyordu? Boşuna zaman kaybetmişti. Bunu benim kadar o da çok iyi biliyordu. Onun söylediklerine sonuna kadar karşı geleceğimi ve ne isterse tam tersini yapacağımı o da benim kadar iyi biliyordu.
“Birincisi Barut Hocam, ben istersem dünya benim etrafımda döner. İkincisi evet babandan ölesiye nefret ediyorum ve bana kondurduğunuz o Kasırga lakabını içten içe delicesine istiyorum ama çoktan kapıldı. Üçüncüsü kraliçe gibi davranmıyorum ama eğer davranırsam emin ol bunu fark edersin. Attığım kafanın hesabına gelirsek...” Yüzümde oluşan ukala gülümsemeyle birlikte parmaklarım sertçe yakasını kavradı ve tam tahmin ettiğiniz gibi sert bir kafa attım. Önüme düşen saç tutamlarına üflerken o ise geriye doğru sendelemeye başlamıştı. Parmakları beklemediğim bir şekilde bileğimi kavrayıp çevirdiğinde acımı bastırmak için dişlerimi sıkmaya başlamıştım. Geriye doğru adımlayarak sırtının sertçe duvara çarpmasını sağladım. Bu kadar çabuk yorulacağını düşünmezdim ama çoktan nefes nefese kalmıştı.

“Ekipteki dokunulmazlık kalkmasaydı seçeceğim üye sen olurdun. Ama şu andan itibaren ekibimden çıkacak olsan dahi sana rahat nefes aldırmayacağım.” Kolumu aniden bıraktığında dengemi koruyup bir adım ilerleyerek derin bir nefes verdim. Bakışlarım kaşından akan kana kaydığında gülümsedim. Beni alt edemezdi ama güzel bir rakip olurdu. Hızla kütüphaneye ilerledim, bir yandan da mırıldanarak anlamını dahi bilmediğim küfürler savurmaya başlamıştım. Cam kapıdan içeri baktığımda içeride yalnızca iki kişi olması beni bir hayli rahatlatmıştı. Kapıyı yavaşça açarak içeri girdim.

Burayı seviyordum. Etrafa kısa bir bakış atarak defalarca kez baktığım her şeyi yeniden ezberlemeye çalıştım. Tavana gömülü led ışıklar içeri beyaz ve aydınlık bir ışık yayıyordu. Hologramların hafif cızırtısı kulağa çarpsa da seslere odaklanmadıkça duyulacak kadar fazla değildi. Hemen yan tarafımdaki ve sağımdakai duvar boydan bıya kitaplarla kaplıydı. Raflar yansıması düşük ama parlak beyaz ve sert bir malzemeden yapılmıştı. Bazı yerlerinden mavi şeritler geçiyordu. Kitapların bazıları anlaşılan yeni gelmişti. Üzerlerindeki holografik etiketler yeni gibi duruyordu ve çerik hakkında bilgi edinmemizi sağlıyordu. Solumdaki ve karşımdaki duvarda ise ortadaki masa hizasına denk gelecek şekilde ince şerit masalar vardı. Masaların üzerinde yalnızca dijital klavyeler ve birkaç tanesinde ise acil durumlarda kullanılabilecek bir laptop vardı. Karşımdaki duvarın boş kalan kısmında ise havada süzülen holografik bir ekran asılıydı. Bir vaka hakkında çekilen görüntülere erişim sağlıyordu ya da parça parça bölünerek ekrana farklı şeyler yansıtabiliyordu. Şu anda ise hasta grafikleri, organ simülasyonları ve araştırma notları dönüp duruyordu. Hastane ortamı genel olarak beyaz ve ferahtı. Yalnızca odalara istediğimiz gibi dekor yapmamıza izin veriliyordu. Kütüphanenin ortasında ise dev gibi bir masa vardı ama etrafına yalnızca sekiz sandalye konuyordu. Masanın üzerinde birkaç dijital kalem ve onlarca yığılmış kitap ve açık duran dört hologram vardı. Kalemlerle hologramlara ya da masanın üzerine açtığınız dijital deftere yazılar yazabiliyordunuz. Derin bir nefes verdikten sonra sandalyelerden birine oturdum. İçeride yalnızca Ulaş ve Oğuz vardı.

“İyi misin sen?” Gözlerim ikisinin arasında gidip geldiğinde ikisi de baştan aşağı bedenimi süzmeye başlamıştı. O kadar kötü mü görünüyordum? Hayat bu kadar doldu dolu yaşanmasa bende en az onlar kadar iyi görünebilirdim ama değil mi?
“İyiyim, sadece yorgunum biraz o kadar.” Yapılan anonsla birlikte üçümüzün bakışları da açık hologramlardan birbirine kaymıştı. Yalnızca Ulaş’ın adı anons edildiğinde rahatlarcasına derin bi nefes verdim. Oğuz’un dakikalardır neden kıvrandığını sorma zamanım gelmişti. Ulaş elindeki dosyalarla birlikte selam vererek kütüphaneden çıktığı anda gözlerimiz Oğuz’la buluşmuştu. Sandalyesini yanıma sürüklediğinde bir anlığına afalladım. Bu kadar önemli ne olabilirdi ki? Adeta fısıltıyla konuşmaya balşadığında adranalin seviyemin tavan yaptığını anlamak pek de zor değildi.
“Kameraları bir süre kapattırabilir misin? Sana göstermem gereken bir şey var.” Önlüğümün cebinden telefonu çıkardığımda parmaklarını çıtlatmaya başladığını fark ettim. Bu kadar önemli olan neydi anlamıyordum. Oğuz’u daha önce hiç böyle görmemiştim. Altay’a attığım mesaj saniyesinde yanıtlandığında ve işlem tamamlandığında telefonu tekrardan önlüğümün cebine koyarak Oğuz’a döndüm. Bakışlarımdan anlamış olmalı ki rahatlarcasına derin bir nefes verdi. “Annenin ve babanın adı Berrak ve Şevket değil mi?” Oturuşum aniden dikleşirken sesli bir şekilde yutkunarak kafa salladım. O ise verdiğim yanıttan pek memnun olmuşa benzemiyordu. “Faruk Hoca beni geçen gün odasına çağırdı. Elinde dosyalar vardı, ben girince kaldırdı tabii ama yalnızca isimlerinizi okuyabildim. Dün de sanırım bilmemem gereken bir şey öğrendim.” Yerinden kalktı ve cebinden çıkardığı plastik eldivenleri neredeyse titremekte olan parmaklarına geçirdi. Sıra sıra dizili rafların önünde durduğunda bende anlam verememiş ve hemen arkasına geçerek ne yaptığını anlamaya çalışmıştım.

Kitaplardan birkaç tanesini çıkarıp yerlerini değiştirdi ve sonrasında elinde tuttuğu son kitabı ise ters bir şekilde rafa geri koydu. Raflar bir hologram misali silindiğinde nefesimin kesildiğini hissettim. Duvar yok muydu yani bunun arkasında? Göğsüm delicesine inip kalkmaya başladığında tıpkı benim yaptığım gibi önümüzde açılan merdivenlere kısa bir bakış attı. Hâlâ her şeyi anlatmış gibi görünmüyordu. “A-Aşağıdan çığlık sesleri geliyor.” Dilim damağım tutulmuşcasına tek bir kelime dahi çıkmıyordu dudaklarımdan.
“Tamam sen... sen kapat burayı geri. Ben ekibi toplayayım. Kapıya da tadilat tabelası falan astırmamız lazım. Halledebilir misin?” Kitapları yeniden düzenlediğinde açılan merdivenler yerine kitaplarla dolu olan raf yeniden gelmişti. Bu gerçekten mantığa sığmayan bir şeydi. Onaylarcasına kafa salladığında parmaklarımı yeniden önlüğüm cebine attım. Telefonun diğer modunu hızla açarak mesaj panelinin üzerine tıkladım.

DIGIDIKLAR

Ben: Vega Vakıf Hastanesi’ne yakın olanlar el kaldırsın?
Fırtına: Elimiz doluysa neyi kaldırıyoruz?
Ben: Sen istediğin her yerini kaldır Fırtına.
Fırtına: Bunu senin yapmanı tercih ederim.
Şimşek1: Lan siktirin gidin fantazinizi başka yerde yaşayın.
Ben: Dayım grupta mı yoksa rahatça küfür edebiliyor muyuz?
Şimşek2: Grupta olsa da edebilirsin ben izin veriyorum. Ayrıca ben hastaneye çok yakınım, görev ne?
Ben: Görünmeden kütüphaneye gelin, görmeniz gereken bir şey var. Sen indirip öyle gel Fırtına.
Fırtına: Ayıp, bensiz görev olmaz. Yoldayım, geliyorum.

Gülmemek için dudaklarıma bastırıp Kasırga modunu tekrar kapatırken Oğuz elinde tabelayla beraber kapının önüne çoktan gelmişti bile. Sanırım yaptıklarını ezberlemiştim. Telefonunu çıkardığında gelen bildirimle birlikte gülümsedim. Yapmam gerekenleri adım adım yazmıştı. Göz kırptığı anda iki parmağımı alnıma götürerek selam verdim. Cama son kez bakıp parmaklarını saçlarına daldırıp kayan tipini düzelttikten sonra etrafa son bir bakış atarak uzaklaştı. Altay’ın bana öğrettiği kodları masanın üzerine girerek zeminden bir kapağın açılmasını sağladım. Kıyafetlerimi hızla üzerime geçirip maskemi taktım. Görünüşe göre tam saniyesinde takmıştım, kapının açılmasıyla birlikte hızla arkamı döndüm. Herkes birlikte falan mı gelmişti? Bu kadar kalabalık dolaşmak dikkat çekiciydi bunu onlar da biliyorlardı. Şüphelerim bakışlarımdan anlaşılmış olmalı ki Şimşek1 cevap veren ilk kişi oldu.

“Acile çok fazla vaka gelmiş, çoğu kişi ameliyatta. Şimşek4’de bizi gören herkesi bir odaya kilitleyip narkoz verdi.” Gözlerim Şimşek4’e kaydığında gülümsedim. Yanıma gelip bir kolunu omzuma atarken gözlerin tamamı benim üzerime kaymıştı. Meraktan çatlamalarını isterdim ama görev bekleyemezdi. Dayıma haber vermesi için Altay’a tüm detayları mesaj atalı yalnızca birkaç dakika olmuştu. Dayımdan ses gelmemişti. Oğuz’un attığı mesajlara son kez bakarak tıpkı onun yaptığı gibi birkaç kitabın yerini değiştirdim ve son kitabı ise ters koydum. Raf sanki hologrammış gibi gözlerimin önünde ikinci kez kaybolduğunda verdiğim tepkinin aynısını maskelerinin altından verdiklerini görmek yüzümde ukala bir gülümseme oluşmasına sebep olmuştu.

“Bu ne lan?”
“Onu bende bilmiyorum Fırtına ama aşağıdan çığlık sesleri geldiği söylendi.” Bakışların tamamı birbirinde gezindikten saniyeler sonra yavaş adımlarla merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştık. Hastaneye zıt bir şekilde duvarlar ve merdivenler siyah, mat ve sert bir maddeden yapılmıştı. Yan tarafımızdaki minik led ışıklar sayesinde önümüzü görebiliyorduk. Aşağı indiğimizde soluduğumuz hava uyoğunlaşarak ciğerlerimize yapışıyordu sanki. Nefes alırken bile ciğerlerime çarpan bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum. Zemin tıpkı merdivenler gibi parlak olmayan, siyah ve mat bir yüzeyden yapılmıştı. Üzerindeki çizgiler ağır makinelerin merdivenlerden aşağıya sürüklendiğinin kanıtıydı. Duvarlar solgun gri ve mat bir siyah arasında gidip geliyordu. Bazı bölgelere gömülü led ışıklar, zayıf mavi ya da yeşil renkte titreyerek yanıyordu. Işıklar net değildi, hafif olmasıs ise sanki nefes alıyorlarmış gibi görünmesine sebep oluyordu. Ortamda kulaklarımıza çarpan garip bir uğultu vardı. Makine sesine benziyordu. Tıpkı bir pervanenin çalışırken çıkardığı ses gibiydi. Sol tarafta camla çevrili bölmeler vardı. Sıradan bir cammış gibi görünmüyordu. Dışarıdan yalnızca kendi yansımamı görebiliyordum. Bakışlarımı diğer taraftlara çevirdim. Masanın üzerinde paslanmış ve üzerinde kurumuş kan lekeleri olan kelepçeler vardı ama normal olanlardan farklıydı. İçlerinde yalnızca bir iğne vardı ki sanırım keleçenin içinde de minik bir tüp gizliydi. Bu çok deliceydi ve tabii ki çok riskli. Masanın yanına sabitlenmiş cihazlar ve bir de tepsi vardı. Tepsinin üzerinde bulunan şırıngaların içleri tamamen doluydu. İçlerindeki sıvıların rengi garipti. Bunun dışında robotik bir kol, biyometrik tarayıcılar ve hâlâ çalışmaya devam eden monitörler vardı. Ekrandaki yazılar sarı ve yeşil tonlarında akmaya devam ediyor ve sürekli denek numaraları, beyin frekansları, baskılayıcı protokol kodları gibi kelimeler dönüp duruyordu.

Diğer duvarda ise koca bir pano vardı. Üzerinde rulo haline getirilmiş kablolar, küçük hologramlar, birkaç tuş ve raptiyelerle tutturulmuş birkaç küçük kağıt bulunuyordu. Karşımızdaki duvarda ise başka bir kapı vardı, tamamen camdan yapılmış olmasına rağmen içi zifiri karanlıktı. Burada olmak dahi tüylerimin diken diken olmasına sebep olurken başıma saplanan aprı yumruklarımı kafamın iki yanına bastırmama sebep olmuştu. Bunu yeniden yaşamak istemiyordum. Yeniden çekmek istemiyordum. Ekiptekilerin tamamı etrafıma toplanırken ağrının hafiflemesiyle birlikte yavaşça elimi kaldırdım. Göz bebeklerimin büyüdüğünü hissettim. Zihnim yeniden geriye doğru kaymıştı ve gözlerimin önüne sanal bir görüntü gelmişti.

Oturduğum merdivenlerin aşağısına bakmaya devam ederken gözlerim bir yandan pencereye kayıp duruyordu. Dayımı bekliyordum. Çok fazla adam vardı aşağıda. Bizim evimize bu kadar fazla misafir hiç gelmemişti. Hepsinin üzerinde siyah takımlar ve gözlerinde yalnızca bir camı olan garip gözlükler vardı. Annem ve babam dizlerinin üzerine çökmemek için direnseler de dakikalar sonucunda kanlar içinde yere çöktürülmüşlerdi. Bunu görmek istemiyordum. Onları bırakmaları için bağırmak ve boğazım yırtılana dek çığlıklar ataraka ağlamak istiyordum. Poyraz da yoktu. Yanımda hiç kimse yoktu. Çok geçmeden diğer on beş siyah takımlı adamın yanına birisi daha geldi. Boyu oldukça kısa bir adamdı. Diğerlerinin yanında resmen cüce gibi kalıyordu.Yakasında ise garip gözlüklü adamlardaki kırmızı rozetin aksine siyah bir rozet vardı. Neden takıyorlardı ki o şeyleri? Annemden ve babamdan ne istiyorlardı? Gözlerim bir kez daha cama kaydı. Evimizin önünde duran beyaz arabayı gördüğüm anda gülümsedim. Şimdi dayım gelecekti ve annemi ve babamı yerden kaldırıp hepimizi kurtaracaktı. Kapı adeta tekmelenerek açılırken adamların çıkardıkları silahlar doğrudan dayımın göğsüne bakıyordu. Ellerini havaya kaldırarak birkaç adım öne doğru ilerledi.

“Faruk, Faruk sakın! Anlaşmanız bu kadardı, Poyraz’ı zaten aldın.”
“Anlaşmamız bu kadar değildi ortak, çocukların birini alma karşılığında diğerini yaşatacaktık. Şimdi sözümü tutuyorum. Sende onlarla birlikte bana oyun oynamış olsaydın eğer sen ve iki oğlun da cehennemi boylardınız!” Kapı tekrar kapatılırken dayım etrafındaki adamlarla kısa bakışlar attı. Dayımı tanıyordum. Yaşım küçüktü ama genelde dayımla çokça vakit geçirdiğimden onu diğer herkese göre çok daha kolay çözebiliyordum. Başıma sebepsiz ağrılar girerken gözlerimi ovuşturdum. Çok uykum gelmişti. Uyumak istiyordum ama gözlerim sanki sabaha kadar kapanmak istemiyor gibiydi.
“Anlaşmanızda olmadığı bir şekilde çocukların ikisini birlikte denek yaptın! Ceylin’e dokunmaman gerekiyordu!” Dayım bana Ceylin demişti. Normalde sürekli Duru derdi, ilk defa bana Ceylin dediği için afallamıştım. Elimde tuttuğum bebeğe bakarak gülümsedim ve izlemeye devam ettim. Hızla nefes alıp vermeye devam etti dayım. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, anneme de oluyordu.

“Bana bak Metin, bana karşı gelmeye devam edersen az sonra göreceğin şeylerin aynısını sende yaşarsın. Bunun gibi şeyleri mesela.” Elinde tuttuğu silahın namlusunu hızla anneme doğrultarak saniyeler içinde tetiğe bastı. Annem tepki dahi vermemişti. Dayımın bacakları titredi ve dizlerinin üzerine düştü. Babamsa ellerini indirmiş ve annemin kafasını göğsüne bastırarak ağlamaya başlamıştı. Sinirliydi ama benim için kıpırdayamıyordu. Elimde tuttuğum oyuncağa sıkıca sarılarak beklemeye devam ettim. Göz yaşlarım bozuk bir musluk misali yanaklarımdan hızla akmaya devam ederken hıçkırıklarımı duyduklarını fark ettiğim anda nefesimi tutmaya başlamıştım. Artık çok geçti. Adamlardan birisi yüzüne ukala bir gülümseme yerleştirerek yanıma geldi ve kolumdan tutup beni adeta sürükleyerek merdivenlerden aşağı indirdi. Babamın ve dayımın bakışları bana kayarken ikisi de bağırmaya başlamış ve oldukları yerden kalkmaya çalışmış olsalar dahi anında geri yerlerine oturtulmuşlardı. “Çipi aktive edin.” Babamın ve dayımın bakışları kesişirken dayım hızla yerinden fırladı. Henüz gençti, otuzlu yaşlarının başında ve güçlü bir adamdı. Bacağına sıkılan kurşunla birlikte dengesini kaybederek yere düştü. Kalbimin daha fazlasını kaldırabileceğine inanmıyordum. Elimdeki oyuncak parmaklarımın arasından kayarak yere düşerken göz bebeklerimin küçüldüğünü hissettim. Damarlarımdan akan hızlanmıştı ve nefes alışverişlerim az öncekinin aksine oldukça yavaşlamıştı. Önümdeki herkesi sanal gerçeklik gözlüğünden bakarmış gibi görüyordum. Bulanıktı bazı yüzler. Güçlü uğuldamalar çarpıyordu kulaklarıma. Kimsenin ne dediğini ve bana ne anlatmaya çalıştığını anlamıyordum. Bedenim istemsizce hareket etmeye başlamıştı. Adamlardan birisi dayımın kafasını avuçlarının arasına alıp bana çevirirken tepki dahi vermemiştim, verememiştim. Parmaklarım kontrolüm dışında hareket ederek önüme bırakılan silahı sıkıca kavradı. Zihnimde yankılanan sesler başımın feci şekilde ağrımasına sebep olsa dahi görevimi biliyordum.

Denek002 direnç sağladı. Başarı oranı %73. Aktifleşme başarılı. Görev: Yok et.

Bir adım öne doğru ilerledi bacaklarım. Babam yere düşen oyuncağı parmaklarının arasına alıp son kez uzun uzun baktı. Ne yaptığını anlayamasam dahi uzunca bir süre bakmıştım ona. Hissedemiyordum. Kalbimde ya da mantığımda tek bir duygu kırıntısı yoktu. Yaptığım tek şey benimkilerle aynı renkteki yeşil gözlerinin içine bakmaktı.

Öldür onu.

Parmaklarım verdiğim kararların aksine hareket etti. Daha önce hiç silah tutmamış olan parmaklarım silahı benimsedi. Silahın ucu babamın tam alnına bakıyordu. Gözleri kızarmıştı. Dayımsa kafasını çevirmeye çalışsa dahi iki yanındaki adamlar yeniden bana ve babama dönmesini sağlıyordu. Saniyeler içinde tetiğe bastım. Kaşlarının arasından aşağı süzülen ılık kana baktım. Babam o gün orada ayaklarımın dibine yığılmıştı. Babamı ben öldürmüştüm.