25. bölüm · MASKELERİN ARDINDA
Bölüm 25 "Sevmeyi öğrettiler bana sadece, delicesine sevmeyi..."
“Şahin sistemlerin başına! Gökhan arka kapıya! Asil çatı giriş ve çıkışları senin! Kenan yapay zekânın ana kartına! Samet bodrum katlardaki cephaneliklere! Selçuk sen sahaya! Buğra ve Günay siz doğu ve kuzey hattına! Diğerleri güney ve batı hatlarınal Herkes birbirini kollasın!”
Komutlarım havada asılı kaldı, her isim bir ateş düğmesine basar gibi çarpıyordu. Her kelimeyle beraber ekiptekilerin omuzlarında bir yük daha doğdu; nefesler sıklaştı, gözler daha da keskinleşti. Ağzımda kuru, metalik bir tat vardı; soğuk ve gerçek. Herkes bilir, birinin yanlış adımı yüzlerce can demektir. Emri veren dudaklarımdan dökülen bu dizilim kentin göğsünde bir davul gibi yankılanmaya başlamıştı. Kameraların, dronların ve işitilemeyen frekansların içinde bir ritim oluştu.
Verdiğim derin nefesle birlikte bakışlarım ekiptekilere doğru kaydı. Derin nefesimin sadece akciğerlerimi değil, içimdeki titrek tereddütü de topladığını hissettim. Göğsümün altında bir şey kıvranıyor gibiydi; korku değil, bir tür kararlı titreme. Her yüzü tek tek taradım: Altuğ’un çenesindeki çizgi, Efsa’ın parmaklarının ucundaki beyazlama, Barut’un gözündeki soğuk kıvılcım... Bunların hepsi cevap veriyordu. İçimde, dayımın verdiği öğütler sahneye teker teker düşüyordu; “Sakın pes etme,” diyen bir ses, uzak ama kesin.
Altay ve Miray merkez üssüneydi. Yapay zekânın ana kartında her ne kadar Kenan olsa dahi asıl kontrol onlardaydı. Altay’ın elleri klavyenin üzerinde hazırda bekliyor olmalıydı. O, kendini makinelere değil, sonuçlara adıyordu. Miray ise bir gölgeydi; hologramların arasından fısıldayan komutlar gibi işliyordu sisteme. Kenan’ın parmakları yalnızca birer araçtı. Her yeşil ışık birer can demekti, ama aynı zamanda bizim ateşimize yakıt veren onayda onlardan geliyordu. Birbirlerine güveniyorlardı. Çünkü birlikte başardıkları şeyler hafife alınacak şeyler değildi.
Güven, savaş alanında paranın yerine geçiyor, yokluğu ihanet, varlığı zafer adı altında yankılanıyordu. Bu insanlar, yılların suskun çalışmalarını omuzlarında taşıyorlardı. Gece sabahlara kadar kodlar yazılmış, sensörler denenmiş, kaç yüz simülasyon çalıştırılmış, silahlar teker teker denenmiş ve daha nicesi yapılmıştı. Güven sadece teknik bir uygulama değildi. Ülkelerle iletişim içine girmeyi ve savaş uçaklarını kontrol etmeyi başarmışlardı. Faruk’un elde ettiği her bilgi önce bizim elimize geliyordu.
Bu, bizim avantajımızdı ama aynı zamanda zehirli bir elmaydı. Faruk’un verileri doğruydu ama doğruluğu kullanma şeklimiz insanları bir kumar oyununun fişleri gibi atıyordu ortaya. Uçakların ekranlarında beliren küçük imleçler, gece göğünde birer ölüm fenerine dönüştürülebilirdi. Bizim ellerimizde olan bilgi, düşmanın hamlesine karşılık verip vermememizi belirliyordu; o ince çizgide yürürken ben her bir kararın ağırlığını hissetmek zorundaydım. Çünkü benim yaptığım tek yanlış demek yüzlerce hatta binlerce ve belki de milyonlarca insanın hayatı demekti.
İstanbul, gecenin koynunda bir madene dönmüştü; insanlar sanki uzun zamandır beklenen bir şeyi bekliyormuşçasına dışarı çıkmış, duvar diplerinde saklanan ışıkları yakmışlardı. Mahalle aralarında fısıldanan planlar, sokak köşelerinde dağıtılan siyah maskeler; herkes birbirine bakıyordu. Kimi umutla, kimi korkuyla ve kimiyse ölümü bekler gibi. Şehir bir nefes aldı ve o nefes, biz başlamadan önce sessiz bir onay gibiydi.Siren sesleri duyulduğu anda adamlarımızın tamamı İstanbul’daki her eve savaş aletleri ve biyometrik kıyafetler bırakmıştı.
Sirenler, metal bir ağıt gibi şehri sarmıştı. Camlarda titreyen ışıklar, kapı aralıklarından fırlayan gölgeler... Adamlarımız, yıllar önce gizlice konuşulmuş saklı depolardan çıkardıkları çelik çuvalları evlere taşıdı; yaşlı kadınlar balkondan izledi, çocuklar gözleri parlayarak siperlerin içinde saklanan oyuncaklara baktı. Biyometrik kıyafetler, birer küçük zırh kutusu gibiydi. İşe yaramaları için neredeyse sihir gerektirseler de bunu başarabilmiştik. Kısa süreli de olsa bize güven vaat edebiliyorlardı. Onlar bizimle savaşmak istiyordu ve biz onları savunmasız bir şekilde ölüme gönderemezdik. Onları ölüme sürmek, bizim içimizde yankılanacak bir felaket olurdu. Bu yüzden planlar hassas, dağıtım hesaplıydı; çünkü her siper, arkasında bir aile, bir hikâye, bir umut saklıyordu. Gece boyunca İstanbul’daki hiçbir adamımız uyumamıştı. Bizde öyle. Biz onları ölecek kadar değersiz görmezdik; aksine her biri bir mermi kadar kıymetliydi bizim gözümüde. Omuz omuza savaşacaktık halkımızla.
Yüzümdeki maskenin beni ilk kez bu kadar terlettiğini hissediyordum. Zordu. Gerçek anlamda. Maskenin içi, sıcak bir hapsi andırıyordu, nefesim yanaklarıma vurdukça küçük damlalar hâlinde ıslanıyordu. Bu ter, sadece fiziksel değil; bir cesurluğun ağır bedelinin teriydi. Toz, barut ve duman kokusu maske kumaşına sinmiş, yüzüme bir hatıra olarak kazınmıştı sanki. İlk defa, kendimi görünür kılmak istemediğim hâlde maske bana ağırlık yapıyordu. Liderliğin soğuk bir yanı vardı: görünmez kalmak ama herkesin omuzlarına yük vermek.
Sonunda uğruna savaştığım, savaştığımız an gelmişti. Dayım olmadan... Kendimi her zaman eksik hissediyordum onsuz. Dayımın sandalyesi boştu ve o boşluk bir mıknatıs gibi etrafımızdaki her şeyi çekiyordu: sorumluluğu, öfkeyi, yorgunluğu... Onun varlığı bir rehberdi, yokluğu ise bir sınav. Eksikliğini hissettiğim anlarda ciğerlerime bir ağırlık çökse de bu ağırlık zamanla cesarete dönüşüyordu. Nefretim yenilmeme asla izin vermiyor ve öfkemi diri tutmama her seferinde yardım ediyordu. Onun yokluğu beni korkutmak yerine büyük bir ateş kıvılcımı yakmıştı. Şimdi onun gölgesi altında nasıl davranacağımı gösterecektim tüm dünyaya. Benim zamanımdı. Ama bu ekibe benim değil, onun emir vermesi gerektiğini hissetmiştim hep. Hâlâ da öyleydi benim için. Ona yakışırdı liderlik ve bana yakışırdı askerlik.
Bazen liderlik bir mirastır; bazen de bir borç. Onun sesini duyar gibiydim bazı anlarda. “Ne yapacaksan alnın açık olsun.” derdi bazen. İnsanlar bunun sade bir öğüt olduğunu düşünebilirdi ama savaşta o sözler bir kılıç kadar keskin olurdu. Benim sesim onun gölgesinde titrese de, emirlerime kuvvet veriyordu. Yalnız değildim, arkamda onun öğrettikleri ve tüm bu insanların güveni vardı. Ekip vardı. Altay, Altuğ, Buğra vardı. Barut, Ulaş, Aras vardı. Kızlar vardı, nicesi vardı...
Omzumda hissettiğim elle birlikte kendimden emin bir şekilde benim için devrilen kamyonun üzerine adımladım. Bu bizim artık olağan bir durum, bir simge olmuştu.
Kamyonun üstü, bu gecenin küçük bir platformuna dönüştü; sağa bakınca etrafımda fısıltılar, uzak patlamalar, insanların nefesleri ve sağa bakıncaysa ekipteki herkesin gülümseyen yüzleri... Gözlerimi bir anlığına kapatsam da anında yeniden açtım ve kendimi toplamaya çalıştım. Çünkü bir liderin tereddüt etme lüksü yoktu.
Üzerimde hissettiğim gözlerle birlikte maskemi çıkartarak parmaklarımın arasında delicesine sıkmaya başladım.
Parmaklarımla kenarını ovduğum anda usul bir tebessüm yerleşti dudaklarıma. Ciğerlerime derin bir nefes daha çekmeye çalışırken, “Sizinle omuz omuza savaşmak gurur verici.” diyerek başladım konuşmama. Gözlerime bakıp haykıran insanların hepsi o gururu taşıyordu. Bunu kilometrelerce uzaktan dahi hissedebilirdim. Gurur, burada bir silah kadar etkiliydi; moraldi, cesaretti, umuttu. Onların gözlerinde gördüğüm en küçük ışık, bir toplumun sonunda kendine dönmesini sağlayan ateşti. “Ben bu savaşın ateşini ilk kez çaktığımda buralara geleceğimi ben dışında herkes tahmin etmişti. Benim savaşım değil aslında bu, bizim savaşımız! Hepimizin savaşıl Evet belki aylar sürecek ya da hepimiz öleceğiz ama ben böyle ölmeyi öğrendim. Bir haftadır bütün televizyon kanallarında ve platformumuzda yapmanız gerekenler anlatıldı. Hatta evlerinize görevliler gönderdiğimiz dahi oldu. Hatta dizilerden birkaçının yerine ilk yardım ve dövüş videoları koyduk. Savaşı kaybetme korkusu bazılarınıza dudaklarını ısırtıyor, bazılarını delicesine korkutuyor ve bazılarınıysa delicesine gururlandırıyor görebiliyorum.”
Hazırlığmız çoktan tamamlanmıştı. Evlerde saklanan sandıklar açılmış, komşular birbirini eğitmiş, herkesin cebinde küçük talimat kağıtları dolaşmaya başlamıştı. Onlara nasıl siper alınacağını, kimyasal maruziyette ne yapacaklarını, nasıl ilk yardım uygulanacağını öğretmiştik. “Bu savaş bizim için bir son demek! Çünkü sonlar olmadan başlangıçlar olmaz! Şu andan itibaren ya öleceğiz ya da dirileceğiz! Başka çaremiz yok İstanbul! ilk atış geldiği anda başlıyoruz! Kibriti biz çaktık, yanacak olan onlar! Biz yanalı çok oldu ve Anka Kuşları küllerinden doğdul Yanma sırası sende Faruk Karasu!”
Bir anlığına insanlığın tamamı nefes almayı unutmuş gibi hissettim. Karanlığın tam ortasında gözlerime çarpan bir ateş vardı; o ateşler bizim direncimizin ışıklarıydı. “Gökyüzünde bizi temsil eden, inancımızı temsil eden bir Anka Kuşu simgesi dolaşıyordu; küllerimizden doğuşumuz, insanlara yeniden umut vaat ediyordu. Alınan her nefes bir savaştı sanki. En azından benim için öyleydi ve ben son nefesimi verene dek öyle olacaktı.
Maskemi yeniden takarak kamyonun üzerinden aşağı indiğimde içimdeki ürperti midemin delicesine yanmasına sebep olmaya başlamıştı. Ayaklarımın altındaki toprağın titreyişi ve zeminden çarpan soğukluk beni yeniden gerçek bir savaşın ortasına çekmeye yetmişti. Endişe ve kararlılık tıpkı bir elmanın iki yarısı gibi birbirine karışmıştı. Daha önce her ne kadar savaş hakkında konuşmuş olsak da ruhum o günün geldiğine inanmak istemiyordu. Zihnim yaşadıklarımı reddetmek için delicesine çırpınıyor ve her zerrem öfkemin çıkardığı yangınla birlikte kavruluyordu. Mantığım planları, koordinatları, zaafları hatırlamam için beni zorluyor ve içgüdülerimse gözlerimdeki umut ışığını ve nefreti görüp ona sarılmak istiyordu. Savaş, yığınla duyguyu aynı anda boğazımdaki yumrunun içine hapsediyor, hissetmek yetmiyor, hareket etmek gerekiyordu.
Çalınan ıslıkla birlikte herkes yerlerine geçmişti. Islık bizim için hem bir uyarı hem de bir düğmeydi; herkesin beden dili anında değişmiş ve karışık duyguların yerini gözlerde kararlılık, omuzlarda sıkılaşan kaslar almıştı. Bu küçük sesin getirdiği düzen, bir ordunun küçük bir nabzından başka hiçbir şey değildi. İnanamadığım kadar büyük bir uyum içindeydik.
Sınırların üzerinde beliren mavi dalgayla birlikte etrafta tiz bir çığlık yankılandı. Delinmesi fazla uzun sürmezdi ve şimdiden üzerinde küçük delikler açılmaya başlamıştı. Bu bize yalnızca zaman kazandırmak için tasarlanmış bir kalkandı. Kısa süreli bir parıltı, dronların termal algılarını kare kare şaşırtacak bir frekanstı bizim için. Küçük delikler, lazerlerin açtığı ilk izler gibiydi ama onların gücü kesinlikle bundan çok daha fazlasıydı. Her nefes bizim için bir cesaret ve düşman içinse bir soru işareti demekti.
Teknolojimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da diğer ülkelerden çok daha fazla geriydeydi. Koluma taktığım aletin üzerinde yanan yeşil ışıkla birlikte herkesin hazır olduğunu anlayarak gülümsedim. Başlıyorduk.
Parmağımı doğruca kulaklığa bastırdım. “Altay sen uçaklanı indirmeye çalış ve Miray sense aradaki robotları hallet.” Kulaklığa bastığımda alt frekanstan gelen uğultular kulağımı doldurduğu anda gülümsedim. Alt komutanlar onayladı, cevaplarıysa kısa ve öldürücüydü. Her emir, bir risk; her onay, saltanatın bir anahtarını çevirmek gibiydi. Patron yalnızca ben değildim. Herkes birer patrondu, ben yalnızca en büyükleriydim.
“Anlaşıldı.” dedi ikisi aynı anda. Aldığım her kesik nefes boğazımda keskin bir yumru oluştururken duygularımı dizginlemeyi aslında hiçbir zaman başaramadığımı fark ettim. Onlar her zaman benimleydi. Derinde ya da yüzeyde...
İşaretler ilerliyor ve kişiler görev yerlerini alıyordu. Benim içimde ise bir tür çatırtı vardı, hayatımın seçimlerimin bütün ağırlığı bir anda omuzlarıma çökmüştü. Dizginlemeyi denesem de o duygular bir nehir gibi kabarmaya ve boğazımdaki yumruya akın etmeye devam ediyordu. Kalkan kalktığı anda üzerimize yağan kurşunlarla birlikte okkalı bir küfür savurdum.
Kurşunların isabet etme sesi anlık olsa dahi tahmin ettiğimden daha korkunçtu; duvarlara çarpan metalin tınısı bir tür çan gibi yankılanmaya başlamıştı. Savaş bazen duygularla değil eylemlerle verilirdi ve biz o anın tam içindeydik.
Savunma, taarruzdan her zaman çok daha zordu. Savunma, planlamanın dişlisiydi; taarruz ise cesaretin kıvılcımı. Kıyafetlerimizin lifleri arasında, insanı koruyan küçük bir masraf vardı. Basınçlı paneller, darbe emiciler, ilaçlı jeller. Bunlar bir kez yırtılınca, geriye sadece kemik ve irade kalırdı. Bu yüzden giysilerimize güvenmek değil, onlara saygı duymak gerekiyordu.Tabii biraz da korkmak...
Altay'ın, Faruk’un uçağını defalarca kez vurduğunu fark ettiğim anda usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. O savaş oyunlarını boşuna oynamadım der gibi gülümsediğini hayal ettim. Uçak düştüğü anda uzaklardan kulaklarıma çarpan bir patlama sesi duyuldu. Sonrasındaysa zaferin bir anlık sessizliği bir ilaç misali yayılmaya başlamıştı vücudumuza. Ama zafer hiçbir zaman tek başına gelmezdi. Eğer elde etmek istediğimiz bir zafer varsa onunla birlikte ciğerlerimize çekmemiz gereken bir de kan kokusu var demekti. Maskenin üzerinden dahi burnuma barut, ter ve duman kokusu çarpmaya başlamıştı.
Koku, savaşın diliydi. Barut bir anı, ter bir çabayı, duman ise kaybı haber verirdi bize. Her nefeste, insanların hayatları ayaklarım altında eziliyor ve bense o kokuyla gurur duymamak için kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Ama koku, belleğimin en eski köşelerine işlenmeye başlamıştı. Benim hatırladığım tatlı anıların aksine daha kirli, daha tatsız bir dumandı bu.
“Sinyal alıyorum!” diye bağırdı Miray endişe dolu bir sesle. “Robotlardan birinde kapsül var! Onu bulmak zorundasınız. İçindeki gaz yayılmadan bulmak zorundasınız!” Herkesin yüz ifadesi aniden değişirken etraftaki atmosfer de zaman kaybetmeden değişmişti. Etrafımızda yalnızca ateş değil, görünmez bir ölüm de dolaşıyordu anlaşılan. Bakışlarım etrafta insanları delicesine öldürmek için çabalayan insan benzeri robotlara kaydı. Kablolarını dahi görmek neredeyse mümkün değildi. Hiçbir insancıllaşma göstermeden, soğuk bir görev bilinciyle ilerliyordu hepsi. Sonuçta yapaylardı, ne bekliyordum ki? Metalik gövdelerinin içinden sızan elektrik bir titreşim olarak yayılıyor, çelik yapıları geceyi keskin bir parlaklıkla yakıyordu. Kablolar, içindeki hayatı alacak birer boğum gibiydi. Onları koparmak, onların gövdesine bir çağrı yapmak demekti.Bunu yapmaksa tahmin ettiğimden çok daha imkânsızdı.
“Çok fazlalar!” diye bağırdı Barut benden önce. “Her birini imha etmek için zamanımız yok!” Üstelik aramıza karışmak için bize gerçekten çok benzetilmişlerdi. Benzetilmişlik, korkunun en kötü türlerinden biriydi. Kendi gölgene benzeyen bir canavarla dövüşmek gibi. Bunu daha önce yaşamıştım. Çığlık’la... Bu, savaşın kirli bir numarasıydı: algıyı bozmak. Bu yüzyılda fazlasıyla basitti.
“Ne yapacağız o zaman!?” Sallanan yumruktan son anda eğilerek sırtımı sertçe duvara yasladım. Göğsüm delicesine inip kalkıyor ve aldığım her nefes bana acı çektirmek dışında hiçbir işe yaramıyordu. Elimi bir anlığına göğsümün üzerine bastırdım. Düşünmem lazımdı. Düşünmem lazımdı. Gözlerimi bir anlığına kapatıp parmağımı kulaklığın üzerine bastırdım ve aklımdan geçen her cümleyi süzgeçten geçiremeden doğruca dudaklarımın arasına yolladım.
“Mikrodron sürülerini gönderin. Otomatik silahlar da devreye girsin. Timlere haber verin dumanları ve kimyasalları daha hızlı yaysınlar.” Mikrodronlar ince bir sis gibi gökyüzüne çıkarken, birden etraf mırıltılarla dolmaya başlamıştı. Otomatik silahlar, kısa ve peş peşe atışlar halinde konumlarına geçti.
“Anlaşıldı.” Etrafa yayılan yeşil dumanla birlikte görüşümün düzelmesi için taktığım gözlüğe dokundum, Gözlük, bir dünya haritasını gözümün önüne seren bir pencereydi; yeşil duman görüşü kapatırken, termal mod ve gece vizörü bize savaşta bir avantaj sağlıyordu. Ancak robotların da bunu çözmesi fazla uzun sürmezdi. Bizim avantajımız kısa ömürlüydü. Zamansa bizim için bir düşmandı; saniyeler bizim için çelme takan birer rakip görevi görüyordu.
Etraftaki insanlardan birkaçı akrabalarını arıyor, birkaçı yorgunluktan yere oturmuş, bazıları savaşmaya devam ediyor ve bazılarıysa yaraları ağır olduğu için hastaneye taşınıyordu. İnsanlık ölüyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Bu sahne bir üçlemeden ibaretti: kurtarma, savaş ve kaçış. Her köşe bir hikâye sunuyor; herkes kendi dramını yaşıyordu. Ben ise bir merkezdim; her çağrı bana ulaşırdı. Her yardım talebinde acı bir ağırlık vardı. Elimden geleni yapıyordum ama her çabam sınırlıydı. İnsanlık burada, göğüs göğüse, hava alıyordu. Ama nefesleri daralmıştı.
İşaret parmaklarımı hızla şakaklarımın üzerine bastırdım. Düşün. Düşün. Dayım olsa ne derdi? Dayım olsa ne yapardı?
Pes etme dayıcığım.
Sakın pes etme.
Çünkü bu savaşı bedeninle kazanmak zorundasın. Ama eğer pes edersen savaşı zihninle kazanmak zorunda kalırsın.
Dayımın sesinin yankısı zihnimde tekrarlanmaya başlamıştı. O artık yaşamıyor olsa bile beni tutacak bir halat gibiydi; antrenmanda öğrettiği refleksler, şimdi can kurtaracak hamlelere dönüşmeliydi. Pes etme sözü fısıltıyla dudaklarıma yerleşti ve bir eyleme dönüştü.
“Bunu da düşürdüm.” diyerek aldığı zaferi ortaya attı Altay. Tam zamanında yetişmişti. Bir uçağın düşmesi, bir robotun devrilmesi; bunlar birer domino etkisi yaratıyordu. İnsanların umutları, küçük zaferlerle beslenirdi. Altay’ın sesi mikrofonumdan içeri girip tüm timlere bir nefes verdi. İnsanlığa bir nefes verdi.
“Altay, beni duyuyor musun?” dedim anında sevincini yaşamasına dahi izin vermeyecek bir hızda. “Duyuyorum güzelim, söyle.” Dudaklarıma yerleşen tebessümü hızla silmeye çalıştım, “Aşağı boya tüpleri at, çabuk! Dinleyin! Eğer önünüzde üzerinde kırmızı bir sinyal yanan robot varsa boya tüpunü ona sıkmanızı istiyorum! Diğerlerinin ise sensörlerine sıkın!” Kafama düşen küçük tüple birlikte mırıltılı bir küfür savurduğum anda koca bir kahkaha yükseldi kulaklığın diğer ucundan. Boya tüpleri absürt ama iş görür araçlardı: robotların optik sensörlerini karartmak, onları yanıltmak için basit ama etkiliydi. Bir savaş alanında, sıradan nesneler de büyük işlere yarayabilirdi. Küçük bir tüp, büyük bir fark yaratabilirdi.
“Kadınlar da küfreder miydi ya?”
“Melih?”
“Hm?”
“Dua et anamız babamız aynı.”
“Eyvallah abla.”
“Ne demek devrem. Ağzın değil, elin çalışsın.”
Bedenimde soğuk bir ateş yanıyordu; korku değil, kararlılık. Bu ateş, bir yanardağın lavı gibi soğumadan akmak zorundaydı. Korku bir lüksse, kararlılık bir zorunluluktu. Duvarlardan yansıyan patlamayla birlikte etraftaki herkes kafasını aşağı doğru eğerek kendine güvenli bir bölge aramak için kaçışmaya başlamıştı. Kimileri kaçarken yanında birini de sürüklemeye çalışıyor, kimileri tek başına koşuyor, kimileri öylece savaşıyordu. Kaosun ritmi vardı her birimizin kalbinde. Koşu, düşme, kalkma; sonra tekrar koşu. Her insanın yüzünde farklı bir hikâye, her adımında bir hayat yazılıydı. Çöken toz bulutuyla birlikte çevredeki herkes koruyucu maskelerini yüzüne çekmiş ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi savaşmaya devam ediyorlardı. Robotlar hızlıydı, fazlasıyla. Maske yüzleri gizlerdi. Bizleri de öyle. Gözler gerçek duyguları gösterirdi. Toz, duman, kir hepsi bir örtüydü ve bu örtü altında insanlar yaşayan gerçekle yüzleşiyordu: hayatta kalmak.
“Kahretsin! Askerleri geldi! Siper alın!” Kulaklıktan duyduğum sesle birlikte içime keskin bir çöküş hissi oturdu. Bir çizgiden çok daha düzgünce hizalanmışlardı ve üzerimize doğru geliyorlardı.
Onlar düzenli, soğuk birer savaş makinesiydi. Onların gelmesi, çatışmanın bir üst lige çıkması demekti. Biz sokak savaşçısıydık, ama karşıda bir disiplin ordusu vardı. Siper emri, anında herkesin bedenine işlenmiş ve toprak yığınları, arabalar, beton blokları anında bize siper olmuştu. Anında kulaklığıma ilerledi parmağım.
“Timler sahaya gelsin, binalara kurulan tuzaklar aktif edilsin ve savaş uçaklan devreye girsin! Hemen, şimdi!” Viresta askerlerini az da olsa tanımayı ve sistemlerine giriş yapmayı başarmıştık. Askerler mi? Hassas kısımlar. Denekler mi? Hassas kısımlar. Biz mi?
O biraz zor işte.
Emirlerim peş peşe dökülmeye devam etti, tuzaklar kuruldu ve planlar devreye sokuldu. Gönlümün derinliklerinde bir yerde biliyordum ki bu gecenin dönüşü olmayacaktı. Herkes rolünü oynuyordu; ama bazı roller bir kez daha geri dönmüyordu.
Söylediğim emirler yerine getirilmeye başlanmıştı, derin bir nefes çekmeyi denedim ciğerlerime. Başaramayacağımı bildiğimden fazla umursamayarak yeniden kalabalığın arasına daldım. Önümdeki askerler benden katbekat daha büyük duruyorlardı. Bu benim umurumda dahi değildi. Büyük görünen hiç kimse büyük değildi.
Atılan yumruktan eğilerek kaçtığım anda taktığım çelme yalnızca bileğimin ağrımasına sebep olmuştu. Doğrultulan silaha kaydı bakışlarım. Güzel, eğlenceli olacak öyleyse. Namluyu hızla tutup kolunu çevirdiğim anda keskin bir çığlık döküldü askerin dudaklarının arasından. Silahı hızla çekmeyi başardığımda çok geçmeden sırtına sert bir tekme attım. Yere düştüğü anda sıkılan kurşunla birlikte yerinden kalkmaya fırsat dahi bulamamıştı. Kafamı hafifçe çevirerek Ceyhun’un verdiği selama karşı gülümsedim. O iyi bir insandı ve dayım bunu biliyordu. Ayakkabılarım her ne kadar özel tasarım olsalar da zemindeki kaygan kan dengemi tahmin ettiğimden çok daha fazla bozuyordu. Ayaklarımın altı bir ölüm tuzağı gibiydi. Buna rağmen ilerlemek zorundaydık eğer bir kere durursak yeniden hareket etmeye fırsat dahi bulamadan kaybederdik.
“Robotları, robotları hackledim!” Gözlerim kalabalığın arasına kaydığında ekranların kapandığını ve bizden neredeyse hiç farkı olmayan metal yığınlarının büyük bir gürültüyle yere düştüğünü gördüm. Yüzlerce, binlerce ölüm makinesi aynı anda yere serilmişti. Dudaklarıma anında koca bir gülümseme yerleşirken “Miray mükemmelsin!”
“Tabii ki öyleyim.” Miray’ın kendinden emin sesi ekibin moralini yükseltmeye fazlasıyla yetiyordu.
“Bir de bana sor.”
“Değil miyim Altay?”
“Daha fazlasısın güzelim.”
“Aferin.”
Gözüme çarpan küçük, kıvılcımlı bir patlamayla birlikte gökyüzündeki dronların birer birer yere düştüğünü fark ettim. Dronların düşüşü, gökyüzünün kısa süreliğine yıldızsız kalması gibi bir şeydi bizim için. “Nişancıları var.” Düşmanın keskin nişancı birlikleri, işin en tehlikeli kısmıydı. Sokakların arasına sızılsın diye yerleştirilmiş birer ölümcül bekçi gibiydiler. Her birimizi ölüme birkaç adım daha yaklaştırıyorlardı.
“Ben hallederim.” İnsanların bakışlan elektrik direğine doğru kaydığı anda Aras’ın ciddi ciddi direğe tırmandığını fark ederek gülümsedim. Aramızda nişancılara meydan okuyabilecek en iyi isimlerden birisi oydu. Cesur bir hikâyeydi onunkisi. Koca bir korkunun üzerine tırmanan cesur bir hikâye...
“Altay, Arası al.”
“Hayır, ben Miray’ı alacağım.”
“Direkten al gerizekâlı!”
“Ha tamam.” Çok geçmeden yanına yaklaşan küçük uçakla birlikte gökyüzüne doğru ilerledi Aras. Elinde tuttuğu silahı mükemmel bir keskin nişancı titizliğiyle bulutların arasına doğrulttu. Düşmanların hareketlerine teker teker cevap verdi. Omzundaki makineyle birlikte yanımda hissettiğim koca cüsseye baktım, Barut’a.
Her sıkışında farklı bir kin ve farklı bir öfke vardı. Yüreğiyle vuruyordu. Beni fark edemeyecek kadar çok odaklanmıştı. Fazlasıyla dikkatli iş yapanlardandı. Gözleri kısıktı ve aldığı nefesler sahadaki herkesin aksine kontrol altındaydı. Hareketleri bir gölge kadar sessiz ve bıçak kadar keskindi. Hayaletten farksızdı. Ölümden öğrenilmiş bir zarafeti vardı böylesi tehlikeli anlarda. Etrafındaki hava dahi farklıydı sanki. Bunu nasıl başardığını bilmiyordum ama feci karizmatik görünüyordu. Arkasında beliren askeri gördüğümde tek bir saniye düşünmeden tetiğe bastım. Havalanan saçlarıyla birlikte bakışları kısa bir an bu tarafa kaydığında gözlerimiz bir anlığına buluştu. Derin ve rahatlamış bir nefes vererek yüzündeki maskeyi çıkardı ve parmaklarının saçlarının arasına daldırarak sinsi bir gülümseme gönderip göz kırpmakla yetindi. Aynı şekilde maskemi çıkardığım anda dilini bir saniyelik dudaklarında gezdirip dikkatini geri toplayarak savaşa yöneltti. Bu adama gerçekten âşıktım.
Askerler geri çekilmeye başladığı anda bu sefer ileri doğru giden bizlerdik. Elimi havaya doğru kaldırıp iki parmağımla havada küçük bir daire çizdim. Bu taarruz demekti. Küçük ama etkili bir işaretti: ileri! Biz, geri çekilmiş düşmanın üstüne yüklenecektik; onlar pes edip de geri çekildiğinde, biz öne atılacaktık. Bu, psikolojik bir hamleydi; düşman, bizim cesaretimize kapılabilirdi. Önümüzdeki levhaları manyetizmayı kullanarak aktifleştirmeyi başardığımız anda Altay’ın söylediklerini ezberlediğim için kendimi defalarca kez tebrik ettim. Yakın dövüş bitmiş ve sıra çatışmaya gelmişti anlaşılan. Maskelerin, teknolojilerin ve silahların zamanıydı.
“Bugün olmasa dahi bu savaşı kaybedeceksiniz!”
“Beni çok ünlü bir sözüm vardır komutan bilir misin?” Konuşan Barut’tu. Parmaklarının arasındaki ses bombasının ipini dişlerinin arasına alarak kafasını hızla geriye doğru çekti. Ses bombası bir tür suskunluk silahıydı. Savaşta suskunluk affedilemezdi. Bİ anlığına da olsa koordinasyonları bozarak onları sağır ve sersem edebilirdik.
“Öyle mi Fırtına? Neymiş bakalım o?”
“Ya he he.” Saklandığı yerden hızla çıkarak elindeki bombayı askerlerin tam ortasına doğru gönderdi. Zekâ ve intikamın birleşimiydi. Kulaklıklarımız sayesinde çıkan sesi biz duymasak dahi onlar ellerini kulaklarının üzerine bastırarak yere çökmeye başlamıştı bile. Bu silahlar onlarda yoktu çünkü aylardır silahlarını araştırmış ve silah üretmeye başlamıştık. Bunların parasını tabii ki Faruk'tan çalıyorduk. Onu kullanarak onu alt etmek kesinlikle eğlenceli olacaktı. Bu bir tür hırsızlık döngüsüydü. Sen gidip birinin eşyasını çalardın ve bir başkası geilp seninkini çalardı.
“Dikkat edin!” Kafama bastırılmasıyla birlikte aşağı doğru eğilirken burnuma dolan tanıdık ekşi toprak kokusuna karşı kaşlanımı çatmakla yetindim. Gerçek anlamda iğrençti. Savaşın altında yatan bir çürümeyi anlatıyordu. Patlamaların ardından açığa çıkan yanık, kimyasal ve bozulan parçaların paslı kokusunun karışımıydı.
Evlere çarpan kurşunlar, kapıların ve pencerelerin pervazlarını paramparça etmeye başlamıştı. Kullanılan sağlam malzemeler şaşırtıcı bir şekilde çevreye savrulmaya başlamıştı. Her kırık cam sesi bir canın çığlığı gibiydi. “Ayrıl!” diye bağırdığım anda kalabalık yapacaklarını bilerek belirlenen görev yerlerine doğru adımladı. Üzerimde hissettiğim gölgeyle birlikte kafamı yukarı doğru kaldırdım. Çok yüksek olmasa dahi o kadar yorulmuştum ki boynum feci ağrımaya başlamıştı. Helikoptere verdiğim işaretle birlikte bazı askerler evlerine çatılarına bırakılırken diğerleriyse İstanbul’un her köşesine dağılmaya başlamıştı. Tıpkı bizim yaptığımız gibi korkusuzca ve kendi milletlerini korurcasına savaşmaya başlamışlardı. Kulaklarıma çarpan kesik telsiz seslerine bakılırsa kayıpları bizimkilerden çok daha fazlaydı. Savaş başlayalı çok olmasa dahi aradan geçen her saniye çok daha fazla kızışıyordu. Sokaklar bizimdi, hayat bizimdi, öfke bizimdi. Zafer hissi istemsizce vücudumu ele geçirmeye başlamıştı.
Kırmızı, gökyüzünde bir kan lekesi gibi dağılmaya devam ediyor ve bir haritayı boyuyor gibi yayılıyordu. Her patlama sonrası gökyüzü daha da kızardı; sanki dünyayı yeniden inşa ediyorlardı. Bu kızarıklık, bizim için hem uyarı hem de bir tür zafer yankısıydı.
“Toplanıyoruz! Yeşiller, siyahlar, kırmızılar ve maviler savaş devam etsin; sarılar yaralıları hastaneye taşısın!” Her sözüm artık bir eylemden ve istekten çok emirleri andırmaya başlamıştı. Sesim her zamankinden çok daha gürdü, gür ve sıcak. Emirlerim şehrin omurgasını güçlendirmeliydi. Bu gece şehir ya bir kere daha nefes alacaktı ya da son nefesini verecekti.
“Ben gidiyorum.” diyerek yapay zekâya devrettiği motorunun ayaklarının dibine gelmesini sağladı Barut. Miray sayesinde onun harekete geçtiği her an benim motorum da harekete geçtiğinden yapay zekaya emir dahi vermeden ayaklarımın dibine gelmişti bile. Gaza basarak peşinden ilerlemeye başladığım anda ne kadar hızlı gittiğini fark etmek omurgamdan aşağı bir anlığına da olsa soğuk bir ürperti inmesine sebep olmuştu. Rüzgârın maskemin üzerinden dahi yüzümü yaladığını hissedebiliyordum. Bu herif gerçek bir deliydi.
“Selam hanımefendi çok güzelsiniz. Tanışabilir miyiz?” Sesindeki alay içimdeki tüm kurumuş toprakları yeniden yeşertirken direksiyonu hafifçe yana kırarak yanına doğru yaklaştım. Onun sesi gür ve toktu, benim sesimse onunkinden çok daha inceydi. Duyması için boğazımı yırtarcasına bağırmam gerekiyordu. Neyse ki kulaklığım vardı da bu kadar zahmete girmeme gerek kalmamıştı.
“Sevgilim görmeden tanışalım, Duru ben.” Güldü.
“Barut bende, memnun oldum.”
“Bende öyle, bekâr mısınız?”
“Fazlasıyla. Ya siz?”
“Mükemmel, bende öyle.”
“Harika.”
“O zaman benim olabilirsiniz.”
“Bilemiyorum, sevgilime sormam lazım. Tabii kendisi konuşmak yerine soldan ilerlerse ve bende sağdan ilerlersem çok güzel olur.”
“Hay hay efendim.” Dudaklarından neşeli bir kahkaha dökülürken aynı şekilde sağdan ilerlemeye başlamıştım. Bu kamyonun içinde ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu. Bu kadar hızlı gitmesinin başka bir anlamı olamazdı. Motorlar iyice kamyona yaklaştığında arka tarafta yanan ışıkla birlikte koca bir tebessüm yayıldı dudaklarıma. Eşleştirmeyi başarmıştık ve artık kamyon nereye giderse gitsin motorlarımız doğruca peşinden ilerlerdi. Ayağımı hızla ileri doğru uzatmaya çalıştım. Kamyon durmadan bunu yapmak çok riskliydi ve yere yuvarlanıp ölme ihtimalim muhtemelen sandığımdan çok daha yüksekti.
“Delirdin mi sen!?”
“Ah, tıpkı sevgilim gibi mi yani?” Uzattığı elini tuttuğum anda zorlanmadan beni yukarı doğru çekti. Hayır anlamıyorum bu herif günde saatlerce idman yapsa dahi Allah’tan gelen başka bir gücü falan mı var? Bu soruların cevabını düşünmeyi sonraya bırakarak hızla ilerlemeye devam eden kamyonun üzerinde dengemi koruyarak düşmemeye çalıştım. Bacaklarımın titrememesinin imkânı yoktu. Ayakkabılarımın altındaki manyetik alan beni düşmekten her ne kadar korusa da belimin kırılmasından muhtemelen koruyamazdı. Belimde hissettiğim parmaklarla birlikte ışıltılı bakışlarım güneş misali yüzümü aydınlatan ela harelerin tam ortasına doğru kaydı.
“Tuttum seni.”
“Ne kibar bir beyefendi.”
“Ne tapılası bir hanımefendi.” Usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Sarsıldığımız anda yankılanan küçük çığlığım ortamdaki tüm romantizmi kaçırmaya bir hayli yetmişti. Belimdeki parmakları daha da sıklaşırken diğer elini havaya doğru kaldırıp ağzına doğru yakınlaştırdı. Muhtemelen elindeki bantı dişiyle çıkarmayı planlıyordu ama unuttuğu bir şey vardı: maskesi. Gülmemek için alt dudağımı dişlemeye başlamıştım.
“Çıkarayım mı maskeni?”
“En son bunu yaptığında neler olduğunu hatırlatmama gerek var mı?” Duyduğum cümleyle birlikte kalp atışlarım delicesine hızlanırken bir anlığına nefesimi tuttuğumu fark ettim. Duraksadığımı anladığı anda neşeli kahkahası dudaklarının kıyısından kulaklarıma çarparken kendimi toparlayarak parmaklarımı maskesine uzattım. Çıkardığım anda bandajı dişlerinin arasına alarak hızla çekerken alttan alta gülümsemeyi de ihmal etmiyordu. Dağılmış saçlarının birkaç tutamı alnına düşmüş ve gözlerini hafifçe kapatmaya yeltenmişti. Yeme de yanında yatlık herifti valla. Ayakkabılarının altında parlayan mavi tabaka ve bacak kasları ona her ne kadar yetse de bana yetmiyordu ve bunu bildiğinden dolayı ellerindeki bandajları elime sarmaya başlamıştı. İki kere dolaması gerekiyordu tabii. Kafasındaki her düşünceyi tahmin edebildiğim için yaptığımız tek şey bakışmak ve kafa sallamak dışında hiçbir şeydi. Yavaşça eğilerek elimi kamyonun üstüne bastırdığım anda daha da sağlamlaşmıştı hareketlerim. Üçe kadar saydıktan hemen sonra parmaklarımız aynı anda hareket ederek belimizdeki silahlara yöneldi. Arabanın tavanına yatarak aşağı doğru eğilip silahımı camdan içeri doğru uzattım. Art arda ateş ettikten hemen sonra arabanın tavanına ellerimi sıkıca bastırarak aşağı doğru kaydım ve bedenimin camdan içeri girmesine izin verdim. Anında gözlerime çarpan avcı keskinliğindeki ela harelerle birlikte gülümsedim.
“N’aber güzelim?”
“İyiyim beyefendi ama eğer açılan düğmelerime bakmak yerine yola bakmazsanız az ötedeki direklerden birine çarpacağız.” Panik yapmadan bir elini hızla direksiyona attı. Kontrollü ve rahat bir tavrı vardı. Çok geçmeden frene bastığı anda durmanın verdiği rahatlıkla birlikte derin bir nefes alırken yaramazlığını belli edercesine iki yana salladım kafamı. Telefonumdan gelen melodik sesle birlikte göğsümün ortasına koca bir öküz oturduğunu hissettim. Görüşüm netleşir netleşmez ekrandaki bulanık harfleri seçişim derin bir nefes vermeme sebep olmuştu. Yalnızca bir bildirimdi. Rahat bir nefes verdikten hemen sonra kapıya doğru ilerledim. Fırtına da öyle.
“Nasıl açacağız?”
“Hâllederiz yavrum, merak etme. Faruk’a çalışacak kadar aptallarsa kapıyı da doğru düzgün koruyacak kadar zeki değiller demektir.”
“Vay.” dedim dalga geçercesine. “Bak yaz bunu, güzel atasözü olur bu.” Yalnızca gülümsemekle yetindikten hemen sonra kapı çalarcasına kamyonun metalik yüzeyine vurdu parmaklarını. Gözlerini derinlere dalarmış gibi kapatıp odaklanmaya çalışıyor ve ritimleri dinliyordu. En sonunda parmağını bir noktaya basılı tuttuktan hemen sonra bacak kılıfına astığı küçük bıçağı çıkararak sertçe metal kapının yüzeyine sapladı. Gelen buhar ve boşluk seslerinden hemen sonra kapı iki tarafa doğru açılmış ve bakışlarımız doğrudan içeri kaymıştı. Dikkatli bir şekilde silahlarımızı doğrultarak içeri doğru adımladım. Gördüğüm manzarayla birlikte nutkum tutukurken gözlerim doğruca Barut’un üzerinde takılı kalmıştı.
“Bu ne lan?”
“Boşluk.”
“Şaka yapıyorsun.” Omzuna attığım yumrukla birlikte dudakları usul bir kahkahayla yukarı kıvrıldı. Silahlarımız yeniden yerini bulurken beklemediğim bir anda hızla arkasını dönerek eline gelen ilk şeyi, silahını, kapıya doğru fırlattı. Hızlı refleksleri sayesinde kapı kapanmamış ve araya giren silah sayesinde içeride kalmaktan son anda kurtulmuştuk.
“Oha!” diye bir tepki kaçtı dudaklarımın arasından. “Oha anasını satayım! Sen silahla... Sen ne yaptın öyle!? Sen silahla kapı mı durdurdun? Neyden yaratıldın oğlum sen!? Ne yedin, ne içtin anlamıyorum ki. İnsan değil yeme de yanında yatlık herifsin yani ama tabii diğer taraftan bakarsak da bu tür tepkiler vermen her zaman in- Eyvah...”
“Hıhı...” dedi gözlerindeki ışıltıyla birlikte kafasını tatlı bir kedi misali yana doğru eğerken. “Eyvah.” Fısıltılı sesindeki alayın her tonunu iliklerime dek hissedebiliyordum. Attığı tek koca adımla birlikte sırtım soğuk metale çarptığında bakışlarındaki yoğunluk nefes almama dahi izin vermeyerek ciğerlerimi yerinde mıhlıyordu sanki. Soğuktu, her hareketimde buz gibi metal iliklerime işliyordu. Boğazımdaki yumru savaşta olduğundan çok daha farklıydı. Sesli bir şekilde yutkunarak kendimi iyice soğuk metale yasladım. Uzak durmalıydık, savaşın ortasında kollarına atlamamı beklemiyordu değil mi?
“Şey yapalım...”
“Ne yapalım güzelim?”
“Şey işte...”
“Ne yavrum?”
“Barut şey işte...”
“Yalnız bu dediğin çok farklı anlamlara geliyor.” Gözlerimi devirerek karnına attığım yumruk sonrası elini karnına bastırarak geriye doğru sendeledi. Sert vurmadığımı ikimiz de biliyorduk. “Ne de güzel vuruyor kokusuna kurban olduğum.”
“Sen gazdan falan mı çektin? Doğruyu söyle.”
“İçime bir şey çekecek olsam gazı değil kokunu tercih ederim.”
“Tamam, teşhisini koydum.”
“Öyle mi?” dedi meraklı bir ses tınısıyla duruşunu düzeltirken. “D vitamini eksikliği?”
“Hayır,” dedim anında. “Halüsilasyon görüyorsun.” Aynı rahat tavrı yeniden üzerine takındığını belli edercesine ellerini ceplerine yerleştirdi.
“Bunu zaten biliyorum ya güzelim,” diye karşılık verdi pişkince sırıtarak. “Gerçek olamayacak kadar mükemmelsin.” Aldığım her nefes boğazımdaki süzgece takılıp ciğerlerime inemeden yeniden dışarı kaçıyordu sanki. Evet bunun farkındaydım, o da öyle. Duygularımı gizlemeyi her ne kadar öğrenmiş olsam da Barut’a karşı bunu yapmak beni fena zorluyordu. Tabii bu durumun hoşuma gitmediği de söylenemezdi. Kapıya sert bir tekme attıktan hemen sonra iki tarafa doğru savrulduğunda vakit kaybetmeden yere düşen silahı parmaklarımın arasına aldım. Şarjörü tahmin ettiğimin aksine boştu. Muhtemelen yanlışlıkla ateşlenmemesi için boş olanlardan birini fırlatmıştı. Şu adamın zekâsına yükselmemek elde midir ya? Telefonumun melodik sesiyle birlikte gözlerimiz birbirinden anında ayrılırken ekranda gördüğüm isim bir anlık duraksamama neden olmuştu. Aşağı indikten sonra aramayı anında cevaplayarak telefonu kulağıma yakınlaştırdım. Çok geçmeden Barut da yanıma yaklaştığı anda bunu açmanın pek de iyi bir fikir olmadığını anlamak için çok geç olduğunu fark etmiştim. Kesinlikle açmamalıydım.
“Saldırım karşısında diliniz mi tutuldu?” Ya da kesinlikle açmalıydım.
“Sen buna saldırı mı diyorsun? Kesinlikle korkaklık.” Telefonun diğer ucundan yükselen kahkahayla birlikte gözlerim bir anlığına Barut’a kaydı. B abasına karşı duyduğu nefret aldığı kesik nefeslerden dahi anlaşılabiliyordu.
“Ya sen o 164’lük boyunla bizi mi devireceksin? Önce önüne konan dubalardan atla.”
“Senin 190’lık boyun çok işe yaramış gi-”
“191 baba.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastrmaya başlamıştm. İkisinin arasındaki zıtlaşmanın kavgaya dönüşeceğini bildiğimden elimize geçen fırsatı kaçırmamak adına konuyu değiştirmeye çalıştım.
“Çok konuşma da ne istediğini söyle.”
“Geri çekilmeniz için küçük bir uyarı sadece. Çok canınız yanacak, sizi yakacağım ki herkes yansın.”
“Çok konuşma da siktir git, hadi baba.”
“Bu söylediklerini yazıyorum oğlum, canını yaktığım gün tüm bunlar için pişman olacaksın.”
“Sen beni pişman edecek kadar güçlü bir adam değilsin.” diye bağırmak istedi Barut. Ama yanında ben olduğum için bunu yapmak yerine yalnızca dişlerinin arasından sinirli bir şekilde konuşmakla yetinmişti.
“Belki pişman olmazsın ama canın çok yanacak Yiğit.”
“Güzel.” dedi Barut sinirli bir kahkaha atmamak için parmaklarını saçlarının arasına daldırıp dağıtmaya başlarken. “En azından annemin son güzel kelimesini kirletmemeyi öğrenmişsin.” Telefonun ucundan aradan geçen saniyeler boyunca tek bir kelime gelmedi. Gelen sesle birlikte kapattığını fark ettiğim anda bakışlarım doğruca irislerinin tam ortasına kaydı. Onu çözemiyordum, bunu he rne kadar denemiş olsam da duygularını gizlemeyi iyi başarıyordu. Hâlâ.
“İyi misin?”
“İyiyim güzelim, gidelim hadi.” Derin bir nefes verip kafamı sallayarak peşimden adımlamaya başladım. Muhtemelen dakikalar içinde buraya da askerler toplanmış olurdu. Yerimizi biliyordu ve amacı zaten halkı öldürmek değil, bizi öldürmekti.
☼☼☼
“Siper alın!” Çevreki herkes etrafında kendini koruyabilecek olan her şeyin arkasına koşturmaya başlamıştı. Bir çatışmaya daha giriyorduk. Göğsümüz delicesine inip kalkarken umudumuz için yaşamaya devam ederken ve evlere sakladığımız küçük çocuklar bize yardım etmek için evlerinden kaçarken... Esen rüzgârla birlikte kendimi aniden geriye doğru çektim. Gelen metalik seslerle birlikte gözlerimi bir anlığına kapatsam da anında orta kısma doğru koşarak ateş etmeye devam ettim.
“Vay!” dedi askerlerden birisi kafamın üzerinden geçen bir mermiyi sıkarken. “Cesur olduğunu kanıtlamak için mi ortaya koşuyorsun yoksa ölmek için mi!?” Usul bir kahkahayla birlikte dizlerimi hafifçe kırarak bir kurşunu daha yolladım yanına.
“Hayır!” diye bağırdım yerimden çıkıp biraz daha yakınlarına koşarken. “Beceriksizliğini yakından da görmek istedim!” Hemen yan tarafımda Efsa’yı gördüğüm anda koca bir gülümseme oluştu dudaklarımda. Hastendeki bekleyişlerinden sıkıldığı haberini almıştım ve muhtemelen acili birine devredip kaçmış olmalıydı. Verdiğim işaretle birlikte ben bir kez daha öne doğru atılırken oysa arkamda durarak görüşlerden kaçmaya çalışmıştı. Arka taraftan dolanmasının kısa sürmesi için dualar etmeye başlarken karşımdaki iri kıyım komutana sinsi bir bakış atmakla yetindim. Tabii bu planın yalnızca bir parçasıydı. Elini havaya doğru kaldırdığı anda etrafta yankılanan silah sesleri susmuş ve yerdeki boş mermi kovanları rüzgârla birlikte hafif hafif yuvarlanmaya başlamıştı.
“Tahmin edeyim.” dedi bilmiş bir edayla üzerime doğru eğilirken. “Arka taraftan dolanmasını ve sola dönmesini söyledin çünkü tek çıkış yönü orası.” Arkasında duran adamların teker teker devrildiğini göremeyecek kadar odaklanmıştı bakışları beni üzerime. Efsa’nın kafasına dayadığı silahla birlikte göz bebekleri korkuyla açılırken verdiğim işaret çatışmaların yeniden başlamasına yetmişti. Ona yardım etmek için bu tarafa doğru gelmeye çalışan adamları ekiptekiler ve halk tarafından tek adımlarında vuruluyorlardı.
“Doğru tahmin ettin.” dedi Efsa cilveli ve sinsi bir ses tonuyla kafasını hafifçe öne doğru uzatıp kulağına doğru fısıldarken. “Ama dahası da var, biz öyle tahmin etmeni istediğimiz için öyle tahmin ettin. Arkadan değil, yukarıdan arkana indim. Yani komutan, tahmin ettiğinden çok daha fazla salaksın.”
“Öyle olduğunu tahmin ediyorsanız asıl salak sizsiniz.” Ani bir hareketiyle birlikte Efsa’nın üzerindeki mavi kalkan tiz çığlıklar atarak yırtılmaya başladı. Gözlerim Altuğ’u aramaya başladığı anda üzerime doğru çarpan ışıkla birlikte adamın koca cüssesinin saniyeler içinde yere devrildiğini fark ettim.
“Altuğ?”
“Hm?” dedi adamın yanına hafifçe eğilip yüzüne yırtıcı bir gülümseme yerleştirirken.
“Ne yaptın herife?”
“Bıçaklayıp içine mini bomba soktum, uzaklaşın buradan.”
“Ne yaptın?”
“Uzaklaşın hadi!”
“Sen doktordun lan en son.”
“Kurtardığım canı alabiliyormuşum aynı zamanda o zaman kuziciğim, hadi dedim!” Efsa’nın kolunu tutarak geriye doğru çekelemeye başladım. Onun da en az benim kadar büyük bir şok geçirdiğini fark etmek pek de zor değildi. İnsanları tanımak sandığımızdan daha zordu. Hem de çok daha zor. Hayatımızda tanıdığımız en sessiz ve en çekingen kişinin sinirli hâlini görmedikçe onu tanımamız mümkün değildi. Çünkü öfke, derinde gizlediğimiz her duyguyu yüzeye çıkarmaya yarayan bir can simidiydi. Ona sarılmak ya da sarılmamaksa bizim elimizdeydi. Eğer can simidine tutunursak öfkemizi kontrol edemez ve her şeyi elimize yüzümüze bulaştırabilirdik. Eğer sarılmazsak ya kendi gücümüzle akıntıya karşı koyardık ya da boğulup derinlere batar ve bir daha asla çıkamazdık. Kontrol bizim için en güçlü umuttu.
“O Altuğ muydu? Yoksa klonu falan mı?”
“Hiçbir fikrim yok.” dedim hızla yan tarafa geçmemiz için koca bir adım atarken. Bacak kılıfımda asılı duran şarjörümü alıp silahıma takarken düşündüğüm şeylerin zihnimi bulandırmasına izin vermemeye çalıştım. Art arda sıktığım kurşunlar öfkemin yeniden kabarmasını ve nefretimi damarlarımdan akan kana karışıp benliğimi bir sarmaşık misali ele geçirmeye başlamasını sağlamıştı.
“Hocam! Hocam hastanede yardım lazım!” Duyduğum cümleyle birlikte bakışlarım anında acilin kapısına kaydı. Adımlarım hızlanırken önüme çıkan askerlere yalnızca kurşunlar yağdırarak hastaneye ilerlemeye başlamıştım. Acilin kapısına geldiğim anda gördüğüm korkunç manzara nefesimin bir anlığına kesilmesine neden olmuştu. Kötüydü. Askeri gücümüz her ne kadar onlarınkinden güçlü olsa dahi teknolojimiz zayıftı ve silahlarına karşı koymak zordu. Bıraktıkları hasar bizim onlarda bıraktığımızın çok daha fazlasıydı. Önümde düşen saç tutamlarını üfleyerek geriye doğru atmaya çalıştım. Plastik eldivenleri hızla parmaklarıma geçirirken sedyeye bile koyulamayan hastaya kısa bir bakış attım. İçeriye dahi alınamamıştı. Kapının önünde, yere serilen nanoteknolojik bir bezin üzerine yatırılmıştı. Boynunda ve kolunda derinlemesine kesikler vardı. Yüzüme çarpan soğuk rüzgârla birlikte Barut’un içeri doğru koştuğunu fark ettim. Hızlıydı, hiç olmadığı kadar hızlı. Bir şey görmüş olmalıydı. “Hocam, dikkat edin!” Bakışlarım anında içeri kaydığı anda süzülen büyük gölgeyle birlikte kafamı hafifçe yukarı doğru kaldırdım. Hastanenin tavanındaki metalik yapılar koca taş parçalarına dönüşerek aşağı doğru düşmeye başlamıştı. Kapılar kimsenin beklemediği bir hızla birbirine çarparak kapandığı anda irkilmeden edemedim. Barut’un peşinden koştuğu çocuğu yakalayarak üzerine kapanmasıyla birlikte göğsümün ortasına keskin bir ağrı saplandı. Hastanenin açık olan her penceresinden yukarı doğru sızan kırmızı dumanla birlikte korku tüm benliğimi sarmaya başlamıştı. Pencereler de tıpkı kapılar gibi hızla kapandığı anda parmağımı üzerine bulaşan kana aldırmadan doğruca kulağıma bastırdım.
“Neler oluyor?”
“İçeri yaralı numarasıyla girmiş birisi, hastaneyi yıkmak için virüs taşımışlar. Çocuklardan biri yardım etmek için koşunca Barut da koştu sanırım. Kapıları açmamız mümkün değil.”
“Ne?” Hastayı yanıma gelen meslektaşıma bırakarak eldivenlerimi hızla çöp kutusunun içine doğru fırlattım. Her şey üst üste oluyordu. Barut vardı içeride. Masum insanlar vardı. Bizim için, umutları için, çocuklarının geleceği için, ülkeleri için kendini ortaya atan insanlar vardı. Canımın yanmasını önemsemeyerek delicesine kapının kırılmaz camlarına vurmaya başladım.
“Aç! Açın şu kapıyı! İyi misiniz!?” Boğazım yırtılırcasına çığlıklar atmaya başlamıştım. İçimdeki kötü his ve hüznün yakıcı sıcaklığı damarlarıma yayılmaya başlıyordu. Avuç içlerim acıyla kavrulmaya başlasa da bunu umursamayarak vurmaya devam ettim. Ölmem an meselesi dahi olabilirdi. Arkamda kim olduğu ya da silahını bana doğrultmuş olan birinin var olup olmadığı hakkında bir fikrim yoktu. Hemen solumdan gelen silah sesiyle birlikte kafamı hızla çevirip siper alacağım anda koluma sarılan parmaklarla birlikte duraksadım.
“Ben buradayım.” Göz yaşlarımı hızla elimin tersiyle iterken Buğra’nın okyanus mavisi gözlerini ışıltıyla delip geçmişti bakışlarım. Vücudunu önüme siper etmiş ve elindeli silahla hazır bir şekilde beklemedeydi. Çok geçmeden yanına gelen dört kişiyle birlikte oluşturdukları duvar bir anlığına da olsa içimdeki her organın erimesine neden olmuştu. Ben mu muydum? Ben babasının kollarının arasında uyumak isteyen kız olmak istiyordum. Savaşın ortasında adamlarına emirler yağdırmak için ve sevdiklerini korumak için uğraşan kız değil...
Kapıya yaklaşan gölgeyle birlikte göz yaşlarım hızla göz pınarlarıma akın etmeye başlamıştı. Barut olmalıydı. Vücudunu kilometrelerce uzaktan dahi tanııyabilirdim. Omuzlarının genişliğini, yürüyüşünü, kollarını sallayışını ve bir patlamanın arasından çıkmış olsa dahi karizmatikliğini... Kapının önüne geldiği anda yüzündeki duman izlerine ve karışmış dağınık saçlarına baktım. Bu hâli Barut Yiğit Karasu’dan çok bir sokak kedisini andırıyordu. Ela hareleri camdan yansıyan güneş ışığıyla birlikte usulca parıldamaya başlamıştı ve dudaklarındaysa aynı alaylı gülümseme vardı. Dizlerini yere koymadan aşağı doğru eğildi, yanıma. Aramızda yalnızca bir cam olmasına rağmen hiç olmadığı kadar uzakta hissediyordum onu. Kapılara nasıl erişim sağladıkları hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Altay ve Miray açık vermiş olamazlardı. Bunu onlar yapmadığına göre başka bir şey olmalıydı. Camın diğer tarafından birinin daha yaklaştığını fark ettiğim anda gözlerimi kısarak kırmızı dumanların arasından gelen kişiyi seçmeye çalıştım. Telefonum melodik sesiyle birlikte parmaklarım ceplerimi yoklamaya başlamıştı. Ekranda gördüğüm tanıdık numara okkalı bir küfür savurmama neden olurken bakışlarımı Barut’tan kaçırmaya çalışarak aramayı cevaplayıp kulağıma dayadım telefonumu.
“İçeridesin, öyle değil mi Mavi?”
“Sürprizimi bozmanızı sevmedim hocam ama evet, sanırım Barut da öyle.”
“Barut senin hocan.”
“Şimdilik öyle.” Attığım sinirli kahkahayla birlikte dolan göz pınarlarımı hızla geriye doğru ittim. “Onu sarhoş etmeden kendine yaklaştıramazsın.”
“Edersem yaklaşacağını ikimiz de çok iyi biliyoruz o zaman?” O sarhoş olmazdı. Ben dışarıda ve Mavi içerideyken asla sarhoş olmazdı. Aklı başında kalmayı seçerdi. Mantığını ve zekâsını kullanırdı. Aklıma gelen fikirle birlikte usul bir gülümseme uyandı dudaklarımda. Barut’un bakışları doğrudan üzerime kilitlenmiş olsa da duyulan metalik kurşun seslerinden beni duyabileceğini sanmıyordum.
“Aslında iyi fikir.” diye başladım ilk önce. “Ama iyice sarhoş et onu, ha bir de sen içmezsen o da içmez. O ne kadar içerse sen de o kadar iç. Senden erken sızar merak etme, dayanamaz ilk kadehte düşer.”
“Güzel, bays o zaman canım.”
“Sensin bays.” Telefonu kapatıp yeniden cama doğru yaklaştığım anda gelen gölgenin Mavi olduğunu anlamam pek uzun bir zaman almamıştı. Savaşın ortasında bir de bunlarla uğraşııyorduk. Yiğit de içeride olduğu için rahattım. En azından onunla uğraşmak zorunda kalmayacaktım. Gelen cızırtılı sesle birlikte herkesin kafası yukarı doğru kalkmış ve üzerimize düşen gölgenin sahibi olan savaş helikopterine yükselmişti.
“Sevgili İstanbul, bakıyorum ki yaralınız çok. İnsanlar sefil, teknolojiniz zayıf... Eğer tarafınızı değiştirip yanımda savaşırsanız en iyi şartlar altında korunur aileleriniz. Siz de bu sefil insanların içinde kalıp savaşmaktan kurtulmuş olursunuz. Var mı kabul eden?”
“Tarafına geçen orospu çocuğudur!”
“Siktir lan oradan!”
“Şerefsiz öleceğimize şerefle ölürüz lan!”
“Senin gibi ödlek olsaydık ne yapardık!?”
“Götün yiyorsa karşımıza geçip söylesene lan sikik herif!”
“Ulan amma beceriksiz baban varmış be Faruk!”
“Saltanatın bitti oğlum senin! Ayaklarını kıçına vura vura kaçtığın an adamlığın da bitti!”
“Lan Faruk! Bacakların ve aletin dilin kadar uzun olmayınca helikopter mi seçtin!?” Dudaklarım alayla yukarı kıvrılırken kalabalığın kenara çekilmesi için elimi hafifçe yukarı doğru kaldırdım ve helikopterin beni görebileceği en geniş açıyı seçerek yerimi belirleyip konuşmaya başladım.
“Gördün mü Faruk! Hayranların fazla! Biliyorsun seni gördüğümüz an delik deşik ederiz ama ben buradaki insanların her birine göremeden de bir insanı öldürebileceğimizi öğrettim!”
“Öyle mi Duru Hanım!? Nasılmış o?”
“Hay hay.” Verdiğim işaretle birlikte Aras’ın çıktığı çatıdan helikoptere uzandığını görmek içimdeki tüm nehirin köpürmesine neden olmuştu. Bunu başarabilirdi. Başarabilirlerdi. Aras çıktıktan hemen sonra Melih ilerledi peşinden. Melih bu işleri iyi biliyordu ve Aras ise öfkesine güveniyordu. Aras helikopterin kapısıyla uğraşmaya başlamışken Melih’se pervaneleri durdurmak için öğrendiği her şeyi denemeye başlamıştı. Helikopterin içinde yalnızca bir adamımız vardı ve Faruk’u öldürmek için beklemek zorunda olduğumuzu bilmek can yakıcıydı. Onu önce ele geçirmemiz gerekiyordu. Savaş esnasında ölmemesi gerekiyordu ve kahretsin ki onu öldürememek bok gibi bir işkenceydi. Aras nihayet kapıyı açtığı anda Melih de pervaneleri yavaşlatmayı başarmış sayılırdı. Demirden tutunarak kendini aşağı doğru eğdi ve ters bir şekilde kafasını içeri uzattı.
“N’aber lan yavşak?” İstanbul’un her sokağı birbirinden güzel kahkahalarla yankılanırken Faruk’un sinir küpüne ve domatese dönmüş suratını gözlerimin önüne getirip hayal etmeden duramıyordum. İkisi birlikte içeri doğru kaydıktan hemen sonra bekleyişlerimiz yerini birer heyecana bırakmak üzereydi. Ama Faruk’un kendini bu kadar kolay ele vereceğini sanmıyordum. Sırayla çıktıklarında yüzlerinden okunan ifadeye bakılırsa da muhtemelen öyleydi. Ayakkabılarını kontrol ederek aşağı doğru atlamalarından hemen sonra umutsuzca iki yana salladı Aras kafasını.
“Hologram koymuş ecdanını siktiğim.”
“Ayrıca söyle bilgisayarların başındaki çifte kumrulara uçursunlar şunu patlamadan.” Hayret dolu bir tepki vereceğim sırada Altay’ın şok içinde boğazına tıkanan sesi girmişti araya.
“Biz mi çifte kumruyuz? Oğlum sen kafanı sarkıtınca beynin mi aktı? Miray beni çift kere kumruya sokup çıkarır.”
“Nasıl da tanıyor beni. Ayrıca sür artık şunu!” diye karşılık verdi Miray. Helikopter Altay’ın aldığı uyarıyla birlikte hızla uzaklaşırken aldığım her sinirli nefes öfkemi biraz daha harlıyordu. Kırmızı bulutlar yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı ve gökyüzü yeniden kendi rengine dönmek için zaman sayıyor gibiydi. Bunun anlamı bugünkü saldırıların bittiği anlamına geliyordu. Garipti, fazlasıyla. Bu sefer saldırı sırası bizimdi. Yarını beklemek istemiyordum, dünyadaki her ülkenin ortak kararı bu yönde yapılmıştı. Sivillerin ölmemesi için alınan önlemlerden biriydi bu. Yüzyıllardır bozan tek bir kişi olmamıştı. Ben annemin ve babamın dahi ilk çocuğuydum. Bunu bozan ilk kişi olmak benim için zor değildi. Askerler bölgeyi boşaltırken camın önünden ağzının suyunu akıtarak bana bakmaya devam eden Barut’a kaydı gözlerim. Göz kırptıktan hemen sonra planımı anladığını belli edercesine bir işaret yaptı. En azından bu güzeldi. Hastanede suçlulara müdahele ederken kullandığımız birçok yöntem vardı. Kaçmamaları için konulmuştu fakat acı çekmeleri için tasarlananlar da vardı. Bizim işimize yarayacak olanlar kaçışı engelleyen türlerdi.
Akciğerlerimi rahatlatmak istercesine derin bir nefes vererek önüme dönüp üsse yürümeye başladım. Buğra’nın adımları hemen peşime takılmış ve yalnızca birkaç santim arkamdan beni takip ediyordu.
“Buğra?”
“Buyurun.”
“DSB’de hangi ülkeler var?”
“Viresta, Elvornia, Tyrelon, Serathis, Quarion, Norevia, Drexal, Kareth, Ovelis ve Zyntra var. Ovelis, Viresta ve Kareth Faruk’un tarafındalar. Diğerleri bizimle.” Adımlarım yavaşlarken parmaklarımı şakaklarıma bastırarak gözlerimi bir anlığına kapattım. Buğra’nın kollarını bedenimde hissettiğim anda istemsiz bir hıçkırık kaçtı dudaklarımın arasından. Kafamı omzuna yasladığım anda çenesini kafamın üzerinde hissetmem bir saniye dahi almamıştı. Titreyen elleri yavaşça sırtıma indiği anda kendimi toparlamazsam onu da yıkacağımı fark ettim. Yıkılmayı hak eden o değildi. Geri çekildiğim anda iyi misin demek istercesine avuçlarını omzuma bastırarak üzerime doğru eğildi. Gülümseyerek kafamı salladıktan hemen sonra, “Güçleri neler ve dayımla nasıl anlaşmışlar?” Cevaplamak için derin bir nefes aldı.
“Norevia’nın karanlık bir rejimi var. İstihbarat ve bilgi sızdırma işlerinde üzerlerine yoktur. Elvornia bilim ve tekonojinin babasıdır, Tyrelon askeri anlamda bizden dahi güçlü olabilir, gücü ve disiplini çok yüksektir. Serathis casusluk konusunda üstlerine tanınmaz, Quarion maddi yardım yapan ülkelerden, Drexal silah ve kimyasal geliştiren ülkelerin en önde gidenlerinden, Kareth; Faruk’un safhasında ama eski monarşiden kalma bir ülke, zihin oyunları fenadır. Ovelis laboratuvar konusunda çok güçlüdür, virüs ve ilaç yapımı onlardan sorulur. Son olarak Zyntra ise kafayı yapay zekaya takmış bir ülke, yüksek teknolojie sahip ama insanları da bir o kadar salak.” Öğrendiğim bilgilerle birlikte usul bir gülümseme uyandı dudaklarımda. Dayım büyük adamdı. Bu savaşı kazanan ben olmayacaktım, o olacaktı. En ön safhada savaştığını görebiliyordum. O gitmemişti. Annem ve babamın yanındaydı yalnızca. Parmağımı kulaklığma bastırarak sesimin titrememesi için duygularımı kontrol etmeye çalıştım.
“Miray ve Altay?”
“Dinlemede.” dedi ikisi aynı anda.
“Yapmanız gerekenleri biliyorsunuz, Buğra’yı duydunuz.”
“Anlaşıldı.”
Gözlerim yeniden Buğra’nın üzerine takıldığı anda yapması gerekenleri anladığını belirterek kafa salladı ve kalabalığın arasına doğru adımladı. Bense yeniden acilin kapısına doğru ilerlemiş ve kirlenmeyi umursamayarak yere oturup bağdaş kurdum. Beton zeminin soğukluğu bir anlığına irkilmeme neden olsa da bunu düşünmeyi sonraya bırakarak kafamı cama doğru yasladım. Barut’un aynı şekilde bakmak yerine gözlerini açık tutmaya çalıştığını fark ettiğim anda korku zihnimin ve aklımın her köşesine delicesine akın ederek kendimi kaybetmeme neden olmuştu.
“Açın şunu!” diye bağırdım. Kapıya vurmaktan acıyan ellerim göz yaşlarımın yanaklarıma kazınan yoldan aşağı doğru hızla akmasını sağlıyordu. Avuçlarımda soğuk, ince çizgiler oluşmaya başlamıştı. Hastanenin floresanları parıltılı ve yansımalı bir göl gibi yayılıyordu ama o parlaklık bize ulaşamadan, kapıya çarpıp geri dönüyordu. İçerisi uzak bir gezegen gibiydi. Barut’la birlikte bende içerideydim, yalnızca dışarıda nefes alıyordum. Nefesim dahi artık bana ait olmak istemeyen biri gibiydi, kesik kesik ve acımasız... Cama her vuruşumda uzaklaşarak eksilen bir şey vardı içimde. Umudumun katmanları sırasıyla eksiliyordu. İçeriden gelen bağrışma sesleriyle birlikte alnımı ağlayarak cama yaslamak istedim. Yapamadım, kahretsin ki yapamadım. Monitörlerin uzaktan kulaklarıma çarpan kısık sesleri içeriden düzenli gelen tek seslerden biriydi. O sesse sanki Barut’un nabzıymış gibi kulaklarımda büyüyerek göğsümün ortasında hayasızca haykıran kalbimini ritimlerini bozmaya fazlasıyla yetiyordu.
“Ne deli herifsin sen Barut...” diye fısıldadım ilk önce hıçkırıklarımın arasından. Ağzımdan çıkan kelimeler sanki camın altından girip kulaklarına değemeyecek kadar önemsizmiş gibi hiçbir yere gidemiyordu. Yalnızca kalın cam duvarına çarparak geri dönüyordu. Yalnızca bir cam... Sınırdan da öte olabiliyordu bazı anlarda. Görüşüm ağlayışlarımın etkisiyle birlikte bulanıklaşıyor ve boğazımda haykırışlarımın acısıyla birlikte yanmaya başlıyordu. Camdan parmak uçlarıma yayılan kısık bir sıcaklık ve aynı zamanda da acımasız bir soğukluk vardı.
Burnuma antiseptik kokusunun çarpmasıyla birlikte gözlerimi sıkıca kapattım. Barut’la birlikte geçirdiğimiz her an kare kare zihnimden gözlerimin önüne düşmeye başlamıştı. Ettiğimiz kavgalar, attığım kafalar, ekip seçmeleri, kırdığım kapı, sedyenin üzerine yatışları, nöbetlerimiz, itirafımı gördüğü anda çevresindeki kimseyi umursamayarak dans edişi.... Elinde tuttuğu defter sayfası bir anlığına da olsa gözümün önünde belirdi. Manolya, deniz kabukları, mavi... Elimi attığım anda sayfanın kaybolmasıyla birlikte hıçkırıklarım çok daha fazla güçlenmişti. Artık cama vuranlarsa avuçlarım değil, yumruklarımdı. İçeride her kim varsa teker teker ölüyor, yaşam mücadelesi vermeye devam edenlerse bir yandan da onlara yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Hızla sürüklenmeye çalışan sedye tekerleklerinin beton zeminde çıkardığı sesi duyduğum anda sedyede yatan kişinin hayatımın önemli bir yerinde olmaması için dua etmeye başlamıştım. Bu yaptığım belki de çok bencilceydi, kötüydü ve affedilemezdi. Ama ben ailemi zaten kaybetmiştim, iki kez. Bir kez daha kaybetmemek için savaşmıyor muydum?
Evet Barut’un içeride oluşu savaşın seyrini çok büyük ölçüde değiştirecekti. O olmadan kolu ve bacağı olmayan bir gövdeden farksızdık. Oysa gövdenin her zaman çok daha önemli olduğunu anlatmıştı bana. Eğer bir seçim yapmak zorunda kalırsam dünyayı seçmemi söylemişti. Ama kendisi bunu yapmazdı. Anlattıklarına o dahi inanmazken ben neden inanmak zorundaydım? İçerideki asistanlardan birkaçının yanına doğru koştuğunu fark ettiğim anda kafamı delicesine cama yeniden vurmaya başlamıştım.
Beni gören ilk kişi Ezgi olmuştu. Elinde tuttuğu silahı hızla yere fırlatarak yanıma doğru koştu.
“Tamam, tamam...”
“Hayır, hayır bir şey söylesinler! Belirtilerini söylesinler! Ne kadar zamanı var onu söylesinler!” Kafamı çaresizce iki yana salladım. “Ezgi... Ezgi götürmesinler...” Hemşireyle olan anlık bakışmamız yüzündeki her duyguyu ciğerlerim sökülürmüşcesine çekmeye çalıştığım toprak kokusuna karıştırmıştı. Güçlü bir haykırış daha koptu dudaklarımın arasından. Korku, endişe ve bir şeyleri saklamaya çalışırken yüzümüze oturan o acı dolu ifade... Yanan her lamba beni bir paniğin eşiğine sürüklüyordu. Lamba renklerini gözlerimi kırpmadan izlemeye başlamıştım. Muhtemelen kızarmışlardı ve kurumak üzerelerdi fakat bu umurumda olan son şey dahi değildi. Hemen diğer tarafıma Aras’ın ve yanınaysa Ulaş’ın yerleştiğini fark ettim. İkisinin dolu gözleri dumanların arasından Barut’u seçmeye çalışıyordu. Yalnızlardı ve dağılmışlardı. Belli etmeseler dahi Barut’u gerçek bir abi olarak gördüklerini bilmek başlarına gelen her olayda canımı çok daha fazla yakmaya yetiyordu. “Tamam, tamam beni dinleyin. Evet, Barut şu an iyi olmayabilir ama hepiniz onu tanıyorsunuz. O savaşır, böyle bir savaşın ortasında sizi kalbinizin savaşıyla baş başa bırakmaz.” O an gözlerimin içindeki acının her rengini taşıyan yağmur bir kelime misali titreyen dudaklarımın arasına sızdı.
“Gitmesin.” Kısa, yanık ve suskun tek bir kelime. Camı istemiyordum, istediğim tek şey bir kapıydı. Altay’da, Miray’da cama yapılan her neyse bulmak için delicesine çırpınıyorlardı. Islak gözlerim diğer ikisine kaydığı anda sesimin titremesine engel olamayarak konuşmaya çalıştım. “K-Kırık bir duvar falan yok mu?” Bakışları çaresizce buluşurken kafalarını olumsuz anlamda iki yana sallamakla yetinebildiler. Konuşamıyorlardı. Boğazlarına batan her cam parçası onların sesinden alıyordu ve benimse kendimden. Cama tekrar vurdum, insan elinin bir anlığına da olsa tahmin ettiğimden çok daha güçlü olmasını diledim. Camı kırabilmeyi ve sadece ona dokunabilecek kadar bile olsa küçücük bir delik açmayı istedim. Avucumun içinde beliren kısa, ince ve minik çizgiye baktım. Barut içerideyken bir resimden değil, yalnızca kırık bir çerçeveden ibarettim. Beklemek koca bir yükten ibaretti ve başka hiçbir şey değildi. Ezgi kollarımı tutarak beni yavaşça camdan geriye çektiğinde parmak izlerim yansıyan ışıkla birlikte belli belirsiz bir harita çizmişti. Onlar yalnızca kirli ve ıslak birer izden ibaretti. “Gitmesin.” diyebildim bir kez daha. Sesimin altında yatan yakarış bir anlığına duraksamasına neden olurken gövdemin ağırlığıyla birlikte dizlerim titremiş ve dengem bozulmuştu.
“Yavaş, yavaş tamam.” Aras’ın bakışları dudaklarımı bir kez daha titretirken koluma sarılmış parmaklarını çekerek beni kollarının arasına aldı. Hıçkırıklarım omzunda sessiz birer çığlığa dönüşüyor ve göz yaşlarım giydiği kıyafetleri ıslak bir bez parçası hâline getiriyordu.
“Siyah yandı.” dedi Ulaş korku içinde. “Kime yandı, kime yandı siyah? Kime yandı?” Hoparlörden duyacağımız sesi bekleyecek olmak ve yalnızca adının okunmaması için dua etmekten başka hiçbir çaremiz yoktu. Yapay bir ses kulaklarıma çarpmadan önce gözlerimi sıkıca kapatarak kafamı içine gömmek istercesine Aras’ın omzuna bastırdım. Onlarsa çaresiz bir şekilde kulaklarını açmış ve okunacak ismi beklemeye başlamışlardı.
“Hale.” dedi yapay bir ses. “Hale Elif Söke.” Arka taraflardan kulaklarıma çarpan ve ciğerimi dağlayan keskin bir çığlık bir anlığına da olsa irkilmeme neden olmuştu. Barut olmadığı için sevinecek kadar bencil bir insan olduğumdan kızmaya başlamıştım kendime. Gelen ağlama ve haykırış seslerinin sahibine bakabilecek kadar yüzüm yoktu. Onları bu kaosa ben sürüklemiştim. Kafamı dakikalarca ne ben kaldırdım ne de Aras yerinden kıpırdamak istedi. Buna yalnızca benim değil, onun da ihtiyacı olduğundan yaptığı tek şey havada asılı kalan ellerini sırtıma indirebilmek olmuştu. Şurada geçirdiğim her saniye beni koca bir ömrün sonuna hapsediyordu sanki.
Kafamı kaldırmak zorundaymış gibi hissettiğim anlardan birinde Aras bana alan açmak adına hafifçe geriye çekilerek göz yaşlarını silmeye çalıştı.
“Sarılsana kıza.” diye çıkıştı Ezgi.
“Sarıldım ya güzelim, çok sıkmayayım diye şey ettim...”
“Şey etmeyeceksin, sarıl kıza.” Cama yaklaşan gölgeyle birlikte ellerimi yeniden cama yapıştırırken göğsüm delicesine inip kalkmaya başlamıştı. Yine. Yeni. Yeniden. İçimdeki umut kırıntılarının her biri Barut’un adını sayıklamaya ve onu delicesine yanında istemeye başlamıştı. Elinde tuttuğu buhar makinesiyle birlikte camın önünde durarak gözlerini üzerime diktiği anda bir kez daha salladım kafamı. Parmaklarım anında ceplerime yöneldi, aramayı anında cevaplayarak kulağına dayadı telefonu.
“İyi misin? İyi misin ne oldu? Tepki, belirti... Ne var?”
“Şşt... Sesini duydum ya, geçer.”
“Sikerim lan senin romantizmini.” Dudaklarına alaylı bir gülümseme yayılırken derin bir nefes vererek maskeyi bir anlığına çıkardı ve hafifçe uzaklaştırdı. Yüzünde çizikler ve morluklar vardı. Teni aradan geçen her saniye beyazlaşmaya başlamıştı. Gözleriyse eskisi kadar neşeli bakmıyorlardı. Evet tavırları hâlâ aynı olabilirdi ama bunu bize belli etmemek için yaptığına adım kadar emindim. O acısını saklayan biriydi, tıpkı dayım gibi.
“Önce titremeyle başlıyor. Sonra mide bulantısı, ateş, kusma ve yanma hissi... Bir süre sonra sesler uğultuya dönüşüyor, vücudunun çeşitli yerleri kaşınmaya başlıyor ve daha sonraysa sanırım çürüyor. Bende henüz yok ama vücuda yayılması fazla uzun sürmüyor ve ölen kişilerin organları garip bir şekilde eriyip gidiyor. Geriye yalnızca kemik yığını kalıyor.” Duyduğum her cümle göğsümün ortasına keskin bir bıçak misali saplanırken bakışlarım diğerlerine kaymıştı.
“Gidin çalın şunun panzehrini. Bir şekilde gidin, çalın ve getirin şunu!” Şaşkın bakışların her biri üzerime odaklandığı anda soğuk bir ürperti inmişti omurgamdan aşağı. Aras yere düşen ceketini hızla kaparak arabalardan birine doğru koştuğunda Ezgi de hemen peşinden ilerledi. Aras’ın o sinirli çocuktan bu kadar beyefendi birine dönüşebileceğini kim bilebilirdi ki? Arkasından yalnızca tebessüm ederek bakmakla yetinebilmiştim. Yalnızca Ulaş, Barut ve ben kalmıştık.
“Ben gideyim, sen rahat konuş. Eğer bir ihtiyacın olursa hemen yan taraftayım tamam mı?” Kafamı sallayarak Ulaş’ın sözlerini onayladıktan hemen sonra yanaklarım yeniden ıslanmıştı. O yavaş adımlarla diğer tarafa doğru gittikten hemen sonra Barut’un tok sesi çarptı kulaklarıma.
“Ağlama, ağlama yalvarırım ağlama. Henüz ölmedim, ölmeden öldürme beni...” Alnımı cama yaslarken uzun zamandır ilk defa nefes alıyormuş gibi hissediyordum. Dayım bu konuda da bir ipucu bırakmış olabilir miydi? O her zaman olacakları tahmin ederdi. İleri görüşlü bir adamdı.
“Çıkaracağım seni oradan.”
“Sonra?”
“Sonra kafa atacağım.”
“Güzel.” dedi gözlerinde güneşi andıran bir ışıltıyla gülümserken. “Başka?”
“Tekme de atacağım.”
“Hmm, başka?”
“Yumruk da.”
“Öpmeyeceksin yani?” Utangaçlığımla birlikte yanaklarımın kızardığını hissettim. Bu herif neden utanmıyordu? Ya da garip şeylerden utanıyordu... Bunları henüz bilmediğimden benim nezdimde utanmaz herifin tekiydi tabii.
“Savaşın ortasındayız Barut.”
“İnsanlar savaşta sevdiği insanı öpemez mi?”
“Öpmemeli.”
“Öyle bir kural ya da yasak mı var?” diyerek inkar etti söylediklerimi.
“Hayır ama...”
“Öyleyse sikimde değil.” Arkadan gelen sayısız çağrıyla birlikte elimi bir anlığına havaya kaldırarak Buğra’nın aramasını yanıtladım.
“Bir şey mi buldunuz?”
“Ge-Geliyor, kamyon gelecek.” Nefes nefese kalmıştı. Bir süre duraksayarak aldığı kesik nefesleri ve kalp atışını düzenlemeye çalıştı. Bunu tahmin etmek pek de zor değildi. Neler oluyordu? “Hastanenin önüne kamyon gelecek. Panzehir var içinde. Ama... Çalması hayli zordu küçük hanım, bunun güzel bir karşılığını alacağım. İnsanlara enjekte etmek için fazla zaman yok.”
“Aferin lan size!”
“Boş mu sandın kızım? Hadi kapattım, üç beş tane yarı çıplak herif tarafından kovalanıyorum. Fark etmemeleri için iki kilometre koştum, daha da yolum var gibi.” Ben cevap veremeden telefonu kapattığı anda koca bir gülümseme yayıldı yüzüme. Bakışlarım Barut’a kayar kaymaz elindeki maskenin yere düştüğünü fark etmek dizlerimin bağının bir kez daha çözülmesine neden olmuştu.
“Hayır!” dedim beni duyması için delicesine haykırmaya başlayarak. Omzunda gördüğüm morlukla birlikte az önceki hemşireler yeniden yanına doğru koşmaya başlamıştı. Duman yavaş yavaş dağılmaya başlıyor ve koşuşturan insanları görmemiz için bize küçük de olsa bir alan açıyordu. Yapılan müdahaleleri görebilmek için cama iyice yaklaşarak gözlerimi kıstım. Çalan kornayla birlikte gördüğüm kamyon derin bir nefes vermemi sağlarken camın beklenmedik patlayışıyla birlikte geriye doğru çekildiğimi hissettim. Bedenimi sıkıca saran kollar ve vücudumun üzerine kapanan koca bir vücut vardı.
“Altuğ sen misin?”
“Tabii ki benim.” Derin bir nefes verip saçlarımın arasıına onlarca öpücük kondurduktan hemen sonra kamyonun arkasındaki kolileri içeri taşıyan adamlara kısa birer bakış attı. Bunu nasıl yapmışlardı? Hiçbir fikrim olmasa dahi emirler verdiklerini görmek fena anlamda hoşuma gidiyordu. Kolilerden birini almak için hızla kamyona doğru adımlasam da geriye çekilişimle birlikte mırıltılı bir küfür savurdum. Altuğ’un kahverengi irisleri gözlerimi yumuşaklıkla delip geçerken kızmak nasıl mümkün olabilirdi ki? Sıcak avuçları omuzlarımın üzerine kapandıktan hemen sonra elime tutuşturduğu iğneye baktım. “Sen kahraman olacaksın, ben de pelerin. Anlaştık mı?” Kafasını salladığı anda onaylarcasına çıkardığım bir ses gülümsemesine neden olmuştu. Parmaklarımın arasında tuttuğum iğneyi nereye yaptığımı umursamayarak kendime sapladıktan hemen sonra ceplerime ve avuçlarıma doldurarak içeri doğru adımladım.
Koridorun ışıkları steril bir soğuklukla aydınlatıyordu sanki etrafı. Hemşireler, asistanlar ve ayakta kalmaya çalışan doktorlar bir kişi daha kurtarabilmek için delicesine koşturuyorlardır. Gerçeklik algım ledlerin parlaklığıyla yitip gitmek üzereydi. Burnuma çarpan antiseptik ve yanık et kokusuyla birlikte midemin bulanmaya başladığını hissettim. Sürülen sedyeler zeminde tıkırdamaya ve atılan çığlıklar kulaklarıma çarpmaya devam ediyordu. Herkes aynı anda yaşıyor ev aynı anda çöküyordu.
“Hızlı!” diye bağırdı doktorlardan bir tanesi. “Hangisi daha kötü, öne!” Sesindeki kararlılık korkuyla harmanlanmış olsa da bunu belli etmemek adına kesin savaşlar verdiği kesindi. Sarı etiketler, kırmızı etkietler, beyaz önlüklerin arasında kaybolan yüzler ve panzehir kutuları... Masaların üzerine sırasıyla dizilmiş ve herkesin ulaşabileceği bir alana yerleştirilmişlerdi Hasta yakınları dahil herkes birbirine yardım etmeye çalışıyor ve bir kişi daha az kayıp vermek için uğraşıyorlardı. Birisi damar yolu açıyor, birisi komutlar yağdırıyor, birisi yakınını kaybettiği için ağlıyor, birisi ellerinin titreyişini saklamaya çalışarak kırdığı ampulün içindeki panzehri hastaya enjekte etmeye çlışıyordu. Panikle karışan disiplin acildeki her bedeni ele geçirmişti. Eldivenlerimi takmayı umursamayarak şişelerden birini parmaklarımın arasına alıp bulabildiğim kadar iğne çıkarmaya çalıştım. Islandığını dahi fark etmediğim gözlerim Barut’un sedyesine iliştiği anda attığım adımları dahi fark edemeden yanına doğru koştum. Bilinci kapanmak üzereydi. Teni neredeyse bir pamuk kadar beyazlamış ve hafiften titremeye başlamıştı. Gözlerini kapatmamak için deli bir savaş verdiği ortadaydı. Panzehri damar yoluna enjekte ettikten hemen sonra yanına eğilerek parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdim. Elimi tutabilecek kadar dahi gücü yoktu. Burnumu hızla çekerek elimin tersiyle göz yaşlarımı silmeye çalıştım. Gözlerimi kapatarak biraz daha yaklaşmaya çalıştım. Saçlarının arasından yayılan güzel ve ferah kokuyla birlikte usul bir nefes çektim ciğerlerime. İlk dalga etkisini göstermeye başlamıştı: titremeler ve durmuş ve beyaz teni nihayet normale dönmeye başlamıştı. İkinci dalgayla birlikte vücut ısısı normale dönmeye başlamış ve göz kapakları biraz daha aralanmıştı. Her küçük değişimle birlikte dudaklarım yeni bir duayla titriyordu. Üçüncü dalgayla birlikte monitördeki değerlerin tamamı düzelmiş ve omzundaki morarmanın yerini normal bir ten rengi almaya başlamıştı.
Sesimdeki öfke, korku, çaresizlik ve teslimiyete karşılık yalnızca adı dökülebilmişti dudaklarımdan. “Barut...” Parmaklarım titremeye devam ederken defalarca kez şükretmeye başlamıştım. Kafamı hafifçe yukarı doğru kaldırıp süzülen sıvı damlalarına baktım. Teker teker ve aceleyle damlamaya devam ediyorlardı. Kıpırdamaya yeltenerek doğrulmaya çalıştı Barut.
“D-Du... Duru nerede?”
“Burada.” dedim anında. “B-Buradayım yani.” Dudaklarına yayılan tebessümle birlikte kafasını yeniden yastığın üzerine bırakarak derin bir nefes verdi.
“Gel yanıma, çıkar şu serumu yanımda olsan yeter.”
“Barut beni deli etme, narkoz verip uyuturum seni.”
“Kollarında uyutacaksan kabul ederim.” Yan tarafa doğru kaymaya çalıştığında inkar edemeyeceğimi bildiğimden yavaşça yanına uzandım. Her zamankinin aksine bu sefer aşağı kayan ben değildim, oydu. Geceleri korkup annesiyle sarılarak uyumak isteyen bir çocuktan farksızdı. Derinlerde bir yerlerde annesine duyduğu derin özlemi sakladığını biliyordum. Kafasını boynumun altında ve verdiği sıcak nefesleri tenimin hemen üzerinde hissetmeye başladığım anda bedenimin titremesine engel olamadım. Öyle çok korkmuştum ki onu kaybedeceğim diye.
“Yavrum?”
“Hm?” dedim söyleyeceği cümleyi bekleyerek hafifçe dikleşirken. Belimi sıkıca saran parmakları her ne kadar kıpırdamama izin vermese dahi bakışlarım yüzünün her zerresinde gezinmeye çoktan başlamıştı. Pürüzsüz tenine, düzgün burnuna, keskin çene hatlarına ve bir kez daha kokusunu içime çekmek için deli olduğum gür saçlarına baktım.
“Konuştursana beni.” Tabii ya, o gerçek bir doktordu. Kendini kontrol etmeden durmayacağını düşünmek gerçek bir salaklık olurdu. Onun kadar detaycı birini daha önce hiç tanımamıştım ve muhtemelen tanımayacaktım da. Söylediğini ikiletmeden konuşmaya başladım.
“Seviyor musun beni?” diye sordum cilveli bir edayla hafifçe aşağı kayarken. Cevabım vermek istercesine önce hafifçe yukarı doğru çıkmaya çalıştı. Kafası çenemin hemen altına yerleşmiş ve aldığı nefesler giderek derinleşmeye başlamıştı. “Sevmedim ben seni, seninle anlam kazandım. Nefesini duymadan var olduğuma bile inanmıyorum ben. Düştüm ben sana. Hızla, kemiklerim kırılırcasına... Toprağa çarptığım yer kalbinin tam ortasıydı...” Duyduğum her cümle akan göz yaşlarımın yerlerini açan çiçeklerin almasına yetmişti. Aptal aptal sırıtmaktan soru bulmak için beynimi kullanmam gerektiğini dahi unutmuştum.
“Kasırga başka biri olsa Duru’dan nefret eder miydin?” Anında cevapladı:
“Hayır.” sesi bir duvar kadar pürüzsüz ve sertti. “Ben senden asla nefret etmedim.”
“Neden? Duru annenin ölümüne sebep olan kişi.” diyebildim sesim titremeye başlarken. “Kasırga ise seninle omuz omuza savaşmaya ant içmiş biri.”
“İnsan nasıl nefret eder ki göz yaşlarını silen yağmurdan? Nasıl nefret eder ki yaşama sevincinden? Nasıl nefret eder ki gözlerine her baktığında içine düştüğü ormanın sahibinden. Nasıl nefret eder ki nefes almaktan? Eğer öyleyse nefret etmeyi bilmiyorum ben. Sevmeyi öğrettiler bana sadece, delicesine sevmeyi...”
İçimdeki nefesi çekip aldığını hissettim bir an. Yutkunmaya çalıştım ama pek becerikli olduğum söylenemezdi. Gözlerim bir anlığına dudaklarında asılı kalmıştı, ne söyleyeceğimi ya da nasıl bir tepki vereceğimi bilmiyordum. Alışmamıştım ki ben böyle sevilmeye. Belimdeki parmakları kıyafetimin üzerinden tenimde gezinirken hissettiğim yoğunluk her zerremi ateşe vermeye bir hayli yetiyordu. Eğer gözlerine bakarsam bakışlarının altında titreyeceğimi bildiğimden kaçmaya çalıştım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki dışarıdan duyulmaması bile bir mucizeydi. Savaşın etkileri, siren sesi... Hiçbir şey duymuyordum artık. Kulaklarımda yankılanan yalnızca birkaç cümle vardı ve onlar da Barut’un ağzından dökülenlerdi. “Telefonum sendeyken, tanıştığımız ilk zamanlarda yani, hiç düşünmedin mi kim olduğumu öğrenmeyi?”
“Düşündüm.” dedi anında. “Düşünmez olur muyum? Göğsümün ortasında eşsiz bir çiçek gibi açan kadını tanımak istedim ama yapamadım. Sana söz vermiştim, onu tuttum.”
“Tıpkı beni tuttuğun gibi.”
“Tıpkı beni tuttuğun gibi.” Birkaç saniye duraksadı. “Sana âşık olduğumı anladığım ilk an yapay zekâyla konuştum biliyor musun?”
Kendini ateşe atmak gibiydi onu sevmek, bense çoktan kül olmuş olmalıydım. Nefret önce dudaklarıma, sonra kalbime yabancılaşmıştı onun için. Ne garipti öldürmek istediğim adamı kollarımın arasında tutuyor olmak. Nefret edilemeyecek kadar gerçek bir kalbi vardı; derindi, korkunçtu, inatçıydı, yaralıydı ve mükemmeldi. Onun karanlığında kendimi görmekse tahmin ettiğimden çok daha güzeldi. Kalbimden geçen her cümle dudaklarıma çarparak geri dönüyordu. Konuşma yetimi tamamen kaybetmiş gibiydim.
Duru Ceylin Öztürk artık Barut Yiğit Karasu ile savaşmıyordu.
Onun için savaşıyordu.
Yorgun ama umut dolu cümleleri zihnimin ve aklımın her ücra köşesine karışarak beni darmadağın etmeye devam etti. Enkaz altından çıkarılan bir çocuk kadar masumdu sevgisi. Kulağıma değil, kalbime çarpmıştı söyledikleri. O an anlamıştım dayımın bize gerçekten ne öğrettiğini.
Nefret, birini sevmeye yetemeyecek kadar küçük bir duygudur çocuklar. Eğer birinden gerçekten nefret ediyorsanız gözlerine baktığınızda gördüğünüz tek şey hayal kırıklığıdır. Çünkü kırılmadığınız birinden nefret edemezsiniz.
“Çok korktum.” diyebildim dakikalar sonucunda. Uyumuş muydu acaba? Neden konuşmuştum ki? Ya uyandırmışsam? Nefesimi tutarak kafamı hafifçe aşağı doğru eğip kontrol etmek istsesem de kıpırdamak ölesiye korkutuyordu beni.
“Bende çok korktum, sensiz kalmaktan çok korktum. Ölüp de seni ağlatmaktan...” Anlamsızca çatıldı kaşlarım. Gür saçlarının aarsında gezinen parmaklarım bir anlığına da olsa duraksadı. Duyduğum cümle beni bir hayli şaşırtmıştı. Ne yani? Bu kadar mıydı? Ölüm onun nezdinde yalnızca benim ağlamam ve üzülmem anlamına mı geliyordu?
“Ölüm bu kadar kolay mı senin için?” Titrek bir nefes daha almaya çalıştı.
“Senin olmadığın bir dünya yaşamak kadar zor değil.” Gözlerimi kapatarak hafifçe aşağı doğru ittim kendimi. Kolları beni anında sarmalarken içime huzurlu bir sıcaklık yayılmıştı. Kulaklarımdan dudaklarımın arasına gitmek için bana delicesine yalvaran bir şarkıyı hatırlatıyordu bana. Şarkıyı bildiğini tahmin etmekk zor değildi. Titreyen parmaklarım pürüzsüz teninin üzerinde usulca gezinmeye başlarken ilk cümlesi döküldü dudaklarımdan.
“Yok istemiyor kalbim,”
“İstemiyor fikrim.” diye devam etti dudakları huzurlu bir gülümsemeyle yukarı kıvrılırken.
“Başkasıyla gülmek.”
“Yok zaten, beceremem, sensiz direnemem.”
“Çok zor böyle sevmek.”
“Sen bana aşkın en güzel hâlini yaşatan kadın.” Şarkının geri kalanını umursamayarak kalbimden geçen o cümleyi yolladım dudaklarımın arasına.
“Ve sen bana aşkın var olduğunu kanıtlayan adam.” Kafasını hafifçe ilerletip ciğerlerine derin bir nefes çekmeye çalıştığı anda usul bir gülümseme yerleşti dudaklarıma. Kapının çalınmasıyla birlikte yerimden kalkmak için doğrulmaya çalışsam da belime sarılan parmakları yalnızca vücudumu değil aldığım her nefesi yerine mıhlıyor gibiydi.
“Barut?” Gülerek kafamı yeniden yerine koyduğumda zaferinin onu mutlu ettiğini kilometrelerce öteden dahi anlayabileceğim kadar büyük bir gülümseme kondu dudaklarına. Gözlerini beş yaşındaki bir çocuk misali ovduktan sonra, “Gel.” diye karşılık verdi. Kapının açılmasıyla birlikte Ulaş’ı görmek derin bir nefes vermeme neden olmuştu. En azından yakınımızda olmayan birisi değildi. Hâlimizi gördüğü anda koca bir tebessüm uyandı dudaklarında. Barut kafasını hafifçe kaldırıp attığı kısa bakıştan hemen sonra anında geri yerleştirdi kafasını boynumun ve omzumun arasında kalan çıkıntıya. Ulaş yumruğunu ağzına yaklaştırıp hafifçe öksürmekle yetindi. Herkesin mutluluğuyla birlikte mutlu olabilen bir adamdı o.
“Abi bari Duru’yu bırak da onunla konuşayım.”
“Çok fazla şey istiyorsun Ulaş, büyü azıcık artık.”
Kafasını dışarı uzatarak etrafa bakındı Ulaş. “Hemşire Hanım!” diye bağırdı kendinden emin bir sesle. “Buraya bir enjektör ve yüksek doz narkoz getirir misiniz?” Ben kendimi tutamayarak gülmeye başladıktan hemen sonra Barut’un parmakları yavaşça gevşemiş ve nihayet beni bırakmak için inanılmaz bir adım atmıştı. Üzerine doğru eğilerek çenesine kondurduğum öpücükten hemen sonra gözlerini açmasa da ilk kez gülüyormuşcasına gülmeye devam etti. Çocuksu mutluluğu içimdeki her kıpırtıyı delicesine titretirken daha fazla bekletmemek adına Ulaş’ın yanına adımladım. Gözlerindeki parlaklıkla birlikte her ne kadar utandığımı fark etsem de bunu belli etmemek için elimden geleni yaparak kapıdan dışarı doğru koştum. Tenimin her karışı alevler içinde yanmaya başlamıştı ve Ulaş’ın bunu fark etmemesi için yalnızca birkaç saniyem vardı.
“Su ister misin?” Yanaklarımın kızardığını hissederek avuçlarımı doğruca yüzüme bastırarak kafamı aşağı doğru eğdim. Kulaklarıma çarpan neşeli kahkahadan hemen sonra vücudum hafifçe göğsüne çarpmış ve birkaç saniye içinde sarılışına kendimi toparlayarak karşılık vermiştim.
“Fena görünüyorum öyle değil mi?”
“Tabii ki hayır.”
“Doğruyu söyle.”
“Kesinlikle evet.” Attığım yumruğa karşılık olarak karnını tutup bir adım gerilemekle yetindi. Etrafı kontrol ettikten hemen sonra parmakları doğrudan önlüğünün cebine doğru uzandı. “Bak sana ne göstereceğim, aramızda tamam mı?” Göz kırpışından hemen sonra tek koca adımla yanına varıp ayaklarımın ucunda yükseldim ve bakışlarımı telefonunun ekranına odakladım. Mesaj kutusuna girmişti, sonrasındaysa en son mesajlaştığı sohbete.
“Bu da ne böyle?” Boyumun yetmediğini fark ettiği anda yan taraftaki sedyelerden birini yaklaştırarak üzerine oturdu. Anında yanındaki boşluğu doldurarak ekrana bakmaya devam ettim.
“Yalnızca benim, Aras’ın ve Barut’un olduğu farklı bir gurup.”
“Grubunuzun adı Güneşi Göremeyen Ayçiçekleri mi?” Elim karnıma bastırıp gülmeye başladığım anda aynı şekilde gülmeye başlamıştı. Karnımın ağrımasını umursamayarak gülmeye devam ederken kafamı geriye doğru salladığım anda duvarla arkama giren eli kalan son beyin hücrelerimi de kaybetmemi engellediği içinş şanslıydım.
“Eğer gülmeye devam edersen okutmayacağım.”
Tamam, tamam gülmeyeceğim. Söz, gülmeyeceğim.” Bunu bana söylüyor olmasına rağmen kendisi de gülmeye devam ediyordu. Üst taraftaki mesajlara çıkmaya başladığını fark ettiğim anda istemsizce nefesimi tuttum. Ne gösterecek olabilirdi ki bu kadar eskilerde olan? Telefonu uzattığı anda evrenden silinmek istercesine bakışlarını kaçırarak ensesini kaşımaya başlamıştı. Bu benim umurumda dahi olmamış ve daha ilerisi gelmeyecek bir öküzlükle telefonu parmaklarının arasından çekip alarak okumaya başlamıştım.
GÜNEŞİ GÖREMEYEN AYÇİÇEKLERİ
Aras: Hay sikeyim sizin aşkınızı, atın lan beni guruptan.
Barut: İnşallah seni maymun eden birisi çıkar karşına.
Ulaş: Gecenin üçünde ne sikim arıyorsunuz lan?
Barut: Kasırga’nın bana söylediği bir cümle vardı, buraya yazmıştım. Onu arıyoruz.
Aras: ULAN BEN NİYE ARIYORUM?
Ulaş: KES SESİNİ VE ARAMAYA DEVAM ET ARAS!
Barut: AYNEN ÖYLE!
Ulaş: KOLAY GELSİN O ZAMAN SİZE!
Aras: LAN EBESİNİ SİKTİĞİMİN EVLADI KAÇMA, GEL LAN BURAYA! SENDE ARAYACAKSIN!
Barut: O HAKLI! GEL LAN ŞURAYA!
Ulaş: SİZİN BULAMADIĞINIZI BEN NASIL BULAYIM EBU CEHİL MİYİM LAN BEN? AYRICA NEDEN BAĞIRARAK KONUŞUYORUZ ŞU ANDA!?
Aras: ÇÜNKÜ BARUT SİNİRLİ VE İNATÇI BİR HERİF!
Barut: AYNEN ÖYLE!
Barut: LAN!
Barut: SENDE ÖYLESİN YA LAN ŞEREFSİZİN ÇOCUĞU!
Aras: Hay ağzın bal yesin, ne güzel konuşuyorsun sen öyle.
Ulaş: Lan oğlum şizofren misiniz, siktirin gidin zıbarın lan. Engellerim ikinizi de yoksa.
Barut: DURUN BİR DAKİKA!
Aras: YİNE NE VAR LAN? NE? NE? SÖYLE!
Barut: AYRAN VERDİ BANA.
Ulaş: Bende diyorum Barut kadar titiz bir herif çekmecesinde neden çöp saklıyor.
Barut: SİZ BENİM ÇEKMECELERİMİ Mİ KARIŞTIRIYORSUNUZ!? SIÇARIM LAN SİZİN ECDADINIZA!
Ulaş: Aras?
Aras: Ne?
Ulaş: Saldır lan şuna.
Aras: Odası üst katta ya, çok üşeniyorum.
Barut: Gelince çok bir şey yapabilecekmiş gibi konuşma velet.
Aras: Aramızda yalnızca dakikaların olduğu genetiği bozuk bana velet mi dedi az önce? Yarın Kasırga’yla konuşup her bokunu anlatmazsam şerefsizim.
Ulaş: Ne anlatabilirsin mesela?
Aras: Sigaradan nefret ettiğini öğrendiğinden beri bir tane dahi içmediğini geçersek temizlik hastasının teki olduğunu. Gelecek mesajını beklemek için telefonunu artık sessizde kullanmadığını, evde tektaş çoraplarla gezdiğini, nöbetlerinde 21 kere alarm kurup sürekli ertelediğini, eşyalarını saklayıp bulamadığında yanlışıkla polisi aradığını, maskeni takıp aynanın karşısında itiraf konuşmaları yaptığını, sırf gözleri yeşil diye üç hafta bize sebze yemeği yedirip zehirlediğini, sinirlenince eşyalara bağırıp sonradan özür dilediğini, onu düşünürken her yanına geldiğimizde duvara bakarken yakalandıktan sonra aslında duvara gizli lazerle resmini yaptırdığını ve bize savunma olarak “Duvar bana baktı.” dediğini... KISACA HEPSİNİ!
Barut: Sikerim lan seni!
Aras: Buyur gel cnm.
Ulaş: Tabii onunla konuşmaya başladığından beri tüm bu belirtiler azaldı, iyileşiyorsun merak etme.
Aras: Barut aramızdan ayrılıyor.
Barut: Ulan sen birini sevip de kapısında köpek olduğunda seni ağlatana kadar zorbalamazsam benden şeresizi yok.
Aras: Ben senin yolundan gidip mallaşmayı planlıyordum, olmadı bu.
Barut: Ulaş sustur lan şunu!
Ulaş: LAN BEN NE YAPAYIM, ÖPEYİM Mİ!?
Aras: Hoşt lan!
Barut: Durun mesaj atmış.
Ulaş: Ne yazmış?
Barut: Tehdit etmiş.
Aras: Kesin âşık.
Ulaş: Yatın uyuyun oğlum Allah aşkına ya. Yarın nöbete kaldığınızda ebeniz sikilir de Ulaş nöbetimi devral derseniz nah çeker gönderirim sizi.
Barut: Ya sen büyüdün de nah mı çekiyorsun?
Ulaş: Abilik sendromuna mı girdin lan sen, hayırdır? Bir narkoz veririm üç ay kış uykusuna yatarsın.
Aras: İki buçuk aya ayaklanır abimiz. Halleder abimiz. ABİMİZ. SAYGILAR ABİMİZ.
Barut: Ya gurubun adını Kasırga’yı çok sevenler birliği mi yapsak? Güzel isim aslında.
Aras: Siktir git lan. Ayrıca uykumu siktin.
Barut: Vazgeçtim zaten, siz çok sevmeyin.
Ulaş: Barut sen ruh hastası mısın kardeşim ha?
Barut: O da öyle söylüyor.
*Ulaş guruptan ayrıldı.*
Telefonu uzatamayacak kadar çok gülmeye başlamıştım. Elimi karnıma bastırarak gülmeye devam ederken sedyeden aşağı düşmememi sağlayan tek şey Ulaş’ın koluma sıkıca sarılmış olan parmaklarıydı. Telefonu anında alıp yeniden önlüğünün cebine geri atarken o da aynı şekilde gülmeye başlamıştı.
“Bu? Bu ne, siz... Siz ciddi misiniz?” Elini ağzımın üzerine bastırmaya çalıştığı anda kafamı geriye doğru çekerek gülmeye devam ettim.
“Gülme, gülme tamam.” Ağzıma hayali bir fermuar çekmeye çalışırken elimin tersiyle gözlerimden süzülen yaşları silmeye çalıştım. Barut’un evdeki hâllerini görmek için nelerimi vermezdim. “Başka bir şey daha var, önce gülmeni istedim.” Duruşum anında ciddileşirken o da aynı şekilde derin bir nefes verdi. Ela gözlerindeki mutluluk ışıltıları benim dahi görebileceğim kadar fazla bir hızla sönerken içinde onu kemiren bir duygu olduğunu hissedememek mümkün değildi.
“İyi misin sen?” Dudakları düz bir çizgi hâlini alırken sırtını duvara yaslayarak birkaç saniye boyunca ayaklarını salladı.
“Barış abi aradı az önce, babam ÜKAM’a Kareth üyelerini sokmaya çalışıyormuş. Eğer bunu yapmayı başarırsa her şey çok kötü olur. Kadınlar izinsiz dışarı bile çıkamaz, almak istedikleri kararlara ulaştık. Hiç de iç açıcı değil... Yarınki saldırı için düzenledikleri cephaneliklerin konumunu da tespit ettik.” dedi bıkkınlık dolu bir nefes verip duraksarken. Kafasını hafifçe aşağı doğru eğerek bir anlığına kapattı gözlerini. “Eğer baskın yapmazsak yarın hem ÜKAM’ı hem de cepheyi kaybetme ihtimalimiz var. Baskın yaparsak ise kuralları çiğnemiş oluyoruz ve kurduğumuz ittifakları kaybedebiliriz. Sana sormak durumundayız ve tüm teşkilat senden haber bekliyor.” Söylediği cümlelerle birlikte omuzlarımın üzerine yüksek bir sorumluluk hissi çöküvermişti. Parmaklarım anında şakaklarıma ilerledi. Bu tür anlarda baş ağrısı ve mide bulantısı benliğimi garip bir şekilde ele geçiriyor ve düşünme yetimi neredeyse kaybetmeme neden oluyordu. Neden her kararı bana bırakmıştı ki dayım? Bana güvenmiyor olsaydı bunu yapmayacağını biliyordum ama her sınavım bir öncekinden çok daha zor oluyordu.
“Ulaş ben...”
“Korkuyorsun biliyorum.” dedi sözlerimi bitirmeme izin vermeyerek. Avuçlarını omuzlarımda hissettiğim anda ürkek bir ceylan misali kafamı hafifçe yukarı doğru kaldırdım. Islak gözlerim ela harelerini yumuşak bir bakışla delip geçerken o ise her zaman yaptığı gibi güven dolu bakışlar atmaya başlamıştı bana. “Evet verdiğin kararlar herkesi bok gibi bir durumun içine sokabilecek riskte. Ama diğer taraftan herkesi de kurtarabilme ihtimalin var. Altında kaldığın sorumluluk hissini de biliyorum ama bunu senden başka hiç kimse yapamaz, ben bile. Bu ana kadar geldiysen bundan sonrasını da yapabilirsin. Ben kimim?”
“Ekip kaptanı.” dedim dudaklarıma buruk bir gülümseme yayıldıktan hemen sonra burnumu çekerken.
“Sen kimsin?”
“En güvendiğin asistanın.”
“Başka?”
“Kasırga’yım.”
“Kasırga ne yapar?”
“Yıkar.”
“Yık o zaman.” Islanan yanaklarımı umursamayarak kollarımı sıkıca beline sardığımda aynı şekilde karşılık verdi. Birlikte sedyeden aşağı düşmemiz an meselesi olsa dahi bunu ne o umursuyordu ne de ben. Aradan ne kadar zaman geçtiği hakkında hiçbir fikrim olmasa dahi kollarımı vücudundan ayırdığım anda gücümü yeniden toparladığımı hissettim. Ne yapmam gerektiğini biliyordum, fazlasıyla.
“Uçakları ve timleri hazırlayın. Bölge 8-A’dan çıkış yapılsın. Konuma önce mikrodronlar ulaşsın, ona göre giriş ve taaruz planı hazırlansın. Alan dörde ayrılsın, -270 yönle baskın yapacağız. Geri kalanları biliyorsun?” Yüzünde oluşan koca gülümsemeyle birlikte kafasını onaylarcasına salladıktan hemen sonra omzuma hafifçe vurup sedyeden aşağı atladı ve çıkışa doğru koştu. Onun neşesi gerçekten bulaşıcıydı. Görünüşe bakılırsa Barut’a haber verme işi de bana kalmıştı.
Sedyenin üzerinden aşağı atlayarak kapıyı yavaşça açıp içeri doğru adımladım. Uyuyor muydu? Yoksa yalnızca dinleniyor muydu? Attığım adımları kontrol edercesine atmaya başlamıştım. Yanına vardığımda yatağa oturmak yerine dizlerimi kırarak aşağı doğru eğildim. Bunu defalarca kez yapmış olsam da onu her gördüğümde yüzünü incelemeden kendime gelemiyor gibi hissediyordum. Verdiği sıcak nefeslerin yüzüme çarpabileceği kadar yakınındaydım. Uyurken dahi şaşırtıcı derecede mükemmel görünen bir adamdı. Onunla kavgalı olduğum zamanlarda bunu fark edemediğim için kendime kızmaya başlamıştım. O benden asla nefret etmemişti. Çünkü içten içe benimle aynı taraftaydı. Bense ondan nefret ederek başlamıştım hikayeme. Ne garipti hayat...
“Eğer saniyeler içinde uzaklaşmazsan öperim seni.” Kurduğu beklenmedik cümleyle birlikte şok içinde kendimi geriye doğru bırakmış ve kalçamın beton zemine sertçe çarpmasına neden olmuştum. Manyak mıydı bu herif!? Gözlerini açıp bana bakmaya başladığını fark ettiğim anda kollarımı göğsümde çaprazlayarak atabildiğim kadar sinirli bir bakış atmaya çalıştım.
“Ruh hastası mısın sen?”
“Ah, evet sevdiğim kadın bana öyle hitap ediyor.”
“Öyle mi? Hangisi, sarışın olan mı?” Hazırcevap olduğunu bir kez daha hatırlattı:
“Güneşi saçlarında değil, gözlerinde gördüğüm kadın. Ömrümün kalanı dediğim kadın, kalbimin kıyısına vuran kadın, Ay Tenli Kadın.”
“Tamam, tamam sus kızamıyorum.” Suratımı asarak yerden kalktıktan hemen sonra kollarını açmasıyla birlikte koca bir gülümsemeyle yanında bitiverdim. Ne salak insandım lan ben? Miray’dan destek almanın tam sırası olmalıydı. “Ben bir karar verdim.” diyerek başladım konuşmama dakikaların sonunda. Kafamı iyice göğsüne yerleştirdiğim anda arkasındaki yastığa yaslanarak rahat etmeme yardım etmeye çalıştı.
“Ne kararı verdin?” dedi kafasını hafifçe aşağı doğru eğip gözlerini gözlerime odaklamaya çalışırken. Tabii dudaklarım varken bu konuda pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Bakışları tahmin ettiğimden yumuşaktı. Kolları karnımın üzerinde birleşmiş ve her ne kadar alaylı bir tavır takınmış olsa da ciddi olduğu her hâlinden belliydi. O karışık bir adamdı. O Fırtına’ydı.
“Saldırı kararı verdim. Ama emin değilim, yapmamamı söylersen yapmayabilirim.”
“Nereden başlıyoruz?”
“Ne?”
“Ne ne? Eğer dünyadaki her insanın öleceğine karar verdiysen hepsi ölür, bu kadar. Verdiğin her kararın arkasında olduğumu tüm dünyaya en başından beri söyledim. Eğer arkandan önüne geçersem neler olacağını da biliyorlar. Eğer savaş başlatıyorsan, bende varım. En önde. Nereden başlıyoruz?” Dudaklarıma yayılan gülümsemeyle birlikte gözlerimin de parlamaya başladığını hissettim. Dayım haklıydı, o doğru adamdı. Hayatımın şansını sevdiğim adamı seçerken kullanmış olabilirdim. Tabii buna seçmek denirse... Kim seçebilirdi ki kalbinin kime atacağını? “Hazırlanalım hadi.” Yerimden kalktığım anda onun da kalkmasıyla birlikte derin bir nefes verdim. Zehirlenmek ya da bir virüsü yeni atlatmak kimin umurundaydı ki? Tabii ki o da geliyordu. Gözlerimi devirdiğimi fark ettiği anda yalnızca gülümseyerek parmaklarını dolabına uzattı. Sedyesini dahi kendi odasına taşıtacak kadar sözü geçen bir adamdı. “Beyaz mı yoksa siyah mı?” Elinde tuttuğu gömlekleri havaya kaldırarak bana gösterdiği anda düşünürcesine çeneme yasladım bir parmağımı. Yaptığım hareketler gülmesine neden olsa da beyaza uzandığım anda siyahı tıpkı bir çöp misali dolabının içine doğru fırlattı. Bunu yapan Barut muydu gerçekten?
“Senin kadar temiz ve düzenli bir adam gömleğini çöp torbası misali atar mı hiç?” Üzerindeki tişörtü tek bir hamlede çıkarıp sandalyesinin üzerine bırakırken bir anlığına buluşmuştu gözlerimiz.
“Beyazı seçtin, siyahın artık bir anlamı olmadığına göre çöpten farksız benim için.” Parmağının tek hareketiyle birlikte ikinci bir dolap açılırken özenle sıralanmış kıyafetlerimi gördüğüm anda duraksadım. Tüm bunları ne zaman almıştı? Üstelik üzerime olup olmadığını nereden biliyordu ki? “Vücuduna göre dikildi, istediğini giyebilirsin.” İleri doğru bir adım attıktan hemen sonra renk renk dizilmiş olan kıyafetlere doğru uzandım.
“Sen seçmek ister misin?”
“Hayır.” dedi anında kestirip atarak. “Sen istediğini seçip giyeceksin ve bende dünyanın en güzel kadını olduğunu söyleyeceğim.” Arkamı döndüğüm anda gömleğinin düğmelerini iliklemediğini fark ederek sırıtmaya başladım. Heykel gibi herif mübarek. Gözlerimin vücudunda gezdiğini fark etmesiyle birlikte bir anlığına kendine baktı. Utanmışa benzemiyordu, onun yerine muzip bir gülümseme yerleşmişti dudaklarına. Hafifçe öksürerek yeniden dolaba döndüğüm anda neşeli bir kahkaha çarptı kulaklarıma. İçimdeki her buz zerresinin alevler içinde eridiğini hissettiğim bir andı. Kim bu kadar güzel gülebilirdi ki? Takımlardan birini parmaklarımın arasına aldığımda dolabın kapağı yeniden kapanmış ve yüzeyi ışığı yansıtarak parlak bir ayna hâlini almıştı. Gördüğüm görüntüyle birlikte bir anlığına duraksadım. Arkasını dönmüştü. Arkasını dönmüştü. Arkasını dönmüştü.
Kendimi toparlamaya çalışarak önce önlüğümü ve daha sonraysa kıyafetlerimi çıkarıp sandalyenin üzerine bıraktım. Her ne kadar engel olmaya çalışsam da parmaklarım delicesine titrmeye başlamış ve aldığım her nefes göğsümde düğümlenmeye yemin etmiş gibiydi. Tek bir saniye tereddüt etmiyordu. Saygı duruşunda beklercesine ya da kaba bir tabirle bir kütükmüşcesine bekliyordu. Daha fazla beklemesine kıyamayarak kıyafetleri hızla üzerime geçirmeye çalıştım. İç kısımda siyah, şeffaf file detaylı bir korse büstiyer vardı. Beli vurgulayan, düz bir kesime sahipti. Dış kısımdaysa zeytin yeşili tonlatında büyük yakalı, rahat kesimli blazer bir ceket vardı. Altımdaysa yüksek belli, siyah, geniş kesimli bir pantolon vardı. Hemen üzerindeyse büstiyerin bitimine uzanan siyah, ince bir kemer bulunuyordu. Siyah topuklu ayakkabılarımı , çantamı ve takılarımı tamamladıktan hemen sonra hafifçe öksürerek arkamı döndüm.
Ciğerlerine derin bir nefes çekerek bakışlarını üzerimde gezdirmeye başladığı anda bu sefer gülme sırası tamamen bana geçmişti. Yanaklarına yerleşen usul pembelikle birlikte bunun pek de iyi bir fikir olmadığını anlayarak susmakla yetindim. Her ne kadar katı ve koyu biri olsa da onu utandıran şeyler de vardı.
“Mükemmel görünüyorsun.” Çekmecesine uzanarak çıkardığı kutuyu bana doğru uzattı. Kaşlarım anlamsızca çatılırken kutuyu yavaşça elime alıp masanın üzerine bıraktım. Kapağını açar açmaz gördüğüm manzarayla birlikte gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak bakışlarımı yeniden Barut’a çevirdim.
“Nereden buldun sen bunları?”
“Ne işe yaradıklarını bilmiyorum, Miray gösterdi ve bende aldım.” Gülümseyerek kutunun içindeki makyaj malzemelerini teker teker çıkartarak masanın üzerinde dizdim. Miray zevkli kızdı ve aldığı her şey birbirinden güzel tonlara sahipti. Hafif bir makyaj yaptıktan hemen sonra yeniden karşısına oturarak elimdeki ruju Barut’a uzattım. Afalladığı bellliydi fakat buna rağmen parmaklarımın arasında ruju almayı ihmal etmedi. “Ben mi süreyim?”
“Kendine değil, bana.” Oturuşunu dikleştirip biraz daha yaklaştıktan hemen sonra iki parmağıyla usulca çenemi kavradı. Bakışlarındaki dikkat gülmeme neden olsa da nefesimi tutarak bunu geçiştirmeye çalıştım. Yüzündeki belirsiz ifadeyle geri çekildiği anda umutsuzca saçlarının arasına daldırdı parmaklarını. Aynaya kısa bir bakış atarken hafifçe taşırdığını fark ettiğimde derin bir nefes verdim. Rujun kırmızı izi dudağımın kenarından yanağıma doğru uzanıyordu, parmaklarının titrediği barizdi. Eğer taşırmadan sürseydi çok büyük olaylar çıkabilirdi. “Tamam, sadece biraz taşırmışsın. Bunu silelim ben düzlerim.” Parmakları anında belimi sardı. Dudaklarıma doğru eğildiği anda sıcak nefesini hissedişimle birlikte öne doğru uzanmamak için kendime hâkim olmaya çalıştım. “Şeyle... Pamukla.” Aramızda yalnızca bir santimetreyi dahi geçemeyecek kadar küçük bir mesafe vardı. Üzüntülü bir nefes verdikten hemen sonra dudaklarını yaladı ve gülümseyerek geri çekildi. Saniyeler içinde terlemekten sırılsıklam olmuştum. Kalbim yerinden fırlayarak dışarı çıkmak için delicesine çarpıyordu. Elimi göğsümün üzerine bastırarak söküp çıkarmak istesem de bunun zamanı olmadığını bildiğimden parmaklarımı dizginlemeye çalıştım.
Aynanın karşısına geçerek gömleğini iliklemeye başladığı anda yerimden hızla kalkarak aynayla arasına girmeyi ihmal etmedim. Her hareketinde göğüs kasları hafifçe hareket ediyor ve benim bakışlarımsa ister istemez o harekete takılıyordu. Ne yaptığımı anlamaya çalışır bir hâli vardı. Kafamı hafifçe aşağı doğru eğerek dövmelerinden birinin üzerine güzel bir öpücük kondurdum. Sıcak nefesim göğsüne çarptığı anda verdiği derin nefes içimdeki şeytani kişiliğin ayaklanmasına neden olmuştu. Tüylerinin diken diken olduğunu ve irkildiğini iliklerime kadar hissedebiliyordum. Ayaklarımın ucunda biraz daha yükselerek omzuna doğru uzandım. Yaptırdığı her dövmenin üzerine kendimden güzel izler bırakmaya başlamıştım. Teker teker, her birine, defalarca kez. Parmaklarının boğumları sıkılmaktan beyazlamıştı. Nefes almamak ve nefesini dizginlemek arasında kalan o ince çizginin tam üzerinde yürüyordu. Avcumun altında atan kalbinin sıcaklığı tenimin alevler içinde yanmasına sebep olurken biraz daha devam edersem kalbinin bir trenden dahi çok daha hızlı atabileceğini fark ettim. Rujumun bıraktığı her iz kendini tutmakta daha da zorlandığının bir kanıtı gibiydi. Kafasını yukarı doğru kaldırıp gözlerini kapatarak titrek bir nefes verdi.
“Haksızlık yapıyorsun.”
“Fazlasıyla severim.” Ademelması keskin bir şekilde hareket ederken gözlerini açarak hafifçe üzerime doğru eğildi.
“Eğer sıra benim sevdiklerime gelirse neler olacağını çok iyi biliyorsun.” İrislerim ela harelerinin tam ortasını delip geçerken bakışlarında hissettiğim yoğunluğun benliğimi ele geçirmesine izin vermemeye çalışmak tahmin ettiğimden çok daha zordu. Daha fazlasına dayanamayacağımı bilerek kapıya doğru adımladım. Bunu yaparken içimdeki garip hissi susturamadığım için kendime kızmaya ve dikkatimi az sonra gireceğimiz çatışmalara toplamaya çalıştım.
☼☼☼
“Abla! Bekle bende gelceğim!” Attığım adımları zemine çivi çakar gibi atıyor olsam da duyduğum cümleyle birlikte olduğum yerde duraksamadan edemedim. Gözlerimi kısa bir an kapatıp derin bir nefes vermiş olsam da anında açarak kardeşimin açık kahve tonlarındaki gözlerine diktim bakışlarımı. Ne korku vardı ne de buna bezner herhangi kötü bir his. Umut vardı bakışlarının yansımasında, acı vardı; kaybedeceği kimsesi kalmayan bir adamın, kaybedebilceği son kişinin uğruna savaşmak isteyişindeki acı vardı. “Lütfen.” dedi bir kez daha yakarırcasına. “İzin vermesen dahi bir şekilde geleceğimi ikimiz de biliyoruz?”
“İnatçısın Melih Poyraz Öztürk.”
“Aynı gen sende de mevcut Duru Ceylin Öztürk.” Verdiğim derin nefesten hemen sonra kafamı sallayışımla birlikte ona emanet ettiğim bölgeyi bir başkasına bırarak benim yanıma yerleşmişti. Ön safhaya. En tehlikeli cepheye.
Cephaneleri sandığımızdan çok daha fazla ve çok daha tehlikeliydi. Onları imha etmeye çalışmak demek, yanlışlıkla hepsini aktif etmek anlamına da geliyordu. Buradan ölmeden çıkmak koca bir mucizeden başka hiçbir şey değildi. Önlem almak adına cephanelerin başına fazla adam dikmemiş ve yalnızca teknolojiyle korumayı amaçlamışlardı. Bizse buna rağmen yanlarındaydık. Ölüme bir nefes kadar yakındık. Her birimizin kalp atışları bir diğerininkini bastırabilecek kadar şiddetliydi. Korkudan değildi, başka bir şeydi içimizde yanan ateş. Düşünmediğim kadar çok düşünmüştüm bu operasyonu hazırlarken. Ekip kıyafetkerini son kontrollere sokmuştu. Termal kaplamalı kıyafetler, çelik yelekler, paneller, savunma mekanizmaları ve çok daha fazlası... Sinyaller üçe ayrılıyordu: Kırmızı, beyaz ve mavi. Kırmızı tehlike demekti, beyaz işlerin yolunda gittiği anlamına geliyordu ve maviyse yaralıların fazla olduğunu belirtiyordu.
Gecenin karanlığı üstümğze çökmüştü ama karanlık siper alınacak bir örtü değildi bizim için. Dosttu. Araziyse sanki beklemek için yaratılmıştı. Geniş ve taşlıydı, görünürde her ne kadar boş olsa da cephane saklamak için gerçekten güzel bir yerdi. Yerin altına, zeminin içine gömülmüş bin bir çeşit teknolojik savunma mekanizması vardı. Sensör, kinetik bariyerler, yapay zeka, insan benzeri robotlar, kimyasal kapsüllerü patlayıcı paketleri, dron merkezleri ve daha nicesi...Çoğu yerin koruması aynı yere bağlıydı. Otomatik ve ana kart tarafından yönetilen bir yapı hâkimdi araziye. Demir Kabuk denmişti bu cephaneliğin adına. Yüzlerce uyarımız olsa da bir o kadar küçük ve ölümcül makineler vardı. Adını buradan alıyordu.
Parmağım usulca kulaklığıma uzandı. “Herkes yerinde, saat 02.14. Hedef: Demir Kabuk. Tek bir aksilik dahi istemiyorum. İçerideki saldırı ana kartı bozulmadan çıkarılacak anlaşıldı mı? Sivil hasarın az olması bizim en önemli önceliğimiz. Aksini belirten bir durum var mı, kontrol sağlayın.” Kulaklığın diğer ucundan ses gelmeyişiyle birlikte ukala bir gülümseme uyandı dudaklarıma. Hazırıdık. Herhangi bir aksilik yoktu. “Altay, Kenan ve Miray; sinyal kesme, yapay zekâ bantları, çökertim, ana kart erişimi, fiziksel erişim, ve sistemlerin tamamı sizde.”
“Anlaşıldı.” dedi üçü aynı anda. Birlikte güçlülerdi bunu en az bizim bildiğimiz kadar onlar da biliyorlardı.
“Aras sen görevini biliyorsun, Ulaş tahliye ve temizleme sende. Gerektiğinde asistanlara bırakıp müdahele edebilirsin.”
“Anlaşıldı.” Bakışlarım kısa bir an çevrede gezindikten hemen sonra kendimden emin bir şekilde devam ettim.
“Ceyhun ve tim denek ve robot sürülerinin saldırısı tamamen size emanet. Uzaktan ya da yakında her türlü müdahale edebilirsiniz.”
Anlaşıldı.”
“Efsa, Ceren, Ahsen ve görevi B bölgesinde olanlar kurtarma ve kriz yönetimi sizde. Eğer aksi bir durum olursa arka tarafa bölünüyorsunuz.”
“Anlaşıldı.”
“Altuğ, Buğra, Günay ve görevi D bölgesinde olanlar kritik sahalar sizin. Saldırı yapmak için içeri girerken arka kısım dışında üç tarafı çevirin.”
“Anlaşıldı.” Bakışlarım Melih’e ve Barut’a kayar kaymaz meraklı bakışları birbirini bulmuştu.
“Barut, Melih ve görevi A bölgesinde olanlar siz benimlesiniz.”
“Anlaşıldı.” dedi insanlığın tamamı aynı anda. Komut vermek gerçekten gericiydi. Her komutum sabit tonlu bir müzik gibi kulaklarımda yankılanmaya başlıyordu. Herkesin gözlerinde tek bir duygu vardı: korku değil, keskin bir kararlılık. Çünkü bu cephanelik yalnızca silah değildi, aynı zamanda bir ülkenin kaderini değiştirecek güçlü bir veriydi. Her hazırlık sesi beynimde yankılanan bir bomba gibiydi.
“Miray sinyalleri indir, 30 saniye sonra başlıyoruz. Herkes dikkat etsin. Bölge A’da görev alanların benden ilk emir dışında emir beklemesine gerek yok. Kenan ana karta giriş yap, Altay çıkış ve savunma planlarını hazır et ve ana koridorlar açık kalsın. Bölge A görevlileri içeri girip ilk emri bekleyin ve sonra dağılıyoruz.”
Kulaklıktan duyulan küçük ve tiz bir sesle birlikte işaretimiz verilmişti. Küçük bir ses, binlerce sinir uçlarını tetiklemiş ve yüzlerce insana aynı komutu vermişti. Etraftaki sensörlerin ışıkları birer birer sönmüş ve yerin altındaki radarlar şaşkın bir sessizliğe gömülmüştü. Hareket edebilirdik. İlk başlayanlar timlerdi. Kumun üzerine sessiz bir iniş yaptılar ve önceden hazırlanmış olan iki katman çizginin üzerinden ilerlemeye başladılar. Adımlar, nefesler ve kilitler... Her şey belli bir ritme oturmuştu sanki.
Verdiğim işaretle birlikte bu sefer ilerleyenler bizlerdik. Yavaş ve dikkatli adımlarla birlikte kapının önüne vardığımız anda Melih ve Barut küçük çivilerin tamamını teker teker düşürmeyi başarmışlardı. Açılan küçük aralıktan içeri sızan mikrodron sürüleriyle birlikte bekleyişimiz başlamıştı. Kaderimizi belirleyecek olan tek şey içeride nelerin olup olmadığıydı.
İlk patlama duyulduğu anda aşağı doğru eğilerek bizi biraz da olsa korumaya yeten kalkanların bulunduğu kolumuzu yukarı doğru kaldırdık.
“Hedef şaşırtıldı, Ceyhun roborlar ne durumda?”
“Görüşleri karartıldı, temiz.” Dudaklarıma koca bir gülümseme yerleşirken içime serptiğim her tohum ilk defa filizini veriyormuş gibi hissediyordum.
“Sinyal düşürüldü, ana kart koruması ikinci katman. Kenan sende.” diyerek araya daldı Altay. Eğer Kenan bunu başarabilirse üçünün dünyanın iyi hackerleri olduğu konusunda hepimiz hemfikir olabilirdik. Defalarca kez diğer ülkelerle kurduğumuz ittifaklardan gelen hackerlarla birlikte çalışsalar da uyum sağlayamamışlardı birbirlerine. Nefessiz bekleyiş Kenan’ın beklenmedik sesiyle birlikte son bulmuş ve yerini savaşın çığlıklarına bırakmıştı.
“Yalıtkanlar ve güvenlik kutuları açık, korumalar atlatıldı. Ana karta ulaşıldı, mekanizma güvende.” Göz pınarlarım mutluluk yaşlarıyla dolmaya başlarken kendimi kaybetmemek adına tek bir kelime dahi edemedim. Dudaklarım aralandığı anda ağlamaya başlamam an meselesiydi.
İki parmağımla birlikte verdiğim hareketten hemen sonra içeri doğru adımladım. Hemen solumda Melih ve sağımdaysa Barut vardı. A Bölgesinin diğer görevlileri ise arkamızdan yan taraflara doğru dağılmaya başlamıştı. İçeri fazlasıyla soğuktu ama tünellerin içinden yayılan garip bir ısı dalgası vardı. Mühimmat kutularının, yağlı mekanizmaların ve elektronik yanıkların kokusu havada asılı kalmıştı. Ciğerlerime çektiğim her nefes boğazıma yapışıyordu fakat bunu umursamanın sırası değildi. Robot muhafızlar az sayıdaydı, görevliler ise Aras tarafından çoktan indirilmişlerdi. Birka. Mekanik silüet hâlinde hareket ediyorlardı. Melih karşısında beliren robotla birlikte elini havaya doğru kaldırıp hepimizin durmasını işaret ettiği anda içeride nefes alan tek bir canlı varlık kalmamıştı sanki. Yavaş hareketlerle aşağı doğru eğilerek çıkardığı küçük çekiçle birlikte robotun kafasını tek hamlede dağıttı ve hemen ardındansa devreye giren ses bombasıyla birlikte koca bir zafer gülüşü uyandı dudaklarında. Adımlarımız öylesine usul, öylesine soğuktu ki... Önümüzdeki ağır kapılar iki yana doğru açıldığında D Bölgesi’ndeki herkesin görevini başardığını anlamıştık. Diğer giriş onların olduğu kısımdaydı ve iç kapıların açılması tamamen onlara bağlıydı. İçeriden yayılan titreşimler kemiklerimi sızlatsa dahi ilerlemeye devam ettim. Her alet özenle raflara dizilmiş, sıralı bir ölüm dansı gibiydi.
“Kenan kartı görüyorum.” Duyduğum cümle anında arkama dönmeme neden olurken Barut’un yaramaz bir herif olduğunu unuttuğumu fark ettim. Saniyeler içinde nereye kaybolmuş olabilirdi? Kartı bulması fazlasıyla önemli ve güzel bir gelişme olmuş olsa dahi bu yaptığı çok riskliydi. Riskse onun göbek adıydı.
“Miray hazırlan.” diye karşılık verdi Kenan.
“Hazırım.”
“Barut kapağı aç.” Gelen klik sesiyle birlikte bedenimi sarmalayan her his neredeyse iki katına çıkmak üzereydi.
“Radyo frekanslarını ve kapsülleri tetikliyor ama sinyali indirdim.” Kalan sorumluluksa Altay’ın üzerindeydi. Taşıdığı sorumluluğu içindeki çocuğun omuzlarına yüklemiş olsa dahi bunu yapabileceğine hepimiz emindik. Kartın içindeki tüm verileri kurtarabilirse savaş için hazırlanmış olan tüm aletlere erişim sağlayabilir, robot koordinasyon protokollerini çözebilir, askeri sefer planlarını tarihlerini öğrenebilir, teslimat çizelgelerini ve Faruk’un şahsi ekipmanlarını ele geçirebilirdik.
“Barut soğutma kılıfını aç.” Sesindeki titremeyi bize her ne kadar hissettirmemeye çalışmış olsa da bunu başaramamıştı. “Panelin erişimine izin ver, buradan müdahale edeceğim.”
“Tamam, nasıl yapacağım?” Titrek bir nefes çarptı kulaklığın diğer ucuna.
“Açılan panelin üzerinde kaç kapalı nokta var?”
“Yedi kapalı var aralarda iki tane açık var.”
“Güzel, kapalı olan altıncı noktaya bas ve önünde çıkan sayıları bana söyle.” Aradan saniyeler geçtikten hemen sonra cevap gelmişti Barut’tan.
“2, 2, 1, 0, 2, 0, 2,5”
“Tamam, şimdi hiçbir yere değmeden kartı stebilizasyon tutacağıyla çıkar ve kılıfın içine koyup çık oradan.” Beklemek ne kadar da kötüydü. Onlar hayatlarının en önemli savaşını verirken bizim yaptığımız tek şeyse yalnızca nefesimizi tutup elimizi göğsümüzün üzerine bastırarak beklemek dışında hiçbir şeydi.
“Bitti.” dedi Barut fısıldayarak. İnsanlığın yüzündeki her gülümseme bana ailemi hatırlatacak kadar sıcak ve samimiydi.
“Çıkış.” dedim bu sefer. Konuşma sırası benimdi. Parmağım yeniden kulaklığımın üzerindeki küçük yuvasına yerleşti. “Çıkıyoruz arkadaşlar.” Kapıya doğru ilerlemek için adımımı attığım anda Miray’ın endişe ve korku dolu sesi çarpmıştı kulaklarımıza.
“Hayır! Çıkmayın içeriden, dronlar savunma hattını tetiklemiş. Dikkatli olun!” Cümlesi biter bitmez tavandan aşağıya doğru üzerimize çarpan kurşunlarla birlikte bulabildiğimiz yerlere saklanmaya başlamıştık. Buradan çıkmamızın neredeyse imkânı yoktu. Güvenlikler fazla detaylıydı ve teknolojik alt yapımız onları yalnızca durdurmaya yetecek güçteydi. Karşı taarruz bizi fazlasıyla zorlardı.
“Barut neredesin?”
“Geliyorum.”
“Sen orada bekle, ben geliyorum.”
“Ne?” dedi hayretler içinde. “Hayır, hayır saçmalama. Orada yaralanma ihtimalin çok daha az. Gelme bu tarafa.”
“Kes sesini. Ceyhun ikinci dron sürüsünü çıkar. Menzildeki nişancıları bir süre kör etsinler, saldıkları yüksek doza ayarla. Üçüncü gurubu hava savunması için ayarla. Bölge D görevlileri çevre sizde, içeri duman bombaları atın. Miray ben dışında herkesin konumunu Bölge D’dekilere bildir. Bölge B ekibi arka çıkışları ve pencere önlerini tutun. Yaralılar olursa müdahale sizin. Aras görev yerinden ayrılma, Ulaş sende sahaya geç. Herkes tamam mı? Aksi bir durum var mı? Bölge C görevlileri pasif savunma araçlarının tamamı devreye girsin.”
“Anlaşıldı.” dedi bozuk bir koro. Milyonlarca yürekten yayılan her his tek bir kelimeyle uzanmıştı insanlığın dudaklarına. Metallere çarpan kurşunların her bir sesi kulaklarımda yüz binlerce çığlığın yankısına dönüşüyordu. Uğultu çevremizi tamamen sarmış bir durumdaydı. Havadan uzun bir ıslıkla geçen kurşunlar kalkana, duvara ve betona çarpıp amaçlarına ulaşamamış bir şekilde yere düşüyorlardı. Kırmızı bir lazer ışığı kurşunlara kolaylık sağlamaya çalışırcasına olduğumuz alanların her birini sarı bir ışıkla işaretliyordu.
“Siper alın!” Sesler ve çığlıklar git gide artıyordu. Bilekliğimde yanan ışıklarla birlikte yaralananların olduğunu fark etmek içimde bir şeylerin kopmasına ve midemin acı içinde yanmaya başlamasına neden olmuştu. Atılan her çığlık bir diğerini eze eze geliyor ve beynim hangisine odaklanacağını şaşırıyordu.
İleri doğru atıldığım anda arkamdan gelen bağırışlar yalnızca boğuk birer fısıltıya dönüşmüştü benim için. Taktığım gözlüğe çarpan toz ve patlamaların açığa çıkardığı kıvılıcımlar birer yıldız gibi dönüyordu. Gelen tiz sesle birlikte “Sessizlik!” diye bağırdığım anda ses kendini saklamak için uğraşırcasına kaybolmuştu. Bir bomba vardı ve ben nerede olduğunu bilmiyordum. “Bomba var, içeride bomba var. Bir şey yapın, sinyal falan veriyor mu?”
“Hayır.” dedi Kenan endişeli bir şekilde. “Sinyal yok, çıkın oradan.” Göğüs kafesim ritmi bozuk bir davulu andırıyordu. Sert ama delicesine atmaya başlamıştı ve aldığım her nefes acı dolu inleyişlerin kulaklarıma bir kez daha çarpmasına neden oluyordu. Çöken bulutla birlikte okkalı bir küfür savururken bileğimde hissettiğim sıcaklıkla geriye doğru çekildim. Düşen kırık kapılardan birini kol kaslarımı sonuna kadar zorlayarak kaldırdıktan hemen sonra bozulan nefes alışverişlerimi düzenlemeye çalıştım.
“Barut mavi ışığın yanıyor, ses ver.” dedim yakarırcasına. Bakışlarım bilekliğiminin açık panelinde yanıp sönen mavi ışıkta takılı kalmıştı. “Ses ver!” Etrafı ölüm sessizliği kaplarken önüme siper ettiğim kapıyı hızlıca iterek koşmaya başladım. Vurulmak ya da organlarımın hasar görmesi umurumda dahi değildi. Kurşunlar sağımdan ve solumdan geçiyor, yırtılmaya başlayan kalkanımın arasından sızan kıvılcımların sıcaklığı yüzüme çarpıyordu. Oysa benim yüzüme çarpmasını istediğim tek sıcaklık sevdiğim adamın nefesinden gelenlerdi. Havada asılı kalan sıcak, keskin bir koku vardı: yanmış plastik, yağ, ter ve barut kokusu...
“Patlamaya hazırlanın!” Ayaklarımın altındaki zeminin titreyişiyle birlikte sırtım sertçe duvara çarpmış ve zeminden yükselen toz bulutları ciğerlerime zar zor çektiğim temiz nefesleri de kirletmeye başlamıştı. Ayaklarımın sağ tarafında açılan çukurla birlikte dengemi bir anlığına kaybetsem dahi ilerlemeye devam ettim. Beton parçaları havalanıp sıçrıyor ve tavandan aşağı dökülmeye başlayan metalik kayalarla çarpışıyorlardı. Gözlerimin önündeki her şey yırtık bir film şeridi gibi kare kare zihnime yansımaya başlamıştı. Nereye siper alırsam alayım kurşunlar girebilecek bir delik buluyorlardı: güvenli olan hiçbir yer yoktu. Gözüme ilişen gölgeyle birlikte adımlarım bir anlığına duraksamıştı. Lazerlerin açtığı kesikler alevler içinde yanarken dumandan dolayı görüşüm bulanıklaşmış ve öksürmeye başlamıştım.
“Barut!” Kafasını kaldırıp ela harelerini yeşil irislerime değdirdiği anda dünyadaki her savaşın bittiğini hissetmiştim. Çevremdeki her şey bana bunun tersini kanıtlamak istercesine hızlanırken iki koca adımla yanıma varmış ve başka hiçbir şeyi umursamayarak masalardan birini devirerek arkasına doğru geçmemizi sağlamıştı. Göğsü akılalmaz bir hızla inip kalkıyordu. Saçları dağılmış ve yüzüne küçük çizikler ve morluklar oturmuştu. Kaşının kenarından akan kanı muhtemelen üzerindeki beyaz gömleğe silmiş olmalıydı. Hareketleri yaralı olmasına rağmen kontrollüydü. Bakışları vücudumu süzmeye başlar başlamaz gözlerimi devirmeyi ihmal etmeyerek kesik nefesler almaya devam ettim.
“Yaralanmışsın.” dedi sesinde taşıdığı hüznün cam kırıklarını göğsümün tam ortasına bastırırken.
“Sende öyle.”
“Romantizminizi bölmek istemem ama içeride olanlar var, etten kemikten insanlar. Koridorun sonundaki merdiven çıkışındalar, çatışmaya gireceksiniz. Bölgeye yakın olan tüm pasif savunma saraçları devrede. Çıkanları içeri geri sokamayız. Girmek isteyenleri tutsak yeterli ve sanırım tutamadık. Ayrıca çıkınca söylemem gereken bir şey daha var.” Kenan’ın kurduğu cümlelerden hemen sonra bakışlarım kolumdaki aletin üzerinde hareket eden küçük noktalara kaymıştı. Altuğ, Melih, Buğra, Günay, Ulaş ve Aras... Kim tutabilirdi ki onları?
“Gebertin şu ikisini!”
“Hıhı.” dedi Barut dalga geçercesine. “Gebertirsin.” Elinde tuttuğu boş şarjörü içine yerleştirdiği küçük bombayla birlikte hızla diğer tarafa doğru yolladı. Kafasını sallayışıyla birlikte yerde hafifçe kayarak yan taraftaki kırık kapının arkasına doğru geçti. O ayaktaydı ve bense devrilen masalardan birinin arkasında. Havadayken birbirine çarpabilecek kadar çok kurşun vardı. Masanın arkasından sırtıma çarpan sertlikleri hissettikçe aldığım her nefes göğsümü delip geçerek havadaki kan kokusuna karışıyordu. Yanımda hissettiğim gölgeyle birlikte bakışlarım pencerelerden içeri doğru atlayanlara kaydı. Benim olduğum tarafta Ulaş, Buğra ve Altuğ varken; Barut’un olduğu tarafta ise Aras, Melih ve Günay vardı. Çok uzak sayılmazdık. Aramızda yalnızca kilometreler varmış gibi görünen elli metre kadar bir mesafe vardı.
“N’aber güzelim?”
“Altuğ?”
“Hm?”
“Sık.” Dudaklarından güzel bir kahkaha dökülürken siper aldığı yerden kafasını uzatarak kısa bir bakış attı koridora. Çok fazla adam vardı.
“Buradan çıkmamız çok zor.” dedi Ulaş elindeki sis bombasının ipini çekip ileri doğru sallarken. Sağa sola yayılarak birbirimize kapatmaya çalışsak dahi çok fazla kurşun vardı.
“Siktir! Oğlum bağırsana, vuruldum desene!”
“Melih bir sus a-” Silahı sıkıca tutan parmaklarım bir anlığına titrerken yerimden çıkmak için yaptığım hareket Buğra’nın önüme geçmesiyle birlikte engellenmişti. Dizlerim zeminin üzerinde kaymaktan çizilmiş ve kanamaya başlamıştı. Çalışan makinelerin motorları muhtemelen yanmak üzereydi, çıkardıkları ses artmaya başlamıştı. Betondan vuran soğuk her zerremi her ne kadar ateşlerin içinde olsak da buz gibi sarıp sarmalamıştı. Ellerim kanla kaplanmamış olsa da kalbim, sevdiğim adamın yaralanmasının sorumluluğu altında kavruluyordu. Kurşunların ritmi bir dansa dönüşmüştü. Sanki çaldıkları müzik bittiği anda hepimiz ölecekmişiz gibi hissediyordum. Adamlar bozuk bir sıralamayla vurularak yere yığılıyorlardı. Buğra’nın gözleri bir kez daha gözlerime çarptığı anda bakışlarımın gözlerindeki yansımasını hissetmiş olmanın verdiği kırık hüzünle bir kez daha titredim. Ruhuna bir yumru misali iniyordu gözlerim, biliyordum. Savaşın en çirkin yüzüydü bu. Sol tarafımdaki duvarın titremeye başlamasıyla birlikte yerimden hızla kalkarak Buğra’yı da kenara doğru çekmeye çalıştım. Saniyeler içinde masanın arkasına yıkılan duvar onu şok içinde bırakmış olsa da kendini anında toparlayarak ateş etmeye devam etti.
“Ölmüyor lan bunlar!” dedi adamlardan birisi avcunu aldığı kurşun yarasının üzerine basmaya çalışırken.
“Üzgünüm bebeğim ya, biz onu öğretmediler.” diye karşılık verdi Aras. Çatışmanın arasında yankılanan kahkahaların gücüyle birlikte silkelenmeye çalıştım. Vücudumun her hücresi farklı bir alarm eşliğinde çalışıyormuş gibiydi. Kolumdaki aletin bir kez daha titremesiyle kaşlarım anlamsızca çatılmış olsa da kendimden emin bir sesle parmağımı kulaklığımın üzerine bastırdım.
“Ceyhun?”
“Buyurun hocam.” dedi anında alayla.
“Ne bok yiyorsunuz siz annen ve kardeşinle?”
“Ayıp be abla.” diyerek araya daldı Ceren’in gülen sesi. “Cephaneliği çıkardık, kamyonlara yüklüyoruz.”
“Aferin lan size!”
“Koliler ve kutular taşınıyor, abim de erkeklik yapıp üçünü bir taşıyayım derken kolunu incitiyor falan. Annem ayakkabısı topuklu olduğu için abime vurmaya kıyamıyor.”
“Ceyhun’a değil ayakkabıma kıyamıyorum.”
“Sağ ol anne.” Dudaklarıma usul bir gülümseme yayılırken gelen tıkırtı seslerinin duyulmaması için ateş etmeye devam ediyorduk.
Patlamalar yeniden başladığı anda ayaklarımın altındaki zeminin titremesiyle birlikte kafamı aşağı doğru eğdim. Yapabildiğimiz tek şey patlamanın yakınımızda olmaması için dua etmekten başka hiçbir şeydi. Müzik misali, birer birer sarsılıyordu benliğimiz ateşlerle. Kimin çığlık attığını, kimin ağladığını kimin hayata veda ettiğini anlayabileceğim kadar dahi zaman tanımıyordu. Sıcaklık tahminimden çok daha fazla artmıştı. Çevremizdeki eşyalar yavaş yavaş erimeye başlamış ve bazı araçlar alev alarak düştüğü yerleri de sarmaya başlamıştı. Patlamanın etkileri koca bir yangını başlatırken yangın söndürme sistemlerinin çalışması için dualar etmeye başlamıştım. Eğer yangın yayılana kadar cephane çıkarılmazsa muhtemelen hepimiz aynı anda son nefesimizi verirdik. Alevler bir dağ çieği gibi zemine seriliyor ve sıcaklık tenimizi kavurmaya başlıyordu. Birkaç adam daha kalmıştı. Alevlerin arasındansa onlara ulaşmak çok daha zordu. Bir yandan birbirimizi kollamaya çalışırken diğer yandansa düşmana karşı koymaya çalışıyorduk. Onların amacıysa yalnızca bizi öldürmekti. Ne dostluk bilirdi onlar ne de fedakarlık...
Yüzümüz dumandan izlerle kaplanmış ve ciğerlerimiz çektiğimiz her nefes için bize küfürler etmeye başlamıştı. Boğazımız yanarcasına öksürmeye başlamıştık ve sanırım hepimizin umudu kaldırım taşlarının arasında açan çiçeklerin ezilmemesini umut etmekten farksızdı. Kafamı kollarımın arasından çıkarmak için hareket ettiğim anda bir patlama daha geldi. Karşı konulması çok zordu. Savunma araçlarımızın tamamı parçalanmış ya da yanmıştı. Dışarıdaki insanlarsa içeri girmek isteseler de bir yol bulamayacaklarını bildiğinden sessizlerdi. Sol tarafıma doğru düşen kaya parçası irkilmeme neden olsa da hayatta kaldığım için bir kez daha şükrederek ateş etmeye devam ettim.
“Duru!” diyerek alevlerin arasına koca bir okyanus yolladı Barut. Bu kez sesi bir komut verir gibi değildi, yapacağı bir şeyi haber verirmiş gibi değildi, yalnızca yumuşaktı. Cevap vermek istesem de aralanmamıştı dudaklarım. Titreyen parmaklarıma aldırmadan son bir kez daha tetiğe basmaya çalıştım. Sesi kulaklarımda bir uğultuya dönüşmek üzereydi fakat anlamak için büyük bir çaba gösteriyordum.
“Efendim!?” diyebildim en sonunda siper aldığım masanın parçalanacağını anlayıp diğer tarafa doğru koşarken. Kapılardan birinin arkasına geçerek aldığım nefesleri düzenlemeye çalıştım. İçimde delicesine koşturan bir at vardı ve toynakları göğsüme her çarptığında yaşamak biraz daha zorlaşıyordu.
“Duru seninle evlenebilir miyiz!?” Bir kurşun hemen yanımdaki metal levhaya saplanırken duraksadım. Duyduğum cümlenin doğru olup olmama ihtimalini düşünmeye çalışıyordum. Hissettiğim şokla birlikte nefesim kesilirken devam etti. Sanki ortasında kaldığımız bir çatışma yokmuş gibi, sanki savaşın ortasında değilmişiz gibi ve sanki buradan çıkabileceğimizin umudunu bana taşır gibi devam etti. “Evlenebilir miyiz derken sadece ben! Ben evlenebilir miyiz!? Çoğul değil, başka kimse yok! Sadece, yalnızca biz... Evlenebilir miyiz!?”
