23. bölüm · MASKE VE HÜKÜM

VİCDANIN KANLI SİLÜETİ

Noctvelle 🖤

Zihnimin odaları saniyede milyarlarca veriyi kusursuz bir soğukkanlılıkla işleyen dondurucu birer laboratuvardır; ancak o siyah-beyaz ekrandan sızan Efsun’un fısıltıları, o odaların tüm şalterlerini tek bir anda indirmişti. Kulaklığı masanın üzerine bıraktığımda parmak uçlarımın buz kestiğini hissettim. Ekranın kararan camında kendi yüzüme, Hazar’ın patlattığı morluklarla dolu o dondurucu silüetime baktım. Bir yalanın içinde yaşamak kolaydı; o yalanın baştan aşağı bir fedakarlık, küçücük bir kardeşin hayatı için diz çökmüş bir çaresizlik olduğunu öğrenmek ise o yalandan çok daha ağır bir yükü omuzlarıma bırakmıştı.
Diz çökmüştü. Benim dizlerime başını yaslamış, zümrüt yeşili gözlerinden süzülen o sıcak yaşlarla benden af dilemişti. Beni korumak için ölmeyi göze alan o kadına, ben bir lağım faresiymiş gibi bakmıştım.
"Varis? Uyandın mı sen?"
Barkın’ın o uykulu, boğuk sesi salonun rutubetli sessizliğini böldü. Koltukta hafifçe kıpırdandı, göğsünü tutarak yüzünü ekşitti. Kehribar rengi gözleri yarı aralık, odanın loş ışığında beni seçmeye çalışıyordu. Onun hemen yanında, masanın üzerinde sızıp kalmış olan Hazal da klavyenin tıkırtısının kesilmesiyle birlikte irkilerek başını kaldırdı. O darmadağın olmuş lacivert saçlarının arasından bana baktığında, gözlerindeki o dondurucu analitik odak saniyeler içinde geri gelmişti.
"Veriler..." dedi Hazal, sesindeki o uykulu pürüzü hızla temizleyerek ekrana uzandı. "Yükleme tamamlanmış. Hepsini izledin mi?"
Cevap vermedim. Sırtımı masaya yaslamış, simsiyah gözlerimi odanın dökülmüş tavanındaki tek bir noktaya dikmiştim. Bedenim buradaydı ama zihnim hâlâ o deponun kör odasında, Efsun’un o titreyen parmaklarının saçlarımın arasında bıraktığı o hayalet dokunuştaydı. Donuktum. İçimdeki o sarsılmaz, o kimseye eyvallahı olmayan dondurucu kraliçe, hayatında ilk kez ne yöne hamle yapacağını bilemeyen bir satranç oyuncusu gibi tahtanın başında kilitlenip kalmıştı.
"Lafa bak ya, kız daha gözünü açar açmaz yine kod diyor, veri diyor," diye homurdandı Barkın, koltuktan doğrulmaya çalışarak. Bu sefer dikişlerini patlatmamak için daha temkinliydi ama o dağ gibi cüssesiyle koltuğu gıcırdatmayı yine de başarmıştı. "Hazal, sen insani duygularını siber ağda sildin mi ne yaptın? Şurada iki dakika 'Geçmiş olsun Varis, iyi misin Barkın' de dişimi kıracağım. Bak adamın kemikleri iri diyoruz, hâlâ robot gibi takılıyor."
"Sana piksellerden yapılmış bir hafıza kartı takmadığıma şükret, dağ ayısı," diye tersledi Hazal, gözlerini bilgisayarın log ekranına dikerek ama sesi her zamanki o didişmeci tonundaydı. "Eğer ben o robot halimle gece boyunca proxy zincirini korumasaydım, şu an Hazar’ın adamları bu evin kapısını roketatarla kırıyor olurdu. Hem sen ne anlarsın insani duygudan? Tek bildiğin şey sol omzunla duvar yıkmak."
"Duvar yıkmak da bir sanattır yalnız," diye üsteledi Barkın, kehribar saçlarını eliyle geriye doğru tarayarak. "Ayrıca benim o duvarı yıkmam sayesinde Kafes'teki o ilk baskından sağ çıktık unuttun herhalde. Varis, şuna bir şey söylesene Allah aşkına, yine benim analitik zekama laf atıyor."
Barkın’ın sorusu odadaki o rutubetli havanın içinde asılı kaldı. İkisinin arasındaki bu bildik, bu içten içe birbirine bağlılık kokan esprili atışma her zaman hoşuma gider, dudaklarımın kenarında alaycı bir gülüş doğururdu. Ama bu sefer milim bile kıpırdamadım. Simsiyah gözlerimdeki o dondurucu, o uzak bakış bir an bile değişmedi. Ne bir cevap verdim ne de onlara doğru döndüm.
Barkın’ın yüzündeki o alaycı, o neşeli ifade bir anda bıçakla kesilmiş gibi silindi. O kehribar gözlerindeki o koruyucu, o sarsılmaz dikkat doğrudan benim üzerime kilitlendi. Koltuğun kenarına tutunarak, dikişlerinin sızısını umursamadan hafifçe öne doğru eğildi.
"Varis?..." dedi Barkın, sesi bu sefer o bildik esprili tondan tamamen uzak, derin bir endişeyle kısılmıştı. "Neyin var senin? O videoda ne gördün?"
Hazal da parmaklarını klavyeden çekti. O lacivert gözlerini bilgisayar ekranından koparıp bana çevirdiğinde, benim o alışılmışın dışındaki donukluğumu saniyeler içinde analiz etmişti. Benim gibi bir kadının, Hazar’dan o kadar ağır darbeler yediğinde bile tek bir damla yaş dökmemiş, acıyla dalga geçmiş bir liderin şu an bu kadar sessiz ve dünyadan kopuk durması, siber ağlardaki en büyük sistem hatasından daha tehlikeli bir durumun habercisiydi.
"Sistem kilitlenmiş gibi bakıyorsun," dedi Hazal, sesi ilk kez didişmeyi bırakmış, tamamen çıplak ve sarsılmış bir tonda çıkmıştı. "Oğuz ve Hazar’ın planına dair yıkıcı bir şey mi buldun? Holdingi tamamen çökertmişler mi?"
Sessizliğimi korudum. Derin, kesik bir nefes aldığımda köprücük kemiğimin sızısı ciğerime battı ama o sızı zihnimdeki o hüzünlü dalgayı bastırmaya yetmiyordu. Gözlerimi tavandan çekip yavaşça onlara döndüm. O simsiyah gözlerimin arkasındaki o devasa, o karanlık boşluğu gördüklerinde ikisi de ne diyeceğini bilemeden durakladı.
"Bazı yalanlar vardır..." dedim, sesim o kadar dondurucu, o kadar derinden ve mesafeli çıkmıştı ki, revirin o en soğuk gecesindeki havadan bile daha sertti. "...arkasındaki gerçeği öğrendiğinde, o yalanı söyleyen el celladın değil, kurbanın eline dönüşür. Soru sormayı bırakın. Zihnimdeki hamle sırasını bekliyorum. O süreye kadar bana kimse dokunmasın."
Barkın ve Hazal birbirlerine baktılar. Aramızdaki o kelimesiz bağ, onlara daha fazla zorlamamaları gerektiğini haykırıyordu. Ben tekrar o eski, yırtık koltuğa doğru adımlarken, içimdeki kraliçe o zümrüt yeşili gözlerin hesabını sormak için tahtında ilk kez intikamla değil, kahredici bir adalet arzusuyla doğruluyordu.
Odanın içindeki o dondurucu sessizlik, aniden Hazal’ın masasındaki ana sunucudan yükselen tiz, ritmik bir uyarı sesiyle paramparça oldu. *Dıt... Dıt... Dıt...* Ekranlardaki o karmaşık kod satırları bir anda ortadan kayboldu ve yerine, Dinçer Holding’in o siber dünyada aşılmaz surları andıran, dondurucu siyah logolu arayüzü açıldı.
Hazal, lacivert gözlerini kırpmadan ekrana yaklaşırken parmakları panikle klavyeye vurdu. "Varis! Biri bizim proxy zincirimizi, yerel ağ şifrelerimizi tek bir saniyede bypass etti. Bu... bu dışarıdan bir siber saldırı değil. Bu siber hat, doğrudan ana merkezden açılan yetkili bir kanal."
Sırtımı duvardan ayırıp masaya doğru bir gölge gibi yanaştım. Ekranın tam ortasında kıpkırmızı harflerle tek bir kelime belirdi: **K.D. NOT ALINDI.**
Kudret Dinçer. Sırra kadem bastığını, bizi o cehennemin ortasında tek başımıza bıraktığını sandığımız o ihtiyar tilki, kendi siber krallığının arkasından bize ulaşıyordu. Ekran birkaç saliseliğine karardı ve ardından görüntülü bir not oynamaya başladı.
Kudret Dinçer, holdingin o loş, meşe kaplama gizli ofisinde, o her zamanki kibirli, sarsılmaz ve dondurucu duruşuyla oturuyordu. Üzerindeki jilet gibi takım elbisesi, arkaya taranmış kır saçları ve o insanı bir hiçmiş gibi süzen gri gözleri doğrudan kameraya dikilmişti. Karşısında can çekişen bir kızı yokmuş gibi, sesinde en ufak bir babalık kırıntısı, en ufak bir endişe barındırmıyordu. Sadece saf, katıksız bir otorite.
"Varis," dedi, o derinden gelen, pürüzsüz ve dondurucu sesi odanın rutubetli duvarlarında yankılanırken. "Bu kaydı izliyorsan, o deponun içindeki o amatör tuzağı kendi zekanla aşmışsın demektir. Şaşırmadım. Benim kızım olmanın getirdiği o genetik miras, seni o çöplükte bırakmayacak kadar asildir. Holding hatlarını kilitledim, çünkü Hazar ve Oğuz’un o küçük, pis oyunlarına feda edecek tek bir kuruşum yok. Dinçer imparatorluğu, birkaç piyonun şantajıyla sarsılmaz."
Barkın, koltukta öfkeyle dişlerini sıktı, kehribar gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. "İhtiyar hâlâ güç peşinde," diye fısıldadı tiksintiyle.
Kudret Dinçer, ekranda elindeki kristal kadehi masaya bırakıp öne doğru eğildi. Gözleri daha da kararmıştı. "Şimdi beni iyi dinle Varis. Dinçer soyadını lekeleyen, arkamızdan iş çeviren herkesin infaz belgesi imzalanmıştır. Hazar ve Oğuz, yeraltının o çöplüğünde boğulacaklar. Ama en önemlisi... o içeri sızan yılan. Melis... ya da gerçek adıyla Efsun. O kızın geçmişi, benim yıllar önce üzerine beton döktüğüm kirli bir dehlizden ibaret. Benim içime, benim Kafes'ime bir casus olarak girmenin bedeli sadece ölümdür. O üç ismi de... Hazar'ı, Oğuz'u ve özellikle Efsun'u kendi ellerinle yok edeceksin Varis. Onların kanı, Dinçer holdingin siber ağlarındaki o sahte lekeleri temizleyecek. Eğer bunu yapmazsan, eğer o zayıf, o aciz merhametine yenik düşersen, seni de o holding surlarının dışında bırakırım. Görevini yap ve o yılanın kafasını kopar."
Ekran büyük bir parazit dalgasıyla kapandı. Oda, o soluk mavi ışığın altında yeniden dondurucu bir sessizliğe gömüldü.
Hazal, şaşkınlıkla lacivert gözlerini bana çevirdi. "Varis... Baban Efsun’u özellikle hedef alıyor. 'Geçmişte üzerine beton döktüğüm kirli bir dehliz' dedi. Bu sadece basit bir ajan sızması değil. Babanın Efsun’un ailesiyle ya da geçmişiyle ilgili çok daha büyük, çok daha karanlık bir sırrı sakladığı ortada."
Kudret Dinçer’in o dondurucu emri kulaklarımda çınlarken, az önce izlediğim o kör oda kayıtlarındaki Efsun’un hıçkırıkları zihnimin ekranında peş peşe oynadı. *"Kardeşim o canavarların elinde Varis... Eğer bu rolü oynamasaydım kardeşimi öldüreceklerdi."* Babam, o kızın canını sadece Kafes’e sızdığı için istemiyordu; o kızın geçmişindeki, o kendi elleriyle yıktığı bir hayatın intikamından korktuğu için onun tamamen susturulmasını emrediyordu.
"Beni bir cellat olarak kullanmak istiyor," dedim, sesimdeki o sarsılmaz, o kimseye eyvallahı olmayan dondurucu tonla ekrana bakarak. Dudaklarımın kenarına alaycı, buz gibi bir gülüş yerleşti. "Kendi kirli geçmişini, kendi döktüğü kanları benim ellerimle temizlememi istiyor. Ama unuttuğu bir şey var... Ben onun emrindeki o holding piyonlarından biri değilim. Ben Varis Dinçer’im. Kimin öleceğine, kimin yaşayacağına o kibirli ihtiyar değil, sadece benim zekam karar verir."
Barkın, koltuktan zorlukla doğrulup yanıma geldi. O devasa elini omzuma koydu, kehribar gözlerindeki o sarsılmaz sadakatle yüzüme baktı. "Ne yapıyoruz Varis? İhtiyarın emrini çiğneyecek miyiz?"
"Babama boyun eğmeyeceğiz Barkın," dedim, simsiyah gözlerimi onun kehribar harelerine dikerek. "Ama o Hazar ve Oğuz itini hak edeceğimiz kesin. Ancak önce... Efsun’un arkasındaki o büyük sırrı, babamın üzerine beton döktüm dediği o geçmişi bulacağız. O kızın neden bizim içimize sürüldüğünü öğrenmeden, bu satranç tahtasında tek bir piyonu bile feda etmem."
Hazal’a döndüm, parmaklarım klavyeye uzandı. "Hazal, siber ağları unutup yeraltı arşivlerine iniyoruz. Efsun’un, o Melis hırkasının arkasındaki o gerçek geçmişi, ailesinin babamla olan o kanlı bağını bulmak zorundayız. Şimdi o yılanın inine, o geçmişin karanlık dehlizlerine sızma vakti."
Kudret Dinçer’in ekranda patlayan o dondurucu tehditleri, bu eski evin rutubetli duvarlarında adeta asılı kalmıştı. Babam, kendi elleriyle yarattığı o karanlık dehlizlerin üstünü benim ellerimle kapatmak istiyordu. Efsun’u yok etmemi, o zümrüt yeşili gözlerin arkasındaki sırrı toprağa gömmemi emrediyordu. Ama o ihtiyar tilki beni hiç tanımamıştı; ben onun emirlerini uygulayan kör bir tetikçi değil, o emirlerin arkasındaki asıl oyunu bozan cellattım.
"Hazal," dedim, elimi masanın kenarına sertçe dayayarak. Simsiyah gözlerim siber ekranların üzerinde amansızca geziniyordu. "Babanın 'üzerine beton döktüm' dediği o geçmişi bulmalıyız. Efsun’un, yani Melis’in Kafes’e sızmadan önceki resmi kimlik verilerini, tıp fakültesi kayıtlarını, çocukluğuna dair ne varsa her şeyi yeraltı sunucularından çek çıkar."
Hazal, lacivert saçlarını sabırsız bir hareketle arkaya savurdu, parmakları klavyede bir fırtına gibi kopmaya başladı. "Tıp fakültesi kayıtları tamamen sahte Varis. Melis ismiyle açılan tüm üniversite ve revir personeli dosyaları dijital birer illüzyondan ibaret. Hazar’ın siber ekibi o kadar temiz çalışmış ki, kızın sanki bu dünyaya yirmi yaşında gökten zembille inmiş gibi bir veri tabanı var. Ama..."
Hazal durdu. O lacivert gözlerinde, karanlık bir kod dehlizinin kapısını aralamış olmanın o dondurucu avcı pırıltısı belirdi. Klavyeye üç sert darbe daha indirdi.
"Ama ne? Konuş Hazal, çatlatma adamı şurada," diye araya girdi Barkın. Koltuktan tamamen doğrulmuş, o devasa gövdesini yarasının sızısına aldırmadan masaya doğru yanaştırmıştı. Kehribar rengi gözleri ekrandaki karmaşık sayı dizilerinde dönüyordu. "Şu siber muhabbetlerden hiçbir şey anlamıyorum zaten, bir de gizemli gizemli durma."
"Sen anlamazsın tabii dağ ayısı, çünkü senin beynin sadece kas gücüyle çalışıyor," diye tersledi Hazal, gözünü kırpmadan. "Kızın gerçek adının Efsun olduğunu biliyoruz. Hazar’ın sistem odasındaki ana sunucu loğlarında, silinmiş ama bellekte iz bırakmış eski bir adres koordinatı buldum. 'Efsun Altınel'. On iki yıl önce yeraltı mafya hesaplaşmalarında adı geçen, sonra bir gecede tüm aile sicili siber dünyadan ve resmi kayıtlardan tamamen kazınan bir soyadı bu. Ve o kayıtlara göre, ailenin on iki yıl önce yaşadığı, tapusu daha sonra Kudret Dinçer’in paravan şirketlerinden birine geçen eski bir ev var. Şehrin en güney sınırında, terk edilmiş o eski demir döküm fabrikasının yakınlarındaki varoş mahallede."
"Altınel..." diye fısıldadım kendi kendime. Bu soyadı zihnimin o en gizli, babamın çocukken bana anlattığı yeraltı hikayelerinin arasında bir yerlerde yankılandı ama tam olarak oturtamıyordum. "Adresi haritaya dök Hazal."
"Döktüm bile," dedi Hazal, yan ekranda beliren kırık dökük sokakların uydu görüntüsünü göstererek. "Ama orası tam bir kör nokta Varis. Kameralar yok, siber ağ yok. Oraya gitmek, tamamen karanlığa adım atmak demek. Üstelik senin durumun ve Barkın’ın yaraları..."
"Benim yaralarımı karıştırma ufaklık," diye parladı Barkın, sağlam olan sağ yumruğunu masaya hafifçe vurarak. Kehribar gözlerinde o sarsılmaz, o her an dövüşe hazır aslan duruşu geri gelmişti. "Varis o cehennemden tek başına çıktı, ben burada koltukta yatıp sargı bezi mi sayacağım? Varis nereye, ben oraya. Gerekirse o fabrikayı da, o mahalleyi de o itlerin başına yıkarım."
"Sen o cüssenle o dikişleri bir daha patlatırsan, seni o mahalledeki demir hurdalarına bağlar bırakırım Barkın," dedi Hazal, sesini bilerek sertleştirerek ama lacivert gözlerindeki o gizli endişeyi, o Barkın’a zarar gelmesinden deli gibi korkan o insani tarafı bir tek ben yakalayabiliyordum. "Varis, bu çocukla yola çıkarsak başımıza bela açar. Yürüyen bir hedef gibi."
"Yürüyen hedef mi? Kızım ben Kafes'in en iyi korumasıyım be!" diye diklendi Barkın, kehribar saçlarını karıştırarak. "Varis, şuna bir şey söyle ya. Resmen bana aygır muamelesi yapıyor."
"Kesin didişmeyi," dedim, sesimdeki o dondurucu ve aşılmaz otoriteyle ikisini de tek bir saniyede susturarak. Simsiyah gözlerimi Hazal’ın ekranındaki o karanlık koordinata sabitledim. "Hazal haklı, Barkın. Yaraların taze ama senin o cüssene ve sadakatine o karanlık sokaklarda ihtiyacım var. Hazal, siber düzeneği taşınabilir disklere aktar ve yanına al. Arabayı hazırla. Efsun’un geçmişte yaşpadığı o yere, babamın üzerine beton döktüm dediği o ilk dehlize gidiyoruz. O yılanın ininde ne olduğunu kendi gözlerimle göreceğim."
Yaklaşık kırk dakikalık dondurucu, sessiz bir araba yolculuğunun ardından şehrin o çürümüş, endüstriyel atık kokan güney varoşlarına gelmiştik. Yağmur tamamen durmuştu ama yerini dondurucu, teni kesen bir ayaza bırakmıştı. Hazal arabayı eski, paslanmış demir döküm fabrikasının iki sokak arkasındaki loş bir çıkmaza bıraktı.
Arabadan indik. Üzerimdeki siyah deri ceketin yakasını kaldırıp, elimdeki o dokuz milimetrelik tabancanın şarjörünü son kez kontrol ettim. Barkın, göğsünü hafifçe esneterek arkamdan yürüyordu; o kehribar gözleri karanlık sokaklardaki en ufak bir hareketi bile kaçırmamak için fırıl fırıl dönüyordu. Hazal ise kucağındaki siber tabletiyle arka saftaydı, o lacivert gözleriyle sürekli çevredeki sinyal hareketlerini tarıyordu.
Sokaklar bomboştu. Yıkık dökük, pencereleri naylonlarla kapatılmış sıvasız binaların arasından geçerek Hazal’ın belirttiği o eski adrese geldik. Burası, etrafı paslı tellerle çevrilmiş, bahçesinde on iki yıl öncesinden kalma çürümüş çocuk oyuncaklarının olduğu, iki katlı, yarısı yangından dolayı kömürleşmiş ahşap bir evdi. Evin kapısı ardına kadar kırıktı, içeriye doğru uzanan karanlık adeta geçmişin o hüzünlü ve kanlı kokusunu dışarı üflüyordu.
"Burası..." diye fısıldadı Hazal, tabletin ışığında evin numarasını kontrol ederek. "Efsun’un, yani Melis’in çocukluğunun geçtiği yer. Altınel ailesinin evi."
"İçerisi leş gibi rutubet ve yanık kokuyor," diye mırıldandı Barkın, silahını öne doğru doğrultarak kapı eşiğinden içeri ilk adımı atmaya yeltenirken.
"Dur Barkın," dedim, elimle onun o devasa göğsünü durdurarak. Simsiyah gözlerimle o karanlık antreyi taradım. "Önce ben. Mantık ve dikkat en büyük kalkanımızdır. Burası sadece terk edilmiş bir ev değil; burası bir intikamın, bir yalanın filizlendiği ilk toprak. Adımlarınızı dikkatli atın."
Evin içine sızdığımızda, postallarımızın altındaki kırık camların ve çürümüş tahtaların çıkardığı o tiz sesler, duvarlarda yankılandı.
Kömürleşmiş tahta direklerin arasından sızan kirli ay ışığı, ayaklarımızın dibindeki cam kırıklarını dondurucu birer elmas gibi parlatıyordu. Evin içi tam anlamıyla bir mezarlıktı; on iki yıl önce burada patlayan o yangının, o katliamın isi hâlâ duvarların sıvalarına sinmişti. Burnuma gelen o ekşi, o yanık et ve pas kokusu zihnimdeki tüm alarm zillerini çaldırıyordu.
"Burası sadece yanmamış Varis," diye fısıldadı Hazal, elindeki tabletin loş ışığında yerdeki derin basamak izlerini tarayarak. Lacivert gözleri dondurucu bir odaklanmayla karanlığı deliyordu. "Duvarlardaki şu oyuklara bak. Bunlar yangından kalma değil. Burası susturuculu silahlarla taranmış. Büyük bir infazın izleri bunlar."
Barkın, o dağ gibi cüssesiyle arkamızda siper almış, kehribar gözlerini tavanın çökmek üzere olan tahtalarına dikmişti. Elindeki silahı bir an bile indirmeden, en ufak bir çıtırtıda tetiğe basacak kadar gergin bir yay gibi bekliyordu. "İçeride bir şey var..." diye mırıldandı Barkın, sesindeki o yırtıcı koruma içgüdüsüyle. "Bu evde yalnız değiliz. Hava tuhaf kokuyor. Canlı birinin kokusu var."
Silahımın namlusunu öne doğru doğrultarak antrenin sonundaki o yarısı göçmüş mutfağa doğru adımladım. Kömür karası simsiyah gözlerim, karanlığın içindeki en ufak bir gölge değişimini bile kaçırmıyordu. Mutfak tezgahının hemen dibinde, ters dönmüş eski bir buzdolabının arkasındaki o karanlık boşlukta bir karaltı kımıldadı. Bir insana ait, ritmik ama fazlasıyla hırıltılı, korku dolu bir nefes sesiydi bu.
"Kımıldama!" diye kükredim. Sesim, o dökük duvarlarda yankılanıp mutfağı bir buzhane gibi dondurdu. Silahın namlusunu doğrudan o karaltının olduğu noktaya kilitledim. "Ellerini görebileceğim bir yere çıkar. Tek bir yanlış hareketinde burayı senin mezarına çeviririm."
Boşluğun içinden, titreyen, kir pas içinde kalmış, parmakları zayıflıktan adeta birer iskelete dönüşmüş iki el yavaşça havaya kalktı. Ardından, o buzdolabının arkasından, saçları sakalları birbirine karışmış, yaşlılık ve maruz kaldığı işkenceler yüzünden çökmüş bir adam sürünerek öne doğru çıktı. Üzerindeki eski, yırtık kıyafetler toprağa bulanmıştı. Gözleri, el fenerlerimizin dondurucu ışığı altında kamaşarak dehşetle kısıldı. Ama adamın bakışları benim yüzümde, o patlamış morluklarla dolu ama o sarsılmaz kibirini koruyan duruşumda ve en önemlisi kömür karası gözlerimde durduğunda, adamın boğazından deli gibi bir hıçkırık koptu.
"O..." diye sayıkladı yaşlı adam, titreyen parmaklarıyla beni işaret ederek. Sesi bir mezarın dibinden sızan toprak gibi çatlak ve derindendi. "O gözler... O dondurucu bakışlar... Sen... Sen Kudret Dinçer'in kanısın. Onun kızısın!"
Barkın hızla öne atılıp adamın yakasını sağlam olan sağ eliyle kavradı ve onu tek bir hamlede duvar kenarına kadar kaldırıp sırtını tuğlalara yasladı. Kehribar gözlerinden adeta ölüm fışkırıyordu. "Kimsin lan sen?!" diye kükredi Barkın. "Bu leş evin içinde ne arıyorsun? Hazar’ın gözcüsü müsün, yoksa o ihtiyarın adamın mı?!"
"Dur Barkın, bırak adamı," dedim, sesimdeki o buz kestiren otoriteyle. Barkın, uyarım üzerine adamı yavaşça yere bıraktı ama elini silahından çekmedi. Yaşlı adamın önünde diz çöktüm, simsiyah gözlerimi onun o korkuyla titreyen göz bebeklerine sımsıkı sapladım. "Adın ne senin? Ve Kudret Dinçer’i nereden tanıyorsun?"
Yaşlı adam, sırtını o soğuk duvara yaslayıp derin, kesik nefesler alarak yüzüme baktı. Dudakları titriyordu. "Benim adım amansız bir geçmişin şahididir kızım... On iki yıl önce bu mahallede, bu evde çalışan eski bir muhasebeciydim ben. Altınel ailesinin, yani Efsun’un babasının en yakın dostuydum."
Efsun’un adı o yıkık dökük mutfakta telaffuz edildiği an, Hazal da Barkın da nefesini tuttu. Odanın havası bir anda buz kesti.
"Anlat," dedim, sesimin tonunu milimetrik bir soğuklukla sabitleyerek. "Bütün gerçeği anlat. Kudret Dinçer bu eve ne yaptı?"
Yaşlı adam başını geriye doğru vurdu, gözlerinden dökülen yaşlar yüzündeki kirleri temizleyerek aşağı süzüldü. Sesindeki o derin hüzün, bu karanlık evi adeta bir ağıt gibi kapladı.
"On iki yıl önce..." diye başladı adam, sesi titreyerek. "Efsun’un babası, Kudret Dinçer’in yeraltı holding ağlarındaki o devasa kara para aklama trafiğini, o holding surlarının arkasına sakladığı tüm o yasadışı infaz loğlarını yanlışlıkla keşfetti. Namuslu bir adamdı. Kudret’in karşısına dikilip bu pisliği adalete teslim edeceğini söyledi. Bilmiyordu... O dondurucu adamın karşısına çıkmanın kendi ölüm fermanı olduğunu bilmiyordu."
Adam durdu, boğazı düğümlendi. Hazal, tabletini masanın üstüne bırakıp adama doğru bir adım attı, lacivert gözleri dehşetle irileşmişti.
"Kudret Dinçer ne yaptı?" diye sordu Hazal, sesi ilk kez bu kadar sarsılmıştı.
"Kudret..." dedi yaşlı adam, hıçkırarak. "Bir gece... Tam bu saatlerde, susturuculu silahlarla donatılmış bir infaz timini bu eve gönderdi. Kapıyı kırıp içeri daldılar. Efsun o zamanlar sekiz yaşlarında küçük bir kız çocuğuydu... Kardeşi ise henüz bir bebekti. Kudret’in adamları, Efsun’un gözlerinin önünde... o küçücük kızın yalvarışlarına, çığlıklarına zerre kadar acımadan annesini ve babasını tam şurada, şu tezgahın önünde kurşuna dizdiler! Her yer kan gölüne döndü. Efsun o küçük bedeniyle bebeğin üzerine kapandı, onu kendi gövdesiyle siper etti."
Barkın’ın inatçı çenesi kasıldı, kehribar gözlerindeki o saf öfke bu sefer büyük bir nefretle birleşti. "Şerefsiz ihtiyar..." diye mırıldandı.
"Dahası var..." diye devam etti adam, gözlerini benden kaçırmaya çalışarak. "Kudret adamlarına emir verdi: 'Evi yakın, geçmişe dair ne varsa üzerine beton dökün' dedi. Evi ateşe verdiler. Efsun, o yangının, o alevlerin arasından kardeşini kucağına alıp o çığlıkların içinde pencereden atlayarak mucizevi bir şekilde kurtuldu. Ama ruhu... ruhu o gece o alevlerin arasında öldü. Kudret Dinçer, o iki yetim çocuğun hayatını, ailesini, çocukluğunu tam bu odada, bu kömür kokan duvarların arasında canlı canlı katletti!"
Yaşlı adamın bu son sözleri, zihnimdeki o dondurucu satranç tahtasını tamamen havaya uçurdu. Kulaklarımdan içeri sızan o berbat gerçek, o kör oda kayıtlarında Efsun’un ağlayarak benim dizlerime kapanışını, *"Kardeşim o canavarların elinde Varis... Ben baştan aşağı bir yalanım"* deyişini anlamlı kılan o en büyük, o en kahredici parçaydı.
Efsun bizim içimize sadece bir casus olarak sızmamıştı. O, babamın geçmişte katlettiği ailesinin, o alevlerin arasından kurtulan o küçücük yetim kızın, on iki yıl sonra o holding surlarını yıkmak için geri dönen o yaralı intikam meleğiydi. Ve şimdi babam, o kirli geçmişin üstünü kapatmak için benden o kurbanı tamamen susturmamı, onun kafasını koparmamı istiyordu.
Yavaşça ayağa kalktım. Kömür karası simsiyah gözlerim, o mutfağın zifiri karanlığında adeta bir intikam ateşiyle parlıyordu. Bedenimin o bitap düşmüş hali, köprücük kemiğimin sızısı tamamen silinmişti; içimde sadece Kudret Dinçer’in o sarsılmaz krallığına karşı doğan devasa, amansız bir savaş çığlığı vardı.