15. bölüm · MASKE VE HÜKÜM
SATRANÇ TAHTASINDAKİ YABANCI
Melis odadan çıkıp arkasından kapıyı kapattığında, omuzlarıma bıraktığı o sahte şefkat yükünü sırtımdan silkip attım. Bardağından sızan o keskin bitki kokusu masanın üzerinde soğurken, ona bir saniye bile dokunmadım. İçindeki her neyse —ister sakinleştirici, ister beni bu yatakta savunmasız bırakacak bir başka zehir— artık zihnimi bulandırmasına izin veremezdim.
Aynı cümleleri kurup durmaktan, her gece aynanın karşısına geçip aynı nefret kelimeleriyle kendimi kamçılamaktan yorulmuştum. "Aptalsın Varis" demek beni kurtarmayacaktı. "Gardını nasıl indirdin?" diye dövünmek, o çalınan holding verilerini geri getirmeyecekti. Artık bu kısır döngüyü, bu kendi kendini yiyen çaresiz öfkeyi burada kesmek zorundaydım. Ben acısıyla beslenen o zayıf kız değildim; o banyo mermerinin dondurucu gerçeği bana acıyı bir kenara bırakıp sadece sonuca odaklanmayı öğretmişti.
Şu an elimizde net iki veri vardı. Birincisi; Melis’in kusursuz askeri refleksleri. İkincisi ise o defterden düşen, ismimin altındaki o kırmızı çarpı ve babamın adının gizlendiği kriptolu not.
Melis benden sadece bir adım önde olduğunu sanıyordu çünkü sızdırdığı hatların, Kafes'in tüm lojistik ağının anahtarı olduğunu düşünüyordu. Ama onun unuttuğu bir şey vardı: Bir sistemin mimarı kimse, onun arka sokaklarını, çıkmaz sokaklarını ve en önemlisi sahte odalarını da en iyi o bilirdi. Hazal yukarıda hâlâ o voltaj dalgalanmasının yapay kodlarıyla boğuşurken, benim bu kırk sekiz saat içinde o sızan verilerin içine yerleştirmem gereken bir şey vardı: Bir Truva atı.
Eğer o yılan, o verileri arkasındaki o asıl gölgeye, o kırmızı notu yazdıran askeri güce götürüyorsa, gittikleri yere benimle birlikte gideceklerdi. Çaldığı her bir lojistik koordinat, aslında onu ve üstlerini doğrudan babamın değil, benim hazırladığım bir siber tuzağın tam ortasına çekecekti.
Barkın kapımda nöbet tutuyor, Selim Karahan aldığı o dondurucu aile tehdidiyle benden köşe bucak kaçıyordu. Okulun ipleri, müdürün korkusuyla birlikte yavaş yavaş ellerimin arasına dolanırken, bu Kafes’in gerçek kraliçesinin kim olduğunu sadece bu duvarlara değil, dışarıdaki o gölgelere de bizzat gösterecektim.
Kendime acımayı, Melis’in yeşil gözlerinde kaybettiğim o son masumiyet parçasının yasını tutmayı bıraktım. Sabahın ilk ışıkları odanın pencerelerinden içeri sızarken, siyah küt saçlarımı sertçe arkaya taradım. Artık ağlamak yoktu, artık geçmişin hayaletleriyle boğuşmak yoktu. Şimdi, o zümrüt gözlü celladın karşısına çıkıp, onun benim için hazırladığı o son sahneyi kendi ellerimle onun tiyatrosuna çevirme vaktiydi. Hamle sırası bendeydi ve ben bu tahtada piyon feda etmekten asla çekinmeyecektim.
Odama girer girmez kapıyı kilitleyip pencereleri kontrol ettim. Tam masanın başına geçip verilerle oynayacağım kodları hazırlamaya başlamıştım ki, kapım büyük bir hışımla açıldı. Gelen Hazal’dı. Yüzü kireç gibi beyazdı, elleri titriyordu ve her zamanki o sakin, bilgisayar başından kalkmayan halinden eser kalmamıştı.
"Varis! İnanamayacaksın, sistem odasında inanılmaz bir şey buldum!" dedi, nefes nefese içeri dalarken. Kapıyı arkasından hızlıca kapattı ve yanıma gelip laptopunu masaya savurdu. Ekrandaki karmaşık grafiklerin olduğu sayfayı işaret ediyordu. "O geceki voltaj dalgalanması, hani şu Savaşların sabotajı sandığımız şey... Aslında bir sabotaj değilmiş. Biri, bizim ana sunucudaki holding hatlarımıza çok profesyonel bir yazılım yerleştirmiş. Verilerimiz dışarıya sızdırılıyor, hem de öyle bir yöntemle yapılıyor ki, sistem bunu bir hata gibi değil, normal bir işlem gibi algılıyor!"
Gözlerini fal taşı gibi açmış, panikle bana bakıyordu. Kimin yaptığını, bu sızmayı içeriden birinin mi yoksa dışarıdan bir gücün mü yönettiğini henüz çözememişti ama sistemin çökmek üzere olduğunu görebiliyordu. "Bunu yapan her kimse, bizim şifreleme yöntemlerimizin her bir adımını ezbere biliyor Varis. Şu an holdingin tüm lojistik ağı, sanki bizim onayımızla başka bir yere taşınıyor! Kimin yaptığını, bu virüsü sisteme nasıl soktuklarını henüz bulamadım. Derhal yönetime haber vermeliyiz, bütün bağlantıları kesmeliyim, yoksa her şeyimiz çalınacak!"
Hazal panikten neredeyse ağlayacak gibiydi. Ona baktım. Yüzümde en ufak bir şaşkınlık belirtisi yoktu. Yavaşça ayağa kalktım ve onun titreyen omuzlarını tuttum. Sesimi olabildiğince sakin, otoriter ve güven verici bir tonda tutarak, "Hazal, derin bir nefes al," dedim.
"Şu an ne yaparsan yap, sızıntıyı durduramazsın. Karşımızdaki güç sistemi çok iyi biliyor," diye devam ettim. Hazal şaşkınlıkla yüzüme bakarken, "Sistemden hiçbir şeyi silme, hiçbir şeyi değiştirme. Eğer şimdi sistemi kapatırsan, bu siber saldırının arkasındaki asıl kişiyi asla bulamayız. O, bu verilerin çalındığını zannettiği sürece bizim her şeyden habersiz olduğumuzu düşünecek," diye açıkladım durumu.
Hazal şaşkınlıkla, "Yani... Sen bu saldırıyı fark etmiş miydin? Kimin yaptığını biliyor musun?" diye sordu, sesi kısık bir şekilde.
"Sadece bu işin arkasında kimlerin olabileceğini tahmin ediyorum," dedim, hedef şaşırtarak ve Melis'in adını tamamen gizli tutarak. "Savaş’ın tek başına bu kadar profesyonel bir yazılımı devreye sokamayacağını ikimiz de biliyoruz. Muhtemelen dışarıdan, okulun sınırlarını aşan bir destek alıyorlar. Kim olduğunu bulmam için bana biraz zaman tanı."
Hazal, Melis’in adını duymadığı için derin bir nefes alıp rahatladı. Onun gözünde Melis hâlâ dün gece bizi ipten alan, revir odasında titreyerek sistem şifrelerini girmeye çalışan o masum kızdı. "Haklısın... Savaş o kadar zeki değil," diye mırıldandı Hazal, saçlarını geriye doğru iterek. "Ben de bir an, dün geceki o kargaşada sistem açık kaldığında yanlış bir şeye mi basıldı diye korkmuştum. Melis de o an elinden geleni yaptı zaten, onun bilgisayarından sızmış olamazlar herhalde."
"Evet," dedim, içimdeki o zehirli tebessümü dışarı yansıtmamaya çalışarak. "Onun hiçbir suçu yok. O sadece bizim masum şifacımız. Sen şimdi yukarı dön ve sanki bu sızıntıyı hiç fark etmemişsin gibi sistem odasındaki o voltaj arızasıyla ilgileniyormuş rolü yap. Kimseye, özellikle de Melis’e bu durumdan bahsetme ki panikleyip dikkatimizi dağıtmasın. Anlaştık mı?"
Hazal, Melis’i koruma içgüdüsüyle başını hızla salladı. "Anlaştık. Onun bu işlere karışıp hedef olmasını ben de istemem. Sen nasıl dersen öyle yapacağım, Varis."
Hazal, laptopunu kucağına alıp odadan çıkarken, arkasından kapıyı yavaşça kapattım. O, arkamızda dönen bu devasa siber savaşın merkezinde en yakın arkadaşının oturduğundan tamamen habersizdi. Melis’in hain olduğunu henüz bilmiyordu ve bu oyunda piyonların yerini koruması için bir süre daha öğrenmemesi gerekiyordu.
Hazal odadan çıkar çıkmaz masanın üzerindeki haritaları ve notları kenara itip bilgisayarımın başına geçtim. Parmaklarım klavyenin üzerinde soğukkanlılıkla hareket ederken, içimdeki o öfkeli fırtınayı tamamen bu ekranın arkasına hapsetmiştim.
Melis’in sızdırdığı lojistik hatları, bizim dış dünyadaki en büyük damarlarımızdı; ama ben o damarların yanına, onun asla hayır diyemeyeceği kadar parlak bir yem bırakacaktım. Madem benim yıkımımla yetinmeyip Kudret Dinçer’in elindeki en büyük gücü hedefliyordu, ona aradığı o gücü kendi ellerimle sunacaktım.
Sistemin derinliklerine sızıp, Melis'in açtığı o gizli dosya aktarım yolunun tam ortasına yeni bir veri klasörü entegre ettim. Dosyanın adını, babamın dış dünyadaki en gizli, askeri düzeyde korunan özel sevkiyat koordinatları ve o güne kadar kimsenin erişemediği şifreli kasa protokolleri olarak maskeledim. Bu dosya öyle profesyonelce hazırlanmıştı ve o kadar hayati duruyordu ki, dışarıdan bakan herhangi bir uzman bunun bir tuzak olduğunu asla anlayamazdı.
O zümrüt gözlü yılan bu veriyi ekranında gördüğü an, "Kraliçeyi tamamen alt ettim, babasının en büyük sırrını da ele geçirdim" diye zafer sarhoşu olacaktı. Çaldığını sandığı her bir koordinat, aslında onu ve arkasındaki o hiyerarşik gücü benim istediğim, kontrolün tamamen bende olduğu siber bir çemberin içine çekecekti. Hamlemi yapmış, ağı germiştim. Şimdi arkama yaslanıp yemin o oltaya takılmasını izleme vaktiydi.
...
Ertesi sabah, Kafes’in gri duvarlarına vuran solgun güneş ışığı koridorları tam anlamıyla aydınlatmaya yetmiyordu. Üzerimdeki okul üniformasının yakasını düzeltip avluya açılan büyük taş merdivenlerden inerken, içimde dün geceden kalma o kusursuz planın soğukluğu vardı. Tam çardakların olduğu bölgeye doğru adımlıyordum ki, revir binasının çıkışında onu gördüm.
Melis, o her zamanki masum, ürkek adımlarıyla bana doğru yürüyordu. Üzerinde yine o açık renk hırkası vardı ve yüzünde, dün gece beni odamda yalnız bıraktığı andaki o şefkatli kızın sahte tebessümü asılıydı.
"Varis!" diye seslendi, sesi koridorda bir kuş hafifliğiyle çınlarken. Yanıma ulaştığında duraksadı, zümrüt yeşili gözlerini yüzümde gezdirdi. "Sabah çok erken çıkmışsın odadan. Dün gece bıraktığım çayı içtin mi? Kendini nasıl hissediyorsun, omzunun ağrısı hafifledi mi biraz?"
Ona doğru bir adım daha yaklaştım. Aramızdaki mesafe darmadağın olunca, kokusu tenime çarptı. Ve o an, içimde kontrol edemediğim, tamamen iradem dışında gelişen bir şey oldu. Melis bana bu kadar yakınken, dün gece bana yaşattığı o devasa ihaneti, o ekran arkasındaki dondurucu hallerini bilmeme rağmen kalbim göğüs kafesimi patlatacakmış gibi hızla çarpmaya başladı. Nabzımın sesini kulaklarımda duyabiliyordum. Onun bu sahte yakınlığı, teninin sıcaklığı içimdeki o güvene aç çocuk tarafı bir anlığına tetiklemişti.
*Sakin ol Varis,* dedim içimden, tırnaklarımı avucumun içine sertçe bastırarak. O hızlanan ritmi, o ani zayıflığı zihnimin dondurucu dehlizlerinde anında boğmaya çalıştım. Yüzümdeki maskenin milim bile oynamasına izin vermedim. Gözlerimi onun zümrüt yeşillerine diktim ve yüzüme tamamen teslim olmuş, yorgun bir tebessüm yerleştirdim.
"İçtim, Zümrüt," dedim, sesimin titrememesine aşırı özen göstererek, elimi yavaşça onun hırkasının kollarına doğru uzatıp hafifçe tuttum. "Çay o kadar iyi geldi ki, aylardır ilk defa bu kadar derin ve huzurlu uyudum. Sana ne kadar teşekkür etsem az."
Melis, benim bu tamamen savunmasız ve ona minnettar halimi görünce gözlerinde o gizli zafer parıltısı belirdi. Elini yavaşça uzatıp yanağıma düşen siyah küt saçlarımdan bir tutamı kulağımın arkasına itti. Dokunuşu o kadar narindi ki, az önce bu ellerle holding hatlarını sızdıran bir ajan olduğuna inanmak dışarıdan bakan biri için imkansızdı.
"Senin iyi olman benim için her şeyden önemli, Varis," diye fısıldadı, yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak. "Bu cehennemde birbirimizden başka kimsemiz yok, biliyorsun değil mi? Herkes bir güç savaşında ama biz... Biz farklıyız."
İşte o an, onun gözlerinin içine bakarak maskeli dansımızın en tehlikeli hamlesini yaptım. Ona biraz daha sokuldum, neredeyse nefesi nefesime karışıyordu. İçimdeki o hızlanan kalbi tamamen zincirlemiş, yerini kurnaz bir kraliçenin zekasına bırakmıştım.
"Haklısın," diye mırıldandım, sesimi sadece onun duyabileceği bir fısıltıya dönüştürerek. "Bu okulda, bu Kafes denilen yerde herkes bir piyonun peşinde. İnanır mısın, Barkın ve Hazal’dan bile sakladığım, onlara asla anlatamadığım o kadar çok şey var ki... Babamın üzerimdeki o dondurucu baskısı, holdingin o karanlık iç yüzü... Ama dün geceden sonra anladım ki, bu dünyada arkamı gözü kapalı dönebileceğim, holdingin en gizli kapılarını bile açabileceğim tek kişi sensin. Artık sadece sana güveniyorum, Zümrüt."
Bu sözlerimle birlikte Melis’in göz bebekleri anlık olarak irileşti. "Sadece bana güvenebilirsin, Varis," dedi, sesindeki o sahte şefkati perçinleyerek ama içindeki o hırsı gizleyemeyerek. "Bana her şeyini anlatabilirsin, holdingle ya da babanla ilgili her şeyi... Ben senin sığınağın olurum."
Onun benim bu "saf ve muhtaç" halimi tamamen yuttuğunu, dün gece bilgisayara bıraktığım o sahte hayati dosyaya birazdan daha büyük bir hırsla saldıracağını çok iyi biliyordum. Aramızdaki bu tehlikeli yakınlık, onun zafer sarhoşluğunu körüklerken; benim içimde, o zümrüt gözlü celladı kendi kurduğu infaz sehpasında sallandıracağım günün sabırsızlığı büyüyordu. Maskelerimiz yüzümüzde asılıydı, ikimiz de birbirimizin canını almak için gülümsüyorduk ama o, avucunun içindeki haritanın aslında kendi mezarı olduğunu henüz bilmiyordu.
Melis’in yanından ayrılıp koridorun loş karanlığına doğru adımlarken, yüzümdeki o sahte teslimiyet ifadesini de onun kokusuyla birlikte geride bıraktım. Ancak köşeyi dönüp ana binaya giden merdivenlere yöneldiğim an, yolumu kesen o devasa gölgeyle duraksamak zorunda kaldım.
Barkın, kollarını göğsünde bağlamış, sırtını o soğuk mermer duvara yaslamış bir halde tam karşımda dikiliyordu. O sarsılmaz sur, dün geceden beri beni revir kapısında bekleyen o sadık koruyucu, şimdi gözlerini kısmış, doğrudan ruhumun arkasını okumak ister gibi bana bakıyordu.
"Varis," dedi, sesi o dar koridorda her zamankinden daha tok, daha şüpheci bir tonla yankılanırken. Duvardan ayrıldı ve aramıza sadece birkaç adımlık bir mesafe bırakarak tam önümde durdu. "Dün geceden beri sende bir gariplik var. Savaş’ın o itleri sana saldırdı, tünellerde az kalsın canından oluyordun ama sen şu an sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin yürüyorsun."
Yüzümdeki o dondurucu sakinliği milim bile bozmadan ona baktım. "Savaş ve adamları hak ettiklerini aldılar, Barkın. Konu kapandı," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
"Kapanmadı," diye üsteledi Barkın, gözlerini gözlerime daha da kararlılıkla dikerek. O güçlü omuzları gerildi, yüzündeki her bir hat şüpheyle gerilmişti. "Müdür Selim Karahan’ın yanından geçerken ona ne dedin bilmiyorum ama adamı sabah koridorda gördüm; rengi kireç gibi uçmuş, sanki karşısında babanı görmüş gibi titriyordu. Ve az önce... Az önce Melis’le o kadar yakındınız ki, dışarıdan bakan biri senin gardını tamamen indirdiğini sanırdı."
Barkın bir adım daha yaklaştı, sesini sadece benim duyabileceğim bir frekansa indirdi. "Ama ben seni çocukluğundan beri tanıyorum, Varis. Senin ve benim evde ki kurallar bellidir; kimse kimseyle öyle kolay kolay bağ kurmaz, sen de kimseye arkanı dönmezsin. Sen dün geceden beri bir şeyler çeviriyorsun. İçeride, o sistem odasında ya da revirde ne döndü? Benden ne saklıyorsun? Savaş'ı bile umursamıyorsun çünkü kafanda daha büyük bir plan var, bunu görebiliyorum. Bana anlat ki önündeki sur olmaya devam edebileyim."
İçimde bir anlık duraksama yaşandı. Barkın’ın o körü körüne sadakati, beni korumak için canını feda etmeye hazır oluşu içimi sızlattı. Ama onu bu oyunun içine dahil edemezdim. Melis’in arkasındaki o askeri hiyerarşiyi, ismimin altındaki o kırmızı çarpı işaretini tek başıma sırtlanmak zorundaydım. Eğer Barkın bir şeyleri bildiğini Melis’e ya da etrafa belli ederse, o zümrüt gözlü yılanın planı erkenden bozulur ve avımı elimden kaçırırdım. Onu korumanın tek yolu, ona da yalan söylemekti.
"Sadece yorgunum, Barkın," dedim, gözlerimi bir an bile kaçırmadan, sesime o sarsılmaz Varis Dinçer otoritesini geri kazandırarak. "Savaş’ın o amatörce saldırısı bana bu okulda hâlâ ne kadar açık hedef olduğumuzu gösterdi. Selim Karahan’a sadece bu okuldaki sınırlarını hatırlattım, o kadar. Melis’e gelince... O gece beni o koridordan çıkaran kız oydu. Ona karşı biraz minnettar olmam ve bu cehennemde sadece biraz olsun nefes almak istemem sence çok mu garip?"
Barkın, gözlerimin derinliklerindeki o dondurucu duvarları aşmaya çalıştı ama benim yıllardır profesyonelce kuşandığım o maskeyi delip geçemedi. Yumruklarını sıktı, derin bir nefes verdi. Söylediğim yalanı tamamen yutmuş sayılmazdı, içindeki o sezgi ona hâlâ bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyordu; ama bana, Kafes’in kraliçesine duyduğu o sarsılmaz sadakat her şeyin önüne geçti.
"Umarım öyledir Varis," dedi, gözlerini yavaşça benden çekip arkamdaki koridoru kontrol ederek. "Ama unutma, o surun arkasında ne saklarsan sakla, o duvar yıkıldığında altında ilk kalacak olan yine benim. Dikkatli ol."
"Her zaman dikkatliyim," dedim ve yanından geçip yola devam ettim.
Arkamda şüpheyle dolu bir sadakat bırakmıştım ama bu oyunda ayakta kalmak için en yakınımdakileri bile bu karanlığın dışında tutmak zorundaydım. Bırakın Barkın benden şüphelensin, bırakın Melis beni tamamen avucunun içinde sansın. Ben o satranç tahtasındaki tüm piyonları kendi ellerimle yerleştirmiştim ve şimdi, o zümrüt gözlü celladın o sahte yemi yutup kendi sonuna doğru ilk büyük adımı atmasını izleyecektim.
Gece yarısı, Kafes’in üzerine adeta kurşun bir ağırlıkla çökmüştü. Odama çekildiğimde, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmini tamamen kontrol altına almış, zihnimi o dondurucu intikam planına teslim etmiştim. Hazal'ın bana getirdiği o sızıntı raporunun ardından sisteme bıraktığım " Truva Atı " yemi, şu an karanlık ağın içinde bir yerlerde hedefine doğru ilerliyordu.
Masamın üzerindeki ana ekranı kapattım. Odanın ışıklarını söndürüp sadece tek bir loş abajurun yaydığı sarı ışıkta beklemeye başladım. Melis’in benim o koridordaki zayıf, teslim olmuş ve ona muhtaç halimi tamamen yuttuğundan emindim. O sahte dosyayı, babamın en büyük siber gücü ve koordinatları sandığı o zehirli yemi çekmek için can atıyor olmalıydı.
Tam gece saat üçü gösterdiğinde, cebimdeki özel telefon anlık bir titreşimle sarsıldı.
Ekrana baktım. Hazal’ın kurduğu ve benim arkasına gizli bir izleme kodu yerleştirdiğim o backdoor sistemi uyarı veriyordu: *Veri aktarımı tamamlandı.*
Melis, o narin parmaklarıyla revirdeki analog cihazın başına geçmiş, benim hazırladığım o sahte dosyayı tamamen kendi sistemine kopyalamış ve dışarıdaki o büyük güce, o askeri hiyerarşiye sahip bağlantısına çoktan postalamıştı. Kendi odasında, belki de şu an bu Kafes'teki en büyük zaferini kutluyordu. Benim üzerimden Kudret Dinçer’i bitirecek o ilk darbeyi vurduğunu düşünüyordu.
"Sonunda yemi yuttun, Zümrüt," diye mırıldandım dişlerimin arasından, yüzümde karanlık bir tebessümle.
Ancak o tebessüm, telefonun ekranına düşen ikinci bir bildirimle anında buz kesti.
Benim kodlarım, Melis’in bu veriyi aktardığı o dış dünyadaki gizli sunucunun IP adresini ve sinyal konumunu çözmeye başlamıştı. Ekrandaki dijital harita milim milim daraldı, koordinatlar netleşti ve sinyalin gönderildiği ana merkezin adı ekranın ortasında belirdi.
Gözlerim ekrandaki o adresi okuduğunda, aldığım nefes boğazımda düğümlendi. Kalbim bir anlığına tamamen durmuş gibi hissettim. Bütün bedenim, damarlarımdaki kanın donduğunu hissettirecek kadar büyük bir şok dalgasıyla sarsıldı. Sinyalin ulaştığı, Melis'in bu verileri gönderdiği ve emir aldığı o ana merkez...
Babamın, yani Kudret Dinçer’in dış dünyadaki en gizli, en korunaklı şahsi ana karargahıydı.
"Nasıl olur..." diye fısıldadım, sesim odanın boşluğunda adeta yok oldu. Telefon elimden masanın üzerine kaydı.
Zihnimdeki tüm parçalar bir anda darmadağın oldu ve ardından korkunç bir mantıkla yeniden birleşti. Melis, babamın en büyük gücünü elinden almak, onu etkisiz hale getirmek için dışarıdan gelen bir yabancı değildi. O, zaten o gücün tam merkezinden, babamın en karanlık dehlizlerinden buraya gönderilmişti. Ya da daha kötüsü... Babam, kendi kızını, yani beni içeriden çökertecek bu celladı bizzat kendi elleriyle mi bu Kafes'e yerleştirmişti?
Daha bu şokun ağırlığı altında ezilirken, masanın üzerindeki telefon bu kez bilinmeyen, gizli bir numaradan gelen bir kısa mesajla yeniden titredi.
Ekrana uzanan parmaklarımın ilk defa bu kadar çaresizce titrediğini gördüm. Mesajı açtım. Ekranda sadece tek bir cümle yazıyordu:
**"Kafes'teki av sona erdi, Varis. Kraliçenin haritası, sahibinin masasına ulaştı."**
Kafamı hızla kaldırdım, odanın içindeki havanın aniden tükendiğini hissettim. Melis benim ona sahte bir yem verdiğimi başından beri biliyor muydu? Yoksa o da bu devasa satranç tahtasında sadece benim üzerime salınan bir piyon muydu?
Kapımın dışından gelen çok hafif, dondurucu bir tıkırtı sesiyle gözlerimi kapıya diktim. Koridorun altından sızan loş ışıkta, kapı eşiğinin altından içeriye doğru yavaşça süzülen, üzeri kan kırmızı mürekkeple damgalanmış küçük bir kağıt parçası gördüm.
Ayağa kalktım, adımlarım mermerin üzerinde bir hayalet gibi sessizdi. Eğilip kağıdı aldım. Üzerinde, Melis'in o revirdeki defterinde gördüğüm o askeri el yazısıyla, bu kez doğrudan bana yazılmış bir not vardı:
*"Gerçek adımı öğrendiğin gün, bu Kafes'teki son günün olacak. Maskeni sakın çıkarma Varis, çünkü oyun şimdi başlıyor."*
