3. bölüm · MASKE VE HÜKÜM

TAHTIN BEDELİ

Noctvelle 🖤

Koridorun o soğuk, çiğ florasan ışıkları altında, Barkın’la sırt sırta verdiğimiz o ilk saniyede, zamanın benim için nasıl yavaşladığını hissettim. Şakaklarımdaki o düğün dernek kuran davul sesleri, yerini kulaklarımı sağır eden mutlak bir sessizliğe bırakmıştı. Karşımdan gelen o pis sırıtışlı, ellerinde demir sopalarla üzerimize yürüyen Savaş’ın adamlarına bakarken, zihnim çoktan bu koridorun ötesine, bu Kafes’in yıkılmaz sanılan o görünmez duvarlarına tırmanmıştı bile.
İç sesim, o uykusuz gecelerin intikamını almak ister gibi haykırıyordu içimde.
İnsanlar bu okula dışarıdan baktıklarında sadece suçlu çocukların, yeraltı dünyasının veliahtlarının kapatıldığı lüks bir ıslahhane, bir tecrit merkezi görürlerdi. Ama burası bir okul değildi. Burası bizzat babam Kudret Dinçer’in, kendi elleriyle besleyip büyüttüğü o canavarları birbirine kırdırarak en güçlüsünü seçtiği devasa bir laboratuvardı. Ve ben, o laboratuvarın tam ortasında, en yüksek kürsüde oturuyordum. O kürsüye çıkmak için kaç geceyi uykusuz geçirdiğimi, kaç kez kendi kanımı yutup o buz gibi mermer zeminlerde sessizce doğrulduğumu benden ve arkamda bir dağ gibi duran Barkın’dan başka kimse bilmiyordu.
Şimdi ise Savaş Egemen, o ucuz hoparlör fantezileriyle benim tahtıma göz diktiğini haykırıyordu. Komikti. Gerçekten çok komikti. Güç, telsiz odasını basıp hoparlörden ergenler gibi bağırmakla elde edilmezdi. Güç; boynumdaki o siyah sarmaşık dövmesinin tenime kazındığı gün babamın gözlerinin içine bakarken tek bir çığlık bile atmamaktı. Güç; acıyı bir düşman değil, seni ayakta tutan tek dost olarak kabul etmekti. Savaş ve arkasındaki o hain ittifak, bu okulun kurallarını kendi kanlarıyla yeniden yazabileceklerini sanıyorlarsa, bu krallığın gerçek kraliçesinin ne kadar acımasız olabileceğini henüz hiç görmemişler demekti.
Düşüncelerim bir anlığına, o deponun karanlık köşesinde tozun toprağın içinde bıraktığım o kız kırıntısına, Melis’e kaydı. İçimden bir kez daha aşağılayıcı bir nefes verdim. O kadar basitti ki... O kadar kolay bir lokmaydı ki, onun o ürkek "merak" fısıltısı bile bu okulun karanlığında kaybolup gitmeye mahkumdu. Onu tamamen denklemden çıkarmıştım. O, bu büyük satranç tahtasında bir piyon bile olamayacak kadar değersiz bir ayrıntıydı. Babamın dış dünyaya oynadığı o legal oyunun tek bir hatasıydı. Onu umursamak, onun üzerine tek bir saniye bile harcamak Varis Dinçer ismine hakaretti. Benim savaşım, benim öfkem her zaman daha büyük, daha dişli rakiplere karşıydı.
Savaş’ın adamlarının postal sesleri mermer zeminde yankılanıp aramızdaki mesafeyi saniyeler içinde eritirken, ceketimin altındaki o soğukluğu hissettim. İçimdeki o saf, tavizsiz kraliçe yeniden uyandı. Babam Kudret Dinçer’in dışarıdaki sevkiyat hatlarını bloke etmiş olabilirlerdi, Müdür Selim Karahan’ı odasında kıstırmış olabilirlerdi... Ama unuttukları çok büyük bir detay vardı: Bu okulun koridorlarında babamın gölgesi değil, benim çıplak ayaklarımla bastığım o buz gibi gerçek hüküm sürüyordu.
Eğer bu gece bu Kafes’te bir tasfiye olacaksa, eğer birilerinin kanı bu kırmızı koridorları boyayacaksa, o kan benimki olmayacaktı. Ben bu tahtı babamın bana acıyarak vermesiyle kazanmadım; tırnaklarımla, karşıma çıkan herkesi birer birer ezerek aldım. Ve şimdi, o ezilme sırası Savaş’ın o gözü dönmüş piyonlarındaydı.
Barkın’ın o devasa gövdesinin kasıldığını, nefesini tuttuğunu hissettiğim an, içimdeki o son insani kırıntıyı da o karanlık sarmaşık dövmesinin altına gömdüm. Gözlerimi karşıdan gelen ilk tetikçinin gözlerine diktim. Maske tam anlamıyla yüzüme oturmuştu. Artık ne uykusuzluk, ne şakaklarımdaki o zangır zangır vuran ağrı, ne de babamın o ezici baskısı beni durdurabilirdi.
Oyun alanını onlar seçmiş olabilirdi, ama bu gecenin sonunda hayatta kalan tek bir kişi olacaktı; o da bu krallığın tek sahibi olan benden başkası değildi.

İlk grubun postal sesleri koridorda birer ölüm marşı gibi yankılanırken, aramızdaki mesafe beş adıma kadar düştü. Tam o salise, arkamda bir duvar gibi duran Barkın’ın elini beline attığını duydum.
O devasa cüssesiyle hafifçe önüme doğru hamle yaptı. Hareketleri o kadar pratik ve hızlıydı ki, göz açıp kapayıncaya kadar ceketinin iç astarına gizlenmiş olan o şeyi çekip çıkardı. Havada ters bir kavis çizen eli, avucuma sert ve soğuk bir metal parçasını tutuşturdu.
Bu, sapı simsiyah geyik boynuzundan oyulmuş, namlusu ise karbon çeliğinden dövülmüş ikiz sustalı bıçaklardan biriydi. Kabzası avucumun içine tam oturdu; o tanıdık ağırlık, tenime değen o buz gibi çelik dokunuşu şakaklarımdaki ağrıyı anında bıçak gibi kesti. Parmaklarım boynuz kabzayı sıkıca kavrarken, başparmağımla tetik mekanizmasına bastım.
*Şık.*
O keskin ve pürüzsüz mekanik ses koridorun gürültüsünde bir anlığına parıldadı. Otuz santimlik çift taraflı namlu, karanlığın içinde ölümcül bir yılan dili gibi fırladı. Barkın omzunun üzerinden bana son kez baktı, gözlerinde zerre tereddüt yoktu. "Temizle burayı, Patron," diye mırıldandı.
Sözü bittiği an, savaş başladı.
Üzerime doğru hamle yapan ilk çocuk, elindeki kalın demir vana borusunu tam kafama indirmek için havaya kaldırmıştı. Adrenalin damarlarımda bir lav gibi patlarken, başımı milimetrik bir hareketle sola doğru eğdim. Boru kulağımın hemen yanından büyük bir rüzgarla geçti ve mermer duvara çarparak kıvılcımlar saçtı. O çocuk daha borunun ağırlığını toparlayamadan, sağ elimdeki çeliği onun savunmasız kalan böğrüne doğru sapladım.
Çelik, kumaşı ve ardından eti tereyağı gibi keserek içeri sızdı. Çocuğun gözleri bir anda büyüdü, dudaklarından boğuk, kanlı bir inilti fırladı. Bıçağı içeride yarım tur çevirip hızla geri çektiğimde, koridorun çiğ florasan ışıkları altında ilk kan mermer zemine doğru fışkırdı. Sıcak ve koyu renkli sıvı, benim o bembeyaz cildime ve deri ceketimin kollarına sıçradı. Çocuk acıyla dizlerinin üzerine çökerken, onu omzumla geriye doğru itip arkasından gelen ikinci hedefe odaklandım.
O sırada sol tarafımdaki o devasa boşluğu Barkın tek başına dolduruyordu. 1.90’lık cüssesiyle, üzerine gelen üç kişiyi aynı anda karşılamıştı. Elindeki o ağır muştayı, karşısındaki ilk tetikçinin tam çene kemiğine doğru savurdu.
*Çat.*
Kemik kırılma sesi koridorun duvarlarında yankılandı. Darbenin şiddetiyle adamın ağzından dökülen dişler ve kanlar havada uçuştu, bilincini anında kaybederek un çuvalı gibi yere yığıldı. Barkın durmadı; boşa çıkan diğer elini arkadan ona saldırmaya çalışan çocuğun boğazına doladı ve nefesini kesene kadar sıkarak onu mermer sütunlardan birine fırlattı. Başının sütuna çarpmasıyla birlikte duvarda koyu kırmızı, sızıntı şeklinde bir iz belirdi.
Ben ise kendi tarafımda tam bir ölüm dansının ortasındaydım. Üçüncü tetikçi, elindeki muştalı yumruğunu tam yüzüme doğru savurdu. Eğilmek için vaktim yoktu. Sol kolumu bir kalkan gibi kaldırıp darbeyi ceketimin o kalın derisiyle karşıladım. Muşta cekete çarparken kolumdaki kemiklerin sızladığını hissettim ama acı benim en eski dostumdu; beni sadece daha çok biledi. Sağ elimdeki bıçağın gümüş namlusunu yukarı doğru ters bir açıyla savurdum.
Çeliğin ucu, çocuğun bileğini boydan boya yardı. Parmaklarının arasındaki muşta büyük bir gürültüyle mermere düşerken, bileğindeki kesik damardan fışkıran kan, yerdeki beyaz mermerin üzerinde saniyeler içinde genişleyen bir gölet oluşturmaya başladı. Çocuk acıyla bileğini tutarak geriye doğru kaçmaya çalıştı ama bu Kafes'te arkasını dönen av olurdu. Arkasından hızla yaklaşıp bıçağın ağır, metal sapını tam şakağına indirdim. Gözleri arkaya kaçarak yere kapaklandı.
Koridor yavaş yavaş sessizliğe gömülüyor, yerini ağır bir soluk alıp verme sesine ve mermere damlayan kanların o ritmik ritmine bırakıyordu. Yerde yatan, acıyla kıvranan ya da bilincini kaybetmiş bedenlerin arasından ileriye doğru bir adım attım. Çıplak ayaklarımın altındaki o sıcak, yapışkan sıvıyı hissedebiliyordum. Elindeki bıçağın ucundan mermere doğru süzülen kırmızı damlaları izledim.
Savaş’ın gönderdiği ilk dalga, bu koridorun soğuk zemininde tamamen kırılmıştı.
Bıçağın üzerindeki kanı, yerde yatan çocuklardan birinin üniformasına yavaşça sildim. Bakışlarımı koridorun sonundaki o karanlığa, Savaş’ın bizi izlediği telsiz odasının olduğu yöne doğru çevirdim. Yüzüme sızan o kanlı ve vahşi tebessümü gizleme gereği duymadım. Bu daha başlangıçtı. Bu Kafes bu gece bizim kanımızla değil, tahtıma göz dikenlerin cesetleriyle dolacaktı.
Yerdeki kan göletinin üzerinden atlayıp bıçağımın namlusunu koridorun loş ışığına doğru çevirdiğimde, arkamızdaki merdiven boşluğundan ani bir hışırtı yükseldi. Barkın anında muştalı elini o yöne doğru savurmaya hazırlandı ki, parmaklıkların arkasından tanıdık, gece mavisi saçlar belirdi.
Hazal, iki eliyle kafasını korumaya çalışarak, topuklu ayakkabılarını çoktan deponun bir yerinde fırlatmış halde çıplak ayakla yanımıza doğru koştu. Nefes nefşeydi, o her şeyi bilen, ukala "bilgi bankası" maskesi tamamen düşmüştü. Gözleri yerdeki kanları ve baygın yatan çocukları görünce kocaman açıldı.
"Patron! Barkın!" diye fısıldadı, sesi panikten detone oluyordu. "Savaş’ın ikinci grubu arka merdivenlerden dolanıyor! Telsiz odasından duydum, bu sefer ellerinde sadece demir sopalar yok, okulun güvenlik odasındaki şok tabancalarını ve plastik kelepçeleri de yağmalamışlar!"
Barkın, o devasa cüssesiyle Hazal’ın tepesine dikildi, yüzündeki o derin yara izi kırmızı projektörlerin altında iyice korkunç görünüyordu. "Senin aşağıda, o deponun köşesinde korkudan ağlaman gerekmiyor muydu bilgi bankası?" dedi, sesinde şakayla karışık alaycı bir ton vardı. "Hayırdır, buralara kadar gelebilecek cesareti hangi ara topladın?"
Hazal üstünü başını silkeleyip o lacivert gözlerini devirdi. "Ay pardon canım ya! Aşağıda o 'kolay lokma' dediğiniz kızla baş başa kalıp onun hıçkırıklarını dinlemektense, yukarıda sizinle birlikte birilerinin kafasını yarmayı tercih ederim. En azından burada aksiyon var, adrenalin cildime iyi geliyor."
Hazal’ın bu ölüm kalım savaşının ortasında bile fırlatabildiği o saçma espri, şakaklarımdaki ağrının arasında dudaklarımda hafif, tehlikeli bir tebessüm yarattı. Ceketimin kollarını biraz daha yukarı sıyırdım.
"Güzel," dedim, sesimdeki o tavizsiz otoriteyi koruyarak. "Madem geldin, o zaman o boş çeneni çalıştırmayı bırak da arkamızı kolla. Eğer arkamdan biri sızarsa, dişlerini bu sefer ben değil Savaş'ın adamları söker."
"Emredersiniz Kraliçem," dedi Hazal, o gergin havayı dağıtmak ister gibi asker selamı vererek. Ama tam o sırada arka koridordan gelen o metalik, elektrikli cızırtı sesi hepimizi susturdu.
*Cızzz... Bzzzt!*
Ağır şok cihazlarının havada çıkardığı o mavi elektrik akımının sesi, duvarlarda yankılanıyordu. Ve hemen ardından koridorun köşesinden Savaş’ın en güvendiği, okulun boks kulübünden devşirme beş iri yarı çocuk belirdi. Ellerindeki şok cihazlarını birbirine sürterek üzerimize doğru yürümeye başladılar. Gözleri yerdeki arkadaşlarını görünce intikam hırsıyla parladı.
"Bak sen," dedi gruptan önde gideni, elindeki cihazı havada sallayarak. "Kraliçemiz ve onun sadık köpeği Barkın... Yanınıza bir de süs köpeği almışsınız."
Hazal arkamdan öne doğru bir adım atmaya yeltendi, yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. "Süs köpeği mi? Ben senin o boksör suratını o şok cihazıyla ütülemeden önce bir daha düşün istersen pislik!" diye bağırsa da, Barkın koluyla onu hafifçe geriye doğru itti.
"Hazal, arkada kal ve sadece izle," dedi Barkın, sesindeki o ölümcül ciddiyet geri gelmişti. Bana baktı, geyik boynuzu kabzalı bıçağımı sıkıca kavradığımı görünce hafifçe başını salladı. "Patron, soldaki ikisi benim. Sağdaki üçüyle dans etmek ister misin, yoksa uykusuzluğun bitti mi?"
"Ben daha yeni ısınıyorum, Barkın," dedim.
Sözümün bittiği an, karşıdaki grup üzerimize doğru vahşice fırladı. İlk çocuk elindeki şok tabancasını doğrudan göğsüme saplamak için ileriye atıldı. Mavi elektrik akımı gözlerimin önünde parıldarken, hızla sağa doğru bir falso verdim. Çocuğun boşluğa düşen hamlesinden yararlanarak, bıçağımın sapını tam el bileğine, o sinir noktasına sertçe indirdim.
*Çat!*
"Ah!" diye bir çığlık koptu koridorda. Şok cihazı elinden kayıp mermer zemine düşerken, acıyla kıvranan çocuğun arkasından gelen ikinci boksör, sol kroşesini tam şakağıma doğru savurdu. Bu sefer darbe o kadar hızlıydı ki tamamen kaçamadım; yumruk elmacık kemiğime hafifçe sıyırdı. Ağzımın içine dolan o metalik kan tadıyla birlikte gözlerim karardı ama bu beni sadece daha da delirtti.
Sağ elimdeki otuz santimlik çeliği, o havada asılı kalan kolun altına, omzunun birleşme yerine doğru sertçe sapladım. Kumaş yırtıldı, çelik etin derinliklerine gömüldü. Sıcak kan, fışkırarak yüzüme ve bembeyaz boynumdaki o sarmaşık dövmesinin üzerine doğru aktı. Çocuk acıyla geriye doğru savrulurken, üçüncüsü arkamdan boğazıma plastik kelepçeyi dolamak için hamle yaptı.
"Patron, eğil!" diye bağırdı Hazal.
İçgüdüsel olarak kendimi yere bıraktığım an, Hazal’ın deponun köşesinden gelirken yanına aldığı o ağır yangın söndürme tüpünü çocuğun tam suratına doğru savurduğunu gördüm.
*GÜM!*
Metal tüp, çocuğun burnunun tam ortasında patladı. Kemik kırılma sesiyle birlikte çocuk arkaya doğru uçarak mermer duvara çarptı, burnundan fışkıran kanlar yerdeki o temiz beyaz mermeri darmadağın etti. Hazal elindeki tüpü yere bırakıp derin bir nefes aldı, lacivert gözlerini bana çevirdi.
"Gördün mü? Süs köpeği dedikleri kız burnunu nasıl darmadağın etti ama!" diye nefes nefese soludu. "Ayrıca Patron, o yumruk elmacık kemiğine çok kötü geldi, yarın orası mosmor olacak, benden söylemesi."
"Kapa çeneni Hazal," dedim, yerden hızla doğrulurken. Üzerimdeki kan lekelerini umursamadan, Barkın’ın tarafına baktım.
Barkın, o 1.90’lık cüssesiyle kendi payına düşen iki kişiyi çoktan mermer sütunlara çivilemişti bile. Birinin kafasını koridorun demir panjuruna o kadar sert vurmuştu ki, çocuk baygın halde yere yığılmış, panjurun üzerindeki kırmızı ışıkların altında koyu, kalın bir kan sızıntısı aşağı doğru süzülüyordu. Diğerini ise boğazından kavradığı gibi havaya kaldırmış, nefesinin kesilmesini izliyordu.
"Bırak onu Barkın, ölecek," dedi Hazal, yerdeki kanların üzerinden parmak uçlarında yürümeye çalışarak. "Yani tamam, caniyiz falan da, koridorda ceset taşımaktan nefret ediyorum, sonra o lekeler çıkmıyor."
Barkın çocuğu fırlatır gibi yere bıraktı. Çocuk öksürerek kan kusarken, Barkın elindeki muştayı ceketine sildi ve bana döndü. Gözleri yüzümdeki o kan sızıntısına ve elmacık kemiğimdeki kızarıklığa takıldı.
"Savaş telsiz odasında bizi bekliyor, Patron," dedi Barkın, sesi bu sefer her zamankinden daha ağır ve karanlıktı. "Yukarıdaki koridorda başka adamı kalmadı. Hepsini bu mermerlere gömdük."
Bıçağımın ucundan yere damlayan o sıcak, yapışkan kanı izledim. Çıplak ayaklarımın altındaki o soğuk mermer artık tamamen sıcaktı; tahtıma göz dikenlerin kanıyla ısınmıştı. Yüzümdeki o vahşi, kraliçe maskesini bozmadan telsiz odasının olduğu koridorun sonundaki o büyük siyah kapıya doğru yürümeye başladım.
"Gidelim," dedim, sesimdeki o buz gibi intikam ateşiyle koridoru titreterek. "Savaş Egemen’e bu Kafes'in gerçek sahibinin kim olduğunu, kendi kanıyla o telsiz masasından kazıyarak öğreteceğiz."
Arkamda bir dağ gibi Barkın, hemen yanında ise o çılgın bilgi bankası Hazal ile birlikte, koridorda bıraktığımız o kanlı cesetlerin arasından geçerek Savaş’ın son sığınağına doğru ilerledik. Savaş bu gecenin bu kadar kanlı biteceğini tahmin etmemişti, ama Varis Dinçer’in gazabı tam olarak böyle bir şeydi.
Telsiz odasının o ağır, siyah yalıtımlı kapısının önüne geldiğimizde koridordaki kızıl ışıklar üzerimize birer kan damlası gibi vuruyordu. Barkın sol tarafımda bir duvar gibi dikilmiş, elindeki muştayı parmak boğumlarında hafifçe oynatarak son emrimi bekliyordu. Sağımda ise Hazal, elindeki o hafifçe kana bulanmış yangın söndürme tüpünü sıkıca kavramış, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. Yüzümdeki, elmacık kemiğime aldığım darbenin sızısı uykusuzluğumu tamamen silip süpürmüştü. Ağzımın içine dolan o demir tadı, içimdeki o vahşi kraliçeyi besleyen tek şeydi.
"Barkın," dedim, sesimi bir fısıltı kadar kısık ama kemik sızlatacak kadar net tutarak. "Kapıyı indir."
Barkın tek bir saniye bile beklemedi. O 1.90'lık devasa cüssesini ve tüm ağırlığını arkasına alarak sağ bacağını havaya kaldırdı ve kapının tam kilit mekanizmasına dize getiren bir darbe indirdi.
*GÜÜÜM!*
Ağır ahşap kapı, menteşelerinden fırlayarak büyük bir gürültüyle içeriye doğru devrildi. İçerisi, okulun tüm kamera sistemlerinin, sunucularının ve o lanet olası hoparlör ağının merkeziydi. Odadaki düzinelerce ekran, Kafes'in farklı köşelerini o kan kırmızısı acil durum ışığı altında gösteriyordu. Ve odanın tam ortasında, o ana kumanda masasının üzerinde her zamanki o sinir bozucu, o kibirli ve şeytani gülümsemesiyle Savaş Egemen oturuyordu.
Savaş, kapının büyük bir gürültüyle yıkılmasına rağmen yerinden kıpırdamadı bile. Elindeki o gümüş kaplama çakmağın kapağını ritmik bir şekilde açıp kapatıyordu. *Çıt. Şık. Çıt. Şık.* Gözleri yerdeki kırık kapı parçalarının üzerinden sıyrılıp doğrudan benim yüzüme, elmacık kemiğimdeki o hafif morluğa ve ceketimden süzülen kanlara kaydı.
"Hoş geldin sevgili Kraliçem," dedi Savaş, sesi o kadar rahat ve alaycıydı ki, insan onun dışarıda onca adamının mermerlerde can çekiştiğini bilmediğini sanırdı. Çakmağı cebine attı ve oturduğu döner koltukta hafifçe öne doğru eğildi. "Görüyorum ki kapımdaki o ufak piyonları temizlemek seni biraz yormuş. Ama itiraf etmeliyim, yüzündeki o kan lekesi seni her zamankinden daha... Dinçer yapmış."
"Savaş," dedim, adımlarımı içeriye doğru ağır ağır atarken. Elindeki geyik boynuzu kabzalı bıçağın ucundan mermere tek bir damla kan düştü. "O çeneni son kez çalıştırıyorsun. Müdür Karahan’ın odasını basıp, dışarıdaki sevkiyatları sabote ederek bu okulun sahibi olabileceğini mi sandın gerçekten? Sen ve o arkandaki korkak ittifak, benim tahtımın sadece tozunu alabilirsiniz."
Savaş hafifçe güldü, başını arkaya doğru atarak keyifle soludu. "Ah Varis... Gerçekten harika bir lidersin. Güçlüsün, acımasızsın, tıpkı o psikopat baban gibisin. Ama çok büyük bir eksiğin var..." Bakışları bir anlığına arkamda duran Barkın ve Hazal’a kaydı, ardından tekrar bana döndü. "Etrafındaki herkesi o kadar kolay lokma görüyorsun ki, gerçek bir satranç oyuncusunun asla tek bir hamleyle oynamayacağını unutuyorsun."
O an, içimdeki o her zaman beni uyaran, o hiçbir zaman yanılmayan tekinsiz huzursuzluk hissi bir kez daha, ama bu sefer tüm bedenimi felç edecek bir şiddetle uyandı.
Savaş elini masanın altındaki o gizli, kırmızı butona doğru uzattı. "Bu odayı basacağını biliyordum Varis. Buraya kadar gelmek için o iki koridoru da kan gölüne çevireceğini, tüm öfkenle üzerime yürüyeceğini çok iyi biliyordum. Çünkü sen avını gördüğünde gözü kararan bir kurtsun. Ve ben, o kurdun kapıma geleceği anı haftalardır planlıyorum."
Savaş butona bastı.
*BZZZZZZT!*
Odanın tavanından, sunucu dolaplarının altından ve bastığımız o mermer zeminin gizli ızgaralarından anında havaya beyaz, yoğun bir gaz salınmaya başladı. Bu fırtına jeneratörlerinin dumanı değildi; bu, okulun eski sığınak sisteminde kullanılan, solunduğu an sinir sistemini felç eden o askeri göz yaşartıcı ve uyuşturucu gaz karışımıydı.
"Patron! Geri bas!" diye bağırdı Barkın, ama çok geçti.
Gaz ciğerlerime dolduğu an, boğazımda ölümcül bir yangın başladı. Gözlerim anında kan çanağına döndü, görüşüm bulanıklaştı. Elindeki o ağır bıçağı sıkıca kavramaya çalıştım ama parmaklarımın gücü, o sarsılmaz iradem bir anda un ufak oldu. Dizlerimin bağı çözülürken, bıçak büyük bir gürültüyle elimden kayıp mermere düştü.
Sağ tarafımda Barkın’ın o 1.90’lık devasa gövdesinin bile acıyla inleyerek diz çöktügünü, Hazal’ın elindeki yangın tüpünü düşürüp duvara tutunarak yere kapaklandığını hayal meyal görebiliyordum. Gaz bizi saniyeler içinde tamamen savunmasız bırakmıştı. Savaş ise yüzüne çoktan masanın altından çıkardığı o profesyonel gaz maskesini geçirmişti bile. Maskenin arkasındaki gözleri, zafer kazanmış bir canavar gibi parıldıyordu.
Savaş koltuğundan kalktı. Adımları, gaz bulutunun içinde bir ölüm meleği gibi yavaş ve sarsılmazdı. Yerde acıyla kıvranan, nefes almaya çalışan Barkın’ın yanından geçti, ona dönüp bakmadı bile. Doğrudan bana doğru yürüdü.
Dizlerimin üzerinde, ellerimi mermere dayamış halde nefes almaya çalışırken Savaş tam tepemde durdu. Maskesini yavaşça yukarı kaldırdı, yüzündeki o şeytani, o kan dondurucu gülümseme hala oradaydı. Belinden, o her zaman sakladığı ağır, gümüş kabzalı namluyu çıkardı. Silahın soğuk namlusunu doğrudan benim o bembeyaz, uykusuzluktan bitap düşmüş alnımın tam ortasına dayadı.
"Oyun bitti, sevgili Kraliçem," diye fısıldadı Savaş, sesi beynimin içinde yankılanıyordu. "Baban dışarıda seni kurtarmayacak. Barkın yerde. Hazal bitti. Ve sen... o kadar güvendiğin o mutlak gücünle şimdi benim namlumun ucundasın. Bu Kafes'in yeni sahibi benim. Ve senin ölümün, benim imparatorluğumun ilk günü olacak."
Gözlerimi kapattım. Şakaklarımda silahın o buz gibi metalini hissederken, hayatımda ilk kez yenilgiyi, ilk kez o mutlak sonu hissettim. Varis Dinçer buraya kadardı. Babamın baskısı, o uykusuz geceler, boynumdaki o sarmaşık dövmesi... Hepsi bu karanlık telsiz odasında, Savaş’ın parmağının tetikteki o milimetrik hareketiyle son bulacaktı. Savaş tetiği ezmeye başladı. *Çıt.* Silahın horozu arkaya doğru yattı. Ölüm saniyeler kadar yakındı.
Tam o ölümcül salisede, odanın kapısında, o yoğun beyaz gaz bulutunun tam ortasında bir gölge belirdi.
O kadar hızlı, o kadar ani bir hamleydi ki, Savaş bile ne olduğunu anlayamadan arkasına dönmeye fırsat bulamadı. Altın sarısı saçları gazın içinde savrulan, deponun o karanlık köşesinde "kolay lokma" diye aşağılayıp bıraktığım, o masumiyet maskeli kız... Melis, vahşi bir rüzgar gibi içeri fırladı.
Hiçbir gücü, hiçbir silahı ya da dövüş eğitimi yoktu; ama o an, Savaş’ın tetiği çekeceği o tam salisede, Melis kendini hiç düşünmeden ileriye doğru attı. O ince, kırılgan gövdesini doğrudan benimle o gümüş namlunun arasına, Varis Dinçer’in tam önüne siper etti.
*PATTT!*
Telsiz odasının duvarlarında yankılanan o sağır edici patlama sesiyle birlikte odadaki tüm ekranlar sanki üzerimize yıkıldı. Namludan fırlayan o sıcak kurşun, benim alnıma değil, önüme bir kalkan gibi atlayan Melis’in göğsüne tam ortadan saplandı.
Melis’in dudaklarından boğuk bir acı çığlığı yükselirken, o zümrüt yeşili gözleri son kez benim kan çanağına dönmüş gözlerime kilitlendi. Göğsünden sızan o sıcak, taze kan, benim o hiç güneş görmemiş bembeyaz cildime ve deri ceketime fışkırarak yayıldı. Kızın cansızlaşmaya başlayan gövdesi, benim üzerime doğru, dizlerimin dibine ağır bir çuval gibi yığılırken, Savaş şok içinde elindeki silahla kalakaldı.
Ben ise o yoğun gazın, kulaklarımı sağır eden o patlama sesinin ve üzerime yıkılan o "kolay lokma" kızın kanının tam ortasında, hayatımın en büyük ters köşesiyle baş başa kalmıştım.