7. bölüm · MASKE VE HÜKÜM

KUSURSUZ YALANLAR

Noctvelle 🖤

Odanın o dar, loş ve ilaç kokan sessizliğinde zaman büsbütün durmuştu. Melis’in göğsüme yaslanan minyon bedeninin ağırlığı, dikişlerimin sızısını bir anlığına tamamen unutturacak kadar yabancı bir hissi damarlarıma zerk ediyordu. Nefesi, dudaklarıma her değdiğinde şakaklarımdaki o haftalık uykusuzluk yangınını körüklüyor, zümrüt yeşili gözleri zihnimdeki o kusursuz satranç tahtasını darmadağın ediyordu. Aramızdaki bu tehlikeli yakınlık, Kafes’in o kanlı mermerlerinden çok daha tekinsiz bir zemindi.
Boynumdaki o siyah sarmaşık dövmesi, onun teninin sıcaklığıyla adeta amansız bir tempoda zonklarken, içimdeki o her şeyi yöneten kraliçe ilk kez bir hamle yapmakta gecikti.
Melis, gözlerimin içindeki o dipsiz karanlıkta kaybolmuş gibi bir an kıpırdamadan kaldı. Dudakları hafifçe aralandı, yanaklarına sızan o hafif kızıllık loş ışıkta bile kendini belli ediyordu. Ancak saniyeler sonra, düştüğü durumun farkına vararak ürkek bir ceylan gibi hızla geri çekildi. Ayakları yatağın kenarındaki demir sandalyeye çarparken, ellerini telaşla önünde birleştirip gözlerini tekrar yere indirdi.
"Ben... Ben çok özür dilerim Varis," diye fısıldadı, sesi suçlulukla titreyerek. "Yorgunluktan başım döndü, tamamen dengemi kaybettim. Canını acıtmak istememiştim."
Yataktan ağır ağır doğruldum. Kaslarımın isyan edişini, çatlayan kolumun sızısını irademin o sarsılmaz gücüyle bastırdım. Onun bu kırılgan, bu masum ve asıl niyetini asla açık etmeyen ürkek duruşu karşısında şüpheci zekam bir kez daha silahlarını indirdi. Karşımda duran kız, sağlık lisesinden buraya sürülmüş, tıp bilgisi sayesinde canımı kurtarmış saf bir hayatta kalma ustasından fazlası olamazdı.
"Önemi yok, kolay lokma," dedim, sesime o eski, buz gibi otoriter tınıyı yeniden kazandırarak. Yataktan kalktım, çıplak ayaklarım mermerle buluştuğunda içimdeki o intikam canavarı tamamen uyanmıştı. "Şimdi beni dinle. Savaş dışarıda her yerde beni aratıyor olabilir ama bu odada olduğumu ruhu bile duymayacak. Ben iyiyim. Bu dikişler beni cuma gecesine kadar ayakta tutar."
Ceketimi omuzlarıma alırken gözlerimi odanın karanlık köşesine diktim. Zihnim, az önce yaşanan o anlık elektriklenmeyi saniyeler içinde silebilecek kadar acımasızca eğitilmişti. Cuma gecesi yaklaşıyordu. Savaş Egemen, o kızıl kahve dalgalı saçlarının altındaki kurnazlıkla beni ringde tek başıma bırakıp bitirdiğini sanırken, aslında kendi infaz emrini imzaladığından habersizdi. Hazal’ın sisteme gömdüğü o sahte loglar, cuma günü babam Kudret Dinçer’in önüne düştüğü an Savaş’ın o sahte krallığı başına yıkılacaktı.
"Sen burada kalacaksın ve hiçbir şeye karışmayacaksın," dedim Melis’e doğru dönerek. Kapının kolunu tuttum. "Barkın ve Hazal’ı bulmam gerekiyor. Cuma gecesi o sahte kral tahtından indirilirken, benim piyonlarımın onun yanında olması şart."
Odadan çıktığımda, Kafes’in o tanıdık, rutubetli soğukluğu yüzüme çarptı ama içimdeki o tuhaf sıcaklığı söküp atmaya yetmedi. Daha beni yeni tanıyan, bu cehennemin kurallarına tamamen yabancı olan bir insanın beni bu kadar düşünmesi, ruhumda garip, alışılmadık bir his bırakıyordu. Hayatım boyunca ilk defa biri tarafından bu kadar karşılıksızca düşünülmüştüm. Bunun sebebi bu ilk miydi, yoksa o zümrüt yeşili gözlerin ardındaki başka bir şey miydi bilmiyordum ama... İlk defa, bu karanlık koridorlarda yürürken bir şey içimde gerçekten iyi hissettiriyordu.
Kendi odamın kapısını açıp içeri girdiğimde, loş ışığın altında bekleyen iki tanıdık siluetle karşılaştım. Hazal ve Barkın çoktan odaya sığınmışlardı.
İkisinin de ağzı burnu kan içindeydi. Barkın’ın o devasa gövdesindeki elektroşok yanıkları kıyafetlerinin üzerinden bile belli oluyor, Hazal ise sol gözünün altındaki morluğu saklamaya çalışarak masaya yaslanıyordu. Onları bu halde görmek, Savaş’a karşı içimde biriken o vahşi nefreti bir kat daha artırdı.
"Fena hırpalanmışsınız," dedim sessizce, odadaki ağır havayı dağıtmak ister gibi. Adımlarımı çalışma masama doğru yönlendirip siyah deri koltuğuma oturdum.
Barkın, o beton gibi sert yüzünü buruşturarak derin bir nefes aldı ve beni süzmeye başladı. "Olay buradan dışarı çıkmasın, Savaş bizim tamamen bittiğimizi sansın diye revire gitmedik, Patron," dedi, sesi her zamanki gibi tok ve korumacıydı. Bakışları üzerimdeki yeni sargı bezlerinde, kaşıma atılan o kusursuz dikişlerde oyalandı. "Ama senin de revire gitmediğini duyduk..."
Kestane rengi gözlerini doğrudan gözlerime dikti, kaşları şüpheyle çatılmıştı. "Senin yaralarını kim sardı? Bu dikişler bir amatörün eliyle atılacak cinsten değil."
Cevap vermeden önce masanın üzerindeki telefonumu elime aldım ve ekranı kontrol ettim. Tek bir bildirim bile yoktu. Tahtımdan indirildiğim o kabus gecesinden beri babam Kudret Dinçer beni bir kere bile aramamıştı. Şaşırmıyordum. Zaten onun umurunda olan şey hiçbir zaman onun kanını taşıyan kızı olmamıştı; onun tek derdi, benim ona vereceğim o mutlak güç ve itaatti. O güç ellerimin arasından kayıp gidince, babamın gözünde sadece sönük, işlevsiz bir piyon olarak kalmıştım.
"Melis," dedim, bakışlarımı telefondan ayırmadan. Söylemesi o kadar doğal, o kadar rahattı ki, isminin ağırlığı odada yankılandı.
Hazal, Melis’in adını duyduğu an yüzündeki o yorgun acıyı unuttu ve dudaklarında çapkınca bir gülümseme belirdi. "Patron, biliyorum kızacaksın ama..." diyerek koltuğumun yanına kadar geldi ve dibime oturdu. Lacivert gözlerini kısarak bana baktı. "Bu kızla bayağı bayağı iyi oldunuz siz. Yani, o senin için namlunun önüne atlar, sen onun için yirmi kişiye karşı ringe dalarsın, şimdi de gizli gizli yara sarmalar..."
Hazal’ın lafını bitirmesine izin vermeden kafamı kaldırdım ve ona buz gibi, ters bir bakış fırlattım. Bakışlarımdaki o kraliçe otoritesi, odadaki tüm o gevşek havayı anında yok etti.
"Ne saçmalıyorsun sen Hazal?" dedim, sesimdeki o sarsılmaz ciddiyetle onu yere çivileyerek. "O kız benim canımı kurtardı. Dinçer imparatorluğunda borçlar kanla ödenir, bunu en iyi senin bilmen gerekir. Şimdi o çocukça imalarını bir kenara bırak da cuma gecesi için sistemin durumunu anlat."
Biz bu konuları, cuma gecesinin o ölümcül detaylarını konuşurken Kafes’in o paslı duvarlarında yankılanan ağır bir çan sesi konuşmamızı bıçak gibi kesti. Yemek saati gelmişti. Karnımdan yükselen o açlık sinyali, dikişlerimin sızısıyla birleşince canımı sıksa da ayağa kalktım. Savaş’ın bizi tamamen bitti sanıp o kızıl kahve saçlarını keyifle taradığı şu saatlerde, tam kadro yemekhaneye inip ona "Hâlâ buradayım" mesajı vermek en mantıklı stratejiydi.
Yemekhanenin o ağır demir kapısından içeri girdiğimizde, yüzlerce öğrencinin uğultusu anında kesildi. Barkın sağımda bir dağ, Hazal solumda bir gölge gibi yürüyordu; ağzımız burnumuz sargılıydı ama duruşumuzdan zerre ödün vermemiştik. Savaş Egemen, her zamanki gibi salonun en ortasındaki o geniş masada, kraliyet ailesi edasıyla oturuyordu.
Ve hemen sağında, Savaş'ın Kafes’e getirdiği yeni gölgesi dikiliyordu: **Volkan.** İki metreye yakın boyu, sürekli sinirli bakan çekik gözleri ve sanki her an birini dövecekmiş gibi duran o aşırı kaslı kollarıyla tam bir yürüyen duvar kırmasıydı. Ama Volkan’ın en büyük problemi, o devasa cüssesine tezat olarak, ağzını açtığı an tüm karizmasını sıfırlayan o garip, hafif saf tarzıydı.
Bizim masaya doğru yaklaştığımızı gören Savaş, elindeki gümüş çakmağı parmağında çevirmeyi bırakıp arkasına yaslandı. Kulağındaki halka küpe ışıkta parlarken, o kızıl rengi kurnaz gözlerini üzerimizde gezdirdi.
"Oooo, Kafes'in eski aristokratları teşrif etmiş," dedi Savaş, yüzünde o alaycı, şakacı ama zehirli gülümsemesiyle. "Varis, bakıyorum da kaşındaki dikişler çok estetik durmuş. Benim boksör biraz fazla mı estetik çalıştı ne?"
"Sorma Savaş," dedim, masanın ucuna kalçamı hafifçe yaslayarak, yüzümde en ufak bir öfke kırıntısı olmadan, gayet rahat bir tavırla. "Adamın o kadar yumuşak elleri vardı ki, bir an ringde değil de masaj salonunda mıyım diye şüphe ettim. Bir dahakine daha sert birilerini yolla, tırnak törpüsü niyetine anca yetti."
Savaş tam laf sokmak için ağzını açmıştı ki, yanındaki devasa adamı Volkan öne doğru atıldı, kaşlarını çatıp bana doğru parmağını salladı: "Boksör dediğin sert olur bir kere! Ayrıca bizim masaj salonumuz yok, Egemen Holding o sektöre henüz girmedi Varis!"
Savaş sabırla gözlerini devirdi, başını eline yaslayıp Volkan’a baktı. "Volkan... Canım, aslanım... Kadın orada mecaz yapıyor, hani laf sokuyor ya bana? Sen niye holdingin portföyünü açıklıyorsun holding ajanı mısın?"
Hazal arkamdan kıs kıs gülerken öne çıktı, sol gözünün altındaki morluğa rağmen o bilmiş ifadesini takındı. "Volkancığım, protein tozunu biraz fazla kaçırmışsın galiba, beynindeki loblar birbirine baskı yapıyor. İstersen sana bir ara mecaz sanatı dersi vereyim, holding bütçesinden düşersiniz."
"Bana bak lacivert kafa," dedi Volkan, Hazal’a dik dik bakarak. "Benim loblarım gayet sağlam. Dün senin kafana vuran o cop var ya, işte onun ağırlığı tam iki kiloydu. Ben tarttım."
Barkın o beton gibi sert yüzünü hiç bozmadan, o devasa gövdesiyle Volkan’ın tam karşısına dikildi. Volkan, Barkın’ı görünce istemsizce bir adım geri attı ama diklenmeye çalıştı. Barkın, cebinden gümüş muşasını çıkarıp masanın üzerine *tık* diye bıraktı ve tok sesiyle konuştu: "Volkan... Cumanın gelişi perşembeden belli olur derler ya. Söyle bakalım, senin o iki kiloluk copun, benim şu iki yüz gramlık muşanın yaratacağı kafa tramvasını kaldırabilir mi? İstersen cuma gecesini beklemeden şimdi tartalım?"
Volkan boğazını temizleyip Savaş’ın arkasına doğru hafifçe sindi. "Savaş... Bu çocuk çok agresif, bence bunu uyar. Yemekhanede kesici delici alet sergiliyor."
Savaş, Volkan’ın bu saflığı karşısında derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Kızıl kahve saçlarını eliyle geriye doğru taradı, gözlerini tekrar bana kilitledi. O şakacı havasının altındaki o amansız rekabet bir kez daha yüzeye çıkmıştı.
"Güzel atışma Varis," dedi Savaş, masaya doğru hafifçe eğilerek. "Adamların hâlâ havlıyor ama dişlerinin söküldüğünün farkında değiller. Bu okulun yeni kralı benim ve sen cuma gecesi babanın karşısında tamamen diz çöktüğünde, bu masada sana yemek bile vermeyeceğim."
Dudaklarıma o dahi, o cuma gecesi her şeyi tersine çevirecek olan planımın getirdiği o muazzam, alaycı tebessümü yerleştirdim.
"Yemek konusunda endişelenme Savaş," dedim, arkamı dönüp masadan uzaklaşırken. Sesim tüm yemekhanede yankılandı. "Çünkü cuma gecesi o tahtı senin başına yıktığımda, sen o koltuğun mermerlerini kemiriyor olacaksın. Volkan’a söyle, şimdiden sana yumuşak bir şeyler hazırlasın, malum... Dişlerin dökülünce çiğnemek zor olur."
Hazal, Volkan’a öpücük atıp arkamdan gelirken, Barkın muşasını masadan alıp Savaş’ın gözlerinin içine bakarak cebine koydu. Savaş arkamızdan sinirle çakmağını çakarken Volkan hâlâ arkasından mırıldanıyordu: "Diş dökülmesi için kalsiyum takviyesi lazım aslında..."
Yemekhanedeki herkes bu komik ama bir o kadar da ölümcül atışmanın ardından cuma gecesi kopacak olan o büyük fırtınanın kokusunu çoktan almıştı.
Yemekhanedeki o gerilimli ama komik atışmanın ardından Savaş ve Volkan’ı kendi kibirleriyle baş başa bırakıp köşedeki boş masalardan birine geçtik. Tam tepsimizi masaya bırakmıştık ki, Melis o ürkek, o masum adımlarıyla yemekhanenin kapısından içeri girdi. Gözleri salonda bizi aradı, ardından hızlı adımlarla masamıza doğru ilerledi.
"Oooo, ekibin dördüncü halkası da geldi," dedi Hazal, Melis’e yer açarak.
Melis, o zümrüt yeşili gözleriyle önce benim dikişlerime, ardından Barkın ve Hazal’ın morluklarına baktı. "Çok... Çok geçmiş olsun tekrardan. Savaş’ın adamları gerçekten barbar," dedi ve aramıza oturdu. Böylece revir odasında sözünü verdiğim o dörtlü ittifak, ilk kez aynı masada bir araya gelmişti.
Biz yemeğe başlarken masadaki o klasik Hazal ve Barkın didişmesi de gecikmeden alevlendi.
"Barkın, şu patatesleri tabağına öyle dağ gibi yığma Allah aşkına," dedi Hazal, çatalıyla Barkın’ın tabağını işaret ederek. "Zaten iki metrelik robotsun, protein tozundan beynin dönmüş, bir de karbonhidrat yüklemesi yapıp masayı üzerimize yıkacaksın."
Barkın, o beton gibi sert yüz ifadesini zerre bozmadan devasa çatalını patatese sapladı. "Enerji lazım Hazal. Cuma gecesi o jeneratör odasını patlatan birileri olmazsa, birilerini sırtımda taşımam gerekebilir. Malum, bazıları copu kafasına yiyince piyon gibi devriliyor."
"Bana bak, o cop iki kiloydu tamam mı! Volkan bizzat tartmış!" diye üste çıktı Hazal, sahte bir sinirle. "Hem ben devrilmedim, stratejik olarak yatay pozisyona geçtim!"
Onlar masada böyle çocuk gibi atışıp tüm yemekhanenin gergin havasını dağıtırken, ben sessizce önümdeki yemeğe odaklanmıştım. Ancak bir an, tamamen iradem dışında, gözlerim masanın ucunda sessizce çorbasını içen Melis’e kaydı. O loş revir odasında üzerime düştüğü o an, teninin sıcaklığı ve o zümrüt yeşili gözlerin bana hissettirdiği o tuhaf, o alışılmadık "düşünülme" hissi zihnimin karanlık köşelerinden sızıp yine göğsüme oturdu. Hayatımda ilk kez bir şeylerin iyi hissettirmesinin şaşkınlığı hâlâ üzerimdeydi.
Melis, ona baktığımı hissedince kafasını kaldırdı. O masumiyet maskesinin altından bana o kadar temiz, o kadar ürkek bir tebessüm gönderdi ki, dudaklarımdaki o sert kraliçe çizgileri hafifçe gevşedi. Artık ona o eski, küçümseyici lakabıyla seslenmek içimden gelmiyordu. O benim için artık sıradan bir piyon ya da kolayca harcanacak biri değildi.
"Çorban soğuyor," dedim, sesimdeki o her zamanki buz gibi tonun aksine, bu sefer sadece onun duyabileceği gizli bir yumuşaklıkla. "Ye hadi... **Zümrüt**."
Melis, ona ilk defa "kolay lokma" demediğimi, aksine gözlerinin renginden esinlendiğim bu yeni ve özel lakapla seslendiğimi fark edince bir an duraksadı. O zümrüt yeşili gözleri şaşkınlıkla ve tatlı bir heyecanla parıldadı, yanakları yine o revir odasındaki gibi hafifçe kızardı.
"Teşekkür ederim, Varis..." diye fısıldadı, çorba kaşığını sıkarken.
"Oooo, Patron?" Hazal anında atışmayı bırakıp lacivert gözlerini bize dikti, çapkınca sırıtmaya başladı. "Zümrüt mü? Ben mi yanlış duydum, yoksa Kafes'in buzlar kraliçesi az önce bir piyonuna özel lakap mı taktı?"
Barkın bile tabağından kafasını kaldırıp bana ve Melis’e baktı, o sert bakışlarında ilk kez hafif bir tebessüm kırıntısı belirdi.
"Yemeğini ye Hazal," dedim, ona ters ve susturucu bir bakış fırlatarak. "Yoksa cuma gecesi o yatay pozisyondan bir daha kalkamazsın."
Masada yeniden komik bir kıkırdama yükselirken, Melis’le göz göze gelmeye devam ettik. Savaş ve tüm o gözü dönmüş okul cuma gecesi kopacak olan o kıyameti bekleyebilirdi; çünkü bu masadaki dörtlü, o sahte kralın tahtını çoktan sarsmaya başlamıştı.
Tam Hazal’ın o çapkın sırıtışını bastırmak için suyumdan bir yudum almıştım ki, masanın başında yine o sinir bozucu çakmak sesi yankılandı. *Çıt. Şık.*
Savaş Egemen, elinde tepsisiyle bizim masanın tam ucunda bitivermişti. Yanında da sadık gölgesi Volkan, ağzına kadar doldurduğu köfte tabağına hüzünlü gözlerle bakarak dikiliyordu. Savaş, o kızıl kurnaz gözlerini masamızda gezdirdi, en son bakışları sessizce oturan Melis’e, yani benim yeni adlandırdığım Zümrüt’e kilitlendi. Yüzüne o çiğ, o kibirli gülümsemesini yerleştirdi.
"Vay vay vay... Kadroya bak," dedi Savaş, sesini tüm yemekhanenin duyabileceği şekilde yükselterek. "Kafes'in aristokratları resmen hayır kurumuna dönmüş. Varis, yanındaki bu eziğin, bu salağın sizin aranızda ne işi var Allah aşkına? Kızın yüzüne baksana, sanki yanlışlıkla kurtlar sofrasına düşmüş bir ev kedisi gibi. Burası revir değil tatlım, senin o ürkek nefesin bu masanın ağırlığını kaldırmaz."
Melis lafı yiyince gözlerini kırpıştırıp tabağına doğru büzüldü, tam o masum kurban rolünün hakkını veriyordu. Ama ben daha ağzımı açmaya fırsat bulamadan Hazal çatalını masaya *tak* diye vurdu.
"Savaşçığım," dedi Hazal, sahte bir acımayla başını sallayarak. "Biz o masanın ağırlığını dengelesin diye yanımıza zeka aldık. Malum, senin yanındaki o iki metrelik heykelin ağırlığı sadece protein tozundan ibaret olduğu için, Kafes'in IQ ortalamasını korumaya çalışıyoruz."
Volkan tam köftesinden koca bir ısırık alacakken Hazal’ın lafıyla duraksadı, kaşlarını çatıp Savaş’a döndü. "Savaş, bu lacivert kafa yine bana heykel dedi. Ayrıca ben salak değilim, sadece karbonhidratı zamanında almazsam sinirli oluyorum."
Savaş derin bir sabır çekip Volkan’ın omzuna vurdu. "Volkan, köfteni ye aslanım, sen karışma." Sonra tekrar bana döndü, o kızıl kahve saçlarını geriye savurdu. "Sadede gelelim Varis. Bu kız dün ringde canını kurtarmak için jeneratörü patlattı diye onu yanına alıp ödüllendiriyor musun? Kafes’te işe yaramayan piyonlar sadece ayak bağı olur, benden söylemesi."
Ben sakince bardağımı masaya bıraktım. Savaş’ın o halka küpesinin pırıltısına baka baka alaycı bir şekilde gülümsedim.
"Ayak bağı mı?" dedim, arkama yaslanarak. "Savaş, senin yanındaki adam daha dün iki kiloluk copun ağırlığını hesaplamaktan önünü göremedi, arkasından gelen Barkın’ı fark etmedi. Benim yanımdaki 'zümrüt' ise tek bir hamleyle tüm Kafes’in elektriğini kesip seni o karanlıkta maymuna çevirdi. Şimdi söyle bakalım... Hangimizin piyonu daha işlevsel? İstersen cuma gecesi karanlıkta kimin daha iyi yön bulduğunu bir kez daha test edelim, ne dersin?"
Volkan araya girip elindeki çatalı salladı: "Bir kere o karanlıkta benim gözüme toz kaçtı, yoksa ben yönümü bulurdum! Ayrıca Varis haklı Savaş, kız elektriği çok profesyonel kesti, bizim şantiye şefi bile o kadar hızlı şalter indiremiyor."
Savaş sinirden kıpkırmızı oldu, Volkan’ın kafasına arkadan hafifçe vurdu. "Volkan! Düşmanla iş birliği yapma demiyor muyum ben sana? Yürü gidiyoruz, seninle holdinge gidince hesaplaşacağız."
"Ama köftelerim..." diye mırıldandı Volkan, Savaş onu kolundan tutup sürüklerken arkasından bakarak.
Onlar arkalarına bile bakmadan yemekhaneden uzaklaşırken, masamızda bir kez daha büyük bir kahkaha koptu. Hazal gülmekten Barkın’ın omzuna vuruyor, Barkın ise o nadir görülen gülümsemesiyle yemeğine devam ediyordu. Melis’e baktığımda, o zümrüt gözlerindeki o masum parıltıyla bana bakıp kıkırdıyordu. Savaş bizi bitti sanabilirdi ama bu masadaki neşe, cuma gecesi onun cenaze marşına dönüşecekti.
Yemekhanedeki kahkahalarımız yavaş yavaş sönümlenirken, Kafes’in o tanıdık, ağır ve tekinsiz sessizliği masamızın üzerine yeniden çöktü. Savaş ve Volkan’ın gidişinin ardından, tabaklarımızda kalan son lokmaları da bitirmiştik. Hazal, masanın üzerindeki boş bardağı parmağıyla çevirirken gözlerini bana dikti; o çapkın ve şakacı ifadesi yerini cuma gecesinin o buz gibi ciddiyetine bırakmıştı.
"Gülüp eğlendik ama saat işliyor, Patron," diye fısıldadı Hazal, sesini sadece bizim masanın duyabileceği bir frekansa ayarlayarak. "Savaş’ın o büyük cuma sevkiyatına yirmi dört saatten az zaman kaldı. Jeneratör odasındaki patlamadan sonra Savaş güvenlik protokollerini iki katına çıkardı. Kodları yerleştirdik ama son bir kez ana sunucuya sızıp logların yerinde durup durmadığını kontrol etmem gerekiyor."
"Barkın," dedim, gözlerimi masadan kaldırmadan. "Hazal’ı yalnız bırakmayacaksın. Savaş’ın adamları ringdeki o katliamdan sonra intikam almak için her köşede pusuda bekliyor olabilir. Jeneratör dairesine giden koridorları temiz tutun."
Barkın, o devasa gövdesiyle oturduğu sandalyeden ağır ağır doğruldu. Muşasını cebinde yoklarken, o beton gibi sert yüzünde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile yoktu. "Merak etme Patron. Hazal’ın saçının teline dokunacak adamı önce o ringe gömer, sonra cuma gecesini izlerim."
İkisi tepsilerini alıp yemekhanenin o loş koridorlarına doğru gözden kaybolurken, masada sadece ben ve Melis kalmıştık. Bakışlarımı ona doğru çevirdiğimde, o zümrüt yeşili gözlerini bana dikmiş, ellerini çorba kasesinin etrafına sarmış bir şekilde sessizce beni izlediğini gördüm. O kadar sakin, o kadar zararsız duruyordu ki...
"Sen de odana dön, Zümrüt," dedim, sesimdeki o yeni lakabın getirdiği gizli yumuşaklığı saklamaya çalışmayarak. "Yarın gece Kafes’te büyük bir deprem olacak. Savaş’ın o kızıl kahve gözlerindeki kibir yerle bir olurken, etrafta görünmeni istemiyorum. Seni korumak için kendimi bir kez daha yirmi kişinin önüne atmayayım."
Melis hafifçe gülümsedi, o masum suratının altındaki tatlı kıkırdaması kulaklarıma ulaştı. "Merak etme Varis... Ben kendimi korumayı bilirim. Ama beni bu kadar düşünmen... Gerçekten güzel bir his."
Ayağa kalktı, tepsisini alıp o narin adımlarıyla yemekhaneden çıkışa doğru yürümeye başladı. Ben de arkasından bakarken içimdeki o sarsılmaz kraliçenin ilk kez bir piyonuna bu kadar bağlandığını hissediyor, şakaklarımdaki ağrının yerini tuhaf bir huzura bıraktığını görüyordum.
Yemekhaneden çıkıp koridorun loş ışıkları altında odama doğru yürürken, içimdeki o her şeyi hesaplayan ses bu kez tamamen susmuştu. Sırtımdaki yaraların sızısı hafiflemiş, yerini cuma gecesi Savaş'ı tahtından indirecek olmanın o soğuk sabırsızlığına bırakmıştı. Merdivenleri ağır adımlarla tırmanırken kafamda sadece planın kusursuz işleyen çarkları ve masada bana bakarak kıkırdayan o zümrüt yeşili gözler vardı.
Kafes'in bu acımasız, kan kokan duvarları arasında ilk defa birine güvenmenin hafifliğini hissediyordum. Melis, bu cehennemde elimi uzatıp tutabileceğim tek temiz şey olarak kalacaktı; buna artık tüm kalbimle emindim.
Tam odamın kapısının önüne gelip kulpu tutmuştum ki, arkamdaki havalandırma boşluğundan gelen ani bir fısıltı ve ardından duyulan sert bir telsiz cızırtısı adımlarımı kilitledi. Koridordaki hoparlörlerden, Kafes’in o sadece en üst düzey yönetim odalarında bulunan kırmızı acil durum ışıkları dönmeye başladı. Kırmızı ışık, duvarları kan rengine boyarken kalbimin ritmi hızlandı.
Telefonum cebimde titredi. Ekranı açtığımda, haftalardır beni aramayan, varlığımı bile unutan babam Kudret Dinçer’den gelen tek bir mesaj gördüm. Mesajda sadece tek bir cümle yazıyordu:
*"Cuma gecesi planı sızdırıldı, Kafes'te bir hain var. Yarın gece kimse oradan canlı çıkmayacak."*
Şok dalgası tüm bedenimi sararken hızla arkama döndüm. Tam o sırada koridorun sonundaki karanlıktan gelen adım seslerini duydum. Ama gelenler Savaş ve adamları değildi. Kafes’in kapıları dışarıdan kilitlenirken, hoparlörden Savaş’ın o alaycı, o çiğ sesi yükseldi:
"Planını beğendim Varis... Gerçekten dâhiyane bir cuma gecesi planıydı. Ama unuttuğun bir şey var... Senin kurduğun tuzaklar, zaten benim sana açtığım yollardan ibaretti. Şimdi, o çok güvendiğin piyonlarınla birlikte yarın geceye kadar bu karanlıkta kimin hain olduğunu bulmaya çalış. Tabii vaktiniz kalırsa..."
Telefonumun sinyali bir anda tamamen kesildi, ekran karardı. Yarın gece yapacağımız büyük darbe, daha başlamadan bizim mezarımıza dönüşmüştü. Savaş her şeyi biliyordu. En kötüsü de, içimizden birinin bizi satmış olduğu gerçeği, bir zehir gibi zihnime sızmaya başladı. Gözlerimin önüne Hazal, Barkın ve en son... o zümrüt yeşili gözler geldi. Kimdi bu hain?