27. bölüm · MASKE VE HÜKÜM

SESSİZLİĞİN KÜLLERİ

Noctvelle 🖤

Zaman, bazı evlerin duvarlarında akmayı reddeder. Hazal’ın o şehrin güneyindeki eski, siber kablolarla ve derme çatma anılarla örülmüş evine sığındığımızdan beri tam dört gün geçmişti. Dışarıda amansız, kirli bir temmuz yağmuru şehri yıkıyordu ama bu evin içindeki dondurucu hava, dışarıdaki iklimden tamamen bağımsız bir kış yaratmıştı. Pencerelerden sızan loş, gri ışık, salonun ortasındaki o eski ahşap masanın üzerine serilmiş siber haritaları ve dökülen kahve lekelerini soluk birer hayalet gibi aydınlatıyordu.
Evin içinde adımlarımızı bile fısıldayarak atıyorduk. Çünkü o yan odada, o kapısı yarı aralık duran karanlık yatak odasında, bu dünyayla bağını tamamen koparmış bir ruh yatıyordu. Efsun.
Dört gündür ne tek bir lokma yemiş, ne tek bir damla suyun boğazından geçmesine izin vermişti. Üzerindeki o paramparça, kanlı şifacı hırkasını Hazal zorla çıkarıp ona temiz bir şeyler giydirdiğinde bile milim kıpırdamamıştı. Sadece yatıyordu. Sol tarafına dönük, zümrüt yeşili gözlerini o eski duvarın sıvası dökülmüş tek bir noktasına kilitlemiş, bir ölüden farksız şekilde nefes alıp veriyordu. Ne ağlıyor, ne haykırıyor, ne de bizi suçluyordu. Bu mutlak sessizlik, onun sığınakta kucağımda can veren kardeşinin ardından kopardığı o feryattan bin kat daha fazla can yakıyordu.
"Böyle gitmez Varis," dedi Hazal. Sesi, bilgisayar ekranından yansıyan mavi ışığın altında fısıltıyla yükseldi. Gözlerinin altı uykusuzluktan mosmor olmuştu, lacivert saçlarını asabi bir hareketle geriye doğru topladı. "Glukoz seviyesi diplerde. Bilinci her an tamamen kapanabilir. Zorla da olsa bir şeyler içirmek zorundayız. Şoka girdi ve o şok duvarını içeriden yıkmaya hiç niyeti yok. Sanki... sanki Eren’in peşinden o karanlığa yürümek istiyor."
Barkın, salonun köşesindeki o ahşap taburede oturmuş, devasa elleriyle yüzünü sıvazlıyordu. Göğsündeki dikişler bu dört gün içinde Hazal’ın acemi pansumanıyla biraz olsun kabuk bağlamıştı ama ruhundaki o yara hâlâ taze ve kanlıydı. "Kız haklı," diye gürledi Barkın, sesini olabildiğince boğuk tutmaya çalışarak. Kehribar rengi gözlerini yere dikti. "Biz ona yılan dedik, hain dedik. O ise bizim canımızı kurtarmak için kendi dünyasını feda etti. Şimdi o odada tek başına eriyip gitmesini mi izleyeceğiz? Ben dayanamıyorum artık onun o odadan sızan sessizliğine."
"Ben halledeceğim," dedim. Sesim o kadar pürüzsüz, o kadar dondurucu bir netlikle çıktı ki, Hazal da Barkın da bir anlığına kafasını kaldırıp bana baktı.
Masanın üzerindeki porselen bardağa doldurulmuş ılık suyu aldım. Adımlarım, o karanlık koridorun zemininde hiçbir ses çıkarmadan ilerledi. Odanın kapısını yavaşça, menteşelerin gıcırdamamasına dikkat ederek araladım ve içeri sızdım. İçerisi yoğun bir rutubet ve o dinmek bilmeyen acının dondurucu kokusuyla kaplıydı. Loş ışık, yatağın üzerinde bir cenin gibi kıvrılmış olan Efsun’un narin bedeninin üzerine düşüyordu.
Yatağın kenarına, onun tam arkasındaki o boşluğa yavaşça oturdum. Elimdeki su bardağını komodinin üzerine bıraktım. Simsiyah gözlerimi, onun o bembeyaz, neredeyse şeffaflaşmış tenine ve o duvardaki boşluğa kilitlenmiş zümrüt yeşili gözlerine diktim. Beni duymuyordu. Ya da duyuyor ama bu dünyadaki hiçbir varlığı, en çok da bir Dinçer’i hayatına kabul etmiyordu.
"Efsun..." dedim. Sesim ilk kez benim o analitik, o kibirli kraliçe maskemden tamamen sıyrılmıştı. İçimde, o satranç tahtasında hamle yapmayı beceremeyen, sadece bir insanın acısı karşısında diz çökmüş çaresiz bir kadının sesi vardı. "Biliyorum, yüzüme bakmak bile senin için o yangını yeniden harlandırmak demek. Biliyorum, sesimi duymak o sığınağın o lanetli floresan ışıklarını zihninde yeniden yakıyor."
Milim bile kıpırdamadı. Kirpikleri bile titremedi. O zümrüt yeşillerinde tek bir canlılık kırıntısı yoktu.
Elimi yavaşça yatağın üzerindeki battaniyenin dışarısında kalan, o soğuktan morarmış parmaklarına doğru uzattım. Tenim tenine değdiği an, parmak uçlarının bir buz kalıbından farksız olduğunu hissettim. Onu incitmekten korkar gibi, hayatımda ilk kez bir kadının elini bu kadar büyük bir kırılganlıkla kavradım. Avcumun içine aldım o parmakları, kendi tenimin sıcaklığıyla o buzu eritmeye çalıştım.
"Özür dilerim," dedim. Kelimeler boğazımdan birer cam kırığı gibi sıyrılıp dudaklarımdan döküldü. "Hayatım boyunca kimseden özür dilemedim ben. Kafes bana her zaman haklı olmayı, kazanan olmayı öğretti. Ama o gün... o sığınakta, o kibirli mesajı Hazar’ın ekranına düşürdüğüm an, o küçük çocuğun ölüm fermanını kendi ellerimle imzaladım. Benim kibrim, benim o sarsılmaz sandığım dahi zekam, senin bu dünyadaki yegane nefes bağını kopardı. Haklıydın. Babanı ve anneni yakan o alevlerin küllerini bile senden ben çaldım."
Efsun’un gözünden, o zümrüt yeşili deryadan tek bir damla yaş süzüldü yastığa doğru. Ama kafasını çevirmedi. Bana bakmadı. Sadece o tek damla yaş, benim o buz tutmuş kalbimin üzerine dökülen en ağır asitti.
"Yalvarırım bırakma kendini," diye fısıldadım, elini biraz daha sıkarak, başımı onun darmadağın olmuş saçlarına doğru yaklaştırarak. "Beni cezalandır. Beni öldür, canımı yak, bu odada beni kendi ellerinle boğ ama o gözlerindeki o ışığın tamamen sönmesine izin verme. Sana bir hayat borcum var Efsun. Ve ben o borcu, sen yeniden nefes alana kadar canımla ödemeye hazırım."
O konuşmadı. O bana bakmadı. Ama o elindeki dondurucu soğukluğun, benim avcumun içinde yavaş yavaş çözülmeye başladığını hissettiğim o saniyede, o sessiz odanın kahredici hüznüyle mühürlenmişti.
Efsun’un yatağının kenarında, onun buz kesmiş parmaklarını avcumun içinde tutarak ne kadar oturduğumu bilmiyordum. Ruhumdaki o vahşi, o kimseye eyvallahı olmayan Kraliçe, bu odadaki sessizliğin ağırlığı altında tamamen ezilmişti. Sonunda odadan çıkıp salonun köşesindeki eski, yırtık kanepeye çöktüğümde kemiklerime kadar yorulduğumu hissettim. Göz kapaklarım birer kurşun külçesi gibi ağırlaşıyordu. Kafamı arkaya doğru yaslayıp gözlerimi kapattığımda, zihnim beni o karanlık, o kaotik dehlizlerin en derinine, kendi cehennemime doğru fırlattı.
Uykuya dalmadım; adeta bilincimin o siber ağları koptu ve kendimi dondurucu bir rüyanın tam ortasında buldum.
Rüyamda holding binasındaydım. Ama bu sefer o her zamanki görkemli, jilet gibi parlayan kule değildi; duvarlarından siyah kan sızan, tavanı tamamen aydınlatılmamış devasa bir labirentti. Koridorlarda yankılanan topuklu ayakkabılarımın sesi, saniyeler içinde on iki yıl önceki o yangının çıtırtılarına dönüşüyordu. Üzerimde o dondurucu, o sarsılmaz Kraliçe zırhım vardı ama göğsümün tam ortasında devasa bir boşluk sızlıyordu.
Yürüdüm. Adımlarım beni holdingin en üst katındaki o şifreli, o hiç kimsenin girmeye cesaret edemediği devasa makam odasına doğru sürükledi. Kapı kendiliğinden açıldı.
Odanın ortasında, o arkası yüksek deri koltuğunda babam oturuyordu. Kudret Dinçer. Yüzü tamamen gölgedeydi ama o kuyu gibi bakan gözlerindeki o sinsi, o insanı ezen nefret ışığı karanlıkta bile parlıyordu. Masanın üzerinde, fildişinden yapılmış devasa bir satranç tahtası duruyordu. Taşların hepsi kırık döküktü ve tahtanın tam ortasında Eren’in o küçük, kanlı oyuncak arabası duruyordu.
"Geldin demek, benim asil Kraliçem," dedi babam. Sesi o kadar derinden, o kadar dondurucu geliyordu ki, rüyamda bile tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. "Hazar’ı öldürmekle o tahtı ele geçireceğini mi sandın? Sen benim kanımı taşıyorsun Varis. Sen bu tahtadaki piyonları feda etmeyi benden öğrendin."
"Ben senin gibi değilim!" diye bağırdım. Sesim o devasa odada bir yankı bulmadı, karanlığın içinde eriyip gitti. "Ben senin o kirli maziye gömdüğün o masumların ahını almaya geldim!"
"Sen tam olarak bensin," dedi babam, alaycı bir tavırla ayağa kalkarak. Masanın üzerindeki o ağır, fildişi şah taşını eline aldı. "O zümrüt gözlü kızı holdinge bir yem olarak sızdırırken, onun kardeşini o sığınakta ölüme terk ederken tam olarak benim gibi davrandın. Şimdi bana gaddar olduğumu mu söyleyeceksin? Hadi o zaman... Bitir bu oyunu. Bir Dinçer gibi oyna."
O an, rüyamdaki o siber algoritmalar tamamen dondurucu bir intikam kinetiğine dönüştü. Elimi belime attım. Ağır, metal gövdeli o tabanca avcumun içine tam oturdu. Adımlarım babama doğru ilerlerken içimdeki o her şeyi hesaplayan kadın tamamen susmuştu; sadece Efsun’un o ciğerleri yırtan haykırışı kulaklarımda uğulduyordu.
Namluyu babamın o tam göğsünün ortasına, o taş kalbinin hizasına kilitledim.
"Bu oyun burada bitiyor, baba," dedim. Sesim ölümün kendisinden daha pürüzsüz ve dondurucu çıkan bir kadının son kelimeleriydi bu.
ÇAAAT!
Tetiğe bastım. Kurşun namludan çıktığı an oda bir anda o sığınaktaki o çiğ, beyaz floresan ışığıyla aydınlandı. Babamın göğsünden fışkıran kan, fildişi satranç tahtasının üzerine dökülürken o geriye doğru devrildi. Ama düşerken yüzündeki o sinsi gülüş milim eksilmedi. Gözleri yavaşça kapanırken son kez fısıldadı: "Tebrikler Kraliçe... Artık tamamen bana benzedin."
"Hayır!" diye bağırarak kanepede sıçrayarak uyandım.
Nefes nefeseydim. Temmuz sıcağına rağmen tüm vücudum dondurucu bir ter içinde kalmıştı. Salon zifiri karanlıktı; sadece Hazal’ın bilgisayar ekranından yansıyan o soluk mavi ışık duvarları yalıyordu. Barkın kapının önünde hâlâ uykusuz gözlerle nöbet tutuyordu. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi atarken, rüyamda babamın göğsüne sıktığım o kurşunun yankısı hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Zaman, o dondurucu rüyanın ardından günleri peşi sıra devirirken bu evin duvarları arasında adeta eriyen mumlar gibi aktı. Tam iki hafta geçmişti. İki uzun, sessiz, her saniyesi vicdan azabıyla dövülmüş on dört gün. Temmuz güneşi pencerelerden içeriye ne kadar sıcak vurursa vursun, salonun ortasındaki siber masanın başında oturan benim için de, kapıda bir dağ gibi nöbet tutan Barkın için de içimizdeki o ayaz zerre hafiflememişti.
Hazal, ekran başından kalkıp mutfakta hazırladığı çorbayla her gün o karanlık odaya giriyor, her seferinde o kaseyi neredeyse hiç dokunulmamış bir halde geri getiriyordu. Ama bugün, o on dördüncü günün ikindi vaktinde, evin içindeki o ağır hava keskin bir kırılmayla sarsıldı.
Koridordan gelen hafif, titrek ama kararlı adım seslerini duyduğumda parmaklarım klavyenin üzerinde donakaldı.
Başımı yavaşça kaldırdım. Salonun kapı eşiğinde, iki haftalık mutlak bir yok oluşun ardından Efsun dikiliyordu. Üzerine giydiği siyah, bol kazak narin bedenine büyük gelmiş, zaten zayıf olan gövdesini daha da ufalmıştı. Yüzü bembeyazdı, o zümrüt yeşili gözlerinin etrafındaki koyu halkalar derin bir kederin izlerini taşıyordu. Ama o gözlerde, günlerdir süren o ölü bakışın yerini bu kez dondurucu, dumanı tüten bir kor parçası almıştı. Ayaktaydı. Kendi küllerinin içinden, intikamın o keskin kokusuyla doğmuş gibi bakıyordu.
Hazal ve Barkın derin bir nefes alarak ona doğru hareketlenecekken Efsun elini hafifçe kaldırarak onları durdurdu. Bakışlarını doğrudan bana, benim simsiyah gözlerime kilitledi. "Yalnız bırakın bizi," dedi. Sesi günlerin ardından ilk kez çıkıyordu; kısık, pürüzlü ama bir o kadar da dondurucu bir netlikteydi.
Hazal ve Barkın tek bir kelime bile etmeden salonu terk ettiler. Kapı arkalarından kapandığında, odada sadece temmuz sıcağında eriyen o iki kadının dondurucu sessizliği kaldı.
Efsun yavaş adımlarla masaya doğru ilerledi. Karşımdaki sandalyeyi çekmeden, ellerini ahşap zemine yaslayarak üzerime doğru hafifçe eğildi. O zümrüt yeşilleri o kadar derindi ki, içindeki o yangının holding surlarını yıkacak kadar büyük bir kinetiğe ulaştığını görebiliyordum.
"Günlerdir beni izliyorsun Varis," dedi, gözlerini milim kırpmadan. "Özür diledin. Kibrinden, zekandan nefret ettin. Hepsini duydum. Konuşamadım çünkü içimdeki o sekiz yaşındaki kız Eren’in cansız bedeninin başında günlerdir can çekişiyordu. Ama bugün o kız tamamen öldü. Ve geriye sadece tek bir şey kaldı."
"Ne istiyorsun Efsun?" dedim. Sesim bir Kraliçe'ye yakışacak kadar pürüzsüz ve dondurucu çıksa da, içimdeki o suçluluk duvarı onun her kelimesiyle biraz daha çatlıyordu. "Sana bir hayat borcum var, söyledim. Ne istersen yapmaya hazırım."
"Adalet istemiyorum, vicdan borcu da istemiyorum," diye tısladı Efsun. Gözlerindeki o yeşil alevler yüzüme doğru yaladı. "Ben o sığınakta kardeşimi toprağa gömerken, bu davanın sadece Hazar’la bitmeyeceğini anladım. Hazar sadece o tetiği çeken hantal bir itti. Ama o silahı onun eline veren, on iki yıl önce benim ailemi o yangında diri diri yakan asıl iblis holdingin tepesinde oturuyor. Baban. Kudret Dinçer."
Sustu, derin bir nefes aldı ve yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, nefesinin o keskin sıcaklığını tenimde hissettim.
"Onu ben öldüreceğim Varis," dedi, her bir kelimenin üzerine basarak, adeta bir ölüm fermanını yüzüme okur gibi. "Senin o tahtını, o holding ağlarını devirmene yardım edeceğim. Siber dünyada ne kadar kapım varsa hepsini tek tek açacağım sana. Ama o ihtiyar tilkinin karşısına dikildiğimiz an... O tetiğe basacak olan el benimki olacak. Babamı, annemi ve Eren’i benden alan o adamın canını kendi ellerimle söküp almak istiyorum. Senden bunun için izin ya da onay istemiyorum... Sadece yolumdan çekilmeni ve o adamı bana vermeni istiyorum."
Simsiyah gözlerimi onun o zümrüt yeşili deryasına diktim. İçimdeki o siber dahi, o rüyamda babasını tek kurşunla deviren kadın, bu istek karşısında sadece derin bir anlamla sarsıldı. O haklıydı. Bu kanlı satranç tahtasında şah mat hamlesini yapacak olan kişi, en çok canı yanan olmalıydı.
"Yolundan çekilmeyeceğim Efsun," dedim, yavaşça ayağa kalkarak onunla aynı hizaya gelip gözlerinin içine bakarken. Sesi ölümün kendisi kadar net olan iki kadının ittifakı o saniyede kuruluyordu. "Çünkü o odaya girdiğimizde, senin hemen arkanda o silahı tutan elin dayanağı ben olacağım. Kudret Dinçer’in canı zaten bu şehre borcumuzdu. O borcu senin ellerinle ödeteceğim."
Odanın içindeki o ağır, barut ve intikam kokan hava, masanın üzerindeki haritaların köşelerini titreten hafif bir rüzgarla dağılırken, Efsun’la aramızdaki mesafe adeta tamamen yok olmuştu. Gözlerindeki o zümrüt yeşili alevler, benim simsiyah gözlerimin dibindeki o dipsiz karanlığa çarpıyor, iki kadının ruhundan sızan o aynı amansız acı odadaki tüm siber frekansları bastırıyordu. Haklıydı, ikimiz de bu kirli tahtın üzerinde birer kurbandık ama bu gece, o kurbanların cellada dönüşeceği o kanlı ittifakın ilk somut saniyesiydi.
"Arkamda duracağını söylüyorsun..." dedi Efsun. Sesi bir fısıltı kadar yakındı artık, dudakları neredeyse tenime değecek kadar yakınıma sokulmuştu. O iki haftalık mutlak ölüm sessizliğinin ardından, nefesinin sıcaklığı köprücük kemiğimin üzerindeki o eski yara izlerini sızlatıyordu. "Peki buna gerçekten hazır mısın Varis Dinçer? O adam senin baban. Damarlarında onun o kirli, o gaddar kanı akıyor. Tam o saniyede, ben tetiğe basarken kalbin milim bile titremeyecek mi?"
"Benim kalbim," dedim, sesimdeki o sarsılmaz Kraliçe tınısını tamamen serbest bırakarak. Adımlarımla aramızdaki o son milimetrelik boşluğu da kapattım. Ellerimi yavaşça kaldırdım; parmaklarım onun o siyah kazağının üzerinden narin, zayıflamış omuzlarını kavradı. Teninin titrediğini hissettim ama bu korkudan değil, içindeki o devasa kinetik enerjinin patlama noktasına gelmesindendi. "Benim kalbim, o sığınakta Eren’in küçük bileğinde o nabzı aradığım an tamamen taş kesildi Efsun. Kudret Dinçer benim sadece biyolojik lanetimdir. Ama sen... sen benim bu dünyadaki tek vicdan bağımsın. O tetiğe basarken elin titrerse, o namluyu onun kalbine sabitleyecek olan el benimki olacak."
Efsun, ellerimin onun omuzlarındaki baskısını hissettiği an başını hafifçe kaldırdı. O zümrüt yeşili gözlerinde ilk defa o nefretin ve kederin ötesinde, upuzun bir sürenin ardından saf, katıksız bir yakınlaşmanın, bir sığınma içgüdüsünün kıvılcımı parladı. İki kadın, bu yeraltı dünyasının o en amansız, o en dondurucu iki figürü, ilk kez maskelerini tamamen yere fırlatmıştı.
Efsun’un kan lekelerinden yeni arınmış o narin parmakları, yavaşça benim siyah deri ceketimin yakalarına tırmandı. Parmak uçları, göğsümün tam ortasında, o rüyamda babamı vurduğum yerde durdu. Kalbimin amansızca, çılgınlar gibi atışını avcunun içinde hissettiğinde gözleri hafifçe kısıldı.
"Çok hızlı atıyor..." diye fısıldadı Efsun. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, kirpikleri yanaklarıma değiyordu. "Bir Kraliçe’nin kalbi bu kadar hızlı atmamalı."
"Bu bir kraliçenin kalbi değil," dedim, gözlerimi onun dudaklarına kilitleyerek. İçimdeki o analitik dahi tamamen susmuştu; ne holding ağları, ne babamın dışarıdaki muhafız ordusu, ne de peşimizdeki siber ajanlar umrumdaydı. O saniyede sadece Efsun vardı. "Bu, on iki yıl önce o yangında küle dönen bir kadının, senin küllerinle birleştiği anın gürültüsü."
Daha fazla konuşmadı. Konuşamadı. Efsun, içindeki o iki haftalık mutlak yalnızlığın, o Eren’in gidişiyle açılan devasa uçurumun acısıyla kendini tamamen bana doğru bıraktı. Dudakları dudaklarımla buluştuğunda, odadaki o loş ışık bile bizim bu vahşi, bu hüzünlü yakınlaşmamızın karşısında diz çöktü. Bu öpücük, sıradan bir aşkın ya da tutkunun çok ötesindeydi; bu, iki yaralı canavarın birbirinin kanını emerek hayatta kalma çabasıydı. Dudaklarındaki o metalik tat, o dinmek bilmeyen acının ve intikamın tadı doğrudan ruhuma sızıyordu.
Kollarımı onun ince beline sımsıkı doladım, onu kendime doğru o kadar sert çektim ki, aramızdan tek bir nefes bile geçemezdi. Efsun’un elleri saçlarımın arasına dolandı, beni kendine daha da bağlarken hıçkırıkları dudaklarımın arasında kaybolup gidiyordu. İlk defa ağlıyordu ama bu sefer o sığınaktaki gibi çaresizce değil; benim gövdemde, benim sarsılmaz zırhımın arkasında güvende olduğunu bilerek, o tüm zehrini içime akıtarak ağlıyordu.
Biz o odanın ortasında, temmuz ayazının o en dondurucu sıcağında birbirimizin içinde kaybolurken, salonun kapısı aniden büyük bir gürültüyle sarsıldı.
GÜÜÜM!
Hazal, elindeki siber tabletle içeriye daldığında gözlerindeki o dondurucu panik dalgası bizi anında birbirimizden ayırdı. Lacivert saçları yüzüne dağılmış, tabletin ekranındaki kırmızı uyarı ışıkları odanın tavanını kan kırmızıya boyamaya başlamıştı.
"Varis! Efsun! Çabuk olun!" diye bağırdı Hazal, sesi çılgınlar gibi titreyerek. "Siber izole zinciri patladı! Kudret Dinçer... İhtiyar tilki yerimizi tespit etti. Holdingin en ağır, o 'Ölüm Timi' dedikleri özel harekat birimleri sokağın başından giriş yaptı! En fazla iki dakikamız var, burayı kuşatıyorlar!"
Barkın, elindeki o devasa otomatik silahın mekanizmasını ŞRAAAK diye geriye doğru çekerek kapı eşiğinde belirdi. Kehribar gözleri vahşi bir aslanın koruma içgüdüsüyle parlıyordu. "Geldiler Kraliçe!" diye kükredi Barkın. "Bu sefer kapıyı çalmayacaklar, burayı başımıza yıkmaya geliyorlar!"
Efsun’la gözlerimiz son bir kez, o en heyecanlı, o en ölümcül saniyede birleşti. Dudaklarımızdaki o sıcaklık henüz kurumadan, intikam davası kapımıza kadar dayanmıştı. Efsun, masanın üzerindeki o soğuk metal gövdeli silahı tek bir hamlede kavradı, zümrüt yeşili gözlerindeki o korkusuz delilikle bana baktı.
"Oyun başladı Varis," dedi Efsun, silahın emniyetini indirirken.
"Ve bu oyun şah mat olana kadar bitmeyecek," diye tamamladım. Silahımı çektim, namluyu kapıya doğru doğrulttum.