28. bölüm · MASKE VE HÜKÜM

KİLİT NOKTASI

Noctvelle 🖤

Dışarıdan gelen zırhlı araçların motor gürültüleri ve sokağın beton zeminini döven ağır postal sesleri, Hazal’ın o küçük salonundaki duvarları sarsarken, içerideki loş ışığın altında zaman bizim için daralan bir çembere dönüşmüştü. Dudaklarımda hâlâ Efsun’un o acı ve tutkuyla harmanlanmış sıcaklığı duruyordu ama içimdeki analitik dahi, o siber labirentlerin kraliçesi, tehlikenin boyutunu saliseler içinde ölçüp biçmişti. Sayıca azdık. Dört kişiydik. Bir siber deha, patlamış dikişleriyle ayakta duran bir koruyucu, ruhu Eren’in kaybıyla kavrulmuş bir şifacı ve ben. Holdingin en elit, en acımasız vurucu timi ise kapımızın önündeydi.
"Frekansları daraltıyorlar," dedi Hazal, parmakları titreyerek tablete vururken. Lacivert saçları yüzüne gölge düşürüyordu. "Evin etrafındaki tüm hücresel bağları kestiler. Tamamen karartma modundalar. Varis, bu sefer gelenler Kafes’in o sıradan itleri değil. Babanın doğrudan kendisine bağlı, sadece yok etmek üzere programlanmış ölüm timi."
Barkın, o dağ gibi gövdesiyle pencerenin kenarına sinmiş, perdenin aralığından dışarıyı tarıyordu. Kehribar gözlerinde korkunun kırıntısı bile yoktu ama çenesinin kasılışından durumun ne kadar kritik olduğunu anlıyordum. "Sokağın iki başını da tutmuşlar," diye gürledi boğuk bir sesle. Silahının kabzasını sıktı. "Bizi bu kutunun içine sıkıştırıp tek bir kibritle yakmayı planlıyorlar. Varis, bir planımız olmalı, hem de hemen. Bu duvarlar ağır mühimmata dayanmaz."
Efsun yavaşça yanıma doğru geldi. Elindeki soğuk metal gövdeli tabancayı öyle bir kavrayışı vardı ki, az önce kollarımın arasında ağlayan o yaralı kadın gitmiş, yerine babamı yok etmek için cehennemden tırmanmış bir intikam meleği gelmişti. Zümrüt yeşili gözlerini bana dikti. "Kaçmayacağız, değil mi?" diye sordu. Sesi fısıltı gibiydi ama odadaki tüm gürültüyü bastıracak kadar netti. "Babanın buraya kadar gelmesi, bizim av değil, avcı olduğumuzun kanıtıdır."
"Kaçmayacağız," dedim, simsiyah gözlerimi masanın üzerindeki o derme çatma sokağın krokisine kilitleyerek. "Ama körü körüne bir intihar dalgasına da kalkışmayacağız. Dinçer holdingin taktik modüllerini ezbere biliyorum. Onlar önce bizi içeride sabitleyecek, ardından siber ağ üzerinden bir baskı kurup psikolojik olarak çöktürmeye çalışacaklar. Hazal, siber izole zincirinin son halkasını evin bodrumundaki harici sunucuya bağla. Bizi tamamen yok etmeden içeri adım atamasınlar. Barkın, sen arka kapının tahliye hattına bubi tuzaklarını yerleştir. Kapıyı zorladıkları an ilk darbeyi onlar yesin."
"Peki ya ön kapı?" dedi Hazal, gözlerini tabletten ayırmadan. "Ön kapıdaki baskıyı nasıl kıracağız?"
"Ön kapı benim," dedim, silahımın şarjörünü son kez oturtarak. ŞRAAK. "Babamın adamları buraya kör bir infaz için gelmedi sadece. Kudret Dinçer benden neyi alacağını iyi bilir. Onlar içeri girmeden önce, o ihtiyar tilkinin benimle bir derdi olacak. Planı milimetrik işletmek zorundayız. İlk adım, onların o sarsılmaz sanılan taktik düzenini bu duvarların arasında eritmek."
Efsun elini yavaşça elimin üzerine koydu; parmaklarımızın arasındaki o dondurucu temas, bu karanlık evin içindeki en büyük ittifaktı.
Sokağın başından gelen o dondurucu, uğursuz sessizlik, fırtına öncesindeki o mutlak karanlık gibi evin her bir köşesine sızıyordu. Hazal’ın kurduğu siber düzeneklerin çıkardığı o hafif, ritmik bip sesleri bile durmuştu; çünkü holding dış dünyayla olan tüm frekans bağlarımızı tek bir hamlede koparmıştı. Evin içi zifiri karanlığa bürünmüştü, sadece pencerelerden sızan o temmuz gecesinin gri, puslu ışığı odadaki gölgelerimizi duvara devasa birer hayalet gibi yansıtıyordu.
Tam o sırada, salonun ortasındaki o eski, siber terminallere bağlı duran harici telsiz ünitesinden statik bir cızırtı yükseldi. Hıııssss...
Ses, o boş evde sanki beton duvarları çatlatacak kadar büyük bir akustikle yankılandı. Barkın elindeki namluyu anında o cihaza doğru çevirirken, Hazal tabletinin ekranındaki ani dalgalanmayı izlemeye başladı. Cızırtının arkasından gelen o ses, benim on iki yıldır her duyduğumda kemiklerimi donduran, etimi nefretle kavuran o tanıdık, o pürüzsüz ve gaddar sesti.
Kudret Dinçer. Babam.
"Varis..." dedi ses. Telsiz hoparlöründen sızan o derin ton, rüyamda göğsüne sıktığım o kurşunun yankısından farksızdı. "Benim asil, benim her şeyi hesaba katan Kraliçem. Hazal’ın o derme çatma siber deliklerinde saklanarak benden kaçabileceğini mi sandın gerçekten? Taşları ne kadar iyi oynarsan oyna, satranç tahtasını marangozuna geri iade edemezsin. Ben o tahtanın ta kendisiyim."
Efsun, babamın sesini duyduğu o ilk salisede ellerinin titrediğini gizlemeye çalışarak silahını daha da sıkı kavradı. Zümrüt yeşili gözlerindeki o kor parçası, telsiz ünitesine öyle bir kilitlendi ki, eğer bakışların bir imha gücü olsaydı o cihaz o an küle dönerdi. Onun yanına doğru bir adım attım, omzumu omzuna yaslayarak ona varlığımı, o sarsılmaz Kraliçe duruşumu hissettirdim.
"Ne istiyorsun Kudret Dinçer?" dedim, sesimi telsizin alıcısına doğru fırlatarak. Sesim o kadar dondurucu, o kadar pürüzsüz ve kimseye eyvallahı olmayan bir tonda çıkmıştı ki, odadaki holding baskısını tek bir saniyede göğüsledim. "Ölüm timlerini kapıma yığarak beni korkutabileceğini mi sanıyorsun? Hazar’ın leşi limandaki antrepoda çürürken, sıranın sana geldiğini sen de benim kadar iyi biliyorsun."
Telsizin diğer ucundan derinden gelen, sinsi bir kıkırdama yükseldi. "Hazar sadece benim adıma o sahayı temizleyen hantal bir piyondur Varis, onun ölümü benim için sadece bir taş kaybı," dedi babam, sesindeki o mutlak gaddarlık zerre değişmeden. "Ama sen... Sen benim kanımı taşıyorsun. Sana son bir şans, bir Dinçer gibi geri çekilmen için son bir hamle hakkı tanıyorum. Kapındaki adamlarım içeri girdiği an canlı hiçbir şey kalmayacak o evde. Şimdi beni iyi dinle Kraliçe... Silahını indir, o odadan tek başına çık ve holdinge, ait olduğun o yüksek surların arkasına geri dön."
Sustu, derin bir nefes aldı ve telsizden sızan o son kelimeler, odadaki o tüm havayı bir kez daha buzla kapladı:
"Ama o yanındaki yeşil gözlü yılanı... O Efsun denen kızın mazi kalıntısını adamlarıma teslim edeceksin. Onun hesabı on iki yıl önce o yangında kesilmeliydi, bugün o yarım kalan infaz tamamlanacak. Onu bana ver Varis, ve kendi tahtını kurtar. Aksi takdirde, o ev senin mezarın olur."
Telsizden gelen o teklif, Efsun’un zümrüt yeşili gözlerinde anlık bir kırılma yarattı. Başını yavaşça bana doğru çevirdi; o bakışlarda 'Beni feda edecek misin?' sorusunun o haklı, o güvensiz korkusu vardı. Çünkü o, Kafes’in kurallarını biliyordu. Kafes, hayatta kalmak için herkesi feda etmeyi öğretirdi.
Efsun’un o titreyen parmaklarına doğru uzandım. Herkesin gözü önünde, Barkın’ın o kehribar harelerinin, Hazal’ın o donmuş bakışlarının altında, Efsun’un elini sımsıkı kavradım. Simsiyah gözlerimi onun zümrüt yeşillerine kilitledim ve telsizin mandalına son kez basarak babama, o tüm şehri sarsacak olan o net cevabı fırlattım:
"Beni dinle ihtiyar tilki," dedim, sesim ölümün kendisinden daha sarsılmaz bir kararlılıkla çıkarken. "Kafes senin kurallarınla yönetiliyor olabilir ama bu sokakların Kraliçesi benim. Efsun’u sana teslim etmek mi? Değil senin o ölüm timlerin, tüm holding ordun o kapıyı yıksa bile o kızın tek bir saç teline dokunmana izin vermeyeceğim. On iki yıl önce o yangında bir aileyi yaktın ama bugün, o yangının küllerinden doğan iki kadın senin o sarayını başına yıkmaya geliyor. Efsun benimle kalıyor. Adamlarına söyle... İçeri girmeye cesaretleri varsa, her bir adımda kendi tabutlarının çivilerini çaksınlar."
Mandalı bıraktım ve harici telsiz cihazını postalımın topuğuyla tek bir hamlede ezerek tuzla buz ettim. Plastik ve metal parçaları etrafa saçılırken Efsun’un gözlerindeki o korku, yerini tamamen bana olan o sarsılmaz, o ilk defa bu kadar derinden hissedilen sadakat bağına bıraktı. Elimi daha da sıkı tuttu.
Telsizin o plastik ve metal parçaları yere saçılıp, babamın sesinin yarattığı o uğursuz boşluk odanın içine dolarken, zaman bizim için adeta donmuştu. Ancak bu donukluk, korkudan değil, fırtına öncesindeki o mutlak yoğunluktandı. Hazal, üzerindeki o donukluğu üzerinden bir silkinmeyle attı ve parmakları tekrar siber klavyenin üzerinde bir piyanist edasıyla dans etmeye başladı.
"Dışarıdaki siber karartma modülünü bypass ediyorum," dedi Hazal, sesi şimdi çok daha soğukkanlı, çok daha keskindi. "Varis, eğer baban dediğini yaparsa iki dakika içinde ilk dalga ön kapıdan, ikinci dalga ise arka bahçedeki servis kapısından girecekler. Barkın, o bubi tuzaklarının hassasiyetini en üst seviyeye çek. Patlayıcıları sadece fiziksel temasta değil, termal algılamada da aktifleşecek şekilde modifiye ettim."
Barkın, elindeki ağır silahı yere koyup belindeki o küçük, gizli cephaneliği kontrol etti. Gözlerinde, kendi hayatını değil de bizi korumanın getirdiği o amansız sorumluluğun ağırlığı vardı. "Bodrum katındaki havalandırma boşluklarını kapattım," dedi Barkın. "Oradan sızmaya kalkarlarsa, o dar alanda onları tek tek avlarım. Ama unutmayın, eğer bu bir kuşatmansa, bizi içeride zehirli gaz ya da yüksek voltajla bayıltmaya da çalışabilirler."
Efsun, bu planlamanın tam merkezindeydi. Zümrüt yeşili gözleri, evin krokisini adeta bir radyografi filmi gibi tarıyordu. Silahını masanın üzerine bıraktı ve yerden aldığı ağır bir bıçakla mühimmat kutularını parçalayıp, içindeki barutu dikkatlice çıkardı. Efsun’un o eski günlerden, yani babamın karanlık laboratuvarlarında geçirdiği yıllardan kalan o yıkıcı zekası, şimdi bizim en büyük silahımızdı.
"Kudret’in adamları doğrudan infaz için geliyorsa, ön kapıyı açtığımızda onları şaşırtacak bir 'karşılama komitesi' kurmalıyız," dedi Efsun. Sesi o kadar kendinden emindi ki, bir anlığına onun bir kurban değil, bu operasyonun bizzat mimarı olduğuna inandım. "Hazal, kapının kilidini otomatik olarak aç ama sadece dışarıdaki ilk iki adam içeri girdiğinde. O an kapı kilitlendiği anda, içerideki ışıkları tüm şiddetiyle flaş modunda patlat. Onların o gece görüş gözlükleri anında kör olacak. Barkın, o an kapının yanındaki o eski ağır metal paneli düşürecek. İkisi de tamamen savunmasız kalacak."
Efsun’un planı, sadece savunma değil, düşmanı kendi kurallarıyla avlama üzerine kuruluydu. Ben ise o sırada salonun en karanlık köşesinde, babamın özel timinin kullandığı o meşhur 'Ölüm Timi' frekansını dinliyordum. Hazal’ın kurduğu o muazzam siber köprü sayesinde, onların aralarındaki o kısa, soğuk emir komuta zincirini duymaya başladım.
"Hedef evin içinde, merkezi salondalar," diyordu bir ses. O kadar mekanik, o kadar duygusuzdu ki... "Doğrudan imha. Kimseyi canlı bırakmayın. Özellikle yeşil gözlü olanı, Kudret Bey’in özel talimatı var. Onu canlı isteyecek."
Bu sözleri duyduğumda dişlerimi birbirine sıktım. Efsun’a doğru baktım. O ise elindeki o derme çatma bubi tuzaklarını pencere pervazlarına yerleştirirken, yaptığı şeyin bir ölüm emri olduğunu bile bile o kadar huzurlu görünüyordu ki... Onun için bu bir savaş değil, on iki yıllık bir borç ödemeydi.
"Duyuyorum onları," dedim, gözlerimi onlara dikerek. "Planın ilk aşaması hazır. Hazal, ışıkları verdiğim komutla patlat. Barkın, yerini al. Efsun... Sen benim arkamda kal. İlk kurşun benim, ama babamın o timindeki herkese söyleyecek bir çift sözüm var."
O an, evin dışındaki o büyük sessizlik bozuldu. Sokağın başındaki zırhlı aracın kapısı, metalik bir çınlamayla açıldı. Ağır postal sesleri, bir orduymuşçasına evin merdivenlerine doğru ilerlemeye başladı. Tık... Tık... Tık... Her bir adım, sanki bizim kalp atışlarımızla senkronize bir şekilde yaklaşıyordu.
Merdivenlerden yükselen o ağır, ritmik postal sesleri evin dökülen duvarlarında yankılandıkça içimdeki o Kraliçe, satranç tahtasının üzerindeki tüm piyonları feda etmeye hazır o dondurucu soğukkanlılığına geri döndü. Saniyeler akıyordu. Her bir salise, ölüme açılan yeni bir kapı demekti. Efsun’la birbirimize kenetlenen bakışlarımız son bir kez havada çarpıştı; o zümrüt yeşillerindeki sarsılmaz inanç, benim simsiyah gözlerimin dibindeki o dipsiz nefreti tamamen harlamıştı.
"Herkes yerine!" diye fısıldadım, sesim odadaki o ağır barut kokusunun arasında bir kırbaç gibi şakladı.
Barkın, elindeki ağır otomatik silahla ön kapının hemen yanındaki gölgeye, o devasa metal panelin arkasına sığındı. Göğsündeki dikişlerden sızan kan tişörtünü çoktan ıslatmıştı ama kehribar gözlerindeki o yırtıcı aslan duruşu milim sarsılmamıştı. Hazal, salonun en dip köşesindeki masaya çökmüş, parmaklarını siber klavyenin üzerinde ölümcül bir senfoni çalar gibi hareket ettiriyordu. Efsun ise tam arkamda, nefesini sırtımda hissedeceğim kadar yakınımdaydı; eli tetikte, gözleri kapının paslı koluna kilitlenmişti.
Tık. Tık. Tık.
Ve sesler kapının tam önünde durdu.
O an zaman durdu. Dışarıdaki ölüm timinin liderinin, taktik kalkanını kapıya dayadığını ve hidrolik kırıcıyı devreye sokmak üzere olduğunu siber frekanstan duyabiliyordum. Hazal bana baktı, gözlerindeki o "Hazırım" işaretini yakaladığım an başımı salladım.
"Şimdi, Hazal!" dedim.
Hazal’ın klavyeye indirdiği o tek sert darbeyle birlikte ön kapının o ağır elektronik kilidi büyük bir mekanik gürültüyle serbest kaldı. ŞRAAAK! Dışarıdakiler kapının kendiliğinden açılmasıyla bir anlık duraksama yaşasalar da, aldıkları o gaddar infaz emriyle durmadılar. Tepeden tırnağa siyah, ağır zırhlı askeri teçhizatlarla donatılmış, yüzlerinde dondurucu gece görüş gözlükleri olan ilk iki elit asker, silahlarının namlusunu öne uzatarak çılgın bir hızla içeri daldı.
Kapı arkalarından Hazal’ın siber komutuyla saniyede geri kapandı ve kilitlendi.
"Işıklar!" diye haykırdım.
Hazal’ın devreye soktuğu o yüksek voltajlı harici flaşörler, evin tavanındaki eski floresanları birer şimşek gibi, kör edici bir beyazlıkla peş peşe patlattı. ÇAT! ÇAT! ÇAT! Odanın içi bir salisede güneşe dönmüştü. Yüzlerindeki gece görüş gözlükleri ışığı bin kat daha fazla emen o iki elit asker, uğradıkları o ani ışık patlamasıyla acı içinde böğürdüler. "Gözlerim! Kör oldum!" diye bağırdı öndeki asker, silahını rastgele ateşlemeye çalışırken.
"Barkın, indir!"
Barkın, o devasa gövdesiyle gölgeden fırladı ve önündeki o ağır metal paneli tüm gücüyle askerlerin üzerine doğru devirdi. Büyük bir gütültüyle çöken metal, kör olan ilk askeri altına alıp beton zemine çiviledi. Diğer asker dengesini kaybetmişken, Efsun arkamdan bir gölge gibi sıyrıldı. O iki haftalık acının, Eren’in intikamının verdiği o vahşi kinetikle askerin üzerine atıldı; elindeki bıçağı askerin zırhının açıkta kalan boyun kısmına tek bir hamlede sapladı. Asker boğuk bir ses çıkararak yere yığıldı.
Ama bu sadece ilk dalgaydı.
Evin arka bahçesindeki servis kapısından büyük bir patlama sesi yükseldi. GÜÜÜÜM! "Varis, arka tarafı patlattılar!" diye bağırdı Hazal, siber ekrandaki kırmızı uyarıları görerek. Barkın hiç düşünmeden arkaya doğru yöneldi, koridora adım attığı an susturuculu silahların o dondurucu sesleri evi doldurdu. Fışş... Fışş... Fışş... Barkın’ın koridorda o timle tek başına, o devasa cüssesiyle bir barikat gibi savaştığını duyabiliyordum.
Ön kapı ise dışarıdaki diğer askerlerin ağır hidrolik baskısıyla menteşelerinden sökülerek içeriye doğru devrildi. Toz ve duman bulutunun arasından üç asker daha içeriye mermi yağdırarak daldı. Mermiler salonun ahşap zeminini parçalıyor, üzerimize beton kırıntıları yağıyordu. Efsun’la birlikte devrilen ağır ahşap masanın arkasına siper aldık.
"Ben sol tarafı alıyorum, sen sağdakini!" diye bağırdım Efsun’a, simsiyah gözlerimdeki o dahi odağı kaybetmeden.
"Anlaşıldı Kraliçe!" diye haykırdı Efsun.
Masanın kenarından milimetrik bir zamanlamayla sıyrıldım. Silahımı kaldırdım ve en öndeki askerin kaskının altındaki zayıf noktaya peş peşe iki el ateş ettim. ÇAT! ÇAT! Asker geriye doğru savrulurken, Efsun da masanın üzerinden atlayıp sağdaki askerin göğsüne üç el kurşun boşalttı. Salon tam bir cehennem yerine dönmüştü; dökülen kovanların metalik sesleri, barut dumanı ve can çekişen adamların iniltileri birbirine karışıyordu.
Son kalan asker silahını doğrudan Hazal’ın olduğu siber masaya doğru çevirdiğinde içimdeki o koruyucu içgüdü çılgına döndü. "Hazal, yat!" diye bağırdım ama mesafem uzaktı.
Tam o salisede, Efsun hiç düşünmeden kendini o kurşunların önüne doğru fırlattı. Askerin ateşlediği mermilerden biri Efsun’un sol omzunu sıyırıp duvardaki sıvaları patlatırken, Efsun acıyla inledi ama durmadı. Yerde yuvarlanarak askerin bacağına doğru ateş etti, asker yere düştüğü an ben üzerine çöküp silahımın kabzasıyla onun kaskını parçalayana kadar vurdum.
Nefes nefeseydik. Evin içindeki o silah sesleri yavaşça yerini dondurucu bir sessizliğe bıraktı. Barkın, koridorun sonundan, üzeri kan içinde ama ayakta bir şekilde, arkadaki timi tamamen temizlemiş olarak yanımıza döndü. Hazal masanın altından titreyerek çıktı, Efsun ise omzunu tutarak hafifçe bana doğru yaslandı. Onu belinden yakaladım, gözlerindeki o yeşil alevlerin acıyla gölgelendiğini gördüm ama yüzünde hâlâ o gururlu, o sarsılmaz tebessüm vardı.
"Kazandık..." diye fısıldadı Hazal, gözyaşlarını silerek. "Hepsini indirdik."
"Hayır," dedim, simsiyah gözlerimi sokağa açılan o tamamen parçalanmış, yıkılmış ön kapıya dikerek. Kalbimin atışı o an tamamen durdu. "Oyun asıl şimdi başlıyor."
Sokağın ortasında, o dondurucu temmuz yağmurunun altında, siyah zırhlı araçların tam merkezinde duran o devasa, lüks siyah limuzinin kapısı yavaşça açıldı. Muhafızların şemsiyelerle eşlik ettiği, üzerinde o jilet gibi duran pahalı İtalyan takım elbisesiyle, elindeki gümüş başlıklı bastonunu yere her vuruşunda şehri titreten o adam arabadan indi.
Kudret Dinçer. Babam.
Yanında tek bir koruma bile olmadan, o dondurucu, o sinsi ve gaddar gülüşüyle doğrudan parçalanmış kapımıza doğru yürüyordu. Adımları o kadar yavaştı ki, sanki kendi evine, kendi yarattığı o Kafes'e geri dönen bir hükümdar gibiydi. Gözlerindeki o hareler karanlıkta birer iblis gibi parlıyordu. Kapının eşiğinde durdu, içerideki cesetlere, dökülen kanlara ve en çok da benimle Efsun’un o yan yana duran omuz omuza silüetine baktı.
"Güzel bir direnişti, Varis," dedi babam, sesi o yıkık dökük salonun içine dondurucu bir zehir gibi sızarken. "Ama fırtına bittiğinde, şah her zaman tahtında kalır. Şimdi... yarım kalan o infazı kendi ellerimle tamamlamaya geldim."