26. bölüm · MASKE VE HÜKÜM
RUHLARIN KIRILMA NOKTASI
Analitik bir zeka, her zaman en kötü senaryoyu hesaplayıp ona göre bir koruma kalkanı örmekle övünür; ama insan ruhunun o en ağır, o en dondurucu yenilgiyi tattığı anlarda, o kusursuz algoritmaların tamamı çöker. Şu an zihnimdeki tüm şalterler inmişti. Kulaklarımda dönüp duran tek şey, sığınağın o çiğ, beyaz floresan ışıklarının altında yankılanan o sağır edici, o ciğerleri yırtan feryattı.
Efsun’un çığlığı, bu beton mahzenin duvarlarına çarpıp ruhumun en derin odalarına dondurucu birer mızrak gibi saplanıyordu.
"Eren... Eren bak ablan burada güzelim, aç gözlerini yalvarırım aç! Söz verdin bana, 'Seni hiç bırakmayacağım abla' demiştin... Hadi uyan, gidelim buradan, o eski evimize gidelim..."
Efsun dizlerinin üzerinde, o paramparça olmuş siyah şifacı hırkasını küçük kardeşinin göğsündeki o dinmek bilmeyen, o oluk oluk akan kan gölünün üzerine sımsıkı bastırıyordu. Parmakları kan içinde kalmıştı. O zümrüt yeşili gözlerinden süzülen yaşlar, çocuğun bembeyaz, solgun yüzüne damlıyor, oradaki kan lekelerini acımasız bir melodiyle dağıtıyordu. Çılgınlar gibi çırpınıyordu; bir eliyle çocuğun saçlarını okşuyor, diğer eliyle göğsünü kapatmaya çalışıyordu. Ama nafileydi. O küçük beden, avuçlarımızın arasından kayıp giden dondurucu bir kum tanesinden farksızdı.
Arka planda, holdingin o jilet gibi giyinmiş siyah üniformalı timleri ile Hazar’ın geride bıraktığı o son birkaç piyon arasında susturuculu silahların, el bombalarının çatışması hâlâ devam ediyordu. Fışş... Fışş... GÜÜÜM! Duvarlardan kopan beton parçaları üzerimize yağıyor, barut dumanı genzimizi yakıyordu. Ama o koskoca askeri çatışma, o patlamalar ve bağrışmalar, Efsun’un o göğüs kafesini yırtan hıçkırıklarının altında tamamen ezilmiş, sessizliğe gömülmüştü. Dünya susmuştu. Sadece bir ablanın yok olan dünyasının feryadı kalmıştı geriye.
Yavaşça dizlerimin üzerine çöktüm. Postallarımın altındaki o kan gölü genişlerken, elimi titreyerek Eren’in o küçük, bembeyaz bileğine doğru uzattım. Parmak uçlarım, çocuğun buz kesmeye başlamış tenine dokunduğunda içimde bir yerlerin tamamen kırıldığını hissettim.
Nabız yoktu.
O küçük, masum kalbin ritmi, Hazar’ın o dondurucu tetiğe bastığı o ilk salisede tamamen durmuştu. Bu dünyadaki süresi dolmuştu. Efsun’un on iki yıl önce o yangının, o alevlerin arasından kendi gövdesini siper ederek çıkardığı, uğruna baştan aşağı bir yalan olmayı, hayatını bir cehenneme çevirmeyi göze aldığı o yegane nefes bağı kopmuştu.
"Dokunma ona!" diye haykırdı Efsun, elimi hissettiği an vahşi bir hayvan gibi üzerime atılarak. O zümrüt yeşili gözlerinde öyle kahredici, öyle büyük bir nefret ve acı vardı ki, o dondurucu bakışlar beni yerime çiviledi. Kanlı elleriyle göğsüme vurdu, beni geriye doğru itmeye çalıştı. "Dokunma kardeşime! Senin yüzünden... Sizin yüzünüzden oldu! Eğer o koridorda sana acımasaydım, eğer o zincirleri kırmana göz yummasaydım... Hazar ona dokunmayacaktı! Kardeşimi siz öldürdünüz! Baban on iki yıl önce ailemi katletti, sen de bugün geldin benim son nefesimi aldın elimden! Kendimden de, senin o simsiyah gözlerinden de tiksiniyorum Varis!"
Efsun’un göğsüme inen o kanlı elleri, attığı o her çığlık içimde tarif edilemez, devasa bir tiksinti dalgası doğurdu. Ama bu tiksinti ona karşı değil, tamamen kendime karşıydı. İçten içe, zihnimin o en analitik köşelerinde bile kendimi suçluyordum. Haklıydı. Baştan aşağı haklıydı.
Eğer o deponun siber masasını çökerttikten sonra o provokatif, o Hazar’la dalga geçen kibirli mesajı fırlatmasaydım... Eğer o itlerin psikolojisini bildiğimi sanıp o dahi zekamla şov yapmaya kalkışmasaydım, Hazar bu kadar hızlı delirmeyecek, kameraları incelemeyecekti. Kendi kibrim, kendi sarsılmaz sanılan o Dinçer zekam, o küçük çocuğun ölüm fermanına dönüşmüştü. Ben bir lider değildim; ben, babasının o kanlı mirasını devralmış, attığı her adımla etrafındaki masumları yakan uğursuz bir cellattım. Kendimden nefret ettim. O floresan ışığının altında, Efsun’un kanlı hırkasına bakarken, içimdeki o kraliçenin tahtı kendi günahlarımın ağırlığıyla tamamen yerle bir oldu.
Efsun’un o kahredici feryadı, zihnimin içinde dönüp duran o tek bir kelimeye, "katil" damgasına dönüştü. Göğsümdeki o görünmez ağırlık, nefes almamı imkansızlaştırıyordu. Ellerime baktım; tırnaklarımın arasına sinmiş o barut kokusu ve kan izleri, sadece bir çatışmanın kalıntıları değil, o küçük çocuğun hayatının son harfleriydi.
Aniden, zihnimin içindeki o kusursuz, soğuk ve analitik düzen paramparça oldu. Tıpkı bir aynanın üzerine ağır bir balyoz inmiş gibi, gerçeklik algım tuzla buz oldu. Dudaklarımdan istemsiz bir kahkaha firar etti; boğuk, kendi kulaklarımı bile tırmalayan, insani olmaktan uzak, çürümüş bir kahkaha.
"Kudret Dinçer’in kızı... Satranç tahtasının en soğukkanlı şahı," diye mırıldandım kendi kendime, ayağa kalkarken dizlerimin üzerine bulaşan kanları görmezden gelerek. "Meğer sen, başkasının kanıyla boyanmış bir kuklaymışsın, Varis."
Hazal, Efsun’un yanına çökmüş, onu sakinleştirmeye çalışırken gözlerinden akan yaşlarla bana bakıyordu. Bakışlarındaki dehşet ve acıma duygusu, o an ihtiyacım olan en son şeydi.
"Varis, dur!" dedi Hazal, sesi titreyerek. "Nereye gidiyorsun? Efsun’un durumu kritik, şoka girdi, ona ihtiyacımız var!"
Onu duymuyordum bile. Barkın, o devasa gövdesiyle yanımda belirdi. Kehribar gözlerinde şimdi sadece vahşi bir avcı içgüdüsü değil, benim kadar derin bir yıkım vardı. "Hazar," dedi Barkın, dişlerinin arasından tıslayarak. "Ve o pislik, Oğuz. Gittiler. Tünelin çıkışındaki o arka kapıdan kaçtılar."
Barkın’ın kolunu tuttum; parmaklarım onun deri ceketine adeta bir pençe gibi gömüldü. "Gidelim," dedim, sesim o kadar soğuk ve yavaştı ki, kendi sesim bile bana yabancı geldi. "Onları bulup bu hesabı kapatmamız lazım. Hazar, o tetiği çekerken benim hayatımın da bittiğini bilmiyor. Şimdi, o hayatı ondan alma vakti."
Sığınaktan çıktığımızda, limanın dondurucu gece havası yüzümüze çarptı. Bir gölge gibi karanlığın içine daldık. Barkın, Hazar’ın kullandığı o eski model siyah minibüsün tekerlek izlerini çamurun üzerinde takip ediyordu. Her adımda zihnimin içinde aynı döngü tekrarlanıyordu: Efsun'un kanlı elleri, Eren'in solgun yüzü ve benim o aptal, o kibirli hatalarım.
"Varis, dur bir dakika," dedi Barkın, bir anlığına durup beni omzumdan tutarak. "Bana bak. O çocuğun ölümü senin suçun değil. Hazar, zaten o tetiği çoktan çekmeye karar vermişti. Biz oraya varmasaydık da, o küçük çocuk o dehlizden canlı çıkamayacaktı. Bu sadece bizim değil, o Hazar denen iblisin günahı."
"Yalan söyleme Barkın," dedim, gözlerimi ona dikerek. Kehribar gözlerindeki o sadakat bile beni daha da çok suçluluk duygusuna itiyordu. "Ben onu provoke ettim. Ben onu köşeye sıkıştırdım. Eğer biraz daha temkinli, biraz daha sessiz gelseydim... belki de o çocuk şu an Efsun’un kucağındaydı. Ben, bu oyunu kazanmak için en değerli taşı, o küçücük ruhu feda ettim."
"Kendini mahvederek mi telafi edeceksin?" diye gürledi Barkın, bu sefer sesi yumuşamıştı. "Efsun’un o bakışları... Eğer Hazar’ı öldürüp gelirsek, o gözlerdeki acıyı hafifletemeyiz belki ama en azından ona o adaleti getirebiliriz. İntikam, bir ablanın vicdan borcunu ödemenin tek yoludur şu an."
Yeniden yürümeye başladık. İçimdeki o derin boşlukta sadece bir tek nokta parlıyordu: Hazar’ın yüzü. Onu bulduğumda, o sinsi gülüşünü suratından silene kadar, o nefesi boğazında düğümleyene kadar durmayacaktım. Hayal kırıklığım o kadar büyüktü ki, kendi varlığım bile bir yük gibi omuzlarımda ağırlaşıyordu. Ama şimdi, o yükü bir silaha dönüştürüp, bu dünyadaki en büyük vebası olan Hazar'ı temizlemek zorundaydım.
Paslı vinçlerin gölgeleri, limanın çamurlu zeminine dondurucu birer devasa parmak gibi uzanıyordu. Adımlarımız yavaştı ama her basışımızda altımızdaki toprağı ezen o mutlak intikam kararlılığı vardı. Barkın ile birlikte, o siyah minibüsün arkasında bıraktığı ıslak lastik izlerini takip ederek limanın en ücra, en karanlık köşesindeki terk edilmiş eski antrepoya kadar gelmiştik. Çatısı yarıya kadar çökmüş, pencereleri kırık dökük olan bu devasa bina, Hazar ve Oğuz’un sığındığı son fare deliğiydi.
İçeriden sızan zayıf, sarı bir ışık, kapının aralığından dışarıya sızıyordu. Silahımın soğuk gövdesini parmaklarımın arasında biraz daha sıktım. Simsiyah gözlerim, o ışığın vurduğu toz bulutlarının arasında Hazar’ın o sinsi, o iğrenç silüetini arıyordu.
"Bekle," dedim Barkın’a, elimi göğsüne koyarak. "Önce ben. Bu hesabı benim ellerim kapatacak."
Kapıyı postalımın ucuyla hafifçe iterek içeri adım attım. Antreponun ortasında, eski ahşap kasaların üzerine kurulmuş loş bir gaz lambasının ışığında Hazar ve Oğuz dikiliyordu. Oğuz, elindeki viski şişesini çılgınlar gibi kafasına dikerken, Hazar sakin bir tavırla silahının şarjörünü çıkartıp mermilerini tek tek kontrol ediyordu. Bizim içeri sızışımızla birlikte Oğuz korkuyla şişeyi yere düşürdü; cam parçaları etrafa saçılırken Hazar başını yavaşça kaldırıp bana baktı.
Yüzünde yine o dondurucu, o insaniyetten uzak sinsi gülüş belirdi.
"Bak sen şu işe..." diye alaycı bir tavırla konuştu Hazar. Sesi o boş binanın yüksek tavanında yankılandı. "Kraliçe ve onun sadık köpeği Barkın. Buraya kadar geleceğinizi biliyordum Varis. Ama biraz geç kalmadınız mı? O küçük yetimin işi çoktan bitti."
"Hazar," dedim. Sesim o kadar yavaş, o kadar dondurucu ve pürüzsüz çıkmıştı ki, antreponun içindeki o esen soğuk rüzgar bile benden daha az acımasızdı. "O tetiğe basarken, bu dünyadaki son nefesini de o kurşunla birlikte harcadığını biliyor muydun?"
Hazar büyük bir kahkaha attı. Silahını masanın üzerine bıraktı, kollarını iki yana açarak bana doğru birkaç adım attı. Gözlerindeki o saf kötülük, o an odadaki loş ışığı bile karartacak cinstendi.
"Bana bak Varis!" diye kükredi Hazar birden, yüzündeki o dalga geçen ifadeyi silerek. "Kendini ne zannediyorsun sen? Adalet dağıtıcısı mı? Masum bir kurtarıcı mı? O çocuğun kanı benim ellerimde evet, ama o dehlizin kapısını bana açan, o mesajı atarak beni delirten senin o kibirli zekandı! Sen de aynı baban gibisin. Kudret Dinçer’in o iğrenç, o bencil ve gaddar genlerini taşıyorsun. Sen kazandığını sanırken etrafındaki herkesi yakıp kül eden uğursuz bir ucubeden ibaretsin. Benimle senin aranda hiçbir fark yok. Ben tetiği çektim, sen ise o sahneyi hazırladın. Sen de benim kadar katilsin!"
Hazar’ın dudaklarından dökülen o son kelime... "Katilsin" kelimesi, zihnimde Efsun’un feryadıyla birleşerek devasa bir patlamaya sebep oldu. İçimdeki o analitik dahi, o her şeyi hesaplayan kraliçe o saniyede tamamen öldü. Yerini, sadece o adamı yok etmek isteyen yırtıcı bir canavara bıraktı.
"Ben babam değilim," dedim, sesimdeki o son insani kırıntıyı da toprağa gömerek. "Ben, onun yarım bıraktığı o infazları tamamlayan celladım."
Silahımı kaldırmaya fırsat bulamadan Hazar üzerime doğru atıldı. Yumruğu sol yanağımda patladığında geriye doğru sendeledim, elimdeki silah karanlık köşelerden birine fırlayıp gitti. Hazar, bir kaplan gibi üzerime çöküp beni yere devirdi. Ellerini boğazıma dolayarak nefesimi kesmeye çalışırken, gözlerindeki o vahşi delilikle yüzüme tükürürcesine bağırdı.
"Öleceksin Dinçer! O holding surları senin mezarın olacak!"
Boğazımdaki baskıyla nefesim kesilirken, simsiyah gözlerimi onun zayıf noktasına, tam şah damarına kilitledim. Sağ elimle yerdeki kırık viski şişesinin keskin cam parçalarından birini kavradım. Acıyı, köprücük kemiğimin sızısını, dünyadaki tüm sesleri unuttum. Tüm gücümle o keskin cam parçasını Hazar’ın omzuna ve boynunun birleştiği yere doğru sapladım.
"AAAHHH!" diye böğürdü Hazar, acıyla geri çekilirken.
Fırsattan istifade ederek altından sıyrıldım. Üzerine çıktım, fırtına hızıyla inen yumruklarım onun o iğrenç yüzünü parçalamaya başladı. Sağ, sol... Her bir darbede Eren’in o solgun yüzü, Efsun’un o ciğerleri yırtan çığlıkları zihnimde peş peşe oynuyordu. Hazar’ın yüzü kanlar içinde kalana, o sinsi gülüşü tamamen yok olana kadar durmadım.
Barkın o sırada Oğuz’u köşeye sıkıştırmış, işini bitirmişti. Hazar yerde, kendi kanının içinde nefes almaya çalışırken yavaşça ayağa kalktım. Köşeye fırlayan silahımı aldım. Namlusunu, Hazar’ın o tam iki kaşının ortasına kilitledim.
"Bu..." dedim, sesim ölümün kendisinden daha soğuk çıkarken. "...Efsun’un küllerinden doğan o intikamın ilk damlası."
ÇAAAT!
Susturucunun o tiz sesi antrepoda son kez yankılandı. Hazar’ın gözlerindeki o vahşi pırıltı, tek bir saniyede sönerek dondurucu bir boşluğa dönüştü. İş bitmişti. Katil ölmüştü. Ama içimdeki o devasa hüzün ve kendime olan o derin nefret, o kurşunla bile hafiflememişti.
Antreponun dondurucu sessizliğinde, Hazar’ın şakağından sızıp beton zemindeki kirli sulara karışan kanı izlerken ellerimin titrediğini fark ettim. Bu titreme korkudan değildi; içimde bir yerlerde amansızca büyüyen, etimi ve ruhumu canlı canlı kemiren o devasa, o kahredici suçluluk duygusundandı. İntikam alınmıştı. Hazar’ın o sinsi, o sadist gülüşü bu dünyadan sonsuza kadar silinmişti ama içimdeki o kör dehlizlerin karanlığı milim azalmamıştı.
Eren geri gelmeyecekti. Efsun’un o zümrüt yeşili gözlerine çöken o dondurucu kış, hiçbir kurşunla ısınmayacaktı.
"Varis..." Barkın’ın boğuk ve derinden gelen sesiyle irkilerek kendime geldim. O dağ gibi cüssesiyle yanımda dikiliyordu; göğsündeki tişört tamamen kana bulanmıştı, yarasının dikişleri bu son kavgada tamamen patlamıştı ama o kehribar rengi gözlerindeki sadakat ve endişe hâlâ ilk günkü gibi sarsılmazdı. "İş bitti. Bu iblis cehennemine döndü. Ama burada duramayız. Zaman akıyor."
"Zaman akmıyor Barkın," dedim, sesim o yıkık dökük binanın tavanında bir hayalet gibi asılı kalırken. Simsiyah gözlerimi Hazar’ın cesedinden çekip Barkın’ın yüzüne diktim. "Zaman, o mahzende, Efsun’un o küçücük kardeşi son nefesini verdiği an bizim için tamamen durdu. Ama haklısın. Gitmeliyiz. Çünkü babam..."
Kudret Dinçer... Zihnimin köşelerinde o dahi satranç tahtasını yeniden kuran o isim, içimdeki alarm zillerini bir kez daha çaldırdı. Babam o operasyon timini arkamdan gönderirken sadece beni korumayı ya da Hazar’ı bitirmeyi hedeflememişti. Onun asıl derdi, geçmişte üzerine beton döktüğünü sandığı o kirli maziye dair geriye kalan tek şahidi, yani Efsun’u tamamen ortadan kaldırmaktı. Efsun o sığınakta savunmasızdı, şoktaydı ve babamın insafsız pençesi her an onun o yaralı omuzlarına inebilirdi.
"Hazal ve Efsun..." diye mırıldandım, içimi saniyeler içinde büyük bir panik dalgası kaplarken. "Babam holding timlerine emir vermiştir bile. Efsun’u canlı bırakmazlar. Yürü Barkın, hemen!"
Silahımı ceketimin içine saklayıp antrepodan fırladık. Yağmur yeniden başlamıştı; dondurucu, teni kesen kamçı gibi damlalar yüzümüze vururken limanın çamurlu yollarını yararak arabaya ulaştık. Barkın direksiyona geçti, gaza sonuna kadar bastı. Lastiklerin çıkardığı o tiz çığlık, gecenin karanlığında kayboldu.
Sığınağın olduğu konteyner alanına geri döndüğümüzde, holdingin siyah zırhlı araçlarının farları karanlığı birer canavar gözü gibi yırtıyordu. Timler, sığınağın girişini abluka altına almıştı. Aracı gizli bir köşeye çekip silahlarımızı çektik. Barkın’la birlikte gölgelerin arasından sızarak sığınak kapısına ulaştık. Neyse ki Hazal, o dahi zekasını kullanarak içerideki siber kilitleri holding sunucularına karşı son bir kez daha mühürlemişti; timler içeri girmek için kapıyı patlatmaya hazırlanıyordu.
"Çekilin lan oradan!" diye kükredi Barkın, arkalarından aniden belirdiğimizde. Holdingin tim lideri beni gördüğü an silahını indirdi ama gözlerindeki o dondurucu emir apaçık ortadaydı.
"Kraliçe," dedi tim lideri, sesi mekanik bir soğuklukla çıkıyordu. "Kudret Bey’in kesin talimatı var. İçerideki o siber hainin ve yanındaki kızın infaz kaydı açıldı. Çekilmenizi arz ederim."
"Kudret Dinçer’e söyle," dedim, üzerimdeki o taktik kalkanı ve silahı doğrudan tim liderinin alnına doğrultarak. Simsiyah gözlerimden saçılan o saf nefret, adamın bir adım geri atmasına yetti. "Bu tahtada hamleleri artık o değil, ben yapıyorum. Eğer o kapıya tek bir patlayıcı bile yerleştirirseniz, holding binalarınızın altındaki o gizli sunucu odalarını bu gece kendi ellerimle havaya uçururum. Çekilin!"
Benim o ölümcül, o geri dönüşü olmayan otoritem karşısında tim lideri telsizine uzandı, birkaç saniyelik dondurucu bir fısıldaşmanın ardından adamlarına geri çekilme emri verdi. Siyah araçlar homurdanarak lojistik bölgesinden uzaklaşırken, Barkın’la birlikte o demir kapıyı açıp içeri daldık.
Sığınağın o çiğ ışıklı mahzeni, şimdi tam bir ölüm sessizliğine gömülmüştü. Eren’in küçük bedeni, holding timleri tarafından çoktan siyah bir ceset torbasına konulmuş, bir köşede bekletiliyordu. Efsun ise... o paramparça ruhuyla beton zeminin üzerinde, hırkasının kanlı kalıntılarına sarılmış bir halde öylece oturuyordu. Gözleri açıktı ama boşluğa, hiçbir şeyin olmadığı o karanlık bir noktaya dikilmişti. Ağlamıyordu artık. İçindeki tüm gözyaşları, o sekiz yaşındaki kızın çocukluk alevleriyle birlikte tamamen kurumuştu.
Hazal, lacivert gözlerinde derin bir çaresizlikle onun hemen arkasında duruyordu. "Varis..." dedi Hazal, sesi hıçkırıklarla bölünerek. "Hiçbir tepki vermiyor. Konuşmuyor. Nabzı çok düşük, şok dalgası tüm sistemini kilitledi."
Efsun’un önüne gittim. Dizlerimin üzerine çöktüm, o hiç yapmadığım, o Kafes'te bana asla öğretilmeyen şeyi yaptım; ellerimi uzatıp onun o titreyen, o buz kesmiş narin bedenini kollarımın arasına aldım. Onu yerden bir kuş hafifliğiyle kaldırırken, başı halsizce omzuma düştü. O zümrüt yeşili gözler hâlâ boşluğa bakıyordu. Teninden burnuma sönen bir yangının, kurumuş kanın ve o kahredici hüznün kokusu geliyordu.
"Gidiyoruz," dedim Barkın ve Hazal’a. "Burada kalırsak babam burayı tamamen yok edecek."
Efsun’u kucağımda taşıyarak sığınaktan çıkardım. Arabanın arka koltuğuna onu yerleştirdiğimde, Hazal hemen yanına geçip onun o donmuş ellerini kendi ellerinin arasına aldı. Barkın arabayı çalıştırdı. Nereye gideceğimizi hiç kimse sormadı, çünkü hepimiz o tek güvenli limanın neresi olduğunu çok iyi biliyorduk.
Şehrin güney kısmındaki o tanıdık sokağa, Hazal’ın o her şeyi başlattığımız, öncesinde de sığındığımız ve kaldığımız o eski evine doğru yola çıktık. Güvenli bölge bizim için artık o duvarların arkasıydı.
Arabadan indik. Efsun’u tekrar kucağıma alıp o bildiğimiz eski evin merdivenlerinden yukarı çıkardım. Onu odadaki o eski yatağa yavaşça yatırdım. Üzerini kalın bir battaniyeyle örttüm. Hazal, odanın köşesindeki o tanıdık loş lambayı yakıp ortamı hafifçe aydınlatırken, Barkın kapı eşiğine çökerek başını ellerinin arasına aldı.
Yatağın kenarına oturdum. Simsiyah gözlerimi Efsun’un o solgun, o kan lekeleriyle dolu yüzüne diktim. O zümrüt yeşili gözler yavaşça bana doğru döndü; ama o bakışlarda ne Varis’e ne de bu dünyaya dair tek bir hayat pırıltısı kalmıştı. Sadece sonsuz, sonu gelmeyen bir gece vardı artık o gözlerde.
