13. bölüm · Mahalle gençleri

14.bölüm

Fatıma Özmen

Sema’nın mesajının atölyede yarattığı rüzgar, sadece o anlık bir sevinç dalgası değildi; aylardır biriken, kamptan bu yana her birinin içinde sessizce büyüyen o ortak direniş ruhunun somut bir kanıtıydı. Erdem, ekranın ışığında parıldayan kelimelere bakarken içindeki o ağır, kaygılı yükün hafiflediğini hissetti. Sema oradaydı. Duvarların arkasında, her türlü baskıya rağmen kendi içindeki özgürlüğü koruyordu.
"Gördünüz mü?" dedi Murat, yerdeki boş ahşap kasalardan birine heyecanla vurarak. "Kız teslim olmuyor! Aslan Kozcuoğlu istediği kadar koruma diksin kapıya, o kalenin surlarında şimdiden çatlaklar oluşmaya başladı bile."
"Ama unutmayın," diye araya girdi Berk, elindeki tableti masaya bırakıp gözlüklerini düzelterek. Analitik zihni, kazanılan bu zaferin getireceği misillemeyi şimdiden hesaplamaya başlamıştı. "Aslan Bey, bu sergiden ve kazandığımız başarıdan hukuk müşaviri aracılığıyla saniyesi saniyesine haberdar oldu. Bu onun için sadece bir iş kaybı ya da kızının inatlaşması değil. Bu, temsil ettiği tüm o mutlak güç illüzyonuna indirilmiş bir darbe. İlk raundu kazandık, evet, ama Aslan Bey gibi adamlar yenilgiyi hazmedemez. Fırtınanın ikinci dalgası daha stratejik, daha bürokratik olacaktır."
Ece, Berra’nın omzuna yaslanmış, kazandıkları paranın bir kısmını ayırırken Berk’e hak verdi. "Doğru. Sema okulda adeta izole edilmiş durumda. Yarın pazartesi, kampüsün kapısında yine o korumaları göreceğimden eminim. Onu tamamen dış dünyadan koparmadan önce daha somut bir şeyler yapmalıyız."
Eflin, tezgahın üzerinde duran demlikten herkese taze birer çay doldurdu. "Onlar bürokrasiyle, parayla ve adamlarıyla geliyorlarsa; biz de hayatın tam kalbinden, sokağın içinden geleceğiz. Bu hafta sonu meydanda kazandığımız bu ivmeyi kaybetmemeliyiz. O otuzdan fazla özel sipariş, bizim sadece borçlarımızı ödememizi sağlamayacak; aynı zamanda bu atölyeyi dokunulmaz kılacak."
Erdem, önlüğünü çıkarıp masanın kenarına bıraktı. Gözlerini arkadaşlarının üzerinde gezdirdi. Her biri yorgunluktan bitap düşmüştü ama gözlerindeki o parıltı, göl kenarında yaktıkları o ilk kamp ateşinin sıcaklığını taşıyordu. "Bu gece dinleniyoruz," dedi Erdem, kesin bir dille. "Yarından itibaren atölyede gece gündüz mesaisi başlıyor. Siparişleri zamanında ve en kusursuz şekilde teslim edeceğiz. Aslan Bey’in bize vurabileceği tek bir açık kapı bile bırakmayacağız."
...
Ertesi sabah şehir, üzerine çöken gri bir sis tabakasıyla uyandı. Kozcuoğlu Malikanesi’nin devasa yemek salonunda ise sessizlik, bu sisten çok daha ağırdı. Uzun, mermer masanın bir ucunda Aslan Bey, elindeki ekonomi gazetesini inceliyor; diğer ucunda ise Sema, önündeki kahve bardağına dokunmadan uzaklara bakıyordu.
Kapı çalındı ve içeriye, cumartesi günkü sergiyi uzaktan izleyen hukuk müşaviri girdi. Aslan Bey, gazetesini yavaşça katlayıp masaya bıraktı. "Anlat," dedi, sesi buz gibiydi.
Avukat, hafifçe yutkunarak söze başladı. "Aslan Bey, cumartesi günkü organizasyon... Beklediğimizden çok daha organizeydi. Mahalle halkı ve sosyal medya üzerinden gelen kitle sayesinde neredeyse tüm ürünleri sattılar. Elde ettikleri gelir, o iptal ettirdiğimiz restorasyon projesinin ilk aşama ödemesini rahatlıkla ikame edecek düzeyde. Ayrıca ciddi miktarda yeni sipariş topladıklarını öğrendik."
Aslan Bey’in yüzündeki tek bir kas bile oynamadı ama masanın üzerindeki gümüş çatalı tutan parmaklarının sıkılaştığı gözden kaçmadı. Bakışlarını masanın diğer ucundaki kızına çevirdi. Sema, babasının gözlerinin içine meydan okuyan, mağrur bir tebessümle bakıyordu.
"Demek öyle..." dedi Aslan Bey, ses tonunu bozmadan. "Küçük bir mahalle dayanışması. Romantik bir başkaldırı. Güzel." Avukatına döndü: "Belediyenin o meydandaki ticari faaliyetlerle ilgili yönetmeliğini inceleyin. İzinsiz açık hava satışı, işgaliye harçları, vergilendirme... O atölyenin mali kayıtlarını, geçmişe dönük tüm faturalarını mercek altına alın. Bu ülkede hiç kimse sisteme meydan okuyarak ticaret yapamaz."
Sema dayanamayarak ayağa kalktı. Sandalyenin mermer zeminde çıkardığı tiz ses salonda yankılandı. "Hala anlamıyorsun değil mi baba? Sen üzerlerine gittikçe, onları daha da büyütüyorsun. Onlar senin gibi sahte şirket evlilikleriyle ya da borsa spekülasyonlarıyla var olmadılar. Birbirlerine olan inançlarıyla varlar. Ne yapacaksın? Atölyeyi mi mühürleteceksin? Erdem’i hapse mi attıracaksın? Bunu yapsan bile beni o masadaki holding hisselerine aşık edemezsin."
Aslan Bey de ayağa kalktı. Boy farkına rağmen aralarındaki o görünmez uçurum hiç bu kadar derin olmamıştı. "Ben hukukun ve kuralların sınırları içinde hareket ediyorum Sema. O çocuk, bu şehre ve bu sistemin kurallarına ayak uydurmak zorunda. Eğer o kuralların altında ezilirse, bu onun yetersizliğidir, benim zalimliğim değil. Şimdi odana çık ve üniversite sınavlarının son aşaması için hazırlıklarına odaklan. Bu evden çıkışın, sadece benim onayladığım bir geleceğe adım attığında mümkün olacak."
Sema hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve merdivenlere yöneldi. Ama içindeki o esaret hissi, yerini bambaşka bir planın getirdiği soğukkanlılığa bırakmıştı. Babasının bu hamlesi, onun da kendi hamlesini yapma zamanının geldiğini gösteriyordu.
...
Hafta ortasına gelindiğinde atölyede tam anlamıyla bir üretim seferberliği vardı. Murat, iri gövdesiyle devasa meşe kütüklerini taşırken, Talha bir yandan zımpara yapıyor, bir yandan da her zamanki gibi ortamı neşelendirecek fıkralar anlatıyordu. Berk, bilgisayar başından siparişlerin lojistik ağını yönetiyor; Berra, Ece ve Eflin ise ahşapların üzerine doğadan ilham alan motifler çiziyordu.
Ancak öğleden sonra, Berk’in endişelendiği o bürokratik fırtına kapıyı çaldı. İçeri giren iki maliye müfettişi ve bir belediye görevlisi, atölyenin resmi evraklarını, ruhsatını ve geçmiş döneme ait vergi levhalarını talep etti. Mahalle meydanındaki sergi için "izinsiz ticari faaliyet" gerekçesiyle yüksek meblağlı bir usulsüzlük cezası kestiler.
Murat, müfettişlerin üzerine yürümek üzereyken Erdem yine devreye girdi. "Murat, dur!" dedi sertçe. Görevlilere dönerek, "Buyurun, cezayı yazın. Biz bu ülkenin kanunlarına saygılıyız. Vergimiz neyse öderiz, cezamız neyse karşılarız. Ama bu atölyenin kapısına kilit vurmaya gücünüz yetmez," dedi.
Müfettişler cezayı kesip giderken, atölyedeki hava bir anlık ağırlaştı. Berk, rakamları incelerken, "Bu ceza, cumartesi günkü kazancımızın neredeyse üçte birini götürüyor," dedi canı sıkkın bir halde. "Aslan Bey bizi doğrudan kapatamıyor çünkü yasal her şeyimiz tam. Ama bizi böyle küçük kesiklerle kan kaybından öldürmeye çalışıyor."
"Ölmeyiz," dedi Erdem, tezgahın üzerindeki keskiyi eline alarak. "Biz o kampta nehirde akıntıya karşı kürek çekerken kollarımız kopacak gibi olmuştu ama o kıyıya ulaştık. Bu cezayı da ödeyeceğiz, o siparişleri de yetiştireceğiz."
Tam o sırada atölyenin kapısı yavaşça aralandı. İçeri giren kişi ne bir müfettişti ne de bir müşteri. Üzerindeki basit hırkası, darmadağın olmuş saçları ve arkasında bıraktığı fırtınayla gelen Sema’ydı.
Herkes şaşkınlıkla donakaldı. Erdem, elindeki keskiyi masaya bırakıp hızla ona doğru koştu. "Sema? Sen... Nasıl çıktın o evden?"
Sema, nefes nefşeyeydi. Gözlerinde korku değil, muazzam bir özgürlük çılgınlığı vardı. Erdem’in kollarına sığındı, kokusunu içine çekti. "Balkondan," dedi gülerek, gözlerinden bir damla yaş süzülürken. "Arka bahçedeki eski müştemilatın çatısına atladım. Korumalar ön kapıda beklerken ben tellerin altından geçtim. Telefonumu, her şeyimi orada bıraktım. Hiçbir şeyim yok artık Erdem. Sadece üzerimdeki bu kıyafetler ve sana olan inancım var."
Atölyedeki ekip bir anda neşeyle ayağa kalktı. Murat, "İşte bu be! Saraydan kız kaçırdık resmen!" diye bağırdı. Talha hemen ona sarılırken, Ece ve Berra, Sema’nın etrafını sarıp üzerindeki tozları temizlemeye başladılar.
Ancak Erdem, durumun ciddiyetinin farkındaydı. Sema’nın yüzünü ellerinin arasına aldı. "Bu harika bir şey Sema, senin burada olman dünyalara bedel. Ama baban... Baban bunu asla yanımıza bırakmaz. Şimdi tüm gücüyle, polisiyle, korumalarıyla buraya çökecek."
"Çöksün," dedi Sema, gözlerindeki o sarsılmaz kararlılıkla. "Ben reşitim Erdem. Kendi özgür irademle buradayım. Benim rızam olmadan beni o eve geri götüremez. Ben o altın kafeste ölmektense, bu atölyenin talaş tozları içinde seninle aç kalmaya razıyım."
Sema’nın bu sözleri, atölyenin duvarlarında bir yemin gibi yankılandı. Sekiz genç, birbirlerinin ellerini tutarak masanın etrafında toplandı. Fırtına artık kapının hemen ardındaydı, lüks araçların siren sesleri mahallenin girişinden duyulmaya başlamıştı bile. Ama o küçük ahşap atölyesinin içindeki kale, hiçbir paranın satın alamayacağı, hiçbir gücün yıkamayacağı kadar sağlam temeller üzerine kurulmuştu. Savaş şimdi gerçekten başlıyordu ve onlar, omuz omuza, fırtınanın tam gözüne bakmaya hazırdılar.