12. bölüm · Mahalle gençleri

13.bölüm

Fatıma Özmen

Fırtınanın ilk dalgası, Berk’in öngördüğü gibi tam kırk sekiz saat sonra, atölyenin en büyük can damarına isabet etti.
Pazartesi sabahı erkenden gelen bir telefon, atölyenin içindeki neşeli çekiç seslerini bıçak gibi kesti. Erdem’in aylardır üzerinde çalıştığı, tüm finansal planlamasını ona göre yaptığı tarihi köşkün restorasyon projesini yürüten mimarlık ofisi, sözleşmeyi tek taraflı olarak feshettiğini bildirdi. Gerekçe olarak öne sürdükleri "tasarım vizyonundaki uyuşmazlık" gibi diplomatik kılıflar, masanın üzerindeki resmi tebligatta eğreti duruyordu. Herkes biliyordu ki bu, Kozcuoğlu Holding’in görünmez parmaklarının mimarlık ofisinin boğazını sıkmasından başka bir şey değildi.
Murat, elindeki İngiliz anahtarını tezgahın üzerine fırlattığında çıkan ses atölyenin duvarlarında yankılandı. "Vizyonmuş! Uyuşmazlıkmış! Ulan adamlar resmen ekmeğimizle oynuyor, siz hala sakin kalalım diyorsunuz!"
Erdem, iptal yazısını yavaşça katlayıp cebine koydu. Yüzünde ne bir öfke ne de bir panik belirtisi vardı; sadece gözlerindeki kararlılık biraz daha keskinleşmişti. "Sakin olacağız Murat," dedi, sesi fırtına öncesi sessizlik kadar derindi. "Çünkü öfkelenirsek, Aslan Bey’in bizi çekmek istediği o çamurlu sahaya inmiş oluruz. O, bizi açlıkla, çaresizlikle diz çöktürebileceğini sanıyor. Ama unuttuğu bir şey var: Zanaat, bir holdingin onayına bağlı değildir."
Berk, dizüstü bilgisayarının ekranından başını kaldırıp ekibe baktı. "Finansal olarak önümüzde zor bir üç ay var. Bu projenin peşinatıyla kereste ve malzeme borçlarının bir kısmını kapatacaktık. Aslan Bey bizi doğrudan vurmadı, tedarikçilerimizi ve nakit akışımızı kilitledi. Eğer yeni bir kaynak bulamazsak, atölyenin kirası ve temel giderleri bizi zorlar."
Tam o sırada atölyenin kapısı açıldı. İçeri giren Berra ve Ece’nin yüzündeki endişe, durumun sadece atölyeyle sınırlı kalmadığının kanıtı gibiydi. Ece, elindeki tableti masaya bırakırken, "Sadece burası değil," dedi. "Sema’nın okuluna gittim bugün. Ders çıkışında konuşacaktık ama kapıda iki tane koruma bekliyordu. Sema’yı doğrudan arabaya bindirdiler. Telefonu hala kapalı, sosyal medya hesapları dondurulmuş. Kız resmen kendi evinde ev hapsinde."
Erdem’in göğsü, bu sözler üzerine ağır bir nefesle daraldı. Kendi yaşadığı maddi zorluklar umrunda bile değildi; ama Sema’nın o altın kafeste, sırf kendisini sevdiği için psikolojik bir baskı altında tutulması içini yakıyordu. Masanın kenarındaki zımpara makinesine tutundu, parmak boğumları beyazlaşana kadar sıktı. "Sema o duvarların arkasında teslim olmayacak," dedi kendi kendine söz verir gibi. "Ben de burada diz çökmeyeceğim. Biz birbirimize söz verdik."
Talha, Eflin’in hazırladığı sıcak çayları herkese dağıtırken ortamdaki o kasvetli havayı dağıtmak istercesine dikleşti. "Yahu arkadaşlar, biz o kampta, vahşi doğanın ortasında, sağanak yağmurun altında çadırımız çöktüğünde ne yapmıştık? Oturup ağladık mı? Hayır! Birbirimize sarıldık, ateşi harladık ve sabahı ettik. Şimdi de aynısını yapacağız. Aslan Bey’in holdingi varsa, bizim de bu mahallede bir adımız, bu ellerde bir hünerimiz var. Erdem, sen demiştin ya; gerekirse sokaktaki insana tabure yapar satarız diye. Başlayalım o zaman!"
Talha’nın bu hesapsız, katıksız inancı gruptaki herkesin gözünde bir kıvılcım çaktı. Eflin, "Talha haklı," dedi gözleri parlayarak. "Büyük projeler onların olsun. Biz bu şehrin insanına hitap edeceğiz. Hafta sonu mahalle meydanında, o eski göl kenarı ruhunu taşıyan küçük bir el emeği sergisi açalım. Berk internet sitesini ve sosyal medya duyurularını halleder, biz de Berra ve Ece ile tasarımların boyama ve cila işlerine yardım ederiz. Murat ve Talha da senin kas gücün olur şef."
Erdem, etrafını saran bu sarsılmaz dosta baktı. İçindeki fırtına, yerini büyük bir dinginliğe bıraktı. "O zaman," dedi önlüğünün iplerini sıkarak, "Aslan Bey’e zanaatın parayla satın alınamayacağını gösterme vakti geldi. Tezgah başına!"
...
Ertesi günlerde atölye, adını henüz koymadıkları bir direnişin merkezine dönüştü. Sabahın ilk ışıklarından gece yarılarına kadar talaş tozları havada uçuşuyor, hızar sesleri mahallenin sokaklarına yayılıyordu. Erdem, elindeki ceviz ve meşe ağaçlarını adeta ruhuyla işliyor; sehpalara, kitaplıklara, küçük ahşap figürlere kamp ateşinin, göl kenarının, özgürlüğün kokusunu üflüyordu.
Bu sırada şehrin diğer ucundaki Kozcuoğlu Malikanesi’nde ise zaman çok daha yavaş ve kasvetli akıyordu. Sema, odasının balkonundan boğazın karanlık sularına bakarken, kapısının önünde bekleyen korumaların varlığını her an hissediyordu. Babası onunla doğrudan tartışmıyor, sadece akşam yemeklerinde masanın diğer ucundan sessiz, manipülatif bir zafer edasıyla bakıyordu. Aslan Bey, Erdem’in projesinin iptal edildiğini, finansal olarak köşeye sıkıştığını çok iyi biliyordu ve kızının er ya da geç bu "gerçeklikle" yüzleşip teslim olacağını düşünüyordu.
O akşam Aslan Bey, çalışma odasında kahvesini yudumlarken Sema içeri girdi. Adımları kararlı, bakışları dikti. Masanın önüne gelip durdu.
"Erdem’in işini elinden almışsın," dedi Sema, sesinde hiçbir ağlama ya da yalvarma belirtisi yoktu; aksine şaşırtıcı bir olgunluk vardı.
Aslan Bey kahvesinden bir yudum aldı, gözlüklerinin üzerinden kızına baktı. "Ben hiçbir şey yapmadım Sema. Sadece o projenin arkasındaki fon sağlayıcılardan biri olarak, risk analizi yaptırdım. Geleceği parlak olmayan, kurumsallıktan uzak küçük bir atölyeyle çalışmanın şirketimiz için doğru olmadığını düşündüm. Bu tamamen ticari bir karar."
Sema hafifçe gülümsedi ama bu gülüş babasının içini ürpertti. "Kendini buna inandırabilirsin baba. Ama beni inandıramazsın. Sen sanıyorsun ki Erdem’i parasız bırakırsan, o bana layık olmadığını düşünüp çekip gidecek. Ya da ben onun bu durumuna acıyıp senden af dileyeceğim. Sen insanları sadece holding hisselerinle satın alabileceğini sanıyorsun."
Aslan Bey masaya vurarak ayağa kalktı. "Sema! Ben senin geleceğini koruyorum! O çocuk yarın bir gün bu atölyenin kirasını ödeyemediğinde, senin önüne nasıl bir hayat sunacak? Bu lüksü, bu güvenliği o köhne mahallede mi bulacaksın?"
"O köhne mahallede senin bu devasa evinde olmayan bir şey var baba," dedi Sema, kapıya doğru dönerken. "Orada sadakat var, gerçek dostluk var. Ve en önemlisi, orada benim ruhum var. Erdem’i ne kadar sıkıştırırsan sıkıştır, onun içindeki zanaatkarı yok edemezsin. Ve beni de o evden, o atölyeden koparamazsın. Zaman gerçekten kimin haklı olduğunu gösterecek, ama o gün geldiğinde senin yanında sadece paraların kalmış olacak."
Sema odadan çıkıp kapıyı kapattığında, Aslan Bey ilk defa içten içe bir şeylerin kontrolünden çıktığını hissetti. Kızının gözlerindeki o ışık, kendi gençliğindeki, holdingi kurarken sahip olduğu o amansız inanca benziyordu. Ve bu durum, onu her şeyden daha çok korkutuyordu.
...
Cumartesi günü geldiğinde, mahallenin küçük meydanı tarihi çınar ağacının altında bambaşka bir havaya bürünmüştü. Berk’in sosyal medyada başlattığı, "Sokağın ve Doğanın Esintisi: Elden Kalbe Ahşap Sergisi" kampanyası, tahmin edilenden çok daha büyük bir yankı uyandırmıştı. Şehrin karmaşasından, sahteliğinden sıkılmış yüzlerce insan, sabahın erken saatlerinden itibaren meydanı doldurmaya başlamıştı.
Masanın üzerinde Erdem’in ince ince işlediği ceviz sehpalar, Berra ve Ece’nin doğanın renkleriyle bezediği ahşap tepsiler, Talha’nın neşeli anlatımıyla müşterilere sunulan küçük el yapımı oyuncaklar duruyordu. Murat ise bir nevi güvenlik ve lojistik şefi gibi kasaların başında duruyor, gelen insanlara çay ikram ediyordu. Mahalle esnafı da çocuklara sahip çıkmış, fırıncı sıcak simitler göndermiş, kahveci masaları taşımaya yardım etmişti.
Öğlene doğru meydandaki kalabalık iyice arttı. İnsanlar sadece alışveriş yapmıyor, bu sekiz gencin etrafına yaydığı o samimi güler yüze, o kamp ruhuna hayran kalıyorlardı. Satılan her bir parça, Kozcuoğlu Holding’in duvarlarına çarpan küçük birer dalga gibiydi. Erdem, bir müşteriye ahşabın damarlarını anlatırken, kalabalığın arkasında duran siyah, lüks bir aracı fark etti. Aracın camı hafifti aşağıya inmişti. İçerideki adam, Aslan Bey’in hukuk müşavirinden başkası değildi. Durumu izliyor, notlar alıyordu.
Erdem, avukatın gözlerinin içine bakarak hafifçe başını selamlar gibi eğdi. Bu, "Biz buradayız ve yıkılmadık" demenin en sessiz yoluydu. Avukat, camı kapatıp aracın hızla uzaklaşmasını sağladı.
Akşamüstü güneş batarken, meydandaki masaların üzerindeki neredeyse tüm ürünler tükenmişti. Ekip, yorgunluktan bitap düşmüş ama yüzlerindeki tebessümle çınar ağacının altındaki sandalyelere çökmüştü. Berk, elindeki tabletten hesaplamaları yaparken birden gözleri büyüdü.
"Beyler, bayanlar..." dedi Berk, sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Bugünkü kazancımız... O iptal edilen restorasyon projesinin ilk taksidinden bile daha fazla. Üstelik hiçbir aracı yok, doğrudan halka ulaştık. Ve en önemlisi, önümüzdeki iki ay için otuzdan fazla özel sipariş aldık!"
Murat, Talha’nın omzuna bir yumruk attı. "Ulan Talha, senin o tabure fikrin bizi kurtardı be!"
Talha acıyla omzunu tutarak güldü. "Ben demedim mi size, biz esneriz ama kırılmayız!"
Erdem, cebinden telefonunu çıkardı. Günlerdir sessiz olan telefona tam o an bir bildirim düştü. Mesaj Sema’dandı. Kısa ama tüm o fırtınayı dindirecek kadar güçlü bir mesaj:
"Sergiyi duydum. Gökyüzüne baktığında gördüğün o en parlak yıldız benim. O kaleden çıkacağım gün çok yakın Erdem. Atölyenin kokusunu özledim. Direnciniz direncimdir."
Erdem, mesajı arkadaşlarına okuduğunda atölyedeki sekiz gencin gözlerindeki o ortak inanç bir kez daha perçinlendi.
Şehrin üzerine çöken gece ne kadar karanlık, Aslan Bey’in fırtınası ne kadar şiddetli olursa olsun; o küçük mahalledeki eski döküm sobanın sıcaklığı ve sekiz dostun sarsılmaz bağı, her türlü kaleyi yıkacak, her türlü fırtınayı dindirecek kadar köklüydü. Şehirdeki sınav henüz bitmemişti, ama kamp ekibi ilk raundu kendi kurallarıyla kazanmıştı.