4. bölüm / 6
Kod Adı:GÖKBÖRÜ3. BÖLÜM ZAMANDA KESİŞEN YOLLAR
Bölümler 6Şu an: 3. BÖLÜM ZAMANDA KESİŞEN YOLLAR
BEN GELDİM BİTANELERİMMMMMMMM. ÖZLEDİNİZ Mİ BENİ BAKIYIM? BİR HAFTADIR YOKTUM ORTALIKTA. ÖZLEMİŞSİNİZDİR BENCE KDKFDKFKDFKDKFDKFFD. KUSURA BAKMAYIN CANLARIM. UFAK BİR YOĞUNLUKTAN DOLAYI BÖLÜMÜ ŞUAN YÜKLÜYORUM. ÖZÜR CANLAR. BİR DAHAKİ HAFTAYA ALARM KURUCAM ARTIK. KDFKDFKDKFDKFKDKDKF. NEYSE BEN SİZİ BÖLÜMLE BAŞ BAŞA BIRAKIYORUM. İYİ OKUMALAR BİTANELERİMMMMMMM.💖💛
"Daha doymamışız yaşamasına.
Günlerimiz dün bir, bugün iki.
Sakın bir şey bırakma yarına.
Yarın yok ki."
Özdemir Asaf
ZAMANDA KESİŞEN YOLLAR
3. BÖLÜM
23 yıl sonra
2023 Nisan - Hakkari
Zaman, çoğu zaman lineer ve kaçınılmaz bir çizgi olarak algılanır; doğar, yaşar, ölürüz ve bu süreç bir çizgide akar. Ama gerçeklik, bu basit anlayışın çok ötesindedir. Zaman, sadece bir akış değil; bir ağ, bir dokudur. Ve bu dokunun içinde yollar vardır—her biri farklı başlangıçlara ve sonuçlara açılan, bazen sessiz, bazen gürültülü, bazen görünmez. "Zamanda Kesişen Yollar" işte bu dokunun kesişme noktalarına işaret eder.
Hayatın her anı, her tercihi ve her duygu, bir yolun dallanmasıdır. Bu dallar kimi zaman birbirinden uzaklaşır, kimi zaman ise beklenmedik anlarda ve yerlerde yeniden kesişir. O kesişmeler, sıradan bir karşılaşmadan çok daha fazlasıdır; onlar, geçmiş ve gelecek arasında asılı kalan anların, ruhların ve anlamların buluştuğu kutsal duraklardır.
Zaman içinde kesişen yollar, insan deneyiminin kırılma noktalarıdır. Bu noktalar, yalnızca zamansal bir buluşma değil, aynı zamanda varoluşun kendi içindeki paradokslarıyla yüzleşmektir. Bir yol biten bir hikâye olabilirken, diğer yol yeni bir başlangıcın habercisi olur. Bu nedenle "Zamanda Kesişen Yollar" ifadesi, geçmişin yankılarını ve geleceğin belirsizliğini aynı anda kucaklar.
İnsan ruhu için bu kesişmeler, kendi hikâyesini yeniden yazma, eski yüklerden arınma ve yeni umutlara yelken açma fırsatıdır. Çünkü zamanın içinde yol alan bizler, aslında kendimizle, başkalarıyla ve evrenle sürekli bir diyalog hâlindeyiz. Kesişen yollar bu diyalogun görünür hâlidir.
Sonuçta, hayat dediğimiz şey, zamanın akışında rastlantısal gibi görünen ama derinlerde kaderin ördüğü ince bir ağdır. "Zamanda Kesişen Yollar", bu ağdaki anlam arayışının, yeniden bağ kurmanın ve insan olmanın özünü yakalayan bir metafordur.
Arkadan, masasının üzerine koyduğum telefonumdan son ses Gülşen çalarken ben de şarkıya eşlik ederek bulaşık yıkıyordum. "Blöf yok valla, bana sen lazımsın illa!" diye bağırıp bulaşık yıkayan ruh hastası gibi biri olduğuma adım gibi emindim. Tek kişi kaldığım için çok bulaşığım yoktu. Bulaşıkları yıkayıp tezgâhın üzerine serdiğim havlunun üzerine yerleştirdim. Toplamda 1 tava, 1 tencere, 3 tabak, 4 bardak, 1 küllük, 5 adet çatal ve kaşık yıkamıştım. Çocuğunu okula yazdırmış anne gururuyla yıkadığım bulaşıklara baktım.
Aferin be Bike'm. Seni alan yaşadı.
Kendime ödül olarak kahve yapmaya karar verdim. Ee, o kadar bulaşık yıkadık. Kahve makinesinin haznesine kahvemi koyup az şeker atıp makinemi çalıştırdım. Arkamı dönüp iki kişilik ahşap masamdan telefonumu aldım. Mutfağım ve salonum birleşik olduğu için az yürüyüp kendimi siyah koltuğa bıraktım. Ayaklarımı orta sehpaya uzatıp başımı da arkaya attım.
Yakın zamanda göreve çıktığım için şu an izinliydim. Bu izinden sonra tekrar göreve çıkacağımız için kafamı dinlendiriyordum. Maşallah, görevdeyken pek dinlenmeme müsaade edilmiyordu. Evim 2+1'di ve bana yetiyordu. Zaten tek kişiydim. Çaprazımda odam vardı. Odamın yanında dış kapı... Dış kapının yanında ise tuvalet ve banyo vardı. Her şey tek kişilikti, kim gelecekti ki?
Ayy, gene başladın yalnızlık felsefesi yapmaya Bike'm. Bul şöyle 6 baklavalı birini, gözümüz doysun.
Tam uykuya dalarken kahve makinesinden kahve olduğuna işaret ötmeye başladı. Sehpadan ayağımı çekip mutfak tezgâhına doğru yürüdüm. Tezgâhın üstünde duran kahve makinesinden kahvemi kupama boşaltıp içine su döküp lavabonun ortasına koydum. "Yıkarım bir ara" kafasıyla... Ben böyleydim, üşengeç bir insandım. Tezgâhın solundaki başındaki buzdolabımı açtım. İçinden beyaz çikolata alıp kapatarak tekrar koltuğa yöneldim. Salonumda gri konsol üzerinde televizyon vardı. Siyah geniş bir koltuğum vardı, ortada ise ahşap sehpa bulunuyordu. Siyah ve gri desenleri olan bir halım vardı bir de.
Orta sehpanın üzerindeki televizyon kumandasını alıp televizyonu açtım. Kanallarda teker teker gezindim ama ilgimi çeken bir dizi yoktu. Zaten Hakkari nisan ayında olduğumuz için sabah ve gece çok soğuk olsa da öğlenleri ilkbahar havası vardı. En son Kuzey Yıldızı: İlk Aşk vardı. En iyisi bunu izlemekti. Başka ilgimi çeken bir dizi yoktu. Karadeniz'e has bir dizi olduğu için memleketimi hatırlatıyordu. Bu dizi Ordu'da çekilmişti ama benim asıl memleketim Trabzon ve Rize'ydi. 11 yıldır o şehirlerden kaçıyordum. Birkaç saat ötemde olan şehirlerden kaçıyordum.
Oturduğum zaman koltuğa fırlattım. Telefonda Norhars Ellim çalmaya başladı. Yayıldığım koltuktan istifimi bozmadan uzanıp aldım. Arayan anneannemdi. Açacaktım... Nasıl olduğumu sorup Rize'ye gelmeme bağlayacağına adım gibi emindim.
Anneannemi daha çok bekletmeden telefonu açar açmaz "Kuzum!" diyen bir ses karşıladı. Dudaklarımda tebessüm oluştu.
"Anneannem..." dedim içten ve özlemiş bir şekilde.
"Ne yapıyon kuzum?" diye sordu. Ne yapacaktım, iş olmayınca koala gibi yatıyordum.
"Kahve içip dizi izliyordum, Nazife Sultan!" diye şakıdım resmen.
Kulağım telefondayken gözlerim dizideydi.
"Afiyet bal şeker olsun kuzumun kuzusu." deyince dudaklarımdan bir kahkaha koptu.
"Kız ne kuzusu? Bilmiyon mu sen beni, kuzu kadar küçük değilim artık." dediğimde arkada biri olduğunu fark ettim ama tam çıkaramadım.
"Olsun, sen yine benim kuzumsun." deyince dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Annemden sonra bizle anneannem ilgilenmişti. Hakkını ödeyemezdim.
Anneannemin kıvrandığını görmesem de hissettim. Bir şey diyecekti ama biraz benden tırsıyordu.
"Ne söyleyeceksen söyle, Nazife Sultan." deyince arkadan tanıyamadığım ses konuştu:
"İzgi, sana bir şey diyeceğiz ama sakin olacaksın." diyen Şenay teyzemdi. Şenay teyzem evin 5. çocuğuydu.
Derin bir nefes verip:
"Hadi söyleyin. Ben de diyordum bugün hiç sinirlenmedim. Söyleyin de sinirleneyim." diyerek kahvemden bir yudum aldım.
Anneannem "Ula aynı mı ananun kizu olduğunu bu kadar bellu edersun." diye söylenmesini sabırla dinledim.
Anneannemin söylenmesini dinlerken orta sehpadan sigara paketimi ve kibritimi aldım. Sigara paketinden bir dal sigara çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. Kibrit kutusundan bir kibrit alıp yaktım. Küllüğümü de kucağıma koyup telefonu yana koydum, hoparlörünü açtım.
Anneannem hâlâ tam annemin kızı olduğuma söyleniyordu. Gerçekten de tam annemin kızıydım aslında.
Sigaramdan derin bir nefes alıp:
"Nazife Sultan, isyanınız bittiyse orada kimler var, söyle bakayım bana." dedim.
Anneanneme sorduğum soruyu Şenay teyzem cevapladı:
"Gülay teyzen, Saliha yengen ve Feray teyzen var." deyince oflayarak ıslık çaldım.
"Meclisi toplamışken 'Arayalım da İzgi'yi sinir edelim mi?' dediniz?" diye sordum.
Bu sefer arkadan en yakın kuzenlerim, Gülay teyzenin ikinci kızı Beste ve Şenay teyzenin ilk çocuğu Hazal'dan ses geldi:
"Biz de varız!" deyince ağzımdan bir küfür yuvarladım.
"O zaman Allah bana sabır ihsan eylesin." diyerek baş konuşmamı da yaptım. Hazal'dan "Bence de." dedikten sonra bir inilti sesi yükseldi. Büyük bir ihtimalle annesi Şenay teyzem tarafından cimciklenmişti.
"Hadi ula söyleyin ne söyleyeceksanız!" diyerek sinirlendim. Ben sinirlenince ya Karadeniz şivesine geçerdim ya da direkt Lazcaya.
Bu sefer ses Gülay teyzemden geldi:
"Ama bak sinirlenmeyeceksin, tamam mı teyzem?" deyince sabırla nefes verdim.
"Siz böyle yapacaksanız ben daha çok sinirleniyorum! Hadi da, ne diyeceksanız deyin de siz de kurtulun, ben de kurtulayım." dedim.
Bu sefer devreye anneannem girdi:
"İzgi, hani bizim yan komşumuzu hatırladın mı kızım?" diye sordu.
Evet, hatırlıyordum. Asiye teyzeydi. Tatlı bir teyzeydi ama benimle çok konuşmazdı. Genellikle somurttuğumdan dolayı konuşmazdı.
"Evet, hatırlayarum."
Büyük hissediyorum, Bike'm...
"İşte onun büyük oğlu var ya..." diye devam ederken durdu anneannem. Yeminle sabrımı sınıyorlardı.
"Ula vallaha size patlayacağım, ne söyleyeceksanız söyleyin da!" dedim.
"Onun büyük oğlu Faruk seni Hakkari'de görüp beğenmiş. Oh be!" diyen Hazal'dı. Hazal rahatlamıştı ama ben öfkelenmiştim.
Yemin ediyorum bir bu halt eksikti zaten! Kaşlarımın çatılmasıyla sesim daha gür çıktı. Bu konuda babama çekmiştim; o da az sinirlendiğinde şiveli konuşurken damarına basıldığında düzgün bir Türkçe ile konuşurdu.
"Lan siz yine ne yaptınız!?" derken bu sefer söze Kutay dayımın eşi Saliha yengem girdi:
"İzgi, vallaha biz bir şey yapmadık. Çocuk kendi görüp beğenmiş." deyince ateşime daha çok körük atıldı.
"Lan o kimi beğeniyor? Ulan benim diğer adım psikopat, o siktiğim kimi beğeniyor?!" diye resmen gürledim.
Anneannem "Şişt, ağzına alma o gavur küfürleri!" deyince sinirden kahkaha attım.
"Anneanne, şu an biri beni beğenmiş diye ben yeni gelin gibi edepli mi olayım? Sikerim bu işi! Siz gidin ilk önce Metehan abimi evlendirin, Aydem ablamı evlendirin, Çağlar abimi evlendirin, Murat'ı evlendirin, Tomris ablamı evlendirin, öyle bana söyleyin. Bir daha beni böyle işler için aramayın!" dedim sinirle.
Bu sefer söze Beste girdi:
"İzgi, bir görüşsen—" derken "Sıçtırtma görüşmeye, Beste! Sinir etmeyin beni. Sıkıyorsa karşıma çıksın, bedeni asfaltlardan kazırsınız." dedim.
"Tamam İzgi. Anladık seni, hadi görüşürüz teyzem." diyen en küçük teyzem Feray'dı.
"Görüşürüz." deyip kapattım telefonu. Ne sigara içesim kalmıştı ne de kahve.
"İçine ettiniz iki gram keyfime." derken başımı koltuğa yasladım.
Gözlerimi kapatıp şakaklarımı ellerimle ovalamaya başladım. Tek derdim migrenimin tutmamasıydı. Sessizliği dinlerken sadece televizyonun sesi geliyordu. Öyle boş boş düşünmek iyi geliyordu. Saçmaydı ama iyi geliyordu işte, ne yapacaksın?
Tam sinirim geçti derken binadan yük taşıma sesleri yükselmeye başladı. Kafamı kaldırıp dış kapıya bakmaya başladım, derken üstümden de matkap sesi yükselmeye başladı.
"Sikin kafamı, sikin anasını satayım! Salın lan beni!" diye resmen bağırdım.
Küllüğü elime alıp tam yere savuracakken benim temizleyeceğim aklıma gelince sabır çekerek küllüğü sehpaya koyup küfür ederek dış kapıya yöneldim:
"Sıçın keyfimin içine, tövbe tövbe!"
Göreve giderken karşımdaki ev satılıktı. Görevden döndüğümde ise satılık ilanı kaldırılmıştı. Satıldığını anlamıştım. Dış kapıyı açtığımda içeriye koli taşıyan, sırtı hayvan gibi birisini arkadan gördüm.
"Birader, biraz sessiz olsan? İki gramlık keyfim vardı, o da sikildi. Keyfimi sen de sikmezsen mutlu olurum." dedim ama sesim erkek gibi çıkmıştı.
Sırtı hayvan gibi olan adam dönünce yüzünü gördüm. Sakalı ve bıyığı yoktu. Esmer teni vardı. Gözleri elaydı. Gözleri sonbahar ağaçlarını andırıyordu.
Hay maşallah... Rabbim neler yaratıyorsun böyle?
Bir yerden tanıdık gelen bir yüze sahipti. Ela gözlerini yeşil gözlerime kitleyince o da şaşkın, ben de şaşkın... Halimiz aynen öyleydi. Büyük bir ihtimalle beni küfür eden ve erkek gibi sesi çıkmamasına şaşırmıştı. Ben ise onu bir yerden tanıyor gibiydim ama çıkaramıyordum.
Şaşkınlığı yüzünden silinip kaşları çatıldı:
"Kusura bakmayın. İyi günler." deyince ben de şaşkın halimden kurtuldum.
"Yardım edebileceğim bir şey varsa yapabilirim. Siz de kusura bakmayın, sinirliydim, sinirimi sizden çıkarmış gibi oldu." dedim mahcup bir sesle.
Bike'm, senin içine cin mi kaçtı? Sen kusura bakmayın mı dedin, yoksa ben mi yanlış duydum? Tövbeler olsun... Kusuru olsa bile küfreden Bike'me ne oldu?
Adam çatık kaşlarla bana bakmaya devam ediyordu. Cevap vermeye niyeti yok gibiydi. Birkaç dakika cevap vermedi. Ve biz birbirimize bakmaya devam ediyorduk.
Merdivenleri çıkan, yine maşallah Ağrı Dağı gibi birisi, koliyle bir bana bir de karşımdaki adama baktı. Üzerimde gri bir eşofman takımı vardı. Merdivenin ucunda durdu. Ağrı Dağı gibi adam buz mavisi gözleriyle, beni süzdükten sonra karşımdaki adama tekrar gözlerini çevirdi. Bu adam esmer değildi, kumral saçları vardı. Onun da sakalı ve bıyığı yoktu.
Buz mavisi gözlü adam:
"Ne oldu, uro?" diye seslendi.
Ela gözlü adam gözlerini benden çekip "Bir şey olmadı, Demo." diye söylendi. Ela gözlerini tekrar bana kitleyip:
"Teşekkürler, gerek yok." diyerek arkasını döndü.
Ben de "Kolay gelsin." dedim.
Buz mavisi gözlü olan adam:
"Teşekkür, iyi günler." deyince hemen içeriye girip kapıyı kapattım.
Sırtımı dış kapıya yasladım. Dış kapıya yaslandığım için binadan ses geliyordu.
"Ne oldu lan kadına, ne öyle bakıyordun?" dediğini varsaydığım mavi gözlü adam...
Diğer adam ise "Ne bakacaktım? Bir yerden tanıdık geldi gibi oldu." dedi.
Beynimden buharlar çıkmaya başlamış olabilirdi. O kimdi? Neden bana o kadar tanıdık geldi? Ve sanki onunla bir geçmişim var gibi hissediyordum?
Dış kapıdan ayrılıp adımlarımı odama çevirdim. Dolabıma yöneldim. Altıma siyah tayt çıkardım, üstüme ise siyah body. Onları direkt üstüme geçirdim. Çorap çekmecesinden beyaz uzun çorap çıkarıp yatağıma oturdum. Çorabı taytın içine sokmak yerine direkt üstüne geçirdim.
Odadan çıkıp televizyonu kapattım. Soğuduğuna emin olduğum kahvemi tek dikişte içtim. Kahvemin yanında yerim diye aldığım beyaz çikolatayı aldım. Kupamı tezgâhın lavabosuna koyduğum gibi vestiyere ilerledim. Siyah deri ceketimi üstüme geçirdim.
Bir cebime silahımı, diğer cebime ise telefonumu, çikolatamı, cüzdanımı koydum. Vestiyerin alt dolabından siyah botlarımı çıkardım. Kapıyı hangi ara kilitlediğimi hatırlamadığım kilidi açıp kapıyı açtım.
Botlarımı yere koyup giyinirken bile gözlerim karşı daireye kayıyordu. Yerinde kal gözlerim, bakma o tarafa!
Botlarımın bağcıklarını bağlayıp kapımı kilitledim. Anahtarı cebime koyup merdivenlere yöneldim. Merdivenleri ikişerli indim. İki kat aşağıya inip dış kapıya doğru ilerledim.
Şansıma dışarıda Hakkari koşulları, yağmur yağıyordu. Dışarıya çıktığımda karşımda, bana arkaları dönük az önceki gördüğüm adamlar biriyle konuşuyordu. Onlara gözükmeden sağa dönüp, kar yağarken yürümeye başladım.
Gördüler gibi hissediyordum ama neyse... Hava buz gibiydi ve benim donma ihtimalim vardı. Hayır, dün çok güzel bir ilkbahar havası vardı. Nasıl bugün bu kadar soğuk oldu?
Telefonumu çıkarıp çocukluktan beri en yakın arkadaşım olan Megü'yü arayıp kulağıma yasladım. İçimde değişik bir şekilde tedirginlikle heyecan karışık bir duygu vardı. Sanki kelebekler uçmaya başlamıştı içimde.
Allah'ım, ne oluyor, yarabbim bana?
Telefon 4. çalışta açıldı.
"İzgi Hanım, siz arar mıydınız ya?" diye açıldı.
Görmesem de gözlerimi devirdim.
"Ayy başlama be Mengü." diye çemkirdim. Çirkefli hâlime geçmişim bile.
"Tamam, tamam, yani sen beni aramazsın da o yüzden sordum." dedi her şeye lafı olan Mengü.
"Şimdiden onu bunu bırak, bana abinin fotoğrafını at." derken hâlâ yürüyordum. Nereye yürüdüğümü bilmeden...
"Ne oldu kız? Ayrıca sen abimle konuşmuyor musun?" diye sordu.
"Kızım, ne konuşması? Bende numarası bile yok."
"Vay anasını, nasıl olmaz lan?" diye sordu. Bizim tatlı Mengü çirkef Mengü'ye geçmişti bile.
"Lan, abinden ölümüne nefret eden biriydim, nasıl olsun?"
"O zaman niye fotoğrafını istiyon?"
"Geri zekâlı! Karşıma bugün biri taşınıyordu, abin mi değil mi ona bakacam işte."
"Bana geri zekâlı diyene bak... Ay, çen Pars'ını göreceksin diye heyecan mı yaptın çen?" diye tatlı bir çocuk edasıyla söyledi.
"Koskoca savcı olmuş kadınsın, yakışıyor mu sana bu hareketler?" diye kınadım.
Karşıdan gülme sesi işittim.
"Tamam, hatta kal, atıyorum." dedi.
Mengü, babasının memleketi Antep'te savcılık yapıyordu. Ailesiyle birlikte kaldığını biliyordum. Adını Türkiye'ye duyurmuş, işinde başarılı bir Cumhuriyet savcısıydı kendisi.
Fotoğraf geldiğinde yürümeye devam ederken telefonu hoparlöre açıp Mengü'den gelen mesajın yüklenmesini bekledim. Ama bir türlü yüklenmedi.
En son "Ebenin nikâhından mı yükleniyon?" deyince Mengü'nün kahkaha sesi yükseldi.
"Ah, senin şu söylenmelerini çok özledim lan." deyince benden kahkaha yükseldi.
"İç açıcı küfürlerimle söyleneyim istersen?" diye seçenek sundum.
"Hayır demem." deyince yüzümdeki tebessüm bozulmak yerine daha da iç açıcı oldu.
Ve o an geldi. Fotoğraf yüklendi.
Hadi Bike'm. O Pars bence... Ben ve küçüklükten beri Parsçılar olarak Pars hissediyoruz.
Parsçılar?
Her zaman seni küçüklükten beri ben ve seni Pars'a yakıştıran Parsçılar.
Ve fotoğraf yüklendi. Karşımda 32 diş sırıtan, siyah jilet gibi bir takım elbiseyle bir Uraz Pars Aslanalp vardı.
İşin kötüsü, şu an fotoğrafına baktığım adam karşı komşumdu. Şok olmuş durumdaydım. Taşa dönüşmüş gibiydim. Adımlarım bile durmuştu. Yüzü çocukluk hali gibi aynıydı ama ben nasıl bunu fark etmemiştim?
Benden ses gelmeyince Mengü'nün sesi geldi:
"Kız, put mu kesildin orada?"
Kendimi silkeleyip kendime geldim.
"Mengü..." dedim ama sesim kısıldı.
"Lan, söylesene!" dedikten sonra bir hatırlama yaşamış gibi "İhh" diye inleme sesi geldi.
"Hay anasını, ben bunu nasıl unuttum?"
"Neyi unuttun?"
"Karşı komşunun yanında uzun, Ağrı Dağı'nı andıran, buz mavisini andıran gözlü bir adam var mıydı?" diye sorunca, sanki görecekmiş gibi kafa sallandım ama gözlerim hâlâ telefondaki Uraz'ın fotoğrafındaydı.
"Evet, vardı." derken yürümeye tekrar koyuldum.
"Kız, abim o zaman. Hadi hayırlı uğurlu olsun." deyince başımdan aşağı kaynar sular dökülmesi bir oldu.
Ne demek abim?
Derken yağmur yağmayı kesip dolu yağmaya başladı. Gerçekten içine sıçılmış bir şansım vardı.
Dolu yağmaya başlayınca geldiğim yolu daha hızlı adımlarla yürümeye, tabiri caizse koşmaya başladım.
Telefonu hoparlörden alıp kulağıma yaslarken "Sövsene bana Mengü, valla sövülecek bahtım var benim." deyince Mengü'nün kahkaha sesi yükseldi.
"Neyse, inatçı, bu müjdeli haberi abime de vermem lazım." diyerek yüzüme kapattı.
"Hay senin abine!" diyerek adımlarımı daha da hızlandırdım. Adımları hızlandırmamla dolu da hızlandı.
Apartmanın önüne gelince direkt kendimi apartmana attım resmen. Şimdi ne halt yiyecektim ben? 23 yıl sonra nefret ettiğim kişi karşı komşum olmuştu. Şanslıydım ki beni tanımamıştı.
Bikem beynin yağmurda mı ıslandı, Mengü haber verecek ya...
Derin bir nefes alıp "Gazam mübarek olsun." diyerek merdivenleri çıkmaya başladım. Hakkari merkezde kalıyordum. Apartmanım 3 katlı bir apartmandı. Genellikle teyzeler kaldığı için aralarında tek genç ben kalmıştım. Tabii yanlarında kalan torunları veyahut kızlarını saymazsak... Apartmanda asansör yoktu ve ben 2. katta kalıyordum. Biraz üşengeç bir insan olduğum—
Ya bırak Bike'm, sendeki üşengeçlik kimsede yok.
Evet, biraz(!) üşengeç bir insandım. Kendi evimin önüne geldiğimde gözlerim arkamda kalan eve kaydı. Sanki bir girdabın içine giriyordum. Bir bilinmezliğe... Daha fazla bakmamak için gözlerimi hemen kendi evimin önüne çevirip cebimden anahtarımı çıkardım. Derken arkamdaki kapı açıldı. Gözlerimi arkaya çevirmemek için savaş veriyordum. Arkama bakmamalıydım. Nedensiz bir şekilde bakmamalıydım. Ta ki arkadan ses gelene kadar...
"İzgi."
Küçükken bana "abi diyeceksin" diye başımın etini yiyen, Mengü'yle başına bela olduğumuz, 23 yıl neler yaşadığını bilmediğim, unutmaya çalıştığım ama aklımın hep bir yanında olan kişiden ses geldi.
Nedensiz bir şekilde dönmek istemediğim yere döndüm. Arkamı döndüğümde kapının eşiğinde, siyah eşofman giymesine rağmen kendini belli eden ela gözleri göründü. Bebek gibi bir yüze sahipti. Sakal ve bıyığı yoktu. Kendine, önem verdiği yüzünde bir tane bile sivilce yoktu. Benim yüzümde ise saysan 5-6 tane sivilce çıkardı. Saçları ortalama uzunluktaydı ve yana taranmıştı.
Adamı süzmeyi bırakıp orman yeşili gözlerimi ela harelerine çevirdim.
"Efendim?" demeyi başardım.
İkimiz de afallamış gibi birbirimize bakıyorduk. Ne o bir şey diyordu, ne de ben. Sadece birbirimize bakıyorduk. Bugün anlamsız bir şekilde çok fazla şoka girmiş hissediyordum kendimi. O kadar duygu eğitimi aldıktan sonra bugün nasıl böyle olduğumu anlamıyordum.
Birbirimize dümdüz bakıyorduk. Bir şey demeyeceğini anlayınca "Uraz abi?" diyerek tek kaşımı kaldırdım.
Ona "abi" demem daha da şaşırmasına sebep oldu. Şaşırması kaş çatmasıyla belli oldu aslında. Ona abi deyince kaşları daha da çatıldı. Ben içimden kendime sövmeye başlarken "yani efendim, Uraz." dedim bu sefer olayı toparlamak için. Benim tek kaşım havada, onun ise kaşları çatık bir şekilde birbirimize bakıyorduk.
Arkadan ses gelmese birbirimize bakmaya devam edeceğimize adım gibi emindim.
Onun arkasından "Uro, mutfak eşyalarının kolisi ner—" diye gelen Ağrı Dağı gibi adam, ben ve Uraz'ı görünce ağzından "Ovvv" kaçtı.
Gözlerim anında buz mavisi gözlü adama kaydı. Kalıplı bir adam olduğu her yerinden belli oluyordu. Uraz'la aynı boyda gibiydiler ama mavi gözlü adam bir tık daha uzun görünüyordu.
Uraz adama ters ters bakarken adam Uraz'ın ters bakışlarına aldırmayıp "Merhabalar, ben Demir. Komşuyuz." deyince kaşımı düzelttim. Dudaklarıma ufak bir tebessüm yerleştirip "Aynen, komşuyuz. Ben de İzgi." dedim.
Adının Demir olduğunu öğrendiğim adam, kapı eşiğine yaslanmış, ona ters ters bakan Uraz'ı biraz yana çekip kendini belli etti. Kumral saçları, Uraz'ınkine rağmen dağınık görünüyordu.
Demir, "Yanlış anlamazsanız, mesleğiniz polis veya jandarma mı? Normal kadın bedeni bu kadar iri yarı değil de." dedi.
İri bir vücuda sahiptim. 1.84 boyum olduğu için beni basketbolcu sanıyorlardı. Normal bir kadın vücuduna göre kalıplıydım. Kalıplı olmamı sağlayan ise omuzlarımın geniş olmasıydı.
Dudaklarımdan ufak bir kahkaha yükseldi.
"Hayır, ne polisi ne de jandarmayım. Askerim." deyince Uraz'ın yüzünde bir şey değişmemişti ama Demir'in afalladığı belli oluyordu.
"Gerçekten asker misiniz?" deyince,
"Evet, askerim." dedim.
Demir'in yüzünde bir tebessüm oluştu.
"Meslektaşız o zaman, biz de askeriz." deyince benim yüzümde milim oynamadı.
Biliyordum Uraz'ın asker olacağını. İdolü Giray amcaydı, tabii ki asker olurdu.
"Neyse, benim işlerim vardı. İyi akşamlar." deyip arkamı döndüm. Hızlıca eve attım kendimi. Dış kapıyı kapatıp kilitledim. Elimi göğsüme atarak dış kapıya yaslandım.
"Mengü, senin yapacağın işe sıçayım ben. Adam beni ne güzel tanımamıştı. Ama hata bende, o çenesi düşüğü niye arıyorsam." diyerek kapıdan ayrıldım.
Ceketimin cebine koyduklarımı çıkarıp ceketimi askılığa astım. Yerim diye aldığım beyaz çikolatamı ve telefonumu alıp kendimi koltuğa attım.
Çikolatamı yemeye başladım, derken telefonum çaldı. Ağzımdakini zor bela yuttuktan sonra telefonuma uzandım. Arayan Beste'ydi. Telefonu açıp hoparlöre aldım.
"Efo kuzen." dedim. Yakın olduğum kuzenlerle böyle konuşurdum.
"Naber, İzgoş?" diyerek şakıdı.
"İyidir, senden naber?"
"Nasıl olsun..." deyip sesini biraz daha fısıltıyla, "Neymiş, ailecek izin alıp Rize'ye gidecekmişiz diye tutturdu biricik amcan ve teyzen." deyince kahkaha attım.
"Zaten Rize'desiniz ya kızım, hatırlatırım, 30 dakika önce beni arayıp 2 gramlık keyfimi siktiniz." dedim.
"Kızım, tek keyfi sikilen sen misin? Bak tim doktoruyum, Allah belamı versin ki zaten vermiş, orası ayrı mesele. 4 gün izinim vardı, neden? 3 gün üst üste nöbet tuttum diye. Ama velakin pek kıymetli amcacığın Albay Burak Arıkan, bir yerde benim babam olan insan, tutturdu Rize'ye gideceğiz diye."
Söylenmesini dinlerken beyaz çikolatamı yemeye devam ediyordum.
"Ee?" dedim, devam etmesini istercesine.
"Ay, iki gün önce geldik buraya, ilkbaharda." deyince tekrar dudaklarımdan bir kahkaha firar etti.
Çikolatamdan bir ısırık alıp "Kimler var orada?" diye sordum.
Derin bir nefes alıp, "Kutay dayım, Saliha yengem, Çağlar abim, Çağatay ve Buket, Eraslan ailesi, Kayacan ailesi var. Bir Günay dayımgil yok, bir de siz işte." dedi tükürürcesine.
"Ben evimde mutluyum canım." diyerek havamı da attım.
"Yalnız o mutluluk çabuk sürmez, canım." deyince kaşım havalandı.
"Nedenmiş?"
"Birazdan Hakkari'ye doğru yola çıkacakmışız. Ama merak etme, bizim çekirdek aile, diğer aileler yok bir zahmet yani." deyince çikolata boğazıma kaçıp öksürmeye başladım.
Mutfağa doğru koşup direkt sürahiyi kafama diktim. Arkadan Beste'nin "Ne oldu lan?" diye konuşmaları duyuluyordu ama ben su içiyordum. Çikolata boğazımdan geçtiğini hissedince sürahiyi indirip tekrar koltuğa çöktüm.
"Şimdi siz bana mı geleceksiniz?" diye sordum.
Beste ise sıkıntılı bir nefes verip, "Maalesef. Ve sana şu an Hazal'ı veriyorum." diyerek telefonu Hazal'a vermesini beklerken boş boş gözlerim evde gezindi.
Hazal en sonunda, "Ne haber kuziş?" dedi. Beste ve ben küfürbaz insanlardık. Hazal ise bizim tam tersimizdi. Ama bazen böyle tatlı hallerimiz de oluyordu.
"Mutluluğum sikilmiş." dedim yüzümü buruşturarak.
"Belli oluyor. Neyse, benim tayinim oraya çıktı. Artık orada karargâh mühendisliği yapacağım. Ev bulana kadar sende kalsam olur mu?" deyince asıl karın ağrısını anladım.
"Ev bulmana gerek yok, kalırsın işte benimle, sıkıntı değil Hazal. Zaten ben işe yarın dönüyorum. Göreve gidene kadar alaydayım zaten, izinli olduğum zaman kalıyorum." dedim.
"Kızım saçmalama, senin evin orası." deyince kaşlarım çatıldı.
"Siktirme evi, ne olacak sanki? Gel adam akıllı yat, kalk." dedim sinirle.
Pes edercesine, "İyi tamam, ikinci Arıkan ailesi ile ben de geliyorum haberin olsun." deyince istemeden de olsa yüzüm buruştu.
"İyi tamam, gelin. Ben kapatıyorum, malum sizi doyuracak yemek yapmam gerek." dediğimde, "Sana kolay gelsin İzgoş, görüşürüz." diyerek kapattık.
Derin bir of çektim. Bizimkilerin gelmesi yetmiyormuş gibi bir de Uraz'ın çıkması iyi olmamıştı. Yüzümü sıvazladım.
"Hay böyle işi sikeyim ya." diyerek ayağa kalktım.
Yediğim beyaz çikolata ambalajını alıp ayağa kalktım. Ambalajı tezgâhın üstünde çöp kutusuna attım. Tezgâhın en solundaki buzdolabına yönelip açtım ama açmaz olaydım.
Buzdolabında resmen yemek yapabileceğim hiçbir şey yoktu ama tartsan 5 kilo gelecek beyaz çikolata vardı. Beyaz çikolata aşığı bir ben...
Dolabın kapağını kapatıp üst taraftan buzluk tarafını açtım. Üşenmeyip sardığım bir saklama dolusu yaprak sarması çıkardım. Kendime göre ayırdığım taze fasulyeden ise iki poşet çıkarıp dolabı kapattım.
Yaprak sarmayı ve fasulyeleri tezgâhın üzerine koyup koltuğa yöneldim. Koltuktan telefonumu alıp vestiyere yöneldim. Tekrar siyah deri ceketimi geçirdim üzerime. Cüzdanımı, silahımı, sigara paketimi, kibritimi ve arabamın anahtarını koydum. Dışarıdan botlarımı almadığım aklıma gelince direkt kilitli kapıyı açıp anahtarı dıştan yuvasına yerleştirdim.
Siyah, orta boy uzunluktaki askeri botlar gibi olan botlarımı giyip eğilip bağcıklarını bağlayınca arkamı dönüp kapıyı çekip kilitledim.
İnsan ne değişik bir varlıktı. 23 yıl önce verilen söz bugün bozuluyordu. Kader miydi? Kısmet miydi? Bir bilinmezdi. Ama bu sefer olan bana olmamalıydı. Eğer alnıma yazıldıysa da kabulümdü. Ama kurallar benim elimdeyse, olan bana olmayacaktı...
Audi A3 Sportback'e atlayıp doğruca markete sürdüm. Alacaklarımı toparladıktan sonra marketin yanında bir tatlıcı gözüme çarptı. Antep'te yiyemediğim ama en sevdiğim tatlı olan fıstık sarmasını da alıp doğruca eve döndüm. Evin önündeki garaja arabamı park edip kucak dolusu poşetleri aldım. Resmen penguene dönmüştüm. Bundan sonra hayatım da böyle olacak gibime geliyordu. Neden böyle hissettim ki ben?
Zor bela katı çıkıp eve ulaştım. Dışarıdan bakılsa saçları yüzüne yapışmış bir penguenden farkım yoktu. Yeniden bir bakışma sahnesi yaşamak istemediğim için kendimi doğruca eve attım. Ama kapının önünde takılıp düşmem bir oldu.
"Hay böyle işin..." diye söylendim. Ayağımla kapıyı kapatıp poşetleri tezgâha taşıdım. Botlarla eve girdiğimi fark edince de "Hay anasını satayım ya..." diyerek hayıflandım. Şimdi kim temizleyecekti buraları? Tabii ki ben!
Botlarımı çıkarıp dolaba koydum. Ceketimin içindekileri çıkarıp astım. Sonra banyoya yöneldim. Işığı açıp içeri girdim. Çaprazımda duşakabin, tam karşımda klozet, önümdeyse lavabo vardı. Ellerimi sabunlayıp iyice yıkadıktan sonra banyodan çıktım.
Sonra doğruca odama geçtim. Karşımda çift kişilik yatağım duruyordu. Deliler gibi yatıp kalktığım için çift kişilik seçmiştim. Yatağın sağında ufak bir komodin, komodinin yanında da tüm duvarı kaplayan bir gardırop vardı. Üzerimdekileri çıkarıp gri eşofman takımımı giydim. Terleyeceğimi bildiğim için kapüşonlusunu giymedim; üzerimde gri eşofman altı ve oversize bir tişört vardı.
Komodinin üzerindeki siyah lastik tokamı alıp saçlarımı yarım topuz yaptım. Saçlarım uzun olduğu için yarım topuz bile omuzlarıma dökülüyormuş gibi gösteriyordu. Dolaptan bir de siyah tülbent çıkardım. Yemek yaparken hep takardım, annemden kalma bir alışkanlıktı. Tülbenti boynumdan geçirip iki kumaş parçasını tepemde bağladım.
Çıkardığım kıyafetleri katlamadan vestiyere yürüdüm. Telefonumu alıp mutfağa geçtim. Kalçamı sandalyenin sırtına yaslayıp YouTube'u açtım. Son zamanlarda Ankara havalarına sarmıştım, çocukluğumun Ankara'da geçmesinin etkisiyle tabii. Karadenizli kızdan da bu beklenirdi zaten!
Şarkıyı açıp masaya koydum telefonumu. Tezgâha geçip aldıklarımı yerleştirmeye başladım. Bir yandan da türküyü söylüyordum:
"Mail oldum gonca güle, acem şalı ince bele..."
***
"Neyse, boş ver! Senden kaldır kolları, söyle Altındağ'ın erik dalları!" diye bağıra bağıra hem yemekleri yapıyor hem de ev işlerini hallediyordum. Mutfaktan başlayıp salonun pencerelerine kadar tüm evi süpürmüş, üstüne bir de yerleri silmeye başlamıştım. Elimde vileda sopası, başımda tülbent, dilimde Ankara havası... Tam bir ruh hastası gibiydim.
Saat 1'de başladığım temizlik saat 7.30 olduğunda nihayet bitmişti. Rize'den gelecekler hâlâ ortalarda yoktu ama sofrayı hazırlamış, evi pırıl pırıl yapmıştım. Kendi kendime de hafifçe övünüyordum. İnsan biraz da kendiyle gurur duymalı değil mi?
Vileda sopasını bırakıp banyoya kaldırdım. İçimde bir his vardı ama yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım karar veremiyordum. Adımlarım istemsizce tezgâha yöneldi. Akşam yemeğinde taze fasulye, pilav, fırında tavuk, yaprak sarması ve kor çorbası yapmıştım.
Tezgâhın altından küçük bir tencere çıkarıp kepçeyi kor çorbasına daldırdım. Küçük tencereyi doldurup kapağını kapattım. Üstümü başımı düşünmeden tencereyi alıp kapıya yürüdüm.
Kapıyı aralayıp ayakkabılarımı giymeden terlikleri ayağıma geçirdim. Karşı dairenin ziline art arda bastım. Bu huyum hiç değişmezdi. Kapı çat diye açıldı. Uraz sinirli bir sesle,
"Geldim ulan! Geldin, patladın mı? Amına koyayım?" diye çıkıştı.
Beni görünce ise ela gözleri bir anda büyüdü. Muşmula suratlıydı!
Ne muşmula suratlısı be?
Yüce Mevla'm, bu olağanüstü kulunu nasıl yarattın?
Uraz bana, büyüttüğü ela hareleriyle bakarken benim başımı kaldırmam gerekti. Adamın kavak ağacı gibi boyu vardı! Sol kaşını kaldırıp "İzgi?" deyince dudaklarıma yalancı bir tebessüm kondurdum. Elimdeki tencereyi uzatıp "Yeni taşındınız, yemek yapamışsınızdır, alın" dedim ama sanki karşımda asker vardı; ben emir veriyor gibiydim. Utanmasam "Alın şunuda zıkkımlanın" bile diyebilirdim. Hatta direk diyebilme potansiyeline sahiptim. Ben de utanma, arlanma yoktu. Tencereyi uzattım ama ela hareleri gözlerime bakıyordu. Tek kaşımı kaldırdım. Kaşımla tencereyi gösterdim ama nafile, hâlâ yüzüme bakıyordu.
"Alsana şu tencereyi be adam," dedim ama beni süzmeye başladı. Çünkü üzerimde alakasız bir kombin olduğu her hâlimden belli oluyordu zaten. Sabır dolu bir nefes verip "Ne bekliyorsun, ana avrat söveyim mi?" dedim ama anasının Neşe Teyze olduğu aklıma gelince başka şeylere küfretmem daha olanaklı geldi. Sonunda elimden tencereyi almayı akıl edip tencereyi aldı.
"Teşekkür ederim, İzgi," deyince boyu sefer yüzümde ufak da olsa bir tebessüm oluştu.
"Rica ederim, Uraz," dedim ben de. Artık ne o parstı, ne de ben bikeydim. 23 yıl önce verilmiş bir söz vardı aramızda; birbirimizin bile isteye karşısına çıkmayacağız denilmişti o gün. Sanki olacakları bilir gibi ikimizden bir söz vermiştik. 23 yıl sonra tekrar karşılaşıyorduk ama bile isteye değildi. Kısmetti belki? Ya da kaderdi? Ve ya alın yazısıydı, kim bilir?
Arkamı dönüp kendi evime doğru adımladım, ta ki arkamdan ses gelene kadar. O ses adımlarımı durdurdu, beni taşa çevirdi resmen.
"Eyvallah, sözünü bozmadığın için," deyince dudaklarımda tebessüm oluştu; bedenimi arkaya çevirmek yerine sadece başımı çevirdim.
"Beni bildiğin kızlarla karıştırma. Hiçbir zaman çıtkırıldım kızı olmadım. Kayayım ben. Sadece sert bir kaya. Etrafında bir sürü kaya olmasına rağmen tek kalan kaya. Ve bu kaya verdiği sözü, söylediği kelimeyi hiç bir zaman unutmaz. Bunu da böyle bil," deyip yüzüne bile bakmadan eve girip kapıya kapattım.
İçeriye geçerken üzerimdeki önlüğü çıkarırken "Bok vardı da geldin demi? Bok vardı, Allah'ın cezası. Geldin yalnızlığımı siktin," derken çıkardığım önlüğü tezgahın üstüne savurdum. Başımdaki tülbenti çözerken "Ben ne güzel mutluydum, herkesten uzak, burda mis gibi kafamı dinliyordum. Allah'ın cezası köpek. Muşmula suratlı, tipsiz. Böcek suratlı," diye söylenirken tülbentide odama attım.
Nerede kalmıştı bunlar? Koltuğa kendimi bırakıp ayağımı orta sehpaya uzatıp boş boş televizyona bakıyordum, ama aklım muşmula suratlıydı. Şimdi ben onu ne diye düşünüyordum? Evet, bizimkiler biraz daha gelmezse kafayı yiyebilme ihtimalim yüksekti.
Düşüncelerimi durdurmalıydım; kesinlikle durdurmalıydım ama olmuyordu. Durmuyordu. Aklımdaki sesler susmuyor, ağıtlar kesilmiyordu. Her gün gördüğüm, daha fazla beyinimi suluyordu. 23 yıldır aynı kabus, ama farklı şiddetler. Aynı kabus, ama yine ter içinde uyanma. Değişmiyordu bu rutin benim için.
Sonunda kapı çaldı. Ama tam da uykuya dalacağım esnada olduğu için kaşlarım anında çatıldı ve dış kapıya doğru yürümek için yerimden ağırca kalktım.
"Valla üzerimde bir nazar var, yeminle," diyerek dış kapıya adımladım. Kapıyı açtığımda güler yüzle, saçları fönlü, gülüşü gönlü havasıyla bana bakan Gülay Teyzem, yanında çatık kaşlarla bir yandan eniştem, bir yandan amcam olan Burak Amcam. Arkalarında kuzenlerim.
"Hoş geldiniz," derken çatık kaşlarımı düzeltip dudaklarıma bir tebessüm aldım. İlk önce Burak Amcam girip "Selamun aleyküm," dedi ve direkt koltuğa yöneldi. Burak Amcama göz devirdim.
"Aleyküm selam," deyip Gülay Teyzeme döndüm. Elini öpüp sarılarak "Hoş geldin, teyzem," demeyi de ihmal etmedim. Teyzem ise bana sarılırken "Hoş buldum, teyzesinin ballisi," deyince yüzümde daha derin bir tebessüm oluştu.
Karemel kahvesi gözleriyle bana bakan, başında siyah penye şalı olan Hazal vardı. İçeri geçtikten sonra onunla da bir güzel kucaklaştık. Biz de anne tarafında genetik olarak bir renkli gözlülük vardı, çoğumuz renkli gözlüydük.
Arkasından yine renkli gözlülerden olan Beste, zümrüt yeşili gözleri ve kıvırcık saçlarıyla o da içeriye girdi. Arkasından bu sefer karemel kahvesi ve siyah düz saçlarıyla Aydem Ablam girdi. Tabii biter mi? Tabii ki hayır. Gülay Teyzemin ilk çocuğu Metehan Abim girdi içeri, arkasından Gülay Teyzemin en küçüğü Besim:
"Allah belanızı versin, sizin bu valizlerin içine insan mı öldürüp koydunuz Allah aşkına?" diye valizlerle birlikte gelmeye çalışıyordu ama nafile. Metehan Abim, "Oğlum, ne söylendin, iki valiz taşıyacağım diye," deyince hâlâ görüş açıma girememiş merdiven çıkmaya çalışan Besim'den ses geldi:
"İki valiz mi? Allah belamı versin, bu iki valizin ağırlığını toplasan benim ağırlığımdan fazla eder," deyince Besim'in söylenmesini bitmeyeceği için terliklerimi giyip merdivenlere yöneldim. 1. katı çıkmış, 2. katın merdivenlerine başlamıştı.
Sabır dolu bir nefes verip, "Sende hoş geldin Besim," diyerek merdivenleri ikişer ikişer atlayarak yanına ulaştım. Bir solunda, bir de sağında büyük valizler vardı. Besim'le yan yana gelince boylarımız aynıydı. Başımla evi gösterip, "Hadi çık çık, ben taşırım," deyince yanağımdan bir makas alıp, "Saol kız," deyip merdivenlere yöneldi. Başımı iki yana sallayıp valizleri ellerime alıp merdivenleri çıkmaya başladım. Her zamanki gibi Besim yine abartmıştı. Gayet rahat taşınırdı; tabii normal bir insan için öyle olmayabilirdi.
Valizleri içeri alıp ayağımla kapıyı kapatırken Aydem Ablam, Beste, Şeyma ve Besim'in yere oturduğunu fark ettim. Metehan Abim başıyla beni gösterip:
"Şu kız kadar olamadın, yazık," deyince Besim'den cıklama sesi duyuldu.
"Yazıklar olsun, ne taşıttın da taşımadık," dedi alınmış bir tavırla. Kapıyı bir kere el alışkanlığıyla kitleyip yanlarına geldim. "Tekrar, hepiniz hoş geldiniz," deyince Besim'den kahkaha sesi duyuldu. Herkesin bakışları Besim'e döndü. Hele Hazal, başka varlıkmış gibi bakıyordu Besim'e.
Besim kahkahasını biraz düşürüp: "Ay çen, hoş geldiniz demeyi mi öğrendin çen?" deyince Karadeniz siniri bana yüklenmeye başladı.
"Besim, küfür mü edeyim?" deyince Aydem Ablam: "Beklenir," dedi. Bakışlarımı Aydem Ablama çevirip:
"Aşk olsun abla, ben o kadarı mı küfürbazım?" deyince herkesten "Evet!" nidâsı yükseldi. Gülay Teyzem siyah tülbentinin uçlarını tepesinde toplarken:
"Napalım kızım, öylesin," deyince: "Abartmayın," dedim. Ve tezgaha doğru yürürken:
"Tamam, küfür ediyorum ama fazla değil," deyince Burak Amcamdan ses geldi:
"Aynen, sen bir küfür etmeye başlıyorsun, sanırsın makale yazıyorsun," deyince yüzüm buruştu.
Metehan Abim: "Babama katılıyorum. Senin küfürlerin bir farklı zaten," deyince: "Nankörlük etmeyin," dedim esefle.
Ocağa yanaşıp yemeklerin altını yaktım. Tezgaha fırlattığım önlüğü alıp tezgahın altındaki dolardan birine atarken arkadan teyzemin sesi geldi:
"Katlasan ölürsün demi?" deyince başımı arkaya çevirdim.
"Ay, tekrar bozulacak, ne diye katlayım?" dedim. Hazal: "Bu kızın umursamazlığını çok seviyorum ya. Hayat umrunda değil," diye söylenirken dudaklarımda tebessüm oluştu.
Arkamdan Besim'in sesi ilişti kulağıma: "Üşengeç, bu kız iki adım atmaya üşenir," deyince yüzümü buruşturup bizimkilere döndüm. Metehan Abim Besim'in kafasına bir tane çakıp:
"Dedi, daha iki yumurta bile kırmayı bilemeyen velet," deyince elle dudaklarımı kapatmama rağmen kahkaham firar etti. Besim yüzünü buruşturarak: "Eğv, eğv, eğv," alınca herkesten bir kahkaha duyuldu.
Tezgaha dönüp yemeklere baktığımda ısınmışlardı. Yemeklerin altını söndürüp bizimkilere döndüm:
"Hadi bakalım, sofraya," dedim tebessümle. Masadan kaseleri alıp tezgaha doğru adımladım. Normalde masam iki kişilikti ama misafir geleceği için dış kapının karşısında bulunan kilerden büyük katlanabilir masamı çıkartmıştım. Sandalyeleri de kilerden almıştım.
Herkes masaya doluştu. Yemekler yendi, kahkahalar atıldı. Besim'in sürekli "Bok gibi olmuş" deyip durmasıyla en sonunda "Zıkkımın peki, ye" dememde bir olmuştu. Yemeğimi eleştirdiği gibi televizyonun solunda bulunan kitaplığıma sarmıştı bir ara.
"Bune böyle? Niye bütün kitaplığın resmen iki yazardan oluşuyor?" diye isyan ederken Aydem Ablam:
"Bu kız aynı zamanda 2 yıllık edebiyat fakültesi mezunu, ablacım, hatırlatırım," derken Metehan Abim kaşındaki pilavı ağzına tıkıştırıyordu.
"Bu sik kafalı ne anlasın," diye elini savurdu. Besim ise elini göğsüne koyup alınmış bir şekilde:
"Bir sik kafalı olmadığım kalmıştı, o da oldu," derken bir de küskün çocuklar gibi başını çevirmişti. Burak Amcam ise:
"Allahım, ne günah işledim ben ya," derken Besim dışında hepimizden bir kahkaha yükselmişti. Ben ilk defa yıllar sonra kendimi bir aile sofrasının sıcaklığında hissetmiştim.
Saat 11'e geliyordu ve biz oturmuşuz, televizyon izliyorduk. Tabii bizimkiler bana değişik değişik bakmayı tercih ediyorlardı. 5 dakikada bir bardak çay içtiğim için değişik bakışlara maruz kalıyordum.
Siz seversiniz, sevmezsiniz; ben çay kadınıym.
Önümdeki fıstık sarmasını böle böle yiyordum. Bir yandan bakışlarım yana takıldığında Besim yüzünü buruşturmuş:
"Yeminle, midesizsin," deyince ağzıma bir lokma atıp çatalı salladım.
"Sanane? İster mideli olurum, ister midesiz, sanane," deyince koltukta oturan Burak Amcam:
"Kızım, 5 dakikada bir çay bitiyorsun," deyince omuz silktim. Ne var yani canım! Çayımdan bir yudum daha aldığımda çayım yine bitti.
Metehan Abim, Burak Amcam ve Gülay Teyzem koltukta otururken Hazal, Beste, Aydem Ablam, Besim ve ben ise yerde oturuyorduk. Yanımdaki Besim'i dürtüp bardağı gösterdiğimde:
"Git, kendi çayını kendin doldur. Ben misafirim," deyince yüzüm buruştu. Ne var yani, bir bardak çay doldursaydı. Ayağa kalktım ama çay doldurmak yerine bizimkilere döndüm.
Gülay Teyzem tülbentinin uçlarını başında bağlamış oturuyordu. Gözlerimi direkt Beste ve Hazal'a döndüm.
"Hadi kalkın, hava almaya çıkalım," deyince gözlerini televizyondan ayırmayan Burak Amcam:
"Kızım, nereye çıkıyorsunuz? Zaten gece oldu," dedi ama bendeki Karadeniz inadıydı.
"Amcacım, merak etme, kızlar bana emanet. Eğer yanlarına erkek gelir diye korkuyorsan merak etme, yanaştırmam," dedim, ama son cümlem erkek gibi çıkarmıştım.
Metehan Abim ve Besim kahkahayı patlatırken Hazal ve Beste ise yüzünü buruşturmakla yetindi. Gözlerimi Aydem Ablama çevirip:
"Aydem Abla, geliyor musun?" diye kaşlarımı kaldırarak sordum.
Karemel kahvesi gözlerini bana kitleyerek:
"Yok ablam, siz gidin," deyince Burak Amcam yine söze girdi:
"O zaman Besim de sizle gelsin," deyince yüzüm buruştu. Besim'de ise hain bir sırıtış vardı.
Söze Hazal girdi: "Olmaz, Besim gelmesin," deyince başımı salladım.
"Amcacım, oğlunu kimsesizler yurdunda görmek istemiyorsun, gönderme," dedim. Metehan Abim'den büyük bir kahkaha koptu. Kahkaha atarken de Besim'in kafasına geçirmeyi ihmal etmedi.
Burak Amcam: "İtiraz yok. Ya Besim'le gideceksiniz, ya da hiç gitmeyeceksiniz."
Ay anasını, ama bu nasıl bir bahtsızlıktır yarabbim! Ellerimi teslim olmuşcasına kaldırırken:
"Asfalttan kazırsanız, benim suçum değildir," deyip odama doğru yürüdüm. Kapıyı kapatıp yatağın üstündeki taytımı ve bodymi giydim. Saçlarımı en tepemden bir at kuyruğu yaptım. Gözlerimin çekik olması en sevdiğimdi. Makyaj yapasım olmayınca yüzüme bir şey sürmedim.
Odamdan çıkınca: "Hadi gidelim," dedim. En hevesli Besim kalkarak montunu giyince hepimiz ağzı açık bir şekilde Besim'e bakıyorduk. Hazal oversize gri kazağının üstüne siyah deri kabanını giydi. Beste siyah crop kazağının üstüne siyah crop şişme montunu giydi. Ben de ceketimi giydim. Ceplerime telefonumu, cüzdanımı, silahımı, arabanın anahtarını, sigara paketimi ve kibritimi de koydum. Görevlerde kullandığım sırt çantasından başka çanta kullanmayı hiç sevmezdim. Hoşuma gitmezdi.
Siyah botlarımı giyip evin arkasından anahtarımı aldım. Kafamı uzatıp:
"Biz geç geliriz. Teyze, biliyorsun neyin nerede olduğunu zaten. Kendini eviniz gibi takılın."
"Geç kalmayın," demeyi ihmal etmedi teyzem.
"Tamamdır, Gülay Hanım," diyerek gülümseyip kapıyı kapattım. Benim kapımın kapanmasıyla karşımdaki kapı açıldı. Kim çıktı, önemsemek istemedim. Direkt merdivenlere yönelip ikişer ikişer inmeye başladım. Bizimkiler çoktan inmişti. Cebimden arabanın anahtarını çıkartıp açtım. Arkaya Hazal ve Besim, öne Beste geçti. Sürücü koltuğunda ben de yerimi aldım.
Aynadan baktığımda Besim gülerek telefonuna bakıyordu. Mesaj yazıyordu. Tek kaşım havaya kalktı. Yanımdaki Beste'yi dürtüp Besim'i işaret ettim. Başını arkaya çevirince, Besim'i görünce onun da kaşları araya kalktı. Hazal'ın da göz hapsine Besim girdi. Üçümüzden Besim'i izlediğimizi hissetmiş olacak ki başını kaldırınca ona bakan gözlerimizi görmesi bir oldu.
Buraya yazıyorum bikem: Bu veletin sevgilisi var.
Besim başını iki yana sallayarak:
"Ne var be?" deyince dudaklarımda alaycı bir tebessüm oldu.
"Ne olsun, Besim Bey. Sana bir bakasımız geldi," diyerek arabayı çalıştırıp açık bir kafeye sürdüm.
Kafeye vardığımızda boş bir masaya oturduk. Işıklı bir mekândı. Besim ile ben yan yana otururken, karşımda Hazal, onun yanında ise Beste oturuyordu. 20'li yaşlarında biri yanımıza gelip:
"Hoş geldiniz. Ne isterseniz?" deyince gözlerimi bizimkilere döndüm.
Beste: "Ben bir tane sıcak çikolata alayım."
Hazal: "Ben de salep alayım."
Gözlerimi Besim'e çevirdim. Bebek gibi bir yüzü vardı. Saçları uzun ve dalgalıydı, ama orta boyda.
"Ben çikolatalı milkshake alayım," deyince dudaklarımdan bir kahkaha firar etti ama kendimi toparlayıp çocuğa döndüm.
"Ben de çay alayım," deyince bizimkiler, benim çay sevdamdan bıktığına adım gibi emindim.
Hazal'ın bakışları bana döndü:
"Ee, anlat bakalım, gecenin bu saatinde buraya geldiysek senin anlatacağın bir şey vardır," dedi. Kuzenlerimin bu huyunu hiç sevmiyordum. Direkt anlıyorlardı.
"Ama aramızda kalacak, tamam mı?" Bu sorum tamamen Besim içindi. Gözlerimi Besim'in siyah gözlerine bakıp:
"Ay, tamam," dudaklarına hayali bir fermuar çekip: "Kimseye ötmem," deyince üçümüzden de: "İnşallah," döküldü.
O sırada garson, hepimizin isteklerini önüne koyup:
"Afiyet olsun," diyerek başını hafifçe eğip masadan ayrıldı.
Beste sıcak çikolatasından bir yudum alıp:
"Ee, hadi anlat yahu," deyince çayımı karıştırmakla meşguldüm. Çayımdan bir yudum alıp:
"Şu hani küçükken, yani Diyarbakır'da," deyince ağırca yutkundum. Diyarbakır, hayatımda en zor anıyı yaşatmıştı bana. Herkes anlamıştı neden ağırca yutkunduğumu.
Kendimi toparlayıp:
"Neyse. Karşı komşumuz vardı, hanı hatırladınız mı, Mengü'yü?" deyince Beste:
"Ha evet. Şu senin arkadaş neydi... Cumhuriyet savcısıydı değil mi?" deyince başımı salladım.
"Evet, aynen o. Onun abisi vardı, aynı sınıfa gidiyordum. Tipsiz bir şeydi." Aslında tipsiz falan da değildi. Allah var, küçükken de yakışıklıydı ama büyüyünce ayrı bir yakışıklı olmuştu. Ne diyorum ben, Allahım.
Hazal: "Ee?" diye devam etmemi demesiydi, hâlâ Uraz'ı düşüneceğim belliydi.
"O tipsiz benim karşı komşum oldu."
Tipsizden kastın nedir, bikem?
Besteden: "Ne?" nidâsı yükselirken, "Kızca mı konuşuyorsunuz, Allah aşkına ne anlattığınız belli değil," diyen tabii ki Besim'di. Hazal ise:
"Nasıl oldu be?" deyince başımı iki yana sallayıp:
"Nereden bileyim ya, 23 yıl sonra karşıma çıktı. Ayy, bir de karşımda. Şimdi ne bok yiyeceğim ben," derken yüzümü avuçladım bir güzel.
Besim: "Ulan ben ne diyorum, beni dinliyor musunuz acaba?" diyordu ama bizim onu dinlediğimiz bile mucize.
Beste: "Tamam, tanımıyormuş gibi yap. Seni hatırlamamıştır," dedi ama demez olmasını şu an tercih edeceğim bir şeydi. Yüzümü daha çok avuçladım.
"İlk gördüğümde emin olmak için Mengü'den fotoğraf istemiştim. Olayı Mengü'ye anlattım. Karşımdaki Uraz'ın abisi olduğunu söylemiştim ve..."
"Ve?" diyen Hazal'dı.
"Vesi, Mengü benim İzgi olduğumu abisine söyledi."
"Çüş!" diye bağırdı resmen Beste. Dediğini ise söyledikten sonra anlamıştı.
"Beni dinler misiniz artık?" diyen Besim'e üç elden: "Hayır," cevabı geldi.
"Aferin sana, aferin. Ne kurcalıyorsun acaba?" diye bir güzel Besteden azarımı da yedim.
"Hayat umrunda olmayan sen bunu mu kurcaladın?" dedi Hazal.
"Ayy yeter ama ben sizi anlamıyorum," diye isyan etti Besim.
Besim'in koluna yumruğu geçirip: "Sus lan," demeyi de ihmal etmedim. Besim kolunu tutarak:
"Ne vuruyon be?" dedi ama benim umrunda onu pek bilemedim.
Kızlara dönüp: "Eğer azarınız bittiyse, şimdi ben ne bok yiyeceğim?"
Kızlar düşünmeye başlamışken ben de çayımı içip etrafa bakınmaya başladım, ama bakınmaz olaydım. Hay, böyle bahtsızlığa ya! Dört masa önümüzde, ela gözlerine sahip Uraz'ın göz hapsindeydim.
Sen böyle birine mi tipsiz dedin, Bike'm? Adamdaki yakışıklılığa bakar mısın bi?
Tipsiz filan demiştim ama adam baya yakışıklıydı. Küçükken de yakışıklıydı ama yeminle güzelliğine güzellik katmış. Lan! Ne düşünüyorum ben?
Gözlerimi zor bela Uraz'dan ayırıp kızlara döndüm.
"Kızlar," dedim ama sesim kısık çıkmıştı. Hepsinin gözleri bir an bana döndü. Ben ise diyeceğim dışımda kafenin balkonunu gösterip:
"Beni şurdan atın, geberip gideyim," dememle Besim'in kahkaha atması bir oldu. Yandan kolunu cimciklememle kahkahası kesilmesi ve acı inlemesi bir oldu. Dirseklerimi masaya koyup yüzümü avuçladım. Gerçekten bir bu eksikti.
Hazal'dan ses geldi:
"İzgi, ne oldu, anlat da biz de bilelim," dedi ama anlatmaya resmen dilim dönmüyordu. Beste koluma yumruğunu geçirip:
"Söyle lan, ağzından kerpetenle laf alıyoruz sanki," demesi bir oldu. Yumruğunu geçirmişti, geçirmesine ama ben de pek yaramıyordu.
"Bir kere konuşacağım, tekte anlayın," deyip masadan dirseklerimi indirip kızlara baktım. İkisi de başını sallayınca:
"Şu an tam olarak dört masa önümde Uraz var," Beste'nin Türkçe şaşırmaları yetmeyince: "What the fuck," demesiyle ikisi de bir an arkaya dönüyorlardı ama kollarını tutup engelledim.
"Ne yapıyorsunuz siz?" demekle olayı anlattım. Kollarını bırakıp önümdeki çayı fondip yaptım. Bizimkilere dönüp:
"Hadi, içeceklerle gidelim."
Hepsi uslu çocuklar gibi önündeki içecekleri içti. Garsondan hesabı isteyip bir güzel ödedim. Bu olanlar boyunca hiçbir şekilde Uraz'a bakmamaya çalıştım. Arabaya yine aynı oturma düzeniyle oturup arabayı kullanmaya başladım.
Ne garipti bu hayat... Koskoca 23 yıl bir nefes alış gibi geçmişti. Ama bu geçen zaman beni büyüttü. Hem de fazlaca büyüttü. Yaşlandırdı bile diyebilirdim ama içimdeki vatan aşkı ne eskiyecek ne de yaşlandıracak bir aşktı benim için. Annem, babam bu vatan için canını vermişti.
Ben İzgi Bike Arıkan. Hayır. İzgi Arıkan. Ben bu yolda Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden giden bir subaydım. Benim için her zaman ölmekse kaderim, ben o kaderin ellerinden öperim, sözü vardı.
BÖLÜM NASILDI CANLARIM UMARIM BEĞENMİŞSİNİZDİR. BU ARADA
ASVERALANDINIZ🤍
BİR DAHAKİ BÖLÜME KENDİNİZE ÇOK İYİ BAKIN. HEPİNİZ ÖPÜLDÜNÜZ🧡 YORUM YAPMAYI VE BEĞENMEYİ UNUTMAYINIZ LÜTFEN.
Bölüm etkileşimi
