5. BÖLÜM ÖFKENİN SINIRI

Vaveyla Yazarı: Asvera Land

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5. BÖLÜM ÖFKENİN SINIRI

BEN GELDİM ASVERA'NIN BİTANELERİİİİİİİİİİİİİİİİ. ZATEN DİĞER BÖLÜMLE BU BÖLÜMÜ AYNİ ANDA ATACAĞIM İÇİN ÇOK BİR ŞEY KONUŞAMIYORUM MAAALESEF. O YÜZDEN SİZLERE İYİ OKUMALAR BİTANELERİMMMMMMMMMM🤍💞

ÖFKENİN SINIRI
5. Bölüm

Canım çok sey anlatmak istiyor ama yorgunum.
Beynim yorgun, bedenim yorgun.
Bunca seyi affeden kalbim bile yorgun artık.
Heveslerim yorgun, iyimserliğim yorgun.
Konuşarak anlasmaya olan inancım bile yorgun artık.
Çok yorgunum.
Sabahattin Ali

🎶Ceza - Med Cezir
Dinmeyen - Dam Üstüne Çul Serer
Maya Perest - Yok Bana Bu Cihanda
Alperen Kekilli - Ötüken Yolu Yokuştur
Alperen Kekilli - Aygız
Kıraç - Eleşkirt Türküsü
Kıraç - Yüce Dağ Başında Yanar Bir Işık🎶

🤍

Öfke.
Hangi yerime sığar?
Hangi cümleme sığar?
Hayatımın hangi evresine sığar?

Sığmakla yetmiyor ki öfke. Hayatımın tümü olmuş. Üzüntüden kaçtım. Ona sığındım. Sevinçten kaçtım ona sığındım. Yıkılmaktan kaçtım ona sığındım. Hayatımı eşittir öfke yaptım aslında. Pişman mıyım? Köpekler gibi. Gençliğimi yaşayamadım. Çocukluğumu yaşayamadım. Aşk denen illeti bir kere bile tatmadım. Kendimi sadece vatana adadım.

Bunun için pişman mıyım? Hiç bir zaman olmadım. Sadece herkese gülen hayat bana da gülsün istedim. Çoğu kişiye vurgun yapmayan ömrün bana da yapmasın istedim. Ama hüküm benim elimde değil ki. Alnıma bu yazıldı. Ben onu yaşadım.

Biri gelip bu hayatı yaşamak ister misin diye sorsa cevabım hayır olur. Roman sayfalarında mutlu olan karekter olmak isterdim. Ne yaşasa mutlu olan hayat neşesini kaybetmeyen bir karekter. Dediğim gibi alnıma bu yazıldı. Ben onu yaşadım...

Koskoca 1 ay 12 gün geçti. 42 gün. 1008 saat. 60.480 dakika. Beni götürmeyen timimden bu kadar zaman haber almıyorum.

Gitmedik mi zor kalmak mı? Sorusu tam olarak bu. Önümdeki diziye boş gözlerle bakıyordum. Artık bir ev arkadaşım olduğu için askeriyede kalmak yerine evde kalmayı seçmiştim.

Önümde aşk yaşayan çifte boş bakışlarla bakıyordum. Hayır yani anlamıyorum ne böyle mıç mıç. Aşka çok tahammül olmadığını şimdi daha iyi anlıyordum. Ağzıma biraz daha çikolata tıkıştırıp "malsınız. İkinizde malsınız. Biraz sonra ayrılacaksınız"diye söyledim sanki beni duyma ihtimalleri var gibi. Ayaklarımı uzattığım orta sehpadan çayımı alıp bir güzel onu da içtim. Gözlerimi ise diziden ayırmaya niyetim yoktu.

Tam sevgili oldular diyordum ki erkek karekterin bir anda eski sevgilisi gelmesi bir oldu. "Şerefsiz."diye adama söylendim. "Madem biri var niye başkasına gidiyorsun acaba?"Derken kapının çalması da bir oldu. Söylene söylene ayağa kalktım. "Bir dizi izleyelim dedik onu mahvedin zaten." Elimdeki çikolatayı ağzıma tıkıştırmakla kesinlikle kararlıydım. Yiye yiye yürüdüm. Kapıyı açmamla gözlerimin büyümesi de bir oldu.

Euzubillahimineşşetanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Bizim gözlerimiz şuan şuan ne görüyor Bike'm.
Karşımda altında siyah eşofman üstünde ise hiç bir şey olmayan dağ gibi Uraz Aslanalp duruyordu. Altını çizerek belirtiyorum - şuan göz hizamızda 6 baklavası- duruyor. Sağ omzunda ise beyaz bir kumaş fakat kan olmuş bir kumaş duruyordu. Ne halt yemişti bu şimdi? Hafifçe kendimi silkeleyip ciddi halime büründüm. Yaralansa bile beni göreve götürmemişti!

"Hayırdır? Göreve götürmeyerek kıramadın kapıma gelip daha çok kırayım mı dedin"diye bir güzel sordum. Sanki kırılacaktım da! Bana hesap verecekti!

Tersleyici bir tavırla "seninle uğraşmaya vaktim yok. Hemşir var mı"diye sordu. Benimde sana ayıracak vaktim vardı sanki! Geri zekalı.

"Bana ters ters konuşma. Ayrıca hastane mi burası. Git hastanede baktır yarana"diye bende onu tersledim.

Onları evlendirip çocukları olduğunu hayal ederken o sırada birbirlerini tersleyen çift.

"Uğraştırıyorsun İzgi. Hemşir var mı yok mu onu söyle"dedi her zamanki gaddar sesiyle.

"Ne oldu. Daha geçen o hemşirle nasıl bir bağlantım olduğunu soruyordun"diye alaycı sordum. Mecbur kısasa kısas. Dudaklarımda alaycı bir gülüşün olması da bir oldu. Omzumu kapıya yaslayıp 1 ay 12 gündür görmediğim ela harelere baktım.

Tek kaşı havaya kalktı. "Ne zamandır beri sana hesap verir oldum?"
Omuz silktim. "Bana hesap vermek zorunda değilsin. Ama göreve götürmemeğinin hesabını vermelisin bence."
"Kimseye hesap vermek zorunda değilim."dedi kendinden emin sesiyle.
"Zorunda olduğunu söylemedim. Bence vermen gerektiğini soruyorum"derin bir nefes alıp "emin ol normalde öfkeme sığınıp sana saldırmıştım ama iki medeni gibi konuşmaya çalışıyorum"
Ondan hafif bir kahkaha duyuldu. Sol yanağında çukuru meydana çıkması beni afallattı. Sol yanağındaki ona çok yakışan çukurundan haberi var mıydı? Gamzesi vardı. Güzeldi.
"Seni ve medeniyeti aynı kefeye koyamıyorum ya"sinir bozucu sesle.
Sini ve midiniyiti ayni kifiye koyamıyorum ya.

"Senle konuluyor mu da"diye sordum bende ona.
"Uzatıyorsun"dedi bezgin bir sesle.
"Sana mı soracağım"
"Devam ediyorsun"

Kaşlarımı çatıp "murat falan yok"deyip yüzüne sertçe kapıyı kapadım.

Ay Allahım ben şuraya bayılacağım ya. Ben hayallerimde bunları evlendirip kucaklarında çocukları olmuştu bile. Birde şunların haline bak ya. Sende de var Bike'm. Adam o kadar kapına gelmiş sen yüzüne kapıyı kapatıyorsun.

Sırtımı kapıya yasladım. İçimde sanki bir parça koptu. Bir yerlere savruldu. Sırtımı kapıdan çekip ilk yardım çantasına doğru yürüdüm. Sakin adımlarla ilk yardım çantasını alıp evden çıktım. Arkamdan kapıyı çektim. Anahtarıda almıştım tabii. Dışarda kalmak istemiyordum. Ayağıma terlikleri geçirmemle karşı dairenin kapısına yürüdüm. Her zamanki huyumu takınıp açana kadar vurdum. Dağ gibi cüssesiyle açmasını aldırmayıp onu kenara ittim. -tabii buna iletebilmek denebilirse adam küçük bir dağ gibi- içeri geçtim. İyice burnumuda diktim. Dışardan nasıl bir görüntüm vardı bilmiyorum ama arkadan kısık sesle gülme sesi gelmişti.

Onun kapısının hemen karşısında hemen salonu vardı. Benim evim kadar küçük olamadığı her zerresinden belliydi. Düzenliydi ve tertipliydi. Sanırım çocukları hala aynıydı. Salondaki koltuğa geçip oturdum. O ise ne yapacağını anlamış yanıma oturmuştu. Ama şimdi tam bir pisicik olmuştu. Herkese kükreyen aslanın pisiciğe dönüşmesi. İlk yardım çantasından gerekli malzemeleri çıkarıp yarasına bakmaya başladım.

İkimizden de ses gelmedi. Yine ikimiz arasında bir sessizlik vardı. Yarasına bakarken gözlerim boynuna takıldı. Asker künyesiyle ayrı bir cazibesi vardı. Künyesinin yanında uzun, ucunda ay yıldızlı kolye vardı. Tanıdık geliyordu ama tam çıkaramıyordum. Merakıma yenilip "bu kolyenin anlamı var mı?"diye sordum. Takıyorsa bir anlamı olmalıydı. Yoksa niye taksın?

"Her gün ona kavuşmak için gün saydığım birinden bana acı olarak kaldı. Sahibini bekliyor." Demesiyle benden beklenmeyecek bir performansla sadece başımı salladım. Demekki onunda bir beklediği vardı. Benim kadar o da acı çekiyordu. Yarası sadece sıyırmıştı. Şanslı diyebilirdik. Sorgulamadım nedense.

Yarasına dikiş atmaya başlayacakken bu sefer sırıtına takıldı gözlerim. Tam bakacakken bileğimde bir el hissettim. Gözlerim bileğime takıldı. Sonra kaldırıp ela harelerine bulaştım. "Bakma"dedi sadece. Tekrar gözlerim aşağı inip bileğimi tutan eline takıldı. Sonra ise gözlerimi ela harelerle buluşturdum. "Neden?"diye sordum bu sefer.
"Bakma"dedi acı çeker gibi.
"Niye?"
"Bakma"
"Niçin?"
"Bakma"

"Sebep?"dedim bende en sonunda. Öyle bir baktı ki. Acı çekiyor desem olmaz, hasret çekiyor desem olmaz, nefret ediyor desem hiç olmazdı. "Kendine derman olabildin mi?"diye sordu. Ama niye böyle bir soru sordu ki şimdi? Gözlerimi kaçırmadım. "Olamadım"dedim. Kendime teselli verende bendim. Yaralarımı saran da. Ama yaralarım her zaman kabuk tutmaz kanardı. O yüzden kendime derman filan olamadım. Olsam bile yine kan akacaktı. Olsam neye yaracaktı olmasam neye. Yara yine kanayacaktı.

"Ben senin derman olamadığın yaralarına bakmayayım sende benimkine"dedi. Şuan teninde derman olamadığım yaramı hissediyordu ama farkında bile değildi. Tuttuğu bileğimi çekip omzuna dikiş atmaya başladım. Dikiş bitene kadar sessizliğimize gömüldük. Sessizlik aramızdaki girdaptı. Biz ona çekiliyorduk. Bunu bile bile.

Belkide girdabın içindeydik artık. Ama birbirimize çok uzaklarda. Ya da çok yakındık ama birbirimize göremez olmuştuk. "Sinirinde öfken de diri. İçinde dağ gibi alevler var. Ama susuyorsun. Haykırmak istiyorsun olmuyor, ağlamak istiyorsun ama olmuyor. Söylesene İzgi. Daha kendi yarana merhem olamadın. Benimkine nasıl oluyorsun?"diye sordu. Kendine merhem olamayan başkasına olmaz mıydı? Cevap bile vermeden "benden nefret ediyorsun benimde bana böyle davranan kadına çiçek atacak halim yok"dedi hemencecik.

"Bazı hatalara göz yumulmaz zaten. Haklısın sana karşı bir nefretim var. Aramızdaki nefret olmasa bile..." son dikişini de atmamla derin bir nefes alıp sözüme devam ettim. "Pars ve Bike olamayız biz. İkimizde kendi yolumuza bakalım uraz."dedim acımasızca. Bu sözlerim belki acımasız gelecekti ama hakikat buydu aslında. Bir şey mırıldandı fakat hiç anlamadım. Geçmişin küllerinden bir aşk doğmazdı. Birbirlerimizi umutlandırıp birbirlerimizi hayal kırıklığına uğratmaya gerek yoktu.

Son olarak ise bandajı yapıştırdım. O ise bandajı yapıştırmamla koltuğun kolundaki siyah tişörtünü üstüne direk geçirdi. Sırtına bakmama müsaade etmeden. Ben ise ayaklandım. Kendi yollarımıza bakalım dedikten sonra burda kalmamın hiç bir anlamı yoktu.

evde Demir yoktu. Bunu adım attığımdan beridir farketmiştim. Umursamadım. Dış kapıya tam varmıştım ki aklımda bir şey dank etti. Ben doğru dürüst sohbet ediyordum. Adam beni göreve götürmemişti. Ben onun yarasına merhem oluyordum. Bu İzgi Arıkan değildi. Hatta bu ben hiç değildim. Ne oluyor bana? Şu an bu evi onun başına yıkmalıydım. Evet kesinlikle bunu yapmalıydım. Bir hırsla arkama dönmemle aval aval bakarken ne var anlamında başını salladı. Bir iki adım yakınlaşıp sağ omzuna yumruk attım. "Ne hakla beni götürmezsin sen?"diye bağırdım.

Sağ omzunda vurma detayı. Severiz böyle detayları. Kıyamadı canın demi Bike'm. Söyle söyle ben senin içini bilirim. İç sesim ama orası ayrı bir konu şimdi. Neyse dizimizin neresinde kalmıştık?

"Haah! Bende ne zaman normaline döner diyordum"demesi öfkemi daha da katladı. Tekrar vurdum omzuna "söylesene. Ne oldu? Niye götürmedin sen. 42 gün. Koskoca 42 gün. Sizi bekledim ben." Saçımı avuçlayıp devam ettim "sizden haberde alamadım. Şimdi Uraz Aslanalp beni niye göreve götürmedin? Tek soru tek cevap." Umursamazca koltuğa geçip yayılarak oturdu. Hatta cebinden sigarasını çıkarıp içmeye başladı. Ben ise onu dehşetle izliyordum. Yüzümü avuçlayıp "allahım sen. Sabır ver"dememle "amin cümlemize"demesi bir oldu.

Tekrar ela harelere bulaştım. "Ne bok yersen ye." Umursamaz tavrını görünce "Allah'ın belası"diyerek hızlıca kapıya doğru adımladım. Buna ne olmuştu şimdi ya? Geçmişi konuşacağız Allah, geçmişini konuşacağız diyordu. Şimdi konuşacağız diyorum adam beni umursamak şöyle dursun takmıyordu bile. Sinirlendiğim tam olarak buydu.

Ya bırak Bike'm. Sen her zaman ve her şeye sinirlisin.

Dış kapıyı arkamdan sertçe kapatıp kendi daireme geçiyordum ki merdivenlerden inen üst katımda oturan Müzeyyen teyzenin torunu derya elinde bir tabakla yüzende büyük bir tebessüm ile aşağıya iniyordu. "Naber İzgi abla"demesiyle "kötü!"diye bağırmam ise kaçınılmaz oldu. Üzerinde ki dantelli elbiseyi düzeltti. Beyaz dantelli elbise mi olur? Ben ise onu boş bakışlarla izlemeye başladım. Tekrar bana bakarak sarı saçlarını düzeltti. "Her zamanki halin işte o ablam"diyerek Uraz'ın ziline bastı.

Bir dakika. Bir dakika. O bizim selvi boylumuz. Dehşet-ül vahşet sevdiğiceğimizin ziline mi bastı? Şimdi bunun çakma sarı saçını elini doluyorsun ve bir güzel dövüyorsun Bike'm!

Uraz ise benim geldiğimi tahmin etmiş olacak ki kapıya sırıtarak açmıştı. Derya'yı görmesiyle yüzünden tebessümü solmuş kaşları çatılmıştı. Derya gözleri irileşmiş bir şekilde urazı süzüyordu. Pardon da neresini süzüyor bu çam yarmasının? Derya, hızlıca "ay merhabalar. Ben Derya."eliyle beni gösterip "şu suratsız komşumuzun üstünde oturan Müzeyyen teyzenin torunuyum" yüzümü buruşturdum.

İzlemeye de devam ediyordum. Tabii ki de devam edecektim. Bir de cilve yapıyordu. Yemin ederim izlediğim dizi daha iyiydi. Derya ise biraz daha cilve yapıp "poğaça yapmıştımda size de getirdim"demesi yüzümü daha da buruşturmama sebep oldu. Uraz ise gözlerini çevirip bana baktı. Dudaklarında alaycı bir tebessümle tekrar deryaya döndü. "Teşekkür ederim. Size de çok büyük zahmet olmuş." Çorba verdiğimde teşekkür bile etmemişti.

Hassiktir!

Tenceremi vermedi. Aaa tencerem önemliydi.
Derya ise büyük bir tebessümle "ay ne zahmeti esteğfurullah" daha fazla bunların mıç mıçlıklarını çekemeyecektim şimdi. Hızlıca evime girdim. "Neymiş poğaça yapmışmış"anahtarı resmen vestiyere fırlattım. Orta sehpada bulunan pisliklerimi toplamaya koyuldum. "Neymiş teşekkür ederimmiş. Senin nezaketine sıçayım ben." Ambalajları çöpe atarken söylenmeye tabii ki de devam ediyordum. "Pislik. Hayvan oğlu hay-..." kendimi tokatlayıp "abartma izgi."diyerek evi toplamaya devam ettim. Hayır yani böyle bir şey yapmayacaktım ki ben.

***
2 gün sonra...

Kubilay mutfak tezgahına koyduğu tarife bakarken Korhan ise malzemeleri karıştırmaya çalışıyordu. Yemek mi yapıyorlardı yoksa savaş mı yapıyorlardı belli değildi. Atilla, iki arkadaşına değişikçe bakıyodu. Atilla'ya şuan bir saçmalıktan ibaretlerdi.

Kubilay tekrar tarife bakıp "3 kaşık un"derken çekmeceden çay kaşığı çıkartması bir oldu. Kaşığı Korhan'a uzatırken Korhan ise ona ona aval aval bakıyordu.

Korhan bir çay kaşığına bakıp birde Kubilay'a baktı. "Biz bununla ne bok yapacağız tam olarak kubicim"demesiyle Kubilay'ın bakışları çay kaşığına döndü.

Tekrar gözlerini Korhan'ın siyah gözlerine dikti. "Niye yapamayalım ki. 3 kaşık un diyordu işte."diye kendini savunmaya aldı. Atilla köşede oturmuş yüzünü avuçlarken korhan çoktan sabır çekmeye başlamıştı.

Onların bu hareketiyle Kubilay tekrar kaşığa bakmaya başladı. Ters çevirip baktı. Yan çevirip baktı. En sonunda ellerini semaya kaldırmış sabır diye Allah'a yalvaran Korhan'a"ne var oğlum bu kaşıkta? Hadi sabır çekmeyi bırakta şu yemeği yapalım"demesiyle en sertinden kafasına tokat yemesi bir oldu.

Korhan ise "amın oğlu diyeceğim babana hakaret edicem. Lan şerefsiz , haysiyetsiz pezevenk. Orospu çocuğu." Küfürleri sayarken hala rahatlamış gibi durmuyordu.

Atilla ise korhanın bu haline kısık şekilde gülerek izliyordu. "Şerefsizin oğlu. O kadar sert vurulur mu lan"diye Kubilay bu sefer. Atilla'nın zaten görevde başı felaket şekilde ağrımıştı. Daha fazla bunların çenesini dinlemek istemiyordu.

Oturduğu sandalyeden kalkıp iki arkadaşının arasına girdi. "Tamam. Zaten başım patlayacak. Susun. Yemeği ben hallederim. Yürüyün gidin şu bok götüren odalarınızı halledin."diye görevi paylaştırmıştı bile.

Korhan ve Kubilay birbirlerine dalaşarak yürüyorlardı. İkisine de birbirlerinin ellerini tutmuş birbirlerinin kafalarını vurmasını engelliyordu. Ta ki salondan Korhan'ın telefonu çalana kadar. İkiside aynı anda ellerini bırakırken korhan hızlıca telefonuna doğru ilerledi. Ekranda Manita38E yazıyordu.

Bir nevi yaptığı flört ettiği kızları böyle kaydediyordu. Kubilay ismi görmesiyle intikam uğruna kafasına bir tane çaktı. "Mercedes araba modeli mi buluyorsun gevşek. Kaydede de böyle mi kaydettin?"

Korhan ise az önce sabrının sınamasının verdiği sinirle "kubi! Sana şurdan gerine gerine bir çarparım." Kubilay ise inanmamış bir tavırla elini salladı. "Yav he he." Korhan az önceki. Sinirinden eser kalmayacak bir sakinlikle telefonu yaslarken ayağıyla Kubilay'ın kalçasına tekme atması da kaçınılmaz oldu.

"Efendim. Canım"demesiyle Kubilay'dan büyük bir kahkaha kopması ise bir oldu. Korhan ise bir yandan telefon konuşmaya çalışırken bir yandan da Kubilay'ın ağzını kapatmaya çalışıyordu. Karşı ki kadıından cilveli bir ses geldi. "Kara'm. Özlemedin mi beni yoksa."

Kubilay'ı boğan Korhan ise "özlemez olur muyum canım?"demesiyle Kubilay boğulmasına rağmen kahkaha atmaya da devam ediyordu. Tabii kahkaha denilebilirse.

Korhan kulağından telefonu uzaklaştırıp Kubilay'ın kulağına eğildi. "Kapa çeneni pezevenk!"diyerek sıktığı boğazı sertçe bırakması da bir oldu.

Telefonuyla konuşa konuşa ilerlerken Kubilay ise arkasından ilerlemeye başladı. Yüzünde ise haince bir sırıtması tabiiki de vardı. Mutfağa geçtiklerinde korhan tam balkona geçiyordu ki. Yer sarsıldı.

Yüzlerine bir şey patladı resmen. Kollarını yüzlerine sararken olur olmadık durumlardan korunmak içindi. Ama onların yüzünü korumakta geç kalmışlardı bile. Bir iki dakika bekledikten sonra ses Korhan'dan geldi "o neydi lan" her tarafları mercimek çorbası olmuştu bile.

Kollarını yüzlerinden çektiklerinde düdüklünün patladığını görmeleri ise bir oldu. Atilla büyük bir sinirle "hangi şerefsiz haysiyetsiz bu düdüklüyü sıkı kapamadı"demesiyle Kubilay yüzünü duvara dönüp duvarla ilgilenmeye başladı. Bir yandanda "buraya da bir badana yapmak gerek."

Korhan ve Atilla büyük bir sinirle kubilaya bakarken Kubilay oralı olduğu muammaydı. Kubilay yavaşça kalkarken Atilla ve Korhan'da kakması bir oldu.

Kubilay çaktırmadan çaktırmadan ilerlemeye başlamıştı. Ama tabii ki de bunu Korhan ve Atilla yemiyordu.

Kubilay ise anladıklarını anlamakta geç kalmadığı için "şimdi canım ev arkadaşlarım. Yani böyle şeyler olabilir. Demi ama..."

Atilla Kubilay'a yakınlaşıp yeni yeni uzamaya başlamış saçlarını okşarken "dediğin gibi kubim. Böyle şeyler olabilir ama bunun olmaması da var demi canım kardeşim"derken bir yandan da kolunu sıkıyor bir yandan da saçlarını okşuyordu ama buna okşama denilebilecek değildi.

Korhan da bir kaç adım yaklaşıp Kubilay'ın saçlarını okşamaya başladı. Diğer eli ise çoktan yumruk olmuştu. Atilla kaşını kaldırıp Korhan'a "değil mi? Korhan ise "aynen aynen"demesi bir oldu.

Kubilay aklına bir fikir gelmiş gibi elini şıklattı "İzgi komutanımı ikna esip Necati Ustaya gidelim. Evide bizim evsizlere temizletiriz." Atilla cıklayıp başını iki yana salladı "İzgi komutan bize çok sinirlidir. Hayatta gelmez. Ağzımıza bile sıçabilir. İzin bitene bence görüşmeyelim."

Korhan ise Atilla'ya karşı başını sallayıp "Bencede görüşmeyelim. Can güvenliğimiz için"dedi ama Kubilay'ın dudaklarında haince bir sırıtış belirdi "Bana güvenin ve ayak uydurun."

***

"sonra gelmiş bana insan kendisine merhem olamazken nasıl başka birine merhem olabilir diyor birde ya. Salak. Geberecesi pislik. Demi ama Platin. Öyle değil mi yavrum"derken göğüs kafesime yatan latte renginde tüyleri olan Platin'i seviyordum. O da beni dikkatle dinliyordu. Çünkü o günden sonra 2 gün geçmişti ve ben iki gündür ona bunu anlatıp duruyordum. Sabah nöbetten döndüğüm için izinliydim.

Dikkatle kara gözlerini bana dikmiş sanki anlıyormuş gibi bir hali vardı. "Bir de o Derya cadısı neymiş poğaça yapmışmış. O bok poğaça yapar. Şıllık ya. Suratsız komşularıymışım bir de. Sanki hayatımın anası sikilmemiş gibi."

Bir yandan sinirleniyordum bir yandan da Platin'in tüylerini okşamaya devam ediyordum. O da benim dediklerimi dinlemeye devam etmesi onu yememe sebep olabilirdi.

Platin Hazal'ın kedisiydi. Daha yavrucak bir kediydi ve o kadar güzeldiki. Sanırım onu yiyebilirdim. Hazal geldiğinden beri bizimleydi. Evin bir üyesi gibi biri olmuştu.

Latte renginde tüyleri, kara gözleri vardı. İki elimle yüzünü avuçlarımın içine alıp "yerim seni ya. Bu ne tatlılık?"dememle kapının çalması da bir oldu.

"Ben şu koltuğa oturup ne zaman kafamı dinlemeye başlasam inadıma yapar gibi çalmayın şu zili!"diye bağırmadan da edemedim. Hazal olamazdı. Onun anahtarı vardı. Başka kim olabilirdi ki?

Hadi hadi. Senin aklında ona kaydı Bike'm. Yeme bizi şimdi?

Kaymadı!

Aynen aynen. Kesin kaymamıştır.

Kaymadı diyorsam kaymamıştır!

Kesin öyledir Bike'm. Kesin öyledir. Senin aklın -yani ben- hiç ona kayar mı desem yalan olur. Çünkü senin aklın -yani ben-her an onu düşünüyor da.

İç sesimle cebelleşmeyi bırakıp kapıya doğru ilerledim. Platin ise arkamdan paytak adımlarıyla geliyordu. Bu kediyi sanırım bir gün yiyecektim. O çipil çipil bakan siyah gözleriyle o kadar tatlı duruyordu ki.

Yeminle yiyeceğim. Kapıyı açmamla bana bakan 3 sırıtmış yüzle karşılaşmam bir oldu. Tabii bu durumda yüzümün buruşması kaçınılmaz oldu.

Kubilay "canım komutanımız"
Korhan "bizim güzel komutanımız"
Atilla "bizim harika komutanımız"demeleriyle yüzümün daha da buruşmasına sebep oldular. Komutanişko desinler tam olsun yani.

"Ne var"dedim büyük bir sinirle. Sinirli olduğuma adları gibi emindiler ama yüzlerinden de sırıtmaları da eksik değildi. Bana gelince üçü de cıvıtıyordu. Kendi evlerinde birbirlerini yediklerine emindim.

Korhan söze girdi "canım komutanımız. Bizim iyi ki komutanımız." Platinde ayaklarımda gezerken onlara boş boş bakıyordum. İçeri bile almıyordum. Misafirperverlik denilince de ben yani.

Kubilay'ın "Komutanım. Allah aşkına Necati ustaya gidelim. Hem uzun süredir de bir şey yapmıyoruz tim ile. Lütfen komutanım. Allah aşkına komutanım"diyerek hızlı hızlı konuşmaya başlamasıyla kaşlarım çatıldı. Hızlı hızlı konuşunca hiç bir bok anlaşılmıyorduki!

"Demi Korhan? Demi ati. Yapmıyoruz uzun bir zamandır tim ile birlikte nolur komutanım gidelim." Yine başladığı için elimi kaldırıp susması için durdurdum. "Tamam. Başladın yine ağaçkakan gibi başımı gagalamaya. Gidelim. Şimdi yürüyün gidin. Diğerlerine de haber verin"dememle hepsinin yüzünde yine büyük bir tebessüm oluştu.

Onların bu huyunu çok seviyordum. Ne yaşarlarsa yaşasınlar ister yaralarına parmak bassınlar ama olnlar ne olursa olsun neşelerini kaybetmiyorlardı. Birbirleriyle tartışırlardı kavga edelerdi fakat güneş batıp karanlığa erişince yine birlerine dönüyorlardı.

Atilla yüzünde ki sırıtışıyla "tamamdır komutanım. Biz geçiyoruz"demesiyle "yürüyün gidin."demem kaçınılmaz oldu tabii ki de. Kapıyı kapatıp odama doğru ilerledim. Peşimde yine Platin dolaşıyordu. Dolabımın karşısına geçip her kız gibi ne giyeceğime bakmaya başladım.

Bu ayda en iyisi sweatshirt ve tayttı. Rahattı en başında. Siyah tayt ve sweatshirt aldım. Üzerimdekileri çıkarıp sweatshirt ve tayt ikilisini üzerime geçirdim. Saçlarımı en tepemden sıkı bir at kuyruğu yaptım. Yüzüme ise hiç bir şey süresim gelmediği için sürmedim. Yani süresim gelmediyse sürmenin anlamı yoktu.

Platin ise yatağıma yatmış beni izliyordu. Odadan çıkmamla yattığı yerden kalkıp peşime takıldı. Önceliğim onun yemek kabına mamasını koymaktı. Dolaptan onun mamasını alıp kabına koyduğumda hemen yemeğin başına üşüşüştü bile.

Biraz onun başını sevdikten sonra üzerime deri ceketimi geçirdim. Baştan aşağı siyah olmuştum. Bir renk olsam kesinlikle o renk siyah olurdu. Bir yeşili bir de siyahı yakıştırırdım kendime. Siyah ölümümdü, yeşil yaşamım. Yeşil askerliğimdi yani yaşamım. Siyah geçmişimdi yani ölümüm...

Telefonumu ve cüzdanımı cebe atıp dış kapıyı açtım. Platin'in bütün dikkati yemeğinde olduğu için gitttiğimin farkında bile değildi. Göreve götürülmediğimden beri Platin'le resmen dost olmuştuk.

Ne demişler "kediler kötü hisseden insanları anlar, hisseder ve iyileştirmek için yanına gelir." Ne zaman onlar gitti. Platin peşimden ayrılmadı. Hissetmiş olmalıydı. Beni iyileştirmeye çalışıyordu ama ben hep kanardım. Ben hiç iyileşmezdim ki. Beni hep kanatırlardı.

Dış kapıyı çekip tam merdivenlere yöneliyordum ki bir düşünce durdurdu. Acaba ona haber vermişler miydi?

Ben sizi boşa shiplemiyorum Bike'm yani. Aklım bir -yani yine ben- ona kayıyoruz. Keşke bizim olsa...

İç sesime karşı gelemeyerek karşının zile bastım. Bıraktığım gibi çıkması bir oldu. Tek farkı tişörtünün üstünde olan mutfak önlüğüydü. Elleri ise köpüklüydü. Bulaşık yıkadığı her haltından belli oluyordu.

Gülesim geldi ama elimle ağzımı kapatarak zor durdurdum. Bu hali şuan baya komik geliyordu. Zor bela kendimi toparlayıp ona baktığımda ise kaşlarını çatmış bakıyordu.

Kendimi biraz daha ayarlanmaya çalıştım fakat baktıkça da gülüyordum. Artık en son dayanamayıp büyük bir kahkaha patlattım. O ise bana çatık kalarla bakmayı tercih ediyordu.

"Ay tamam tamam."diyerek en son iki büklüm halimden dikilmeye başladım. Yüzümde kahkaha atmanın getirisiyle dudaklarımda büyük bir tebessüm var iken onun yüzünde de hafif bir tebessüm vardı. Sol yanağındaki. Çukuru hafifte olsa kendini belli ediyordu.

Ay birbirlerine gülümsediler. Allah'ım sen bunu gösterdin ya sana bin kere şükürler olsun.

Yüzümde sanki tebessüm yokmuş gibi çukurunun meydana çıkması ile tebessümüm genişledi. Sonradan idrak ettim ne yaptığımı. Ben nefret ettiğim adama gülümsüyordum. Ona ilk defa içten gülümsedim. Ona gerçekten gülümsemiştim.

Yüzümden hemen tebessümüm kayboldu. Tebessümüm gitti ama gözlerimi onun gamzesinden çekemedim.Gözlerim çukurundaydı. O çukurda kayboldu. Benim gözlerim ise gözlerine çıktı. Ona bulaştım. Hissediyordum nereye gitsem ne yapsam ona bulaşıyordum ona çekiliyordum.

Ama aramızda koca bir geçmiş koca bir nefret vardı. Ne ben onun yaralarını sarabilirdim ne de o benimkileri. Bizim yollarımız denk düşecek yollar değildi. Benim ona düşecek yolum bile yoktu ki. Canlı bedenin içinde cansız bir ruhtum. Kim bana derman olma isterdi ki zaten?

Boğazımı temizledim. "Tim ile birlikte yemeğe gidecektik. Sanırım sana haber verilmemiş."
Soğuk ve itici sesle "Evet verilmemişti."
"Tamam işte haber verdim. Konumunu atarım gelirsin."

Merdivenlere yönelmemle "İzgi"demesi bir oldu. Halbuki ben onun Bike'siydim. Ağzından İzgi çıkmasını ne garipti. Başımı ona doğru çevirip ne var anlamında baş salladım. "Bekle. Beraber gidelim"dedi sakin bir tonla. Bu sefer benim kaşlarım çatıldı. "Ne münasebet"dedim. Bıkkın tavrıyla "uzatma İzgi. Beraber gidelim işte."
Ellerimi semaya kaldırıp "allahım sen sabır ihsan eyle"dememle
"amin cümlemize"demesi de bir oldu.

"Senin arabana falan binmem ben. Konum atarım gelirsin işte"dedim netliğime ortaya koyarsak. Ben motorumla gidecektim. Arabayıda severdim ama onla kesinlikle o arabaya binmezdim. Zaten ikimizde patlamaya hazır bombalardık. Birde onu çekemezdim.

"Bir kere de inatlaşma be kadın!"diye hayıflanmasıyla tamamen ona döndüm. "Sana ne! Sana mı soracağım. İnsanlık yapıp konum atacağım işte! Daha ne istiyorsun?"diye bende ona bağırdım. Tabii o bana bağırmamıştı bile.

Birbirlerine gülümsediler diyen şom ağzıma tüküreyim!

"Bana bak benim asabımı bozma"demesiyle bu sefer üstüne yürümeye başladım.
"Asabını bozarsam ne olur"
"Sonuçlarına katlanırsın"

Sinirimle yüzümü avuçladım. "Bok katlanırım. Bana bak oğlum. Beni her kız sanma. Alırım façanı aşağı!"
Kaşları havaya kalkarken "asıl sen bana bak koçum. Sinirlenirsem kötü olur!"

Allah'ım sen sabır ver yarabbim. Sahiplendiğim elemanlara bak. Birbirlerine oğlum koçum diyorlar ya.
"Ne olaca-"demeyede kalmadan telefonumun çalmasıda bir oldu. Birbirimize ters bakışlar atarken cebimden telefonumu çıkartıp kulağıma yasladım. "Efendim"
"Komutanım nerde kaldınız ya"diye Kubilay'ın sesini duymam bir oldu.

Zaten sinirliydim birde bu gevşeğin gevşek konuşmamasını dinleyecek halde hiç olamazdım. "Sıçarım senin nerde kaldına! Geleceğiz işte uzatma!"dememle birlikte telefonu yüzüne kapatmam bir oldu.

2. cümledeki 1. çoğul eki almış kelimeye bayıldım yalnız Bike'm.

Mecbur pes edip tekrar ela gözlerine baktım. "Aşağıdayım ben"bu bir nebze seninle geliyorum anlamını taşıyordu. Bana göre öyleydi. Ona göresini bilemezdim. Bir şey demesine bile müsaade etmeden merdivenlere inmeye başladım.

Bugün sevincim kursağımda kalıyordu ama hadi hayırlısı. Son merdivenleri inince Laçin'i görmem ise bir oldu. Onu görmemle yüzümde tebessüm yer aldı. Laçin alt komşun Selma teyzenin torunuydu ve o kadar tatlıydı ki.

Onun karşısına geçmemle bir dizimin üstüne çökmem bir oldu. Önüne gelmiş sarı saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken "nasılsın güzelim"dedim. Heyecanlı bir şekilde "çok iyiyim İzgi abla." bir anda boynuma sarılmasıyla afallasamda bende ona kollarımı sardım. Kulağıma "seni çok özledim"demesiyle içim yumuşacık oldu.

Uzun bir süredir kimseden böyle bir cümle duymamıştım. Bir an yine afalladım. Benden sesli bir şekilde derin bir nefes aldığını işittim. "Ne kadar değişik bir kokun var?" Benden geri çekilirken bal renginde gözleri büyümüş bana bakmaya başladı.

Onun bu haline tebessüm ettim. "Bu parfüm değil"derken saçlarını okşamaya başladım. Anlamayan gözleriyle "nasıl yani? Senin kokun mu?"demesiyle başımı sallama bir oldu. Üzerimdeki koku barut kokusuydu. Benim yaşamımdı, özgürlüğümdü kısaca her şeyimdi. Beni bu dünyaya bağlayan en güzel düğümdü.

"Biliyor musun Laçin. Bir tane satır var. Çok güzel. Okuyayım mı sana"dememle küçük kafasını sallaması bir oldu. "Barut kokar papatyam, mehtabımız kanlıdır. Adsızların yurdunda, yalnız vatan şanlıdır..." beni can kulağıyla dinlemesi ise yüzündeki tebessümü büyütüyordu. Küçücüktü ama anlıyordu. Meraklı bir edayla "İzgi abla."

"Söyle güzelim"dedim. "Hani sen askersin ya." Bir ayağına yerde yuvarlak çiziyordu. "Hımm."dedim devam etmesini isteyerek. "Ya sen ölürsen..."dedi ama bu sefer sesine üzüntü vardı. Her tarafından anlaşılıyordu.

Bunu demesiyle başının eğilmesi de bir olmuşu. Çenesini nasırlı ellerime rağmen naif bir şekilde tutup kaldırdım. Kimsenin karşımda başını eğmesini istemezdim. Hele bir Türk ise ebedi istemezdim.

Az önce sinirli esime rağmen daha yumuşak bir sesle "bizler ölmeyiz Laçin. Bizler şehit düşeriz. O da bizim için en yüksek mertebedir. Hepimize mertebede olmak isteyenlerdeniz."

Biz ölümden korkmayan askerledik. En yüksek mertebe şehitlik mertebesiydi bizim için. Bizler çirkin askerlerdik. En güzellerimiz şehitlik mertebesine ulaşmış, toprağa gömmüştük. O toprak da kan vardı, göz yaşı vardı, hüzün vardı, acı vardı, hasret vardı. Onlar, bu vatan toprağının kanıyla sulanmış çiçekleriydi...

Gözlerindeki birikmiş yaşları gördüm. Ağladı ağlayacak gibi bir hali olması yüreğimden bir parça kopardı sanki. Alt dudağı da artık ufaktan ufaktan sallanmasına dayanamadım. Göğsüme çekip sıkıca sardım onu.

Az önce bana mutluluktan sarılırken şimdi şehit olma ihtimalimden sarılıyordu. Şu küçücük kalbiyle nerdeyse benim için ağlayacaktı. Kıyamazdım ki ben ona. Sırf şehit olma ihtimalim yüzünden ağlatamazdım ki. Saçlarına sayamadığım kadar dudaklarımı bastırdım. Ağlamasın diye.

Göğsümden çekip iki yanağına da öpücük kondurdum. "Üzülme tamam mı? Biliyor musun evimde kedi var. Gelirsin birlikte onu severiz"dememele bu sefer yüzünde gülümse açması bir oldu. "Gerçekten mi?"demesiyle başımı salladım. "Gerçekten. Sen şimdi eve git merak etmesinler seni tamam mı?"

Başını salladı. Beklemediğim bir hareketle o da benim yanağımdan öpmesi bir oldu. Ardından arkamda kalan merdivenler koşar adım gitmesi bir oldu. Bu çocuğun hareketleri niye beni bu kadar çok afallatıyordu?

Yaralısın Bike'm. Hem de çok yaralısın. Sana böyle davranışta bulanan yok ki. Senin yaralarını saran biri yok ki. Yaralarını sarmak bir tarafa dursun sana yeni yara açıyorlar Bike'm. Kanatların kırık senin.

Bir kaç dakika sadece öyle durdum. Boş boş baktım ama aklımlardan neler geçti ben bile bilemiyordum. Öptüğüm yerden kalkıp Laçin'in gittiği yere döndüm ama karşımda bana bakan Uraz Aslanalp'i görmem bir oldu. Altına siyah kot üstüne ise beyaz tişört ve siyah deri ceket giymişti. Beni mi izliyordu o? Bu kendime birinci sorumdu. İkincisi ise bu adam bu kadar yakışıklımıydı? Saçları bile o kadar düzenli ve tertipliydi.

"Hadi gitmiyor muyuz?"dedim sakince. Bir şey demeden yanıma gelip ilerlemeye başlamamızla cevabımı aldım. İkimizden ses çıkmadan ilerliyorduk. Veya eğer bizi gördüyse sindirmem için zaman tanıyordu aklınlıca. Binanın yanında kalan garaja doğru ilerliyordu. Bende Platin gibi arkasından paytak paytak gidiyordum desem yalan olurdu çünkü biraz kabadayı gibi yürüyordum.

Önden hızlı hızlı yürümesiyle asabımı bozmuyor da değildi şimdi. Kapalı garaja girmemizle arabasının yanına gitmesi bir oldu. Siyah Ford 2.3 mustang'ın önünde durmasıyla gözlerimin büyümesi bir oldu. O ne lan?

Sayın Hakkari İl Müdürlüğü. Bunları üstümüze yapın. Tapusunu verin. Allah aşkına berin. Adam zaten karizmatik arabası desen ayrı bir karizmatik.

O arkasına bile bakmadan kendi kısmına giderken ben sadece bakıyordum. Biraz ilerleyip tabutuna tam dokunacağım sırada "dokunma! Sonra iz yapıyor"demesi bir oldu. Göz devirdim. Bende kendi yerimin kapısını açtığımda ona bakıp "yemedik arabanı"diyerek bindim. Benim kara kızım daha güzeldi hem. İnanına kapıyıda sertçe kapattım. Kısasa kısas yani İzgi Arıkan kanununları.

Arabasıyla ilgilendiği her taraftan belliydi. Onun böle bir arabası olması bile beni afallatmıştı. Nasıl sığıyor diye merak etmiştim. Hangi ara merak ettiysem! Gayet iyide sığıyordu. Daha çok ondan tır gibi araba bekliyordum.

Arabayı çalıştırmasıyla arkama yaslandım. Bacak bacak üstüne atarken torpitoya ayağım değmişti ama umursamadım. Onunda bakışları toz olan yere değmişti ama sonradan sanırım içinden ya sabır çekip önüne dönmüştü. İkimizde de ses yoktu. Hayır yani ben arabaya binmeyi sevmezdim ki.

Arada da ona bakıp göz devirmeyide ihmal etmiyordum. Tabii böylece garajdan çıkıp ana yola çıkmıştık bile. "Anladık. Arabamda olmandan mutlu değilsin"demesiyle gözlerim ona döndü. Tabii ki de mutlu değildim! "Arabaya binmeyi sevmem çünkü"dedim ben de. Böylece aramızdaki buzdan sessizlik ikimizin siniriyle erimeye başlamıştı.

Bilmiş tavrıyla "sizi nasıl mutlu ederiz İzgi Hanım. Söyleyin de bir dahakine öyle yapalım."demesiyle sinirimin katlanması kaçınılmaz olmuştu. "Sizo nasol mutlu ederoz İzgo Honum. Söyleyon de bor dahakone öyle yapalom."

Değişmeyen onun çok bilmişliği benim taklit yapma çabam.

İkimiz de aynı anda birbirimize göz devirip önümüze döndük. Uzanıp radyoyu açtı. Göz ucuyla bende bakıyordum. O elini çektikten sonra bende elimi uzatıp şarkıyı değiştirdim. Hiç güzel bir şarkı da yoktu ki arkadaş. En son bir şarkıda durdum. O şarkının ezgileri ise arabaya yayıldı.

Bu süre zarfında ner birbirimize bakıyorduk ne de konuşuyorduk. Yola baktığımda birşey farkettim. Biz yanlış yoldaydık. Sonra ise konumu açmadığımızı farkettiğimde "nereye gidiyorsun acaba. Yanlış yoldayız."derken bakışları benimle buluştu. Arkada ise o ezgi çalıyordu.

Mahkemeye versem seni
Asarlar, asarlar, asarlar vay
Cehennemde cayır cayır yakarlar
Yakarlar, yakarlar vay

Sadece bana baktı. Gözlerinden hiç bir şey anlaşılmıyordu. Sadece bana bakıyordu. Ben ise ona. Nasıl baktığını bile çözümlemiyordum. Ama gözlerini benden çekti. Sinirlenmedi. Dudaklarından sadece "tarif et"döküldü. Benimde yangınıma bir kova su dökülmesi bir oldu. Aynıydı Pars hissediyordum. Ama Uraz öyle değildi. Bir dakikası bir dakikası tutulmuyordu. 1 ay önce karşımda sinirli, kıskanç bir adam vardı. İki gün önce umursamaz şimdi ise sanki bana bakmaktan kaçan bir adam vardı.

"Dön burdan. Tam ters yönde gidiyoruz"dedim sakince. Baş sallamakla yetindi. Ben tarif ettim o gitti. Zaten dükkanda hakkarinin bir ucundaydı. Yarım saatlik yolumuz vardı. Aklımı kurcalayan bir soru vardı sanırım onu sormazsam çatlayabilirdim.

"O gün. Yani ilk birbirimizi gördüğümüz beni tanımıştın Mengü mü söylemişti?"
Sakince arabayı sürürken gözlerini bana bile çevirmeden "o gün beni Mengü aramamıştı"dedi. Tek kaşım havaya kalktı "nasıl tanıdın beni?"diye sordum bu sefer.
"Ötüken gözlerinde bozkurtluk vardı. Yıllar geçse o bozkurtluğu unutmazdım."

"Ötüken..."diye mırıldandım. Türklerin yurdu Ötüken...
"Ötüken kızı." O kadar kısık demişti ki zor duymuştum. Bana demişti. Bana Ötüken Kızı demişti. Ne bileyim garibime gitmişti. "Bizim oralarda öyle denir"deyince tek kaşım tekrar havaya kalktı. "Anteplisin sen. Sizde denilse denilse Antep kızı denir"
Ela bakışları tekrar yola döndürdüğünde "antepliyim ama 5 kuşak. Özüm Ötüken'li."

Adam bir fevkalade. Adamın yarısı Ötüken'li yarısı Antep'li. Sen bu adamdan daha ne istiyorsun Bike'm.

Tam ötükenliler gibiydi. Gözleri çekikti. Tabii benimde çekikti ama orası ayrı meseleydi. Tekrar önüme döndüğümde varmıştık bile. Ama aklımda özüm ötükenli deyişi yankılanıyordu. Ne vardı bunda? Ve ben neden bu kadar değişik hissediyordum kendimi? Bu boktan hissedişi bırakmalıydım.

Arabayı fark ettiğinde kapıyı açıp indim. Onu beklemeye bile tenezzül etmedim. Eşek kadar adam gelir heralde. Mekanı girdiğimde pos bıyıklı koca göbeği olan üstünde mutfak önlüğü olan Necati usta bana doğru ilerliyordu. "O komutan hanım nerelerdesin sen"derken el sıkışmaya başlamaştık. "Vaktim olmuyor abi. Yoksa gelmiyoz mu sana." Arkamda olduğu duyumsuyordum.

Kokusu arkamdan buram buram geliyordu. Nasıl bir kokusu olduğunu çıkaramamıştım. Ama güzel ve huzur verici bir kokusu vardı. Elimi en son ben çektim. Tabii Necati ustanın bakışları Uraz Aslanalp'i buldu. Adam arkamda iki metre durduğu için olabilir miydi? Tabii ki olabilirdi. Benimki de soruydu yani.

Ellerimizi birbirimizden çekilince bizimkilerin olduğu masaya doğru ilerledim. Eşek kadar adam kendini tanıtsın yani birde onunla mı uğraşacağım canım? Arkamdan sesler geliyordu. Ben ise arkama bakmadan ilerledim. Adnan abi Kubilay Atilla ve Korhan vardı sadece. Mert asaf ve demir yoktu. Beni görmeleriyle kalkarken bende "oturun oturun"deyip Adnan abinin yanına oturdum.

Benden sonra Uraz Aslanalp gelip karşıma oturdu. Adamdan nefret falan ediyordum ama yakışıklıydı. Fuck? İçim sesim sanırım bütün vücudumu ele geçirmişti yoksa ben öyler konuşan bir insan mıydım?

Necati usta bu sefer masamıza gelerek "ne istersiniz gençler?"diye sorunca bakışlar bana ve Uraz'a döndü. Uraz'ın bakışları ise bendeydi. "Rakı, bira, kebap alalım biz ustam"dedim. Adnan abi Uraz ise aynı anda "ben ayran alayım ustam"demeleri bir oldu.

Adnan abi zaten bizim zorumuzla buraya gelen biriydi. O da zaten ayran içmeyi tercih ederdi. Onun gözünde hepimiz birer zaten münafıktık. Hele biraz sonra içmeye başlayınca hepimize ölümcül bakışlar atacağına emindim. Uraz'ın ayran istemesi şaşırtmıştı.

Kubilay beni aklımdan geçen soruyu sordu "siz neden rakı veya bira içmiyorsunuz komutanım?" Uraz ise "tercih etmiyorum"diyerek kestirip atması bir oldu.

***
Nisan - Hakkari

Hazal sabah erkenden kalkmış ve Karargaha gitmek için evden sessizce süzmeye çalışıyordu ama bunu pek de becerebildiğini sanmıyordu. Daha Hakkari'ye dün adımını basmıştı ama Hakkari ona huzur verdiğini hissediyordu. Bugün teslim olması gerekiyordu. Dün akşam geç geldiği için teslim olamamıştı. Hem kuzenini de özlemişti.

Diğerleri uyuduğu için hızlı ve sessiz bir şekilde kabanını giyip kapıyı açtı. Kapı 3 kere kiltli olduğunu farkedince daha Izgi'nin kalkmadığını farketti. Çantasını yere bırakıp spor ayakkabılarını giydikten sonra eğilip çantasını aldı.

Sessizce kapıyı kapattıktan sonra üzerine göz gezdirdi. Zaten kısaydı resmen kendini yer elması gibi hissediyordu.

Çantasını koluna takıp merdivenlere yöneliyordu ki karşı dairenin kapısı açılması bir oldu. Hazal'ın gözleri kapıyı açan kişiye baktığında buz mavisi gözleri olan bir adam açtığını farketti. Gözleri ne kadar güzel diye geçirmeden edemedi.

Hazal karşısındaki adamı süzdüğünde baya uzun olduğunu farketti. Hazal, adam bir şey bile yapmamıştı ama gözlerini devirdi. Herkes resmen ondan uzundu. Bu durum onun canını baya sıkıyordu. Ama istememişti ki kısa olmayı.

Boyu kısa olması canını sıksa da büyük bir tebessümle "hayırlı sabahlar"dedi. Hazal'ı Hazal yapan neşesiydi, güzel sözlülüğüydü, tebessümüydü zaten.

Karşısındaki adam Hazal'ın karamel gözlerine öyle derinden bakıyordu ki. Sonradan Hazalın ne dediğini anladı. "Hayırlı sabahlar"dedi gözlerini ondan alamadan. Hazal ise bütün içtenliğiyle elini uzattı. "Sanırım komşuyuz. Ben Hazal. İzgi'yle tanışmış olmalısınız. Onun kuzeniyim." Adam ise buz mavisini gözlerini Hazalın tebessümümden çekmiyordu. Çekmiyor değildi aslında çekemiyordu. Sanki gözlerini çekse ölecek gibi hissediyordu.

Gözlerini çekmedi ama karşısındaki naif eli tuttu nasırlı elleriyle. Yüzünü tebessüm yerleştirip "evet komşuyuz. Ben de Demir Han."dedi Demir.

Şimdi arkadaşını daha iyi anlıyordu. O da böyle kalmıştı İzgi'yi görünce. Demir onunla baya dalga geçmişti. Şimdi onun başına geliyordu. Peki karnındaki bu ağrı da neyin nesiydi? Niye böyle hissediyordu ki? Sadece komşularıydı.

Hazal ise ona hissettirdiklerini bilmeden "Han isminiz ayrı mı yoksa birleşik mi?"diye sordu. Demir ise ufak bir afallama geçirmesi bir oldu. Yani gerçekten sora sora bunu sordun diye aklından geçiriyordu. Hazal ise ne dediğimin sonradan farketmiş ne kadar boş yaptığını o an farketti. Sormadığını farketmeye çalıştı ama yapamadı. Ağzından çıkmıştı artık.

Hazal mahcup tavırıyla "ay kusura bakmayın. Haddimi aştım."diye panik yapmaya başladı. Ama Demir'in bu durum umrunda değildi. Çünkü Hazal'ın panik yapmasıyla gülüşü gitmişti. Çok güzel güldüğünü düşünüyordu. Sanki Hazal gülüyordu Demir'in kalbinde çiçekler açıyordu. Daha ilk defa karşılaşıyorlardı ama demir neden böyle hissettiğine anlam bile veremiyordu. Gerçekten neydi bu karınında kelebekler uçurtan kalbinin huzurla dolduğunu hissettiren şey?

Demir ise son dediğine takılmamış "Han ismim ayrı."dedi. Hazal ise panik haliyle "gerçekten kusura bakmayın sanki size zorla söylettirmişim gibi oldu." Demir, Hazalın bu söylediklerinden hemen ardından başını iki yana sallayıp "öyle olur mu? Merak her insanda olur. Merak ettiniz sordunuz. Sade bir soru Hazal Hanım. Başka şey merak ediyorsanız sorabilirsiniz." Hazalın yüzünde panik kaybolup giderken yerine tebessümünü bırakmıştı.

"Estağfurullah Demir Bey. Ama aynı şey sizin için de geçerli siz de bana ne isterseniz sorabilirsiniz." diyerek buz mavi gözlere baktı. Demir, soru sorma sırası kendinde gibi hissedip aklına ilk gelen soruyu sorması bir oldu:
"Hiç aşık oldunuz mu?" Hazal afallamadı bile. Yüzündeki tebessümüyle
"Bilmem nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum ama belki de yaşıyorumdur. Peki siz aşık oldunuz mu?" Elleri birbirine sıkıca tutunurken onlar ise sadece birbirlerine bakıyorlardı. Tabii hazal boynunu geriye atmış öyle bakıyordu.

Demir ise beklemeden "bende bilmiyorum. Ama yaşıyor gibiyim." İkiside imaları anladılar. Ama ikiside içinden abarttıklarını geçirdiler. Hazal'ın aklına işi gelmesiyle gözleri büyüdü. Geç kalıyordu. Elini çekip "kusura bakmayın Demir Bey. İşe geç kalıyorum"
"Estağfurullah Hazal Hanım"

Hazal hızlıca merdivenlere ilerledi. Ama gönlü dayanamadı. Tam inecekken arkasına dönüp
"Allah nimeti de, aşkı da, onca yaşayacağımız duyguyu, hayatı anlımıza yazar. Yüce rabbim ikimizin alnına da yazmıştır aşkı. Allahın planına güvenin Demir Bey."
Demir ise hafif bir tebessümle "hep güvenirim Hazal Hanım." Hazal arkasını dönüp merdivenleri hızlı hızlı inerken Demir arkasından bakmakla yetindi.

Kapının önünde kalakalmıştı öyle. Sadece onun gitttiği merdivene bakıyordu. Gözlerini onun naif elini tuttuğu eline baktı. O kadar kadın tanımıştı. Hiç birinde kalbi bu kadar hızlı atmamıştı. Demir Hazal'a aşık mı olmuştu? Oldu mu onu bile anlamamıştı. Demir'e göre bir anda aşık olmak imkansızdı. Sadece cana yakın bir kadın olduğu için sevmişti. Aşık olmamıştı. İçinden defalarca aşık olmadığını geçirdi. Kim yeni tanıştığı birine aşık olurdu ki? İmkansızdı. Tabii bu durum Demir için geçerliydi.

Geri eve girdiğinde ev arkadaşı ortalığı topladığını farketti. Göz devirdi. Kollarını göğsünde bağlayıp "siklik huyların var"diye söyleyendi. Kanepeye yastığı koyan Uraz ona döndü ama dudaklarında alaycı bir sırıtış hakimdi. Sesini inceltip "estağfurullah Hazal Hanım"
Demir'in kaşları çatıldı. Uraz ise onunla uğraşmanın intikamını alıyordu. "Başka şey merak ediyorsanız sorabilirsiniz."
Demir ise siniriyle "bizi mi dinledin lan?"demesi tabii ki de kaçınılmazdı.
Uraz ise sinir bozucu tavrıyla "öyle olur mu? Merak her insanda var"demesiyle Demir yastığı alıp Uraz'a fırlattı.

Uraz ise ani bir eğilmeyle yastıktan kurtulmuştu. Ama Demir ise taramalı tüfek gibi eline gelen yastığı Uraz'a fırlatıyordu. Uraz buna aldırış etmeden "ne oldu lan?"derken yüzüne gelen yastıktan kaçamadı.

Yüzüne geldi fakat Demir'e sertçe geri fırlattı. "Aşık mı oldun sen bakayım? Resmen aşk dizisindeydiniz."
"Seni gebertim ulan!"diye kükredi Demir. Uraz ise "yaa dün benimle dalga geçiyordun ne oldu pisicik. Kızın yanında resmen yavru kediydin"

Demir ise büyük bir sinirle Uraz'a ilerlerken Uraz, kahkaha atmaktan zor nefes alıyordu. Demir Uraz'ın yüzüne tam yumruğu geçirecekken Uraz elini kaldırıp "tamam demo ya. İki şakaya da gelmiyorsun. Sen dün benimle dalga geçtin ben de bugün geçtim ödeştik işte. Hadi gidelim geç kalacağız" demir elini indirip "tam bir şerefsizsin"
Uraz ise demirin attıkları yastıkları koltuğa koyarken "saol bebeğim"dedi.

Demir ve Uraz evden çıkıp askeriyeye giderken Hazal Karargaha doğru gidiyordu. Bugün onun ilk iş günüydü ve sabah yaşadığı tatlı olaydan dolayı mutluluktan bayılabilirdi. Yanakları al al olmuştu bile. Arabasını dikkatle sürdükten sonra karargah'a varmıştı.

Karargah komutanı Albay Turan Atasoy'a teslim olduktan hemen sonra kendine ayrılan ofise geçti. Aklına yine Demir geldi. Aklından çıkmıyordu halbuki. Anında yüzünün yanması ise bir olmuştu. Kabanını çıkarıp askıya astı. Çantasından laptopunu çıkarıp çizimleri üzerinde çalıştı. Hazal buradan önce İstanbul'da çalışıyordu. 29 yaşına girmesi yakındı ama işinde profesyonel çalışan bir mühendisti. Normalde daha tayini çıkmıyordu fakat buraya önemli bir proje için gelmişti.

Akşama kadar çizimleri üstünde çalışmış diğer mühendis arkadaşlarıyla tekrar etmişlerdi. Hazal burayı şimdiden sevmişti. Hatta Albay Turan Atasoy'u bile. Gaddar bir adam olduğunu askerlerine davranışlarından anlamıştı Hazal. Ama sevmişti. Belkide babasız büyüdüğü için babası yerine koyuyordu.

Mesai çıkışına kadar büyük bir tempoyla çalıştı. Gözleri kolundaki saate baktığında çıkma saatinin geldiğini farketti Hazal. Eve gitmeden önce alışveriş merkezine uğraması gerekiyordu. Hakkari'de kozmetikçi bulmak zor olduğu için mecbur alışveriş merkezine gidecekti.

Arkadaşlarına iyi akşamlar diledikten sonra ofisten çıkıp dışarıya ilerledi. Dışarı çıkmasıyla Hakkari'nin sert havası yüzüne vurması bir oldu. ilkbahar geliyordu ama havalar sabah ve akşamları sert gibi esiyordu. Arabasına doğru yol aldı. Havası soğuktu ama sevmişti Hazal burayı.

Arabasına bindikten sonra çantasını yanına koyup arabayı çalıştırdı. Yüzünden tebessümümü de solmuyordu. Alışveriş merkezine doğru sürerken aklına Demir düşmeden edemedi.

Hızlıca arabasını kapalı garaja çekip alışveriş merkezinin içine girmişti Hazal. Çok kişi yoktu. Onun da işi kısaydı zaten. Sadece makyaj çıkarma suyu alıp gidecekti. Çok makyaj yapmazdı hafif yapardı ne belli olurdu ne de belli olmazdı. Tam ortası bir şey yapardı. Ama mecbur makyaj çıkarma suyu lazımdı.

Hızlı bir şekilde yürüyordu. Aynı zamanda etraftaki insanları da tanımaya çalışıyordu. Hakkari halkını tanımaya çalışıyordu. Kozmetik dükkanına girince yanına Hazal'dan biraz uzun kıvırcık saçları olan bir kız gelmesi bir oldu.

"Buyrun nasıl yardımcı olabilirim"diye sordu çalışan kız. Mavi gözleriyle Hazal'a çipil çipil bakıyordu. Hazal ise "makyaj temizleme suyuna bakmıştım ama"dedi. Çalışan kız tebessümüyle Hazal'a "tabii gelin benimle"diyerek önden ilerlemeye başladı. Arkasından ise Hazal ilerliyordu. Reyona gelince Hazal gözlerini reyonda gezdirmeye başladı. Hep kullandığı markadan olan temizleme suyunu alıp reyona geçti. Ödemesini yaptıktan sonra çalışan kıza gülümseyip dükkandan çıktı.

Yürüyen merdivenlere doğru ilerlerken bir anda göz hizasında koca bir gövde uzun boylu Demir duruyordu. Hazal'ın yüzündeki tebessümümü büyümüştü bile. Birbirlerine doğru ilerliyorlardı. Hazal Demir'e bakarken Demir sadece karşısına bakıyordu. Hazal'ı bile görmüyordu. Demir ve Hazal artık yan yanaydı ama biri geliyordu biri gidiyordu.

Aynı doğrultuya geldiklerinde Hazal yanına döndü. Sohbet etmek için ama Demir durmadı bile. Arkasına döndü Hazal. Demir'in sadece geniş sırtını gördü. Arkasından "Demir bey"diye seslendi ama Demir onu umursamadı bile.

Hazal ise sadece arkasından bakabildi. Ne peşinden gidebildi ne de kendi yoluna gidebildi. Çok şımardım dedi içinden. Şımarıklık yaptım dedi. Arkasına dönmeden son bir daha baktı ona. O da gözden kayboluyordu. Bir hayat gidiyordu bir hayat geliyordu.

Hazal arkasına dönüp ilerlemeye başladı. Umursamamasının sebebi benim şımarıklık yapmam diye içinden kaç defa geçirdi saymadı bile. Suçu kendi omuzlarına yüklendi. Sabahtan beri gülen suratı şimdi tebessümden eser yoktu. Hızlıca arabasına gitti. Eve gidip başını yastığa koymak istiyordu. Başı ağrımaya da başlamıştı. Hazal bütün suçu kendine yüklemişti ama sabah onu umursamayan birlikte sohbet eden adam akşam onu umursamaması kırmıştı.

Eve geldiğinde ise apıyı kuzeni İzgi açmıştı. Hazal onun gibi olmak istiyordu. Hayatı umursamak istemiyordu. Hazal neden bu kadar umursadığını düşündü. Ama onun gibi olmak istedi.

Herkes yemek masasına kuruşmuştu bile. Hazal'da sessizce gelip yerine kuruldu. Aydem neyi olduğunu sordu ama Hazal geçiştirdi. Kırılmıştı bu duruma. Yemek yendi sohbet ettiler ama Hazal köşede sadece onları dinledi. Sohbete bile katılmadı. Oysa bugün ne mutluydu. Mutluluğu bir umursanmazlık tarafından yıkılmıştı.

Herkesin yatağı serildi. Hazal baştan beri isteği şeyi yapıp başını yastığa koydu fakat uyuyamadı. Sağa döndü olmadı. Sola döndü olmadı. Saat dörte kadar boş boş tavanı izledi. Uykuda tutmadı başının ağrımasıda geçmedi. Yataktan yavaşça kalktı. Üzerine switshortu geçirip yavaşça evden süzüldü.

Kaldıkları binanın önünde bir bina daha vardı ama onun önünde park vardı. Oraya gidecekti. Ayakkabılarını giyip başını kapşonluyla örttü. Hızlıca indi merdivenleri. Hala bile aydınlanmıştı. Hızlıca dışarı çıkıp parka gitti. Hakkari'nin keskin havasıda yüzüne çarptı.

Parka varıp salıncağa oturdu. Boş boş ileri geri gitti. Tek bunu yaptı. Zaman o kadar yavaş geçiyordu ki Hazal için. 1 dakika 1 yıl gibi geliyordu. Neden geçmiyordu ki zaman? Geçmesi lazımdı. 10 dakika geçti ama ona 10 yıl gibi geçti. Ya da ne yılı Hazal'a göre 10 asır gibi geçti. O on dakika. Üzerine büyük bir gölge düşene kadar. Hazal'ın gözleri başında dikilene baktı. Demir'di. Baktı, baktı, baktı ve gözlerini çekti ondan Hazal. Bütün suçu kendine yüklemişti ama onu umursamayan birine bakacak kadar gurursuzda değildi.

Demir'in dudaklarından ise "hazal hanım. Ne işiniz var burada"diye sordu. Hazaldan ses çıkmadı. Baktığı yere bakmaya devam etti. Demir ısrarcı bir şekilde "Hazal hanım. İyi misiniz." Bu sefer Hazal'ın bakışları mavilere baktı. "İyiyim. Hazal kötü olur mu, hiç o hep iyi olmak zorunda zaten"dedi acımasızca.

Demir ise bunu demesiyle afallamıştı bile "o nasıl?" Hazal ise sakince "alışveriş merkezinde umursamadınız ya bakmadınız bile. Şimdi niye geliyorsunuz?"deyince Demir neye kırıldığını anladı. Ama Demir o an ona yüzüne bakacak yüzü yoktu ki. Baksa bile acıyan gözlerle bakacaktı. Acıyacaktı ona. Bunun olmaması için bakmadı. Demir de sakince "bakamazdım"dedi. İkisde sakindi ama yürekleri o kadar kor alevdiki.

"Niye? Çok mı şımardım Demir Bey? Ya da size göre bir kadın değil miyim yoksa? Kadın anlayışınız nasıl acaba?"bu sefer Hazal'ın sesi öfkeliydi. Ne öfkelisi sesi ateşti, kordu, alevdi. Bu ses tonu Demir'inde sinirlendirmesi bir oldu. "Saçmalamayı kesin!"Hazal salıncaktan kalkıp tam karşısına geçti. "Ben mi saçmalıyorum.? Umursamadınız ya beni! Şimdi niye geldiniz? Ama önce beni niye umursamadığınızı söyleyin!"sesi daha yüksekti bu sefer. Demir zaten hemen sinirlenen biriydi. Şimdiden öfkeden dolup taşıyordu resmen.

"Acıyarak bakacaktım çünkü!"diye kükredi. Hazal sinirli haliyle "niye acıyası bir durumum var gibi mi duruyor ordan!"
"Çünkü sen beş yaşındayken baban görevde şehit düşmüş annen babanın acısına dayannamayıp arkasından vefat etmiş. Hemde hamileyken. Sen şuan hiçlikten bir şey misin?"derin bir nefes alıp "sonrada teyzen bakmış. Söyleyin lütfen ortada hiç, kimsesiz bir piç gibi kaldığınız söylesenize Hazal Hanım. Yoksa sizin hayatınızı anlatmaya devam mı ediyim."

Hazal'ın yarasına parmak basıyordu Demir. Hazal'ın kalbine ağırlık çöktü. Yarasından vurmasa olmaz mıydı? Öyle baksa, öyle umursamasa olmaz mıydı?

Okulda dalga geçmişlerdi Hazal'la. Ama hiç biri bu söz gibi yakmamıştı canını. Gözleri doldu. Dışardan bakınca kolay mı sanıyorlardı. Acı yaşamıyor mu sanıyorlardı Hazal'ı? Halbuki o üzüntüden kaçmak için neşeye sığınırdı.

Onu neden elinden almaya çalışıyordu? Sol gözünden akan yaşını hızlıca sildi Hazal. "Ne duruyorsun o zaman? Gitsene. Karşında hiçten ibaret olan biri var. Git ama dönme. Git ama bakma. Git ama umursama beni."

Git dedi ama Hazal gitti. Arkasından bakamayacak kadar acizdi oysa. Yavaş adımlarla dönüp gitti. Git dedi kendisi gitti. Umursanmadığı zamanki gibi suçu yine kendisi yükleyerek gitti.

O mahur beste çalar,
Müjganla ben ağlaşırız.

Nereye gittiğini bile bilmeden gitti Hazal. Kalbi kırılmış ne kırılması paramparça olmuş bir şekilde gitti. Bu sefer arkasından Demir baktı.

Hazal gözden kaybolmasıyla arkasını dönüp yüzünü avuçlaması bir oldu. "Ne yaptım ben?"diye sordu kendine ama şuan sorsa ne işe yarardı ki? Hazal'ın kalbini kırmış onu ağlatmıştı. Kaydırağa ayağıyla tekmeyi geçirdi. Bir yandan da kumral saçlarını çekiştiriyordu. "Sikik travmalarım yüzünden kızı paramparça ettim ben!" Bu sefer çöp konteynırına tekmeyi geçirdi. "Aptal kafam. Umursayacaktım onu. Bir ben görecektim!" Kendi kızdı ama ne işe yarardı ki. Giden gitmişti çoktan.

1 Ay 12 Gün Sonra...

İntikam Timi Hakkari'nin dağlarını konuşlanmış avı bekleyen avcılardan farksızlardı. Tek fark. Bu görevde İzgi'nin olmamasıydı. Emir buydu. Nedendi Yüzbaşı Aslanalp bile anlamamıştı. Bir ayı geçkin görevdeydiler. Hepsinin aklı başka bir yerdeydi aslında. Uraz İzgi'nin sinirden çıldırdığına emindi. Tanıyordu onu. Ama çocukken. Biliyordu onu. Ama çocukken.

Demir'in aklı Hazal'daydı. Göreve çıkmadan önce onu paramparça etmişti. Şimdi özür dilese neye fayda edeceğini düşündü. Onu kendinden soyutlamıştı. Daha yeni tanımıştı halbuki onu. Nasıl kendine ait hissetmişti. Belki aralarında bir aşk olacaktı. Yeni kıvılcımlaşmaya başlayacaktı belki de aşkları. Üzerine soğuk su dökmüştü Demir. Buz mavisi gözleri gibi bir su.

Onu bu düşüncelerden ayrı koyacak ses yankılandı kulaklarında "intikam 6 konuşuyor. Hedef arabası siyah. Plakası yok. Eski külüstür bir araba. Camları film şeridi kaplama. Buraya 700 metre uzakta." Herkesin kulaklığından Kubilay'ın sesi yankılandı. Uraz ela gözlerini hedefin olduğu arabaya dikmişti. Gözlerini bile ayırmadan önündeki telsizi aldı.
"Bayram Üsteğmen. Yüzbaşı Uraz Aslanalp konuşuyor"
Telsizden kalın bir tok sesi geldi. "Emredin komutanım"

Şırnak'tan gelen JÖH'lerle katılmışlardı bu göreve. Tabii onlar sonradan dahil olmuştu. Dvandoski koruyucularından Levon Petrosyan'dı hedef. Bir buçuk aylığına sınır köylerini boşalttırmaya çalışıyordu ama ne buna JÖH'ler izin veriyordu ne de İntikam Timi. Adamlarının çoğu geberip diğer tarafı boylamıştı bile. Şimdi sıra onu ele geçirmekti.

Uraz gözünü bile çekmeden telsize konuştu. "Arkada 3 önde 2 araba var. Atış serbest dediğimde saat dokuz yönündekiler, arkada 3 arabayı saat üç yönündekiler 2 arabayı hedef alın." Bayram üsteğmenin "emredersiniz Komutanım"demesiyle telsizini kapatıp mikrofonunu açtı. "Mert ve Asaf hedefi siz alıyorsunuz. Adnan ve Atilla arkadan destek gelecek"saatine göz atıp devam etti "altı on beş kırk saniyeye göre bomba hazırlayın. Korhan hedefin arabasında kadın var o sende" gitgide araba da yaklaşıyordu. Herkesten "emredersiniz komutanım"uyulması bir oldu.

"Demir hedef çıkarıldıktan sonra arabada dosyalar olacak. Onları al. Kubilay Gök imzasını nasıl atıyordu?"diye sordu. Kubilay afallasa da cevap verdi "Kayın'ın ölüm belgesini asarak komutanım." Bu kadın gerçekten psikopat diye içinden geçirdi Uraz.

"Var mı sende?"diye sordu bu sefer. Olmasa bile imzasını bırakacaktı. "Var komutanım. " hedefin yaklaşmasıyla telsizi açtı Uraz. "Atış serbest"demesiyle herkesin silahı patlamaya başladı. Uraz ise hedefe yaklaşanları tek tek öldürüyordu.

Artık çok silah patlamıyordu çünkü bütün töreristler ölmüştü bile. Asaf ve Mert hedefi almış ikiside koluna girmiş ters ters bakıyorlardı. Asaf ve Mert timin küçükleri olmalarına rağmen ve bir de askerliğe yeni başlamalarına rağmen boyları bir hayli uzunken yapıları da baya kalıplıydı.

Silah seslerinin durmasıyla Demir elindeki silahı kenara bırakıp belinden tabancası çıkarıp emniyet kilidi açtı. Sürücü koltuğuna baktığında alnından vurulmuş bi leş vardı sadece. Sağ koltuğa baktığında ise dosyalar oradaydı. Dosyalarda DVANDOSKİ yazması zaten işlerine yaracak bir dosya olduğu çoktan belliydi. Demir, gözlerini tabancası arkaya çevirip bakarken sadece o dosyaların varolduğunu anladı. Dosyaları alıp dışarıya çıkmasıyla emniyet kildinin geri kapattı.

Korhan kadını epey iyi süzüyordu. "Terörist olmasan seninle kesin sevgili olurdum"demesi kaçınılmazdı. Uraz ve diğerleri ise sen iflah olmazsın bakışı atması biri oldu. Korhan zaten kendine verilen görevden hazetmemişiki. Sürekli kadın olunca direk Korhan'a yıkılıyordu.

Adnan ve Atilla geldikten sonra sonunda Levon Petrosyan'dan ses çıktı. "Bu yaptıklarınız hiç biriniz yanına kalmayacak. Biraz sonra diğer ekip gelecek" Uraz ise onu soğukkanlı bir şekilde izliyordu. Söyledikleri bile umrunda olan bir şey değildi. Levon'un konuşmasından ardından bomba patlama sesi gelmesiyle hepsinin dudaklarında alaycı bir tebesssüm vardı.

Kubilay ise "aynen şekerim. Ne kadar da güzel geldiler ama."demesiyle Korhan ve Atilla kahkaha atması bir oldu. Görevdeki soğukkanlılıkları bir yere kadardı sonra tekrar eski hallerine dönüyordu. Uraz'ın bile dudaklarında bir sırıtış hakimdi. İntikam Timi'ni çocukken tanıyordu ama yetişkin hallerini yeni tanımıştı ama ısınıyor gibiydi. Ama gibiydi işte.

Uraz ilk önce Levon'un önünde durup yüzüne yumruğu çaktı. Yakasından tutup kafasını geçirmesiyle burunundan oluk oluk kan akıyordu giydiği lüks takım elbisenin üstüne. Ve bayılmıştı bile. Urazın dudaklarından ise "orospu çocuğu"döküldü.

Bir silah daha patladı. Uraz ise sağ omzunda bir sızı hissetti. Gözlerinin omzuna aktığında sıyırmış bir kurşun görmesi bir oldu. Demir hızlı davranıp Uraz'a vuran adamın kafasına sıktı. Yaralanmıştı ama Demir sayesinde gebermesi bir olmuştu.

"Kubilay ver"dedi Uraz sanki o vurulmamış gibi. Kubilay çantasından çıkardığı kâğıdı, çekici ve çiviyi Uraz'a uzattı. Uraz'ın ise yüzünde sırıtış mevcuttu. Levon'un bindiği arabanın taputuna koyup çiviyle çaktı. Yukarıdan baktığında çok iyi gözüktüğü belliydi. Kamuflaj cebinden çıkardığı telsizi açtı. Gözleri önünde sıralanmış başları dik duran timindeydi. Timiydi...

"Yüzbaşı Börü konuşuyor"demesiyle herkes duraksadı. Börü, herkesin tırstığı adaleti dilden dile konuşulmuş acımasız askerdi. O kurttu. Börü Yüzbaşı Uraz Aslanalp'ti.

Karşıdan Albay Kemal Aydoğan'nın sesi yankılandı. "Söyle börü." Kemal Albay'ın sesiyle herkesin afallaması daha da katlandı. Aralarındandan sadece Demir şaşırmamıştı o da zaten biliyordu.

"Hedef ele geçirildi komutanım"dedi o gaddar, soğuk ses.
"Hepinizi tebrik ederim börü. Helikopter havalandı. Sağ Salim dönün evlatlar"
Bütün timin ağzından sadece bir cümle döküldü:
"Emredersiniz komutanım!"

Kubilay Uraz komutandan biraz tırsarak "komutanım. O börü gerçekten siz misiniz?" Demir, dudaklarının arasına aldığı sigarasını yakarken bir kolunu arabaya yaslamış onlara bakmakla meşguldü. Uraz Demir'e doğru ilerlerken Kubilay ise arkasından ilerliyordu. "Komutanım. Siz osunuz. O börü sizsiniz. Namınızı çok duyduk ve şuan karşımızdasınız." Uraz'ın onu umursadığı ise söylenemezdi.

Demir'in sigara paketinden bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Ardından çakmakla yaktı. Çakmağa baktı. O olsa kibrit kullanırdı. Çakmak kullanmazdı. Diye geçirdi içinden. Neden kibrit kullandığı merak ediyordu ama soramıyordu.

Çakmağı Demir'e uzattığında Demir'in bakışlarında bir şey olduğu belliydi. Görevdede zaten herkesi gebertmek ister gibi sıkıyor hiç kimseyi ıskalamamıştı. Bu halini sevmişti Uraz ama Demir'de bir şey olduğu apaçık ortadaydı. "Ne oldu?"
"Rütbe var mı?"diye ilk sorusunu sordu Demir.
"Yok"dedi. Çünkü bu komutanı olarak değilde arkadaşı olarak soruyordu.
"O zaman siktir git"demesi ise bir oldu.
"Ben giderimde sen bu halde ne yapacaksın"
"Kendine haline yan uro. İzgi senin ağzına sıçmazsa daha tanıyammışımdır. Ama senin ağzına sıçaağına adım gibi eminim. Yani tam ikisinin arasında bir şeyim"demesiyle biraz canı sıkılmıştı. Ama dudaklarından çıkan "Söyleyin lütfen ortada hiç, kimsesiz bir piç gibi kaldığınız söylesenize Hazal Hanım."şu cümle kalbine batıyor, yakıyor, paramparça ediyordu.

Kendisinden nefret etmeye başlamıştı. Demir komikti eğlenceliydi ama anında sinirlenirdi. Sinirlendi bir kalbi tuzla buz etti. Görev gününü bile saymamıştı. Sadece adamları öldürmüş, azda olsa uyumuş hiç sinirlenmemişti.

Hatırlıyordu Demir. Küçüktü o zamanlar. Lojmanda kalıyorlardı o zaman. Babasının silah arkadaşlarının çocuklarıyla oynardı. Bir gün Demir'e bir çocuk gelmiş "senin gibilerin babaları ölmeye mahkumdur. Benim babam sizin yüzünüzden öldü. Babam daha kardeşimi bile görmeden öldü. İnşallah sizinde babanız ölür"demesiyle sıktığı eli çocuğun yüzüne geçirmişti. Uraz bile onu ayıramamıştı. Demir o gün başlamıştı aslında siniri. Çabuk sinirlenen sinirlendiğinde ise gözünü kan bürüyen biriydi. Tedavi görmeliydi bu durumda. Ama göremezdi. Tedavi görürse askerlikten atılırdı. Yapamazdı. Canından çok sevdiğini bırakamazdı. Ama kendisi için bile değil o kız için kendini toparlayacaktı.

Çünkü kabullenmişti bu görev sürecinde Demir. Hazal'a vurulmuştu. Daha yeni görmüştü. Ama gülüşü bile aklından çıkmıyordu ki. Kısacık boyuyla tesettürlü haliyle yanakları kızaranca çok tatlı oluyordu. O gün yaptığına pişmandı. Hayatına bakmamalıydı. Ama paramparça ettiği kalbi tekrar toplayacaktı. Vurgundu o. Vatanına vurgun olduğu kadar vurgundu.

Gözlerini açmadan Levon "siz Türkler ölmeye mahkum pisliksiniz"demesiyle Demir sigarasını yere atıp üzerine sertçe bastı. Sakindi ama mavi gözlerinden kıvılcım çıkıyordu. Levon'un önüne geldiğinde yakasından tutup kaldırdı. Yakasından tutuğu Levon'u sertçe yer atıp kafasına postalıyla sert darbe uyguladı. Biraz eğilip Levon'un duyabileceği yerden "bak burda herkes deliden farkı yok. Ama en psikopatımız ortada yok. Zaten onun ızdırabından geçeceğine adım kadar eminim. O yüzden belanı sikmeden kapat çeneni. Yok sen gel benim belamı sik diyorsan zevkle o belanı sikerim orospu çocuğu."diye dişlerinden arasından tısladı resmen.

Bu manzarayı zevkle izleyen Uraz gözlerini bileğindeki saate çevirdi. "Toparlan intikam. Gidiyoruz." Herkes sırt çantasını takıp kasklarını taktılar. Ellerinde silahlarını alıp yürümeye koyuldular. Korhanın tutuuğu kadın sürekli ona cilveleniyor Korhan ise normalde bu durumdan memnun duyardı fakat şimdi bu durum onun yüzünü ekşitmesini sebep oluyordu. Kubilay ise atillanın kulağına eğilmiş "en iyi hewal nedir ati"
"Ne Kubi. Söyle Allah aşkına ne"
"En iyi hewal uçan hewal"demesiyle Kubilay kendi dediğine güldü ama Atilla da gülmüştü. "Yine savaşçı mı izlemeye başladın"diye sordu Atilla. Bu replik savaşçıda geçtiği için biliyordu Atilla.

"Tabiki de izleyeceğim." Atilla göz devirmesi ise kaçınılmaz oldu.

En önde yürüyen Uraz'ın "kapatın çenenizi!"diye gürledi. Kubilay atillanın kulağına eğilip "İzgi komutan hepimizin ağzına sıçacak"
"Kesinlikle"

Kimseden çıt çıkmadan ilerlenmeye devam edildi. İçleri biraz olsun ferahtı. Savaş başlayacaktı ve kimse kurallara uygun oynamayacaktı. Gök ve Börü bir araya gelince o mümkün olacağı hiç sanılmıyordu. Asi kraliçe göklere çıkarsa durmayacağını Dvandoski biliyordu.

Bela kral ise dağlara çıkarsa hüküm ondaydı. Asi ve Bela...

Biri hükmü biri infazı verirse herkesin öleceği, kan döküleceği bir kara vardı. İntikam timi bile artık bunu göze alamıyordu. Uraz az önce Börü olduğunu belli etmişti. Börü, acımasızdı. Biliyorlardı. Kaç defa onun gittiği yerlere arkalarını toplaya gitmişlerdi. Börü, kıyametti.

Helikoptere bindiklerinde bir tek Korhan'ın keyfi yerinde değildi. Yanında oturan kadın sürekli sırnaşıp duruyordu. Yüzünü buruşturmasına sebep oluyordu. "Sırnaşma lan bana!"diye adete helikopteri inletti. Demir'in dudaklarında hafif bir tebessüm varken Uraz'ın umrunda bile değildi. Sadece kumaş bastırıyordu yarasına başka yapacağı bir şey yoktu. Ona gidecekti. Ne kadar istemese de yarasına derman olmasını isteyecekti.

Helikopter sağ Salim Hakkari'ye indi. Tim ise yorgundular. Hızlıca askeriyeye yürüdüler. Uraz Aslanalp dışında herkes teçhizat odasına doğru yol alırken Yüzbaşı Uraz'ın yönü Kemal Albayın odasına doğruydu. Odasına girip ona görevi raporlarken evine gitmek istiyordu.

Tam odasından çıkacağı zaman Kemal. Albay "yarana baktır börü"demesiyle börü gür sesle "emredersiniz komutanım"diyerek odasından çıktı. Yarasına baktıracaktı ama başka birine.

Arabasını evinde kaldığı için Demir ile Uraz bir taksiye binip eve doğru yola koyuldular. Uraz'ın yarasını gören ntaksici gözleri büyüsede Uraz onu umursamadı bile. Onun için alt tarafı bir yaraydı. Kalbindeki yara nasıl kanadığını bile bilmediği yarayı ne yapacakları? Binanın önüne gelince ikiside parayı ödeyip indiler. İkisi yan yana gelince küçük bir dağ oluşturuyorlardı zaten.

Dairelerine doğru çıkarken ikiside arka arkaya çıkıyorlardı. İkisi yan yana gelince merdivene sığma imkanları bile yoktu. İki kat çıkmalarıyla karşı dairelerinin önünde Hazal duruyordu. Demir'in gözleri ise hemen hazala gitmişti bile.

Özlemişti Hazal'ı. İnkarda etmiyordu bahane de üretmiyordu. Hazalı özlemişti.

Hazal ise onları çokta umursadığı meçhuldü. Topuklu botlarını giymek için eğilmiş, arka daireden ise İzgi'nin sesleri yükseliyordu "Orospu. Şerefsiz. O kızı aldatacak ne buldun haysiyetsiz pezevengin dölü"diye bağırıyordu. Uraz'ın dudaklarında ise alaycı bir tebessüm oluştu. Büyümüş İzgi'yi artık tanımaya başlamıştı. Küçüklüğünü bilirdi ama gençliğini bilmezdi. Yetişkinliğini ise öğreniyordu.

Hazal topuklu ayakkabılarının fermuarını çekip ayağa kalktı dimdik. Topuklular sayesinde biraz da olsa boyu uzamıştı. Üzerine giydiği takım elbiseyi düzeltti. Bugün önemli bir sunumu vardı ve gayet şık olmak istemişti. Siyah eşarbını arkadan bağlamış siyah takım elbisesiyle gayet güzel görünüyordu. Yerden çantasını alıp "çıktım ben canım"dedi İzgi'ye.

Şu cümleyi kendisine demesi için varını yoğunu ortaya koyardı Demir. Ama o, o kadını paramparça ettiğini biliyordu. Ondan ne gelecekse eyvallahtı. Çektirsin dedi içinden. Hak ettim onu ağlattığım her saniye bana çektirsin dedi.

İzgi'nin sesi duyuldu bu sefer "tamam bebeğim. Başarılar."ardından Hazal tarafından kapı kapandı. Hiç göz göz gelmek istemediği mavi gözlerle denk geldi. O an hissetti Hazal. O da özlemişti. Günlerce senin yarana tuz bastı onu özleyemezsin diye kendini yiyip bitrmişti ama sözleri boşunaydı. Özlemişti işte. Akıl dayanmıştı peki gönül? Gönül dayanır mıydı? Dayanmazdı. Annesinden bilirdi Hazal. Hayal meyal hatırlıyordu o zamanları. Annesinin babası göreve gidince eli kalbinde beklediği zamanları.

Demir'de askerdi. Hazal demişti belki oluruz ama bundan öte yol yoktu ki. Hazal'ın zayıf noktasından vurmuştu Demir. Ne bundan öte umut ne de bundan öte ümit vardı. Umutta yoktu, yolda yoktu, ümitte yoktu. İksinin yolları ayrıydı.

Hazal 1 ay öncesindeki neşeli yok olmuş gibi ciddi bir sesle "iyi günler"deyip merdivenlere yöneldi. Binanın içinde yankılana topuklu ayakkabı sesleri Demir için resmen huzurdu. Aynı ölçüde atıyordu adımlarını Hazal. Demir ise gözlerini kapamış o sesi dinliyordu. Uraz ise çoktan eve girmişti bile. Onu uzaktan bile izleyecekti Demir. Dayanamazdı.

Kafasını eve sokup "uro. Ben gidiyorum. O yarana da baktır" aklı ne kadar Hazal'da olsa da arkadaşını da es geçmiyordu. Tam bir İstanbul Beyfendisi.

Uraz'dan ise "siktir git. Kızın gönlünü al"duyuldu. Demir anlatmamıştı ama Uraz Hazal'ın bugün ki halinden her şeyi anlamıştı.

Denir hafifçe tebessüm edip kapıyı çekip merdivenlere yöneldi. Hızlıca merdivenleri inerken yönü kapalı garajdı. Dışarıya çıktığı gibi sert havanın yüzüne vurması bir oldu. Kapalı garaja ilerleyip kara kızının yanın geldi. Demirin kara kızı BMW m4'tü. Cüssesinden dolayı biraz zor sığıyordu ama sonuç olarak sığıyordu. Hızlıca binip çalıştırdı. Kapalı garajdan hızlı bir çıkış yaparak ilerlemeye başladı.

5 dakika sonra ise artık önündeki araba Hazal'ın arabasıydı. Demir yavaş falan sürer sanmıştı ama Hazal o kadar profesyonel sürüyordu ki Demir buna da düşmedi desek yalan olurdu.

Arkalı önlü ilerlediler. Hazal'ın ise bundan haberi bile yoktu. Hazal karargahın garajına girerken Demir dışarıda kaldı. Hazal yine iyi bir profesyonellikle arabasını parkedip dışarıya çıktı. Topuklu ayakkabılara alışsın diye çıkmıştı aslında ama belkide hissetmişti. Yolun karşısından ise Demir izliyordu. Emin bir şekilde yürüyordu Hazal. Ona vurgun bir şekilde bakan gözleri görmeden.

Demire izlemek bile yetiyordu. Onu böyle görmek izlemek çokça yetiyordu hemde. Demirin dudaklarından ise Hazal gittiğinde sadece bir söz döküldü:
"Sen beni bitiriyorsun Hazal. Ama sen beni kül et. Hakkındır. Ben senin için kül olmaya da kabulüm."

***

Arkada çalan şarkıyla iyice dertlenmiştim. Kaçıncı kadehim artık onu bile sayamayacak haldeydim. Bir yandan şarkıya sarhoş sesimle eşlik ediyordum "Ufkumda bakan güneş bu sabah doğacak mı? Kalben ne kadar dertli olacağım kim bilir." Bir kadehi daha bir dikişte içtim.

Asaf, Mert, Kubilay, Atilla, Korhan zil zurna sarhoş olup şarkıya eşlik ediyorlardı. Adnan abi ve Uraz içmiyorlardı zaten. Demir ise bize sonradan dahil olmuş ama o da içmiyordu.

Özel günündeydim ve özel günüm her zaman ağrılı ve sancılı geçerdi. Biradan dolayı karnım ve kasıklarım ağrıdan geberiyordu. Umursamıyordum da. Demir'in gözleri üzerimde hissediyordum. Gözlerimi ona çevirdim. "Çok içtin içmeseniz mi komutanım?"dedi ama önüme dönüp içmeye devam ettim. Unutmak istiyordum bazı şeyleri.

İçmek çözüm değildi bunu biliyordum ama işte içiyordum. Yanımda zaten karga sesler senfonisi vardı. Başım çatlamak üzereydi.

Birinin bana doğru geldiğini hissediyordum. Sarhoş filandım ama hisselerime güvenirim adamın gözünden tanırdım ben.

Yanımdan başka bir adama ait bir ses duydum "güzel bayan sohbet edebilir miyiz?" Bana mı demişti lan onu! Yürek mi yemişti bu?

Gözlerimi yana çevirdiğimde yakışıklı bir gevşek tam karşımdaydı. Kadınlara askınlık yapan biri benim için daima gevşekti. "Bu geceyi beraber geçirebiliriz"diye sorunca işte bu tam bir yavşaklıktı. Uraz yerindem ani bir sinirle kalkıp adamın yakasına yapıştı. "Sen kime yavşıyorsun lan it. Benim timimden birine askınlık yapanı gebertirim. Senin ona uzanan dilini, onu düşünen beyinini sikerim! Ona buluşanı bitiririm anladın mı beni? Şimdi siktir git lan!" Ben ise arkama yaslanmış onları izliyordum.

Vallahide kıskandı. Nasılsa kıskandı Bike'm. Adamı resmeden gömecek gibi bakıyor. Yoluna kurban olurum senin selvi boylum.

Sanki benim için tartışma başlamamış gibi arkama yaslanmış bacağımı bacağımın üstüne atıp kadehimdeki biramı yudumluyordum. Sarhoştum. Ama bence değil gibiydim. Çünkü hala çok umursamaz ve çok rahattım.

Benim yanımda oturan timin diğerleri hala bağıra çağıra şarkı söylüyorlardı. Gerçekten karga sesler senfonisi.

Uraz adamın yakasını sertçe bırakmasıyla adamın yere kapaklanması bir oldu. Bunun için resmen kahkaha atabilirdim. Çünkü adam direk kapaklanmıştı. Uraz ise bulanık görmemle kasaya gidiyor diye görüyordum. Ama telefonu çalmış kimin arıyorsa dik bir koyma gelmişti. Uzak bir mesafe kimle konuştuğunu bile duymuyordum.

Arkadanda ayrı bir karizması vardı adamın. Bu adamı gören tüm kızların ağzının suyunun akacağını biliyordum. İçimde bir sinirlilik oluşmaya başladı. Kimse bakmazdı ona. Baktırmazdım. Nefret ediyordum. Sevmiyordum. Ağzını yüzünü dağıtasım vardı fakat onu kimseye baktırmazdım.

Erini nasılda sahiplenirmiş benim Bike'm. Oy kurban olurum kız sana.

Kasaya gitmesini hayal meyal görüyordum. Adnan abi ise telefon gelmiş masadan kalkmıştı. Masada sadece akıllı Demir kalmıştı o da sıkıntıdan patlayacakmış gibi bakıyordu.

Sanırım onu bu ortamda olmak bunaltıyordu. Benim keyfim gayet kıtırındaydı. Hatta çayımla biramı karıştırıp içiyordum. Demir ise bana yaratık görmüş bakmasa daha iyiydi ama bakıyordu işte.

Dudaklarıma tekrar kafemi götürdüm ama kolumdan ani bir çekilmemle ağzıma aldığım içki bile ağzımdan püskürtmeme sebep oldu. Uraz soğuk bir sesle "Adnan şu gevşekleri götür. Demir sende askeriyeye geç." Gözlerini bana çevirip "sende benimle geliyorsun"diyerek beni sürüklemeye başladı. Adnan abi ise arkadan "tamamdır komutanım"demesini duydum.

Elimde ise kadehim vardı. Zaten aksak aksak yürüyordum. Sürüklenme ise aniden yere kapaklanmama sebep olabilirdi. Kadehimi ise yere düşüp parçalanmıştı ama önümdeki soğuk dağ ayı onu bile umursamadan beni sürüklemeye devam ediyordu.

Arabanın yanına geldiğimizde resmen beni arabaya tıkar gibi sokmuştu. Önden dolaşıp o da arabaya bindi. Arabayı çalıştırıp sürmeye başladı. Ben ise kendi kendime şarkı mırıldanıyordum. Ufak bir mırıldanmaydı.

Bir süre ikimizden ses çıkmıyordu. O yola odaklanmış ben ise mırıltı halinde bir şeyler mırıldanıyordum. Ta ki ondan ses gelene dek "Bana mırıldandığın şarkıyı söylesene İzgi"diyene dek. Şimdi sesi sıcaktı, huzurdu. Öfke yoktu. Onun akdine sesi yumuşakça birine yaklaşır gibiydi.

Az önceden beri mırıldanıp durduğum şarkıyı söylemeye başladım. Bu ona söylediğim ilk türkü olacaktı. Belki sesimi güzel bulacaktı belkide karga sesli olacaktım onun için.

"Konma bülbül konma nergis dalına
Öldürürler aman bir yar yoluna
Ben de kurban olam fidan boyuna"

Sarhoştum ama sesim iyi çıkıyordu yani en azından bana göre iyi çıkıyordu.

O bülbüldü belki bende bir dal. Konmasını istemiyordum. Ya da ölmesini istemiyordum belkide. Ama onun fidan boyuna kurban filan olmazdım. Fakat iç sesimden hiç emin değildim. O olabilir çünkü.

Tabii ki olurum onun fidan boyuna Bike'm. O benim selvi boylum. Fidan boylumda olur hiç sıkıntı yok.

Devam ettim türküye. O da zaten beni dinliyordu. Hissediyordum. Hislerimden yanılmazdım.

"Demeyin demeyin aman yârin vuruldu
Kanı duruldu, köye duyuldu
Eleşkirt'ten çıktım yüküm eriktir
Açmayın yaremi aman delik deliktir"

Bu türküsünün kaderi bir zulümdü. Girdaptı. Geri dönülemeyen bir girdap. Ona baktım. Baktığımı anlamış ela gözlerini bana çevirdi. Son kalan mısraları ise onun gözlerinin içine bakarak söyledim.

"Benim sevdiceğim taze firiktir
Demeyin demeyin aman yârin vuruldu
Kanı duruldu, köye duyuldu"

Bu sözlerde aramızdaki koca bir nefreti, içine girirsek kaybolacağımız bir geçmişi anlatmak istedim anladımı onu bile bilmiyorum ama gözlerini tekrar yola dönmesiyle anladığına kanaat getirdim. Biz birlikte olamayız ki. İkimizde biliyoruz geçmiş büyük bir yara. Hiç zaman kabuk bağlamayacak yara. O konuşmayı yapmak o yarayı daha fazla kanatmaktı. İlk günden beridir konuşmak istemiyordum. Yaralarımız zaten kanıyordu bir daha kanatmamak için direniyordum. O da sadece ilk gün ısrar etmiş ikinci gün zaten göreve gitmişti. Şimdi ise konusunu bile açmıyordu.

Benim gücüm yoktu. Onunda gücü olmadığını artık anlıyordum. İlk başlarda konuşacağız diye zorlamıştı fakat o da anlamıştı gücünün olmadığını. Şimdi ise kurcalamıyordu. İkimiz içinde iyisi sadece buydu. Rütbede birbirimize saygı göstermek normal hayatta nefret etmek. Biz aramızda aşk tohumları büyümezdi ki. Ama nefret tohumları koca bir çınar olacağına emindim.

Sadece birbirinizi sahipleniyorduk. O da çocukluğumuza olan bir saygı ibaresinde bir şeydi. Ben umudumu da gücümü de yitirmiştim birlikte olsak ne olurdu. Biliyordum o da yorgundu. Yorgun olmasa bile toparlayabileceğine ümidim sıfırdı. Beni biri toparlayamazdı. Toparlayanlar bu hayattan göçüp gitmişlerdi. Belkide benim sevgimden dolayıydı. Belki de benim sevdiğim lanet ve ölümden ibaretti. Bunu bilemezdim ama kafama döve döve soktuları benim sevgim gerçek bir ölüm gerçek bir lanetti. Bunu kabul ettirmişlerdi işte.

Aramıza tekrar bir sessizlik çöktü. Konuşmadık. Her zaman yapmaya çalıştığımız gibi birbirimizi yok saydık.

Bir benzin istasyonunda durduğumuzda ben hala feci şekilde sarhoştum. Arabanın kapısını açıp indiğinde artık dalmak üzereydim o kadar uyku bastırmıştı ki.

Daha fazla dayanamadım kafam yana düştü benim ise bilincim gitti. Uykunun esiri oldum. Midem ve kasıklarımda sancılar ise artmıştı. Uyuyor gibiydim ama bir yandan da uyanık. Tilki uykusundaydım. Yüzünün buruştuğunu bile hissediyordum. Hatta artık üşümeye bile başlamıştım. Titriyordum ama gözlerimi açmaya tagatim yoktu. Hafif hafif titriyordum.

Uyuduğum bile belli değildi. Eğer zaten böyle uyursam boynumun tutulacağına emindim. Kapı açılma sesi duydum ardından ise Hakkari'ni gece olmasından dolayı sert ve soğuk hava tenime çarptı. Gözümü bile açmadım. Nefeslerim düzenli çıkıyor uyuyor gibiyim ama uyumuyordum. Bu ne salak bir histi böyle!

Tekrardan kapı kapanma sesi duydum. Ardından ise yanağımda gezinen kuş kadar ince bir dokunuş. Bir şey mırıldandı ama ne dediğini bile anlamadım. Yumuşak bir sesle "İzgi" onun ağzından izgiyi duymak kötüydü. Bir iki mırıldandım. İstemsizce oluşan bir durumdu bu tabikide. Ben ona öyle mırıldanacak insan mıyım? Eli hala yüzümde kuş gibi geziyordu. Bu hareketi beni daha da mayıştırıyordu. "İzgi"dedi tekrardan gözlerimi açabildim nihayet. Benim gözlerimi açmamla o da elini çekti. Sadece bir kaç dakika boynum yana düşmüştü ama feci şekilde ağrımaya başlamıştı.

Yavaşça doğruldum ama arabanın önündeki ağaç resmen bana bir şey anlatıyordu. Ama tam ne anlattığını bile anlamıyordum.

Ben ağaca bakarken ondan ses geldi "Kemal Albay bizi askeriyeye bekliyor senin ayılman lazım"bu dediğini bile anlamıyorsun ki. Kulaklarımda sanki bir siren sesi uğulduyordu.

Ağaca ise bakmaya devam ediyordum. Önüme ise dumanları üstünde kahve uzattı. "Orta şekerli"demesiyle başımı ona çevirip baktım. O da bana bakıyordu. Bir şey demedim sadece bana uzattığı kahveyi aldım. Dumanı üstünde tüten kahve ise baya büyüktü.

Yavaş yavaş içmeye başladım. O ise önüne dönmüş arabayı çalıştırmıştı. Kahvemi içerken el hareketlerine bakıyordum. Arabayı ara sıra iki el sürerken çoğunlukla tek el sürüyordu.

Adamın böyle de karizması vardı. Adam resmen karizmadan ibaretti. Karizma = Uraz Aslanalp.

Kahveyi içtikçe yavaş yavaş beynim yerine geliyordu. Biz ise askeriye yolunda ilerliyorduk. Daha varamamıştık. Beynim yerine geliyordu. Onda sıkıntı yoktu da midem ve kasıklarımda olan sancı git gide artıyor ara sıra hafifçe inliyordum. Başım ise hala zonkluyordu. Yüzüm ise sancılardan dolayı buruşturmuştum. Kahveyi en son tek bir dikişte içip bitirdim. Ellerim ise karnıma sarılıydı. Sancılar beni gebertmeye devam ediyordu. Uraz'ın ise gözleri ara sıra bana kaydığına şahit oluyordum.

Gözlerini bana bile çevirmeden "ayıldın mı?"diye sordu. "Ayıldım"dedim tek düze sahip bir sesle. Sesimden de anlaşılıyordu yani ayıldığım demi? Askeriyenin garajına gelip hızlıca bir alan buldu. Arka arkaya park ederken avuç içini kullanıyordu.

Garaja hızlı bir giriş yapmıştık. Hızlı da bir park. Arabayı istop ettirince emniyet kemerini çözüp kapıyı açtım. Adım atıp dışarıya çıktığımda Hakkari'nin sert havası yine beni karşılaştı. Neredeyse yaz mevsimine girmiştik ama geceleri hala baya soğuktu. Adımlarım artık daha iyiydi. Sarhoş gibi aksak aksak gibi yürümüyordum.

Ben önden önden giderken o da arkamdan geldiğine emindim. Gelene kadar her asker karşımızda saygı duruşuna geçmişlerdi. Uraz Aslanalp'le önlü arkalı askeriyeye girmiştik. İkimizin adımlarıda giyinme odasına doğruydu. Birbirimize bile şuan uyum sağlıyorduk.

Uyumluyduk. Giyinme odasında kadınlar ayrılmış bir yer olduğu için şanslıydım. Giyinme odasının kapısını açıp içieriye geçtiğimde hala arkadamdan geliyordu kendisi. Sanırım biraz böyle sahibinizden peşinden giden yavru kediydi.

Kendi dolabıma doğru ilerleyip kapağını açtım. Yine bana gülümseyen annem ve babam vardı. Dudaklarımda hasretli bir tebessüm oluştu. Oda da Uraz Aslanalp olduğu için daha fazla fotoğrafa bakmadım. Üniformamı alıp kadınlar için ayrılan giyinme odasına doğru ilerledim. Odadan dışarı çıkarken kapıyıda arkamdan kapattım. Yan odada giyinme odasına geçtim. Hızlı bir şekilde üniformamı giyip postalarımın bağcıklarını bağlıyordum. Hızlıca onlarıda bağladım. Aynanın karşısına geçip güzelce bordo beremide taktım. Şimdi tamdım. Tamamlanmıştım.

Eşyalarımı alıp diğer giyinme odasının kapısında beklemeye başladım. Beyimiz daha giyinememişti. Dışarıya çıkmasıyla saygı duruşuna geçtim. Karşımda dağ gibi Uraz Aslanalp duruyordu. Başımı diktim. Vücudumda sanki bir çok ağrı yokmuş gibi. Madem bana Ötüken Kızı demişti. Ötüken Kızları böyle olurdu.

Elimdeki eşyaları görmesiyle "eşyalarını içeri bırak"dedi gaddar bir sesle. Başımı sertçe eğip kaldırdım. Emredersiniz anlamındaydı. Hızlıca içeri geçip eşyalarımı dolabıma bıraktım. Hemen kapının dışında beni bekleyen Uraz Aslanalp'in yanında yerimi aldım. Aramızda bir diyalog geçmemişti ama biribirimizie uyum sağlayarak ilerlemeye başladık. Doğrultumuz ise Kemal Albayın odasıydı. Ben ne olacağını bilmiyordum ama belli o biliyordu emin değildim.

Kemal Albayın kapısında duran asker bize ilk başta asker selamı verip Kemal Albayın odasına girdi. Biz ise askerin çıkmasını bekliyorduk. Asker çıktığında artık içeriye biz girdik. Kemal Albay sandalyesinde oturuyordu. Biz ise saygı duruşuna geçtik yana yana. Kemal Albay gözlerini ilk bana dikti "Sarhoş değilsin demi İzgi"diye sorunca tek düze sesle "Değilim komutanım"dedim.

Kemal Albay yavaşça ayağa kalkıp "sorgu odasına"demesiyle ikimizinden de "emredersiniz komutanım"döküldü. Kemal Albay önden ilerliyor biz ise arkasından ilerliyorduk. Üzerimde yandan gözler hissedince yanımda yürüyen Uraz Yüzbaşı'ya çevirdim. Evet bana bakıyordu. Ne bakıyon deyip suratına yapıştırmak vardı ama maalesef bunu şuan yapabilecek potansiyelde değildim.

Aynen Bike'm. Önümüzde Kemal Albay bizde onu dövelim. Aynen Bike'm. Yarın kendimizi evden atılmış kedi kapının dışında buluruz.

Ne bakıyon anlamında başını iki yana salladım. Cevabımı ise gözlerin çekmesiyle aldım. Şerefsiz. Adamla aramızda 20 cm filan vardı. Kesin olarak iki metre üstüydü.

Koridorda üçümüzün sert adımları yankılanıyordu. Sorgu odasının kapısında bekleyen asker kapıyı açtı. İlk Kemal Albay ardından Uraz Yüzbaşı onun arkasından ise ben girdik. İçeriye girdiğimizide kaşlarım çatıldı. Karşımızda ayakta saygı duruşunda duran ama yüzünde sırıtış hali olan Deha Korkmaz duruyordu. Onu görmemle kaşlarım çatıldı. Şuan burda ne işi vardı bunun.

Uraz'a baktığımda Kemal Albaya baktığını gördüm. Kemal Albay ise Uraz'a göz kırpınca sanki emir almış gibi Deha'ya yaklaştı. İkisi de ilk önce ellerini birbirlerini çarptılar ardından ise birbirlerine sıkıca sarılıp sırtlarına da vurdular. Uzun zaman sonra dostların sarılışydı bu. Her tarafından belliydi.

Ben ise çatık kaşlarla onlara bakıyordum. Burada daha ne olduğunu çözememiştim. Camın arkasında kalan asıl sürgülü odasına baktığımda üzerinde jilet gibi bir takım elbise vardı ama biraz hırpanlamışlığı vardı. Saçları orta uzunlukdaydı. Kim olduğunu tam çıkarmamıştım. Adım seslerinin gelmesiyle gözlerimi kapıya çevirdim. Bu sefer giriş yapan ise Demir'di. Şimdi gerçekten bu ne haltlar dönüyordu. Zaten sarhoşluğun etkisiyle başım zonkluyordu.

Bu sefer de Deha ve Demir sarılınca şuraya bayılacaktım. O 2 komutanı es geçip gözlerimi Kemal Albay'a çevirdim. "O kim komutanım?"diye sordum. Çünkü bunları beklesem sabaha anca sarılmışlardı biterdi. Kemal Albayda çatık kaşlarla odada ki adama bakıyordu. Belkide onda adam olacak yürek bile yoktu. "Levon Petrasyon. Dvandoski koruyucularından"demesiyle sinir remen beynime doğru yol aldı. Levon.

O adam Levon'du. Levon oydu. Nefeslerim sıklaşmış gözlerimi ise kan bürümüş gibiydi. Bu gözler İzgi'den çıkmış Gök gözleri olmuştu. Gök kandı. Kan akıtmadan durmayan kara da dişi kurt gökte bir kartaldı o.

"O adamı konuştur İzgi üsteğmen." Kemal Albay'a dönüp "emredersiniz komutanım"sesim bu sefer o kadar gür çıkmıştı. Bu görev benim canıma minnetti. Yanımdan ise bu sefer Deha Korkmaz'ın sesini duydum "göster marifetlerini üsteğmencik" kendisi biraz kafadan kırıktı.

İlk başta başımdaki bereyi çıkarıp masaya koydum. Vücudumda her zaman yer alan bıçaklarıda alıp masanın üstüne kıoydum sadece saçlarımın arasındaki bıçak duruyordu. Asker ceketimi çıkartıp sandalyeye güzelce yerleştirdim. Sadece asker pantolu ve haki tişörtle kaldım. İçeriyeye girmeden önce "asker"diye bağırdım. Kapının dışında bekleyen asker içeriye girip başımı sert bir hamleyle eğip kaldırdı. "Bana kan almak için neler gerekiyorsa getir"
"Emredersiniz komutanım"diyerek hızlı adımlarla dışarıya çıktı. Ben ise tekrar Kemal Albay'a dönüp "her şey serbest mi komutanım?"diye sordum. İçimde ona karşı büyük bir kin vardı. "Ağzından laf al. Öldürme" yüzümde hain bir sırıtış oluştu. Kapıyı açmamla elleri masaya kelepçeli Levon'un gözleri bana çevirdi.

Gök bakışlarıyla içeriye girip kapıyı arkamdan kapattım. Levon ise baştan aşağı beni süzüyordu. Ah garabim biraz sonra ona neler yapacağımdan habersiz bir de bana bakıyordu. Ona doğru yürüyordum. Yüzümde ise tebessüm vardı. "Selam bebeğim"dedim cana yakın bir sesle. Levon ise "selam pislik Türklerin piçi"demesiyle dişlerim seğirdi. Yüzümdeki tebessüm yok oldu onun yerine ölücü bakışlarım yer aldı.

Masaya kekepçeli olan ellerinin kildinini aldım. Minik yuvasına anahtarı sokup çevirdim. "Şuanlık bir şey demiyorum çünkü seninle uzun uzun konuşacağız"derken kasıklarımda hissettiğim sancıyla yüzüm buruştu. Regli sancısı beni gebertiyordu. Ama bende Levon gebertecektim. İşte bu en sevdiğimdi.

Ellerini kelepçeden çözdüm. Artık tamamen serbestti. Eli serbest durmasıyla yüzüme yumruğunu geçiriyordu bildiğinden tutup kafamı onun kafasına geçirdim. "Çok acelecisin Levoncuğum" bilerek ona böyle şeyler deyip kışkırtıyordum. Ben onu kışkırttıkça o beni kışkırtacaktı. Böylece onu manipüle edip bilgi alacaktım.

Bileğini büküp ensesini tuttum. Yüzünü duvara çarptım. "Seninle şöyle tatlı tatlı konuşmak ne kadar da güzel"derken yüzünü tekrardan geçirdim. Griye boyanmış artık kan izleri vardı. Alıngan bir tavırla "Aaa Levocuğum. Ne yaptın? Duvar hep senin kanın oldu"deyip tekrar yüzünü duvara geçirdim. "Şimdi yala bakalım o kanını"dedim. Ama o pekde oralı değildi. "Sen kendini ne sanıyorsun orospu"dişlerim tekrar seğirdi. Bugün çokça seğirecek gibiydi. "Alınıyorum ama ben sana küfür bile etmiyorum sen bana küfür ediyorsun"dedim tekrar alıngan bir tavırla.

"Şuan alınabiliyorsan alın. Çünkü bir gün gelecek o mercimek tanesi aklın dağılacak ve alınamayacaksın" demesiyle içimden artık çıkmak için bekleyen Gök'ü çıkartıp yüzünü duvara tekrar geçirdim. Yüzünü kendime çevirip yakalarından tuttum. Artık göz gözeydik. "İyi bak gözlerime. Bu gözler sana tanıdık geliyor mu? Belki Gök'ün gözleridir. Ya da daha 6 yaşında olan tecavüze uğrattığınız kızın gözleridir"dedim soğuklukla.

Gözleri büyüdü. İşte şimdi oyun başlıyordu. "Sen o değilsin? O olamazsın? Onun kızı olamazsın"demesiyle yüzümde sırıtış oluştu. Annemin adına ağzına almaya bile korkuyordu. Benimde öyle. Benim ismimi ağzını almaya korkuyordu! Bir elimi ondan çekip alnıma vurdum. "Ahh! Benim hatam. Seninle tanışmadık"derken söyleyişimde çıkan sıcaklık göğün soğukluğuna bıraktı "Ben Şehit Yüzbaşı Akay Arıkan ve Şehit Binbaşı Eren Arıkan'ın kızı Pilot Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan. Pardon ne diyordunuz siz?"diyerek ufak bir düşündüm. "Hah. Psikopat Gök. Tanıştığıma memnun oldum."

Bana inanmayarak başını iki yana salladı. "Yalan. Sen değilsin o"diyerek hala bana inanmadığı sesli bir şekilde dile getiriyordu. "Madem inanmıyorsun sana kendimi gerçek anlamda tanıtayım."diyerek sertçe onu yere bıraktım. Kapıya doğru ilerleyip çıktım. Asker istediklerimi masaya koymuştu. Beni izleyenlerle göz teması bile kurmadan alacaklarımı alıp tekrar odaya döndüm. Konuşuna kadar burdaydım. İster kendi isteğiyle ister zorla ama konuşacaktı kendisi. Ne lazımsa tekrar masaya bıraktım. O ise hala yerde duruyordu. Ayağımla kasıklarına tekmeyi bastım. Anında iki büklüm olmuştu bile. Bir dizimi yere koyup göz göze geldik. Aramızdaki tek fark o kasıklarında yaşadığı ağrıya inliyordu ben ise ağrımı bile unutmuştum. Gözlerimi onun duvara vururken kırılan tırnağıma denk geldi.

Tırnağımı ona gösterdim. "Şuna bak tırnağım kırılmış ve kanıyor."dememle parmağı sol güvene sokmam bir oldu. Kulağına eğilip "bir tek ben kanamam. Etraftakileri kanatmadan da durmam" Levon büyük bir acıyla inliyordu ben ise parmağı iyice sokuyordum.

Bike'm. Şuan Uraz'ı bile düşenimiyorum. Paçalarından asalet akıyor yahu.

İnlemeleri bana huzur veriyor büyük keyifle dinliyordum. "Az önce bana orospu derken iyiydi orospu çocuğu noldu şimdi?"dedim. Parmağımı geri çektiğimde elini gözüne kapatarak inleyip bağırıyordu. Göz devirdim. En son akıl edip "ne istiyorsan benden?"diye sormayı akıl edebildi. "Bilgi vereceksin"dedim gayet rahat bir tavırla. Odayı iğrenç kahkahası doldurdu. "Bilgi vermem"dedi kesin bir dille. Yalnız ben hiç öyle düşünmüyordum.

"Emin misin?"diye sordum. Ara sıra inliyordu fakat sorumu da yanıltsız bırakmayarak "vermem." Ellerimi birbirine sürtüp ayağa kalktım. "Sen bilirsin"deyip masanın üstündeki göz gezdirdim. Damar yolu açmak için iğneyi alıp tekrar bir dizimi koydum. Kolunu tutup gömleğini sıyırmaya başladım. Kolunu benden almaya çalışsa da pek başarılı olamıyordu.

Gömleğini sıyırdıktan sonra iğneyi damarına sertçe batırdım. Odayı tekrar onun iğrenç bağrıntısı esir aldı. Umursamadan ondan bir tüp kan aldım. Aklımda yine mükemmel bir plan vardı. Konuşacaktı. Gün sonunda konuşacaktı. Gözü içinde hala bağrıyor biraz canımı sıkmıyor desem az olurdu. Kolunun kanamasını bile umursamadan masanın üstündeki kelepçeyi alıp bir de ters kelepçe yaptım.

Kolu kanıyor bir gözü benden tarafından oyulmuş inleyip duruyordu. Üstüne çıkıp tam kaburgalarının üstüne oturdum. Oturmamla birlikte yine büyük bağırış koptu. Üfff bunun iğrenç karga bağırmasını dinlemek zorundamıydım gerçekten! Yani şöyle karganın bile daha iyi sesi var. Elimdeki kan tüpünün kapağını açtım. Bir elimi ise burnu tutup ağzını açtım. Kanı ise ağzına dökmeye başladım. Evet ben Levon'a kendi kanını içiriyordum.

Ağzından ise içirdiğimi çıkarıyordu. Öksürük krizine giriyor ama ben inatla ona içirmeye çalışıyordum. Tüpün içinde kan bitince bir kenara atıp kaburgalarının üstünden kalktım. Terlemiştim. Sarhoşluktan sonra iyi gelmişti ama. Kelepçesinden tutup öksürmesi tıksırmasını aldırmayıp yüzünü tekrar duvara çarptım. "Devletin malını kanınla kirletmezsin. Yala lan kanını!"diye bağırdım. Bu oda bu sefer benim sinirli bağrışımı tesir altına almıştı.

Yalamayınca kafasını tekrar çarptım "yalayacaksın lan!"diye daha gür bir sesle bağırdım. Yalamadı. Benimde zaten artık küfürlerimi içimde tutacak sabrım kalmamıştı. "Senin belanı sikerim orospu evladı. Örgütü güveniyorsun ya hani. Nerde o ebesini siktiğim örgüt. Senin ananı bulur ananın rahmine geri sokarım anladın mı beni, yaparım lan ben"diyerek yüzünü tekrar duvara çarptım. Ve bir daha çarptım. Bir kez daha. Ve bir kez daha... Hala bayılmamıştı ama bayılacak gibiydi.

"Tamam söyleceğim. Vallahi söyleyeceğim"demesiyle durdum. Adamdan böyle bilgi alırlardı işte. Ne sanıyordu kendini. "Yarın sabah vakti Serhiy Derecik sınırında ki köylere patlama düzenledi. Köyleri patlatacak."bilgi almıştım ama kanım daha deli akmaya başlamıştı. O Serhiy'i de sikmezsem bana İzgi demesinler.

Levon'un ensesine dirseğimi geçirip bayılttım. Bir kenara attım. Önüme gelen saçlarımı geri atıp kapıya ilerledim. Kapı açıp içeri girmemele bütün gözler bendeydi. Deha'nın yüzünde sırıtış hakimken Demir ve Uraz bana değişik bir şekilde bakıyordu ama ikiside soğuklukla bakıyordu. Değişik baktıkları sadece benim bir tahminimdi. Kemal Albayın ise yüzünde ise gurur vardı. "Aferin İzgi. Şimdi gidin. Yarın göreve gidiyorsunuz." Gözlerini Deha'ya çevirdi. "Artık İntikam Timi'ndesin Yüzbaşı Deha Korkmaz" çöküp ağıt yakan kedi gibi ağıt yakacaktım ama artık. Bu ne yahu? Şimdi şuraya bayılacaktım. Gelen geçen neden benim timime geliyordu?

Derin bir nefes alıp verdim. Deha ise az önce kırıklığına zıt gür bir sesle "emredersiniz komutanım." Kemal Albay odadan çıktı. Ben ise 3 dost bozuntusuyla kalmıştım. İstemeyerek de olsa onlara dönüp "komutanlarım iznizle çıkıyorum" Deha eski haline tekrar bürünmüş Kemal Albayında gitmesinin etkisiyle "nereye üsteğmencik. Daha karpuz kesicektik"göz devirmemek için zor dayanıyordum. Şimdi onun ağzını yüzünü dağıtıp al sana karpuz demek vardı.

Uraz ise soğuk bir sesle "benle geldin benle gidiyorsun"dedi itiraz istemez bir tavırla. Ağzını yüzünü dağıtma listemizin en baş yıldızı da araya katıldı. Demir benden alt rütbede olduğu için bir şey derse ağzını yüzünü dağıtma yetkim vardı. Sabır diledim. Şuan yapabileceğim tek şey buydu. Deha önden ilerleyip kapıdan çıktı. Onu aydınlığa çıktığı zaman farkettim üstünde üniformasıda yoktu. Siyah tişört siyah pantolan giymişti. O da esmerdi. Gözleri kehribar kehribardı. Onunda iki metre olduğu aşikardı.

Allahım benim garip Bike'm iki metre adamların yanında minicik aldı.

Deha kapıdan çıkmasıyla "yürüyün Demir ve Uraz hadi yahu. Sende arkamızdan ilerle üsteğmencik. Aramızda en az 10 adım olsun"deyip çıktı. Döveceğim ben bunu gerçekte. Gel beni döv diye resmen bağrıyor. Hepsinin çıkmasıyla gözlerimi devirdim. Bir iki dakika bekleyip ardından ben çıktım. Deha Beyimiz öyle istiyordu çünkü!Sanırım küçükken Mengü Deha'nın kafasına çok vurmuştu. Yoksa bunun bu kadar salak olması başka bir şeyle açıklanamazdı da.

Koridor bomboştu ve ben rahat rahat yürüyordum. Giyinme odasının kapısına gelince mecbur onları beklemem geliyordu. Dolabım ve eşyalarım içerdeydi çünkü.

En azından onlar çıkana bir sigara molası verebilirdim. Bugün resmen ağzıma sürmemiştim. Başımda çatılıyordu ama içecektim. İyi geleceğine dair içimde hissler vardı. Elimdeki ceketim ve bıçaklarımla dışarıya doğru adımladım.

Hala anlam veremiyordum Hakkari nasıl bu kadar soğuk olabiliyordu. Her zamanki bankıma gidip bir güzel kuruldum. Askeri ceketimden hiç bir zaman sigaramı eksik etmezdim. O yüzden bu konuda bilinçliydim. Şanslı diyemezdim çünkü koymasam olmazdı. Ben yaptım diye vardı yani.

Askeri ceketin cebinden sigaramı ve kibritimi çıkardım. Sigarayı dudaklarımın arasına koyup yaktım. Ardından ise bir nefes aldım.

Düşüncek bir çok şeyim vardı ama ben hiçbirini düşünmek istemiyordum. Öyle boş durmak istiyordum. Bomboş. Olmaz mıydı? Düşüncelerden kaçmak gibi bir yol yok muydu? Kaçıyordum. Her şeyi göze olan İzgi'ydim ama konu düşünmeye gelince kaçıyordum.

Gözlerimi dalganan Türk bayrağına çevirdim. Ona baktım. Sigaramdan ise derin bir nefes aldım. Düşünmek istemiyorum dedim ama yine düşünmekle başbaşa kaldım. Ben yapamıyordum. Resmen düşünmeden zaman geçiremiyordum.

Belki de bu hayattan yorulmuştum. 29 yıllık hayatımda bu hayat bana gülmemişti. Güleceğinde yoktu. Ben ise yorulmuştum. Ama çevrem savaş diyordu. Ben bu halde nasıl savaşacaktım? Kimse sormuyordu. Nasıl savaşacaksın diye sormayı bırak kimse nasılsın diye bile sormuyordu.

Ben iyi değildim. Tek bildiğim buydu. Ben iyi olamayacak kadar yorulmuş biriydim artık. Ama beni bir savaşa bırakmışlardı. Ben savaşırdım ama gün sonunda sağ çıkar mıydım? Beni bu sağ çıkamamak üzmezdi hatta daha mutlu ederdi.

Sevdiklerini toprağa gömmüş biri için sağ çıkamamak üzer miydi?

Benim sevgim lanetten öte biri için ölümdü. Bunu aklıma döverek sokmuşlardı. BENİM SEVGİM ÖLÜMDÜ! Sevgim ölüm olmasa etrafım mezarlardan ibaret olur muydu? Olmazdı!

Bayrağa baktım. Sağ çıkmayayım ama onu örtsünler üstüme. Ona kabulüm. Derin bir nefes daha aldım sigaramdan. İçe içe onun bile sonuna gelmiştim. Acaba ömrümün sonuna gelmiş miydim? Her gün kendime soruyordum. Ben ömrümü bu kurban olduğum vatanıma adamıştım. Ömrüm bitse ne olur, bitmese ne olur? Yaşarken zulüm çeken biri için ölüm zulüm değildir.

Bir anda önümde iki beden görmemle gözlerimi gelenlere çevirdim. Savaş Timi'nden Çiğdem Asteğmen ve Serdar Üsteğmen duruyordu. Sigaramı yere atıp postalımın ucuyla söndürdüm. "Hayırdır? Gecenin bir kör vaktinde ne işiniz var?"diye sordum. Saat büyük bir ihtimal 3-4 olmuştu. Serdar girdi söze "görev emri geldi komutanım. Sizi görünce bir selam verelim dedik" gözlerim ellerine kaydı. Nişan yüzükleri takılıydı. Yüzümde hafifçe tebessüm oluştu "nişanlanmışsınız tebrik ederim"dedim içtenlikle. Onların adına mutlu olmuştum. Buraya geldiğimden beri birbirlerini sevdiklerini biliyordum. Sadece Birbirlerine açılamıyolardı.

Çiğdem ise içtenlikle "sağ olun komutanım. Darısı sizin başınıza"demesiyle daha çok güldüm. "Benden o iş geçti Çiğdem. Allah tamamını erdirsin inşallah" ikisinden de "amin"döküldü.

Serdar saygılı bir ifadeyle "size hayırlı geceler komutanım. Dağlar bizi bekler"
"Sağ salim gidip dönün." Az önceki sesime nazaran daha sinirli bir sesle "Çiğdem'in burnu kanarsa senden bilip döverim seni Üsteğmen" Çiğdem hafifçe gülerken Serdar ise gür bir sesle "Emredersiniz komutanım."dedi. Bilirdim Serdar'ı. Kendini tehlikeye atar Çiğdem'in saçının teline zarar gelmemesi için elinden geleni yapardı. Serdar sanki bunu demek istemiyormuş gibi bir tavırla "Hakkınızı helal edin komutanım. Gidipte dönememek var"içimde bir yer cız etti. Askerlerin o bilinmezlikleri. Gidipte dönememek.

"Hakkım ikinize helal olsun. Hadi göreve başkası mı gidecek. Yürüyün gidin" dedim.

İkiside sertçe başların eğip kaldırdılar. Bende başımı eğip kaldırmamla arkalarına dönüp helikopter pistine doğru ilerlediler. Ben ise arkalarından baktım.

Bu sefer ise kapıdan çıkan duymak bile istemeyeceğim sesi duydum. Deha Korkmaz'ın sesini. Anında yüzüm buruştu. Hayır psikopat diye anılıyordum ama bu şahıs benden daha psikopattı. Psikopatlıkta çağ açtığını bile düşünmeye başlamıştım.

Onların bana doğru gelmesiyle bende ayağa kalktım. "Üstümü değiştireceğim"diyerek sadece kendilerini bir belgelendirme yaptım. Bence onlara yetipte artmalıydı. Hızlıca giyinme odasına ilerleyip yine çok hızlı bir şekilde üstümü değiştirdim.

Yarın göreve gidecektim ve biraz olsun uyumam lazımdı. Bu baş ağrısıyla görev daha da kötü olabilirdi benim için. Olan gene İntikam Timi'ne olacaktı. Daha bugün iki gün önce görevden gelmişlerdi daha izin bile yapamadan yeniden göreve gideceklerdi.

Hala bir türlü göreve neden götürülmediğimi ise çözememiştim. Kimse ağzını açmıyordu. Bu durum ise canımı sıkıyordu.

Normal ayakkabılarımı giyip dolabın içine üniformamı yerleştirdim. Bu sefer ise deri ceketimin içinden annem ve babam şehit düşmeden önce çekildiğimiz ailecek olan fotoğrafı astım. Dudaklarımı resme götürüp üstüne bastırdım.

Ardından dolabımı kapatıp dışarıya çıktım. İki metre ayıları benim az önce oturduğum banka kurulmuşlardı. Onlara doğru ilerleyip tam karşılarında durdum.

Deha ise boş verişliğiyle "ne oldu üsteğmencik"bu adamı parçalayacaktım. Hatta şuan yapabilirdim. "Zıkkımın peki oldu!"dedim. Rütbe değildik diye umuyordum. Bence değildik yani.

Göğsünü gere gere "ben senin komutanınım"demesiyle gerçekten üstüne atlayacaktım ama. Bunu görmeyeli niye bu kadar gerizekalılaşmıştı. Hayır şimdi görevde aklı tilki gibi kurnaz oluyordu.

" üzerimizde yeşiller yok Sivas yiğidosu"dedim bende. "Askeriye sınırları içindeyiz Trabzon paçisi"beni benimle lafımla vuruyordu geri zekalı.

Onu dövecektim bu sınır içinde değildi. Gözlerim ela harelere döndü. "Madem ben bırakcam dedin. Kalk da beni eve bırak."dedim yüzsüzce. Yüzde yoktu ki. Deha ise hemen lafa atıldı "olmaz. Sen Demir'le git Uraz'ım beni bırakacak"demesiyle yüzümü ekşittim.

"Sen neyle geldin"diye sordu Demir. Deha ise arkasına yaslanıp baya rahat bir tavırla "Rüha'ya bıraktırdım kendimi"gözlerimi devirdim. "Kesin gidene kadar sana sövmüştür"dedim. Tanıyordum Rüha'yı. Sağlam sövmüştü kesin.

Gözlerimi demire çevirdim "hadi kalk. Eve gidek. Hazal'a vermeyi unuttum 100 defa aramış"dememle Demir'in yüzü gerildi. Bir şeyler vardı bunların arasında. Adım gibi emindim. İkiside konuşmadığı için soru işaretleri vardı ama çözecektim.

Az önce çok yoruldum diyen insana bak. Kuzeninin kaçak sevgilisini arıyor resmen.

Bu hayattan yorgunum dedim. Bu kuzenimin kaçak sevgilisi sorgulamayacağım anlamına geliyor.

Arkamı dönüp giderken "iyi geceler falan değil."diyerek ilerledim. Arkamdan Deha'nın homurtusunu duysam da umursamadım. Demir'de arkamdan geliyordu. Bana yetişip yanıma yürümeye başladı. "Sivilken size komutanım demeye devam etmeli miyim?"diye sordu. "Hayır. Gerek yok. İsmimle seslenmen yeterli Demir."dedim. Gerek yoktu. Aramızda da sadece kıdem farkı vardı. Komutanıydım ama sivil hayattayken komutanım demesine gerek yoktu.

Beraber yürürken bu sefer ondan ses çıktı " hangi ismini kullanıyım?"deyince afalladım. Bir dakika ne?! Bike ismimi demir biliyor muydu? Geri zekalı mıyım ben? Bilmese hangi ismini kullanırım diye sorsun. "Sen nerden biliyorsun?"diye sordum. Uraz söylemişti. O söylemişti ben Bike ismini kullanmamak için elimden geleni yapayım adam isimim söylesin. Deha'yla birlikte onun da dövecektim.

Tahmin ettiğimi söyledi. "Uraz söyledi." Biliyordum ben. Çocukkende böyleydi biliyordum tanıyordum aş-.

Burdan sonrası beni aşıyordu. "Bike'yi öldürdüler. Aslında İzgi'de ondan pek bir farkı yok ama. Ben İzgi 'yi kullanırım. Bike demezsen sevinirim" babam ve Pars'ım derdi sadece diyemedim.

Arabasının yanına gelmemizle ikimizde aynı anda koltuklara kurulduk. Emniyet kemerini de taktım işte. Gözlerimi Demir'e çevirdim: "sigara içsem sorun olur mu?"diye sordum. Bazıları hiç sevmiyor da. Ne yani sigaranın külünü koltuklara mı bastırıyoruz? Buna hiç bir zaman anlam veremeyecektim. "İçebilirsin. Benim için sıkıntı yok"demesiyle cebimden çıkardığım sigaramı yaktım. Bir tane ona uzatmamla o da alıp benim gibi yaktı. İkimizde camları sonuna kadar açıp içmeye başladık. Sanırım o soruyu sormazsam çatlayacaktım. "Hazal'la bir husumetin mi var?"diye sordum. Yüzü yine gerildi. Yüzüme bile bakmadan "Nasıl anladın?"diye sordu. Sanırım benim asker olduğumu unutuyordu kendisi.

"Hazal deyince yüzünün nasıl geriniyor farkından mısın? Hazal'da öyle. Zaten son zamanlarda ağlamaya yer aradı. Film izleyelim dedik. Çift Birbirlerine kavuştu bunun için iki saat kesintisiz hıçkıra hıçkıra ağladı"yani kendilerini baya belli ediyorlardı. Ben daha tanışmamışlar sanmıştı ama meğerse tanışmışlar ve aralarında husumet bile yaşanmıştı. Şun bak.

Derin bir nefes aldım "hadi anlat. Belli kimseye anlatamamışsın. Bu kategoriye dostlarında dahil olduğu çok belli"dedim. Belliydi. Çevresinde çok insan vardı ama hiç birine anlatamıyorlardı.

O da derin bir nefes aldı. "Birine anlattım aslına. Kız kardeşim Melisa Deren'e." Kaşlarım çatıldı. "Senin kız kardeşin mi var?"diye sordum. "Evet. İstanbul'da diş hekimliği okuyor. Yakın zamanda tatile girecekmiş Buraya gelecek"aklıma Atahan düştü. Demir özlemişti kardeşini belliydi sesinden. Özlem doluydu. Bende özlüyordum kardeşimi.

Aklıma bir şey takılmıştı "annenle mi gelecek?"diye sormamla dişleri seğirdi. Yarasına dokunmuştum. Belliydi. "Yok kendisi gelecek"demesi bile saf öfkeydi. Diyebileceğim şeyi dedim "kusura bakma"yarasına dokunmuştum. Bunu demesem olmazdı. Özür dileyen bir tipim yoktu ama kusura bakma derdim. O kadar da değildim yani. "Sıkıntı yok" dedi ama ben zerre inanmadım.

Biraz sessiz kaldıktan sonra devam etti. "Askeriyede ki ilk günüm için evden çıkıyordum. Karşımda onu gördüm. Acelece etmeye çalışıyor fakat eli ayağı birbirine karışıyordu." Gözlerimi yola çevirdim. Akıp giden yola. Gözlerim yolda kulaklarım ise ondaydı. "Tanıştık. Neşesinde gülüşünde o kadar huzur vardı ki. Sanki daha önce hiç böyle bir duygu yaşamamıştım. 'Allah nimeti de, aşkı da, onca yaşayacağımız duyguyu hayatı anlımıza yazar. Yüce rabbim ikimizin alnına da yazmıştır aşkı. Allahın planına güvenin Demir Bey.' " Deyince tebessüm ettim. O ise anlatmaya devam etti.

"O gün bana bu cümleyi kurdu. O gün aklımda bu söz döndü durdu. Merak ettim hayatını. Merak etmez olaydım. Aklıma geldiği an aklımı sikseydim ama hayatını araştırtmasaydım." Bir şok dalgası daha geliyor. Ne?! Gözlerimi ona çevirdim o ise yola bakıyordu.

" tanıdığım vardı. Ona araştırttım. Nerden bilebilirdim. Babasının görevde şehit düştüğünü annesinin hamileyken kocasının ölümüne dayanamayıp vefat ettiğini" kalbin üstündeki ağırlık yine kendini belli etti. Hemde en ağırından.

"Alışveriş merkezinde karşılaştık umursamadım. Umursayamadım İzgi. Baksam ona bana gülecekti. Ben ise ona acıyan gözlerle bakacaktım. Ona bunu yapamazdım." Yaktığım sigarayı bile unutmuştum. Baktığımda ise parmak ucumu yakmaya başlamıştı.

Odağımı parmağıma verdim. "O gece ne uyku tuttu ne bir şey. Balkona çıktım saat dörttü. Gidiyordu. Hzılıca indim, gittim peşinden. Gitmez olaydım." Her sözünde pişmanlık vardı. Sözünde pişmanlık olsa neye yarardı ki.

Onun gözleri yolda benim gözlerimiz parmak ucumdaydı. Sustu. Bir şey söylemedim. Kulaklarım onda olsa bile gözlerim parmağımdaydı. Şu an kendini anlatmak için bütün gücünü kullanıyordu. " ne olduğunu sordum bütün haltı yapmamış gibi ne olduğunu sordum" araba onun sesine esir alıyordu. Sinirliydi kendisine. Pişmandı Hazal'a. Yanmaya devam eden sigaramı parmaklarımın arasına alıp söndürdüm. İzmariti ise camdan atıp benim tarafımda olan camı kapattım.

Gözlerim ise şafak vaktinin manzarasıdaydı. " onun yarasına bastım. Öfkeme yenildim. Onu kırmadım. Paramparça ettim. Bana git dedi ama kendisi gitti. Öfkemi yenilen beynimi sikeyim!" Sonlara doğru sesi iyice gaddarlaşmıştı. Anlatacaklarım bu kadar olmasını ise aramızda geçen birkaç dakikalık sessizlikten anladım. Sanırım konuşma sırası bendeydi. Evet bence de bendeydi. Sakin bir dille " sözlerinde köpek gibi pişmanlıklar var. Kendine öfkelisin. Bunu anlıyorum fakat..." derin bir nefes aldım. " Hazal çok hassas Demir. Onu kırma diyeceğim ama maşallah kızı paramparça etmişsin" gözlerimi ona çevirdim. " pişmanlığını göster. Üstüne gitme. Biraz zaman ver. Alçakgönüllü o. Affeder seni." sakince çıkan sesle zıt kalın bir sesle " ama bu seni dövemeyeceğim anlamına gelmiyor" dedim. Demir'i daha çocukken tanıyordum. Yani çocukluğunda birine bir şey yaptıysa. Gider o kişiden özür dilerdi. Çocukken öyleydi. Büyüdüğünde nasıl birine dönüştü bilmiyordum. Sevdiklerin gittikçe acımasız olmaz mıydı insan?

Araba ise en nihayetinde durmuştu . Emniyet kemerini açıp arabadan indim. Kapalı garaja geldiğimizde bile fark etmemiştim. Başım artık daha fazla zonklamaya başlamıştım. Kasıklarımda olan sancı ise bütünlüğü ile kendini gösteriyordu. Yüzüm yine buruştu. Arkamda demir geldiğini sert adımlarından anlamıştım bile. Beraber garajdan çıkıp binaya girdik. " o kadar içti bir kahveyle nasıl ayıldın?"yani şimdi yine konu nasıl bana gelmişti?

Övünürcesine " bu vücudu sen ne sandın?" Tabii ki de normal bir vücuttu. Fakat Korgeneral Vedat Korkmaz'ın eğitiminden geçmiştim. Bir gün yedi şişe içki içirip Hakkari soğunda yüzüme kaç defa su çarpmıştı hatırlamıyordum bile. Her gün bana bunu yapmış ayılmadıysam ise dövülerek ayıltılıyordum. SAT Komandolarının cehennem aylarını anımsatan aylar geçirmiştim. Hayır yani sinirlenip sinirini benim eğitimimde kullanıyordu.

Artık ikimize de dairelerimizin önüne gelmiştik bile. Deri ceketimin ceplerine bakındım ama anahtar namına bir şey yoktu. Sövecektim şimdi o olacaktı ama. Arkama baktığımda Demir çoktan evine girmişti. Son çare zile bastım. Hazal şu an uyuyor olabilirdi.

Tekrar zile basarım diye beklemiştim fakat çaldıktan sonra açılmıştı. Hazal namaz kıyafetiyle karşımda duruyordu. Beni görmesiyle rahat bir nefes almıştı. Gözlerini arkama çevirince yüzü donup kaldı. Demir'i görmüştü. Gözlerimi arkaya çevirmemle Demir'in dudaklarında hafif bir tebessümle Hazal'a bakmasını yakaladım. Benim yüzümde ise haince bir sırıtış oluştu. Tekrar Hazal'a baktım. Bej renginde uzun bir feracesi vardı. Feracesine bağlı şalını örtmüştü. Minyon ve o kadar tatlı görünüyordu ki. Yanaklarını sıkıp mıncıra mıncıra sevebilirdim.

Hazal'ın ayaklarının ucunda ise platin bütün tatlılığıyla dolaşıyor. Resmen kendini bana göstermek için elinden geleni yapıyordu. Onu görmemde zaten yüzümdeki tebessümün daha da büyüdü. Çünkü yiyebilirdim bu kediyi.

Gözlerimi Demir'e çevirdiğimde mest olmuş gibiydi. Acaba ilk günde de bizim için böyle yorum yapmış mıydı? Yapmıştır tabiiki de. Ona şüphem yoktu. Çünkü sinirli filan olsa da onda bu gevşekliği hissedebiliyordum. Ayakkabılarımı çıkarırken " siz devam edin" diyerek eve girmiştim bile. Onların beni duyması ise bir muammaydı. Duymadıklarını adım kadar da emindim.

Demir sıcak bir sesle " iyi sabahlar mı demeliyim yoksa iyi geceler mi?" diye sordu. Sıcak su torbası için ocağa su koydum ben de. Aynı zamanda çifte kumruları dinliyordum. Hazal " ne oldu Demir bey" diye sordu ciddi bir sesle. Demir ise sıcak sesiyle " size soru soruyorum. Hazal hanım sakıncası yoktur diye umuyorum."

Ben de mutfak tezgahına belimi yasladım. Onları ise daha bir can kulağıyla dinledim. Dış kapıya yakın olduğu için rahat bir şekilde duyuyordum. Hazal ciddi tavrını koyarak " sorun tabiiki de. Ama sonra gelip kalbimi kırmayın." demesiyle açıkça kırıldığını belli etti. İkisinin arasında derin bir sessizlik oluştu. Ama toplasan on on beş saniye anca ederdi. Demir ise sadece "Hoştur bana senden gelen: Ya hayattır, yahut kefen, Ya gonca gül, yahut diken.. Kahrın da hoş lütfûn da hoş. Narın da hoş, nurun da hoş. İyi günler Hazal Hanım" dedikten sonra kapı kapanma sesi geldi.

Tezgahtan dış kapıya baktığımda Hazal donup kalmıştı. Salak, kıza bir şiirle mest edip gitmişti. En sonunda kendine gelip kapıyı kapattı. Duymadığımı sanarak mırıltısıyla " geri zekalı" dedi ama ben duymuştum. İç sesim gibi " aşıksın dırırrırı... aşıksın dırırırırır. Aşıksın dırıırırırırıırır. Sen aşıksın arkadaş" diye söyledim. Benlik bir hareket değildi çünkü etrafımda erkekler vardı ama kuzenlerim ve arkadaşlarımın yanında biraz şımarabiliyordum. Hazal ise yanakları al al olmuş bir şekilde "İzgoş" dedi.

Bike'm şunun haline bak. Nasıl da kızardı.

Omuz silktim. " ne var tutulmadın mı adama?" iç gidiyormuş gibi bir sesle " adam kaslı, 2.9 cm, büyük, yakışıklı Karadenizli ama tam bir İstanbul beyefendisi."dememle koluma geçirmesi bir oldu. " kapa çeneni"dedi ama onun yerine haince sırttım. Koluma geçirdi geçirmesini ama bana kuş kadar dokunmuş gibi hissettirmişti. Yanağından bir makas aldım. "Tamam benim minnoşum"dememle daha sinirlenmesi bir oldu. "Boyumla dalga geçmesene"diye sinirlenmesine tebessümle baktım. Ellerimi havaya kaldırıp teslim olur gibi yaptım "tamam. Bir şey demedim."derken o da gülmeye başlamıştı. Platin ise ayaklarımızın altında dolaşıp duruyordu.

Yüzünde gülümsemeyle "izgoşum"dedi. "Söyle canım"
"Daha çok gülsene"demesiyle yüzümdeki tebessüm dondu. Daha çok gülsene. Tebessümüm yüzümden soldu. Ve asıl İzgi'ye döndüm. Ocağa doğru ilerledim. "Bende isterim"dedim. İstemekle kalıyor. Her kadın bir şeyleri istemedikleri için değil mecbur bırakıldıkları için yapamazlar.

Torbaya sıcak suyu doldurmaya başladım. Hazal'dan ses gelmedi benden de. İkimizde aynı kaderin kurbanlarıydık. İkimizde ailelerimizden vurulmuştuk. O neşesiyle ayaktaydı ben öfkemle. Ona var mıydı bu cihanda bir yer bilmezdim ama bana yoktu. Sadece yaşıyordum. Savaşmak için zorlanıyordum. Ama girmem gereken bir savaş vardı. Belki de bende bu vatan için kanım bu toprağı sulayacaktı. Üzerime toprak atacaklardı. O gün üzüleceklerdi belki bana. Sonrada unutulup gidecektim belkide. Mezarıma çiçek bile dikilmeyecekti. Bencillik miydi bu? Ölmek bencillik ise ben bencildim. Ölürdüm. Ben ruhu 6 kere ölmüş insandım. Normal ölüm mü korkacaktım.

Torbayı alıp arkamı döndüğümde Hazal'ın bana bakması dikkatimi çekti. O bakıştı. Babamın ve annemin cenazesinde maruz kaldığım o bakıştı. Yavaş adımlarla gelip bana sıkıca sarıldı. Minik bedenine aldırmadan sıkıca sarıldı. Ben ise öylece kalmıştım. Bugün Laçin'in sarılmasında olduğu gibi donup kalmıştım. Sessiz bir mırıltıyla "ben varım. Aynıyız biz. Beraber gülümseyelim. Olmaz mı?"diye sordu. Bana sarılmış minik bedene bakıp "gücüm yok Hazal. Ne bu hayatı yaşamaya ne de savaşmaya gücüm yok"dedim.

Bir şey demedi. Diyemedi. Hafif tebessüm sundu sadece. Başka bir şey yapamadı. Telefonumun norhars ellim çalmasıyla ceketime doğru yürüdüm. Cebinden çıkardığım telefonun ekranında Nehir Sezen yazıyordu. Şimdi niye arıyordu. Bir şey olmuş olabilirdi. Açıp kulağıma yasladım. "Efendim Nehir"dedim sakin bir tavırla. "İzoşum. Naber?"dedi neşesinden eksiksiz bir şekilde. "Bir şey mi oldu?"diye sordum. Bu saatte aramasının bir sebebi olmalıydı.

"Ne olsun bebeğim. Sen bu saatte kalkarsın. Bende dedim ki. O güzel sabahın benim güzel sesinle aydınlansın"demesiyle "Senin sesine tüküreyim Nehir!"dedim. Nehir ise hemen "Saol bebeğim. Bende seni seviyorum."

"Hazal'dan ses çıkmadı. Dedim izoşumuda arayım onunda hatırını sorayım dedim. İyi yapmamış mıyım bebeğim?" telefonu hopörlerden alıp koltuğa oturdum. Hazalda namaz elbisesini çıkartmış yanıma oturmuştu. Hazal "Oo siz arar mıydınız Nehir Hanım?"alayla karışık sesiyle. Nehir ise "ararım tabii. Hazal Hanım. Asıl sizde bir menfaat göremiyorum"deyince benim dudaklarımda sadece bir tebessüm oluştu. Hazal ise kahkaha attı. Hazal'ın kahkahasına karışan ise Nehir'in kahkasıydı. Aradaki fark buydu.

Bu sefer söze giren bendim. "İstanbul nasıl?"diye sordum. Burası dağ bayırdı. "Canım. Burası trafikten geçilmiyor"demesiyle yabancı bir numaradan mesaj gelmesi bir oldu. Hazal hain bir sırıtışla "Uraz mı?"demesiyle Nehir'in "ne Uraz Hakkari'ye mi geldi? Şu Pars olan Mengü'nün abisi"demesiyle Hazal hemen atladı söze "geldi tabii. Gelmez olur mu? Bunu görmen lazım aklı fikri onda"demesiyle çatık kaşlarla Hazal'a döndüm. Omzunu silkti. Nehir ise büyük bağırışla "Oooo. İzoş Hanım. Erkenden davranmış. Birlikte oldunuz mu kız?"demesiyle içtiğim suyu püskürttüm. "Patavatsız"diye bağırdım. Hazal ise "terbiyesiz terbiyesiz konuşmasana"dedi ama Nehir'in omuz silktiğine emindim. "Ne sanki. Biz nasıl olduk. Şöyle İzgi'nin kucağında tombik çekik gözlü bir kız bebeği. Kızım hayali bile güzel"demesiyle Hazal'da bana bakmış ama gözlerimde o umutsuzluğu görmüştü. Bende isterdim. Evlensem bile benim kaderimi yaşatmak istemiyordum. Uraz ile olma ihtimali imkansızdı. Bizim aramızda koskoca bir imkansızlık vardı.

Yabancı numaradan sürekli olarak mesaj gelmeye başlamıştı. Arkada Nehir car car konuşurken yabancı kişiden gelen mesajları açtım.

0536...:Haberlere bak çabuk!
Bu kim lan?
0536...:Uyumadın. Ve haberlere bak!
0536...:Şu tükürdüğümün haberlere bak!
Hay senin haberine ama yani. Kim olduğunu söylesene.
İzgi Arıkan: Kim olduğunu söylesene.
0536...:İzgi. Uraz ben. Ve şu haberlere bak.

Telefonu Hazal'a verip televizyonu açtım. Hemen bir haber bültenine tıkladım. Sürekli bir şey yazdıysa kesin bir şey olmuştu. Yeniden koltuğa oturup habere bakmaya başladım. Spiker kadın:

İyi sabahlar değerli izleyicilerimiz. Sizlere son dakika haberlerle haberlerimizi sunuyoruz. Namı herkes tarafından bilinen karanlığı temsil eden Dvandoski Örgütü artık durmuyor. Hatta artık onlara Örgüt bile demiyoruz çünkü gücüne güç katıp Devlet olma yolunda büyük bir hızla ilerliyordur. Sınır ötesinde bir çok askerimiz şehit düşmüş ardından ise Amerika birleşik devletleri ve İsrail ile sözleşme hazırlanmış ve imzalanmıştır. Dvandoski Devleti'nin başı Kavan Yınoski yaptığı açıklama da 'Amerika ve İsrail artık benim ülkelerim olarak kabul edilecek. Türkleri ana vatanlarına gömüp bütün dünyayı ele geçireceğim. Bir zamanlar yıkılmış Bizans İmparatorluğunu tekrar getireceğim' sözleriyle bütün ilgiyi kendi üstüne çekmiştir. Konuşmamı Atsız'ın Bozkurtlar dirilecektir! sözüyle bitiriyorum. Sizleri son dakika haberlerinden haberdar edeceğiz.

Bütün sinirimle kalkıp koltuğa tekmeyi geçirdim. "Senin soyunu sopunu sikeceğim orospu çocuğu. Seni öldürmekten beter edeceğim!"diye bütün gücümle bağırdım. Hazal ise şokla televizyona bakıyordu. Nehir'le arama ise sonlanmıştı. Telefonu alıp Hazal'ın göz hizasında eğildim."daha dikkatli ol tamam mı?"dedim. Çünkü Kayın evime ulaşırsa Hazal'ı kesin öğrenirdi. Onun zarar görmemesi elimden geleni yapacaktım. Gerekirse ben ölecektim ama onu yaşatacaktım. Zor bela gözlerini bana çevirdi. "Nereye gidiyorsun?"diye sordu sadece.

"Onları sikmeye. Ben gelene kadar daha dikkatli davranıyorsun. Eğer..."derin bir nefes aldım. "Bir şey olursa yatağımın altında tabancalarım var. Onlardan birini al. Senin tırnağına dokunanın yedi ceddini sikerim"dedim. Başının üstünden öptüm. "Dikkatli ol İzgi. Allaha emanetsin"demesiyle "Sende"deyip hızlıca ceketimi giydim. Vestiyerde olan silahımı belime yerleştirip kapıyı açtım. Hızlıca ayakkabılarımı giyip son kez Hazal'a bakıp kapıyı çektim. Karşı daire geçip zile bastım. Her yeri dağıtacaktım. Hemde her şeyi. Havada kartal, kara da dişi kurdun Gök'ün gözünü kan bürümüştü. Onu kimse durduramazdı. Hele zor bela sevdiklerini zarar gelsin bu dünyayı ateşe verirdi.

Uraz tarafından açıldı. "Bana Börü lazım. Nefret etsek Gök ve Börü'nün gücünü birleştirelim mi?"diye sordum anında. Sanırım Börü olduğunu bilmiyorum sanmıştı ama ben biliyordum.

Ciddi sesiyle "Gökbörü olalım diyorsun yani"
" öyle demiyorum. İntikam'ın, Gök'ün, Börü'nün gücünü birleştirelim. O getirmek isteği Bizans İmparatorluğunu başına yıkalım"dedim. Dudaklarında gururlandırıcı bir tebessüm oluştu. "Gidelim o Serhiy'in başına çökelim"derken gözlerimde kurt bakışı vardı. Dişi kurdun aklımda yine binlerce tilki dönmeye başlamıştı.

Uraz ise arkaya dönüp "Demir, Deha"diye bağırdı. Deha'da vardı demekki. Onların arkadan çıkıp beni görmeleriyle duraksadılar. Uraz gururlu bir şekilde "Gidip O Serhiy'in yakasına yapışalım diyor. Gök ve Börü'yü ve İntikamın gücünü birleştirelim. Kurmak istedikleri Bizans İmpratorluğunu başlarına yıkalım diyor"demesiyle Deha'nın yüzünde delice bir sırıtıp oldu. "Tam psikopat Gök kanunu"demesiyle başımı aynen öyle der gibi salladım. Demir ise buz mavisi gözleri siyah panter gözleri gibi keskinleşmiş "soyunu sopunu sikelim onların"demesiyle hepimiz yüzünde del deli bir sırıtış meydana geldi. Söz konusu vatansa hepimiz planda tilki, görevde kurt olurduk.

Hepsi montları alıp hızlı adımlarla indik. Ben motoruma doğru ilerledim. Deha ve Uraz, Uraz'ın mustang 2.3.'üne Demir ise BMW M4'üne ilerledi. Motorumu binip kaskımı taktım. Çalıştırmadan önce İntikam Timinin olduğu gruba mesaj attım.

İzgi Arıkan: Herkes Askeriyeye.

Duymayacaklarını biliyordum. Evde kimle yaşıyorlarsa onları arayıp onları ayıltmaları gerektiğini söyledim. Diğerleri çoktan gitmişti bile. Hızlıca motoru çalıştırıp sürmeye başladım. Daha saat biraz daha erken olduğu için hızlı bir şekilde rüzgara meydan okurcasına sürdüm.

Askeriyeye gelmemle motoru garaja çekip kaskımı alarak yürümeye başladım. Kulaklarımda Kemal Albay'ın "Savaş Başladı"cümlesi sürekli yankı yapıyordu. Hızlıca giyinme odasına doğru yol aldım. İçeriden ses gelmediği hızlıca içeriye girip üniformamı değilde görevde giydiğim kamuflajımı giydim. Kaskımı dolabıma koydum. Gözlerimi de ailece çekildiğimiz o siyah beyaz fotoğrafa kaydı. Tek bir mırıldandım. "Hepsini kanında boğacağım"diyerek giyinme odasından çıktım. Giyinme odasının karşısında ise beni bekleyen benim gibi kamuflajlarını giyinmiş Kurmay Yüzbaşı Uraz Aslanalp. Üsteğmen Demir Han Çevik. Kurmay Yüzbaşı Deha Korkmaz vardı. Onların karşısında ise Pilot Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan vardı.

Deha elini önden ilerlemem için uzatmasıyla sert adımlarla dönüp ilerlemeye başladım. Önde ben arkadamda ise 2 metre adamlar beni takip ediyordu. Doğrultum tamamen Vedat Paşa'nın odasıydı. Paşanın odasının önünde duran askerin bir an gözleri büyümüş ama kendini toplayıp ilk önce o içeriye girdi. Bir kaç saniye sonra kapıyı açıp bize karşı saygı anlamında başını sertçe eğip kaldırdı. Önde ben arkamda Uraz onun arkasında Deha Deha'nın arkasında ise Demir ile giriş yaptık. Hepimiz aynı biçimde sıralanmıştık. Hepimiz gözleri karşıydı. Vedat Paşanın gözlerine bakılmazdı. Tabii ondan alt rütbeler için geçerli.

"Evlatlar. Haberleri görmüşsünüzdür zaten. Sizden isteğim o pislik yönetimi bitirmek."demesiyle dördümüz gür bir sesle "Emredersiniz Komutanım!"dedik.

Vedat Paşa "diğerleri gelince eğer ayılmadıysalar orduyla katılacaksınız göreve. Emir komuta sende İzgi Üsteğmen"demesiyle gaddar ve gür sesle "Emredersiniz Komutanım"dedim. Paşa ise "çıkabilirsiniz"demesiyle en başta Demir olmakta odadan çıktık. Odanın karşısında ise kamuflajlarını giymiş Aygın bir şekilde sıralanmış İntikam Timi'nin başları dikti. Hepsinin göz altları mosmordu. Ama hepsinin gözlerinde intikam vardı. "Hazır mısın İntikam"dememle hepsi bir ağızdan "daima hazır!"diye bağırmalarıyla dudağımın kenarında hafif bir tebessüm oluştu.

"İntikam timi görev için teçhizat odasına" sadece iki kişi hariç "emredersiniz komutanım"dediler. Onların ilerlemesiyle bende arkalarından ilerledim. Onları gebertecektim. Aklıma kazıdım: "Levon piçini görevden dönünce döv"

Hızlı bir şekilde teçhizat odasına giriş yapmıştık. Kendi bölümüme gidip M4m1 silahımı aldım. En çok bunu kullanırdım. Bana daha iyi vurduğumu hissediyordu. kamuflaj ceplerime el bombası, mermileri yerleştirdim. Mermilerimin yanında ise beyaz çikolatalarım vardı. Onlardan da cebime ekledim. Kaskımı takmamla ben hazırdım. "Hadi. Biraz daha hızlı olun"diye de uyardım. Sırt çantamı sırtıma takmamla artık herkes hazırdı. Başta Uraz yüzbaşı olmak üzere hepimiz helikopter pistine doğru ilerledik. Helikopter pistinde ise Kemal Albay ve Vedat Paşa vardı. Tek sıra halinde rütbe sıralamasına göre dizildik.

Urazın gür sesiyle "Korku nedir bilmeyiz"demesiyle silahların gövdelerini sol omuzlara koyduk. Silahların uçları havaya baktı. Hep bir ağızdan bizde eşlik etmeye başladık.
"Biz dağların erleri! Yuva yaptık göklere! Baş döndüren yerlere!Engel tanımaz aşarız Yüce engin dağları! El verip uzanırız! Mor siyah bulutlara! Ben Türk Komandosuyum! Düşmanı çelik pençemle ezerim! Her yerde ben varım!Havada, karada, denizde, çölde, batakta, çatakta, Çeliktepe'de! Her zaman ve her yerde!" bu sefer söz Yüzbaşı Deha Korkmaz'daydı.
"Hazır!"
Hep bir ağızdan "Daima hazır"
Bu sefer söz bendeydi "Hazır!"
"Daima hazır!"
Söz Demir'deydi "Kim?!"
"Komando!"
Söz Adnan Abideydi "Kim?!"
"Komando!"
Korhan dedi "Olamazsın!"
"Ya!"
Kubilay "Olamazsın!"dedi.
"Ya!"
Atilla'ydı "Komandolar!"diyen.
"Allah!"
Asaf'taydı sıra "Komandolar!"
"Allah!"
En son ise Mert dedi "Allah Türk Komandosunu korusun!"
Hepimizin ağzından gür sesle "Amin!"

Kemal Albay gururlu bir tavırla "Sağ salim gidin evlatlarım. Bu vatan size minnet"demesiyle helikopter pervanelerinin çalışma sesi gelmeye başladı. Hepimiz asker selamı vererek helikoptere doğru ilerledik. Sırayla helikoptere bindiğimizde Uraz ve ben yan yanaydık. Şimdi bu nedendi ama? Tam birlik olalalım demiştim ama bu kadarda değildi. Hala aramızda imkansızlık vardı ve benim nefret ateşim kor bir alevdi. Sönmeye hiç istemeyen bir alev. Karşımda oturan Kubilay'a "kalk ordan Kubilay"dedim. Kubilay ise "komutanım ben ne yaptım?"tabii kendisinde suç arardı.

"Zıkkımın pekini yaptın gel yerime otur"diyerek ayağa kalktım. Benim kalkmamı gören Kubilay ise hemen kalkıp benim yerime geçti. Ben ise onun yetine kurulmuştum.

Uraz kaşlarını çatarak bana bakmıştı ama umursamadım. Hem böylece aramızdaki sınırıda belli etmiştim. Allahtan akıl edip çıkmadan önce sıcak su torbasını da almıştım. Kamuflaj yeleğimle vücudumun arasına sıkıştırmıştım. Birazda uyusam hiç iyi olmadı. Şerefsiz Kayın. Beni uykumdanda etmişti.

Başımı geriye atıp gözlerimi kapadım. Uykum zaten vardı. Hissettiğim tek şey onun kokusu buram buram bana geliyordu.

Huzur verici bir uykuya dalmam çok uzun sürmemişti. Kasıklarımda ağrı ise git gide biraz da olsa azalıyordu.

Derin bir rüyanın içeresinde kendimi buldum. 6 yaşındaki halim vardı karşımda. Elinde ise bir bıçak tutuyordu. Kanlı bir bıçak. Ona doğru ilerledim. İlerlediğimde onun gözleri ise bana korkak korkak bakıyordu. Bıçaktan damla damla kan damlıyordu. Tam önünde durunca bir dizimi kırarak önünde çöktüm "Bike"dedim. Etrafa göz gezdirdiğimde köşeleri örümcek ağı olan rutubet olan her taraf kan lekesi içindeydi. "Neden burdasın?"dememle bana yardım et gibi bakıyordu. Deponun gıcırtılı kapısı açıldı. O kadar rahatsız bir sesti anında yüzüm buruştu. 3 adam girdi. Birinin elinde birbirine vurup ses çıkar bir kırbaç, birinin elinde tahta bir sopa diğerinin elinde ise çakmak ve benzin vardı. Benim gözlerim onlara çevirmemle Bike'de gözlerini çevirmişti.

"Yardım et"demesiyle gözlerimi ona çevirdim. Kucağıma almaya çalıştım. Benden daha uzağa gitti. Hemen ona ilerledim. Tekrar kucağıma almaya çalıştım ama tekrar uzağa gitti. Adamlar ise Bike'ye gittiler. Elinde kırbaç olan adamın sertçe Bike'nin sırtına vurdu. Depoyu bir kız çocuğu çığlığı esir aldı. Diğer adamlar Bike'yi tutarken diğer adam ise kırbaçla Bike'nin sırtına vuruyordu. Koşuyordum ama onlara hiç bir zaman ulaşamıyordum. Bike ise elinde kan damlayan bıçağı tutuyordu. Sonradan Bike'nin çığlıkları yerine sadece kırbaç sesi almıştı. Onun odaklandığı yere baktığımda yerde bıçaklanmış bir şekilde yatan dedem vardı. Gözlerim büyüdü. Gözlerim şok olmuş kulağımda ise kırbaç sesleri kesilmişti. Gözlerimi Bike'ye tekrar çevirdiğinde diğer adam onun bu sefer sopayla kaburgalarına vurmaya başladı. Yine bütün depoyu Bike'nin bağrışları, çığlıkları, ağlayışları birbirine esir aldı. Bütün sesler ise birbirine karışıyordu. Ben ise hiç bir şey yapamıyordum.

Gözlerimi tekrar kanlar içinde yatan dedeme çevirmemle bir çakmak sesi geldi. Gözlerimi tekrar Bike'ye çevirdiğimde yanıyordu. Bike'yi canlı canlı yakıyorlardı. Her şeyiyle haykırıyor ama ben ona bir türlü ulaşamıyordum. Ne yaptıysam ulaşamıyordum. Gözleri kapanmaya başlayınca "kapatma gözlerini. Dayan. Kurtaracağım seni"dememle depo patladı. Her yer savruldu. Bir tek ben kaldığım yerde kalmıştım. Her şey etraftaydı. Önüme patlamanın etkisiyle kanlı bir künye gelmişti. Eğilip o asker künyesini aldım. Kendi künyemdi. Kanlıydı her tarafı kanlıydı. Tekrardan karşımda küçük Bike var oldu. Yeşil iri ve çekik gözlerini tam gözlerimin içine bakıyordu. Her zaman duyduğum o laneti bir de o fısıldadı "Senin sevgin ölüm"

Bike'den duyduğum ikinci cümle bu oluyordu. Biri yardım et diğeri senin sevgin ölüm'dü. Yıllarca kulağıma fısıldamış ben ise kabullenmiştim. Bike gitti. Yangın gitti. Patlama gitti. Tek duyduğum ses "komutanım uyanın. Komutanım kabus görüyorsunuz uyanın"oldu. Gözlerimi o kadar hızlı açıp nefes almaya başladım ki. Akciğerlerim sıkışmış gözlerim bulanık görüyordu. Bir elim göğsüme koyup nefes alırken düzene sokmaya çalışıyordum. Her gün aynı zulüm. Değişmen o kabus...

Yanımda oturan Asaf "komutanım için şu suyu"demesiyle elindeki suyu alıp içtim. Gözlerimi karşıya çevirdiğimde Deha Uraz ve Demir kaşlarını çatmışlar bana bakıyorlardı. Burda herkes beni ilk defa böyle görüyordu. "Tamam yok bir şeyim"diyerek arkama yasladım. Onları ise umursamamaya çalıştım ama hepsi bana öyle bir bakıyordu ki umursamama çabam boşuna gidiyordu.

Gözlerim kolumdaki saate takılınca sadece 10 dakika uyuduğumu gördüm. Yeterdi. Tekrar uyursam beni yine öyle göreceklerdi. Bunun olmasını istemiyordum.

Ufak çaplı boynumda tutulmuştu. İki yana eğip kütlettim. Hala bütün gözler bendeydi "ne bakıyorsunuz hayırdır?"dedim.

Bike'm ve kekocası.

Uraz ortamdaki havayı dağıtmak için "intikam hazırlan. Biraz sonra paraşütle ineceğiz." Aha en sevdiğimdi. Sırt çantamı takıp paraşütü taktım. Ardından ise kaskımı takıp çenemde ki kilitlerini birleştirdim. Diğerleride aynısını yapmıştı bile. Demir tarafından helikopterin kapısı açılmasıyla ilk başta Uraz ve Deha atladı. Adnan abi, Mert, Asaf, Korhan, Atilla, atlarken geriye Demir Kubilay ben ve demir kalmıştı. Demir normalde atlarken Kubilay koşmuş havaya doğru zıplamış öyle atmıştı. Elimi iki yana açıp sabır çektim. Kendimi havdan bıraktım. Bir mesafeden sonra ise paraşütümü açarak yavaş bir iniş sağlamıştım.

Düzlük bir alana iniş yapmıştık. Herkes paraşütünü toplarken bende hemen hızlıca paraşütümü topladım. Çantamda silahımı çıkararak hızlıca benim 2 metre dağ ayılarımın yanına ilerledim. Aralarında çok kısa kalıyordum.

Adamlar 2 metre Bike'm. Hepsi yakışıklı ama benim selvi boylu Uraz'ımın bir ayrıcalığı var.

Hepimiz sırayla ilerlemeye başladığımızda kimseden ses çıkmıyordu. Artık en son Adnan Abiden ses çıktı "sana seccade vermiştim. Namaz kılmaya başladın mı?"demesiyle yüzümde bir sırıtş oluştu. Bu durumu biliyordum. Geçen ay anlatmıştı. Atilla kem küm ederek "tabii ki komutanım. Başlamaz olur muyum?"demesiyle Kubilay'dan ses duydum "sallama ziya" bu hallerini özlemiştim. Yani bir kaç saat önce zil zurna sarhoş olup şarkı söyledikleri için bu halleri daha iyiydi.

Adnan abi şüpheci bir tavırla "başladın mı Atilla?" sıkıyorsa başlama der gibiydi. Kubilay ise "onda o huzura ulaşmak nerde komutanım"dedi. Atilla kısık sesle "görevden dönünce senin o dilinin ayarını sikceğim"dedi ama unuttuğu bir şey vardı ki mikrofonlar aktifti.

Yanımda yürüyen Uraz'a baktığımda onun gözleri bendeydi. Ela gözleri üzerimde geziniyordu. Şimdi bu niye beni süzüyor? Doğru beni ilk defa kamuflajlı görüyordu. Bende onu süzdüm. Çünkü bende onu ilk defa kamuflajlı görüyordum. Sanki onun için dikilmiş gibiydi. Yakışmıştı.

Kulaklıktan bu. Sefer Mert'in sesi yankıladı "komutanım sorması ayıptır ama sizin niye çantanızı ben taşıyorum" demesiyle gözlerim arkaya çevrildi. Deha'da benim gibi çevirmiş bakıyordu "Çapkın gevşek"Korhan... "benimkini de taşımak istemiyorsan o çantanı taşı" diyerek bir güzel tehditte etmişti. Korhan ise Mert'ten çantasını almış kendisi taşımaya başlamıştı. Tekrar önüme döndüm. Korhan ise alıngan bir tavırla "alınıyorum ama komutanım. Ne çapkınlığımı gördünüz?"demesiyle Atilla ve Kubilay'dan büyük bir kahkaha kopmuştu. Adnan abiden ise büyük bir sabır çekme sesi vardı. Mert ve Asaf kendilerinin sıkıyorlardı. Timin küçükleri oldukları içindi.

Deha hariç iki dağ ayısı ise hiç umursamamıştı. Benimde umursadığım bir muammaydı tabiki de. Deha "şuan kaç tane sevgilin var?"diye sordu. Korhan ise ciddi sesiyle "7 tane"demesiyle kimseden şaşırma tepkisi falan çıkmamıştı. Demir ve Uraz tanımış, Deha'da bu timin ilk komutanı olduğu için öyle bir tepki yoktu.

"Kaç tane flörtün var?" Korhan biraz beklemiş ardından "9'dan fazla"demesiyle deha sinirli bir sesle "çapkın gevşek. Bu durumda ben mi çapkın oluyorum."

Asaf ise meraklı bir tavırla "sizin sevgiliniz var mı komutanım?"bunu tam olarak kime sormuştu. Eğer Uraz'aysa ağzına sıçma ihtimalim yüksekti. Deha "Tam olarak hangimize diye sorsam çok salakça bir soru olur bana sordun diye kabul ediyorum. Hayatımda ortaokul flörtlerimden başka biri olmadı"demesiyle kısıkça güldüm.

Postalımın bağcı açılmasıyla ben kenara geçip bağcığımı bağladım. Diğerleri ise önden önden ilerliyordu. En geride ben kalmıştım bile. Tekrar ayağa kalktığımda diğerleri baya ilerlemişlerdi bile. Arkalarından ilerlerken kulaklarımda Kubilay " atim. Benim bahtsız atim"derken görebildiğim kadarıyla başını okşuyordu. Atilla ise başının üstündeki eli sertçe itip Kubilay'ın kafasına vurdu. Mert ise "komutanım. Komutanımın başında kask var ama"demesiyle atilla Mert'in de kafasına geçirdi. Asaf ise Mert'e "kapa çeneni brom."diyerek ilerliyorlardı.

Ben ise en arkalarından hem etrafa bakıyordum hemde yavaşça ilerliyordum. Çıtırtı sesi duymamla silahımla o tarafa dönmem bir oldu. Baktığımda bir çalılık vardı. Silahımın ucuyla biraz deştim ama bir şey göremeyince yürümeye devam ettim.

Bir kaç dakika sonra ise onlara yetişmiştim bile. Mesafemize ise tahminlerime göre az kalmıştı. İlk kotamız Hakkari Derecik Anadağ Köyü'ydü. Aldığımız istihbarata göre Serhiy ilk önce bu köyden başlayacaktı.

Köye artık az kalmıştı. Burda artık iş bana düşüyordu. "Korhan ve Adnan abi siz köyün çıkışında konumlanın" tekrar etrafı kolaçan ettim. "Kubilay ve Atilla köyün girişi sizde." Soluma baktım. "Demir ve Asaf saat dokuz yönü sizde. Deha komutanım ve Uraz komutanım saat üç yönüne de sizde"iki kişi hariç hepsinden çıkan sadece "emredersiniz komutanım"dı. köyün girişine varmıştık. Bile. Kubilay köyün giriş sağına geçerken Atilla'da köyün soluna ilerledi. "Mert sen benim ile geliyorsun. Kılık değiştireceğiz"yine Gök'ün bir planı vardı.

Diğerleri yerlerine giderken bizde çalılıkların arkasına geçtik. Çantalarımızda böyle durumla için kıyafet bulunuyordu. Bu ise baya bir iş yarayan bir şeydi.

Tabii ben biraz akıllım edip kamuflajın içine giymiştim. Üzerimdeki kamuflajı çıkardım. Saçlarımı serbest bıraktım. Başıma kareli siyah beyaz puşi bağladım. Gözlerime ise sürme çektim. Tabii ellerimle çekebildiğim kadarıydı.

Bike'me bu hal bile yakışıyor. Eee Allah özene bözene yaratmış.

Kamuflajımı çantamın içine yerleştirdim. Üzerimde yine siyahlar içindeydim. Siyah şalvar, penye ve yelekti kombinim. Penyeyi öyle düz tabiki giyemezdim. İçimde bir teçhizat deposu vardı.

Arkamı döndüğümde ise Mert giyinmişti bile. Sırt çantalarımızı alıp ilerlemeye başladık.

Köyün girişinde duran Atilla'nın yanına çantalarımızı bıraktık. En azından çantalardan yakalanma durumu olmazdı.

Buraya Levon piçi söyledikten sonra krokisine bakmıştım. Biraz da nerde ne olduğunu biliyordum. Biraz şanslıydım işte.

Mert arkamdan ilerlerken ben onun önündeydim. Kulağımızda hala kulaklarımız olduğu için tim arasındaki konuşmaları duyabiliyorduk. Kubilay yine Atilla'ya bulaşıyor, Asaf araya girse bile azar iştiyordu Deha ise hala Korhan'ın çapkınlığına söz ediyordu. Adnan abinin ise sabır çekmelerini duyuyordum. Kolumdaki saate baktığımda saatin yedi olduğunu farkettim.

Gök tekniği kullanıp köye herkes uyurken baskın yapacaklardı. Piçler. Benden bir de taktik çalıyorlardı. Biraz sonra geleceklerine emindim. Boş bir köy evi bulduğumuzda bizde Mert ile oraya girdik. Ev boştu ve ıssızdı ama benlik hiç sorun yoktu. "Mert boş bir yatak bul ve uyuyor numarası yap. Sesler gelince"
Arkamdaki Mert "emredersiniz komutanım"demesiyle kulağımdaki kulaklığın mikrofonunu açtım. "Herkes yerine konumlandın mı?"diye sorduğumda herkesten olumlu cevap aldım. "Adnan abi, Korhan siz eğer bir kaçma durumu olursa diye yeriniz ayrılmayın. Komutanlarım ve diğerleri. Biraz sonra geleceklerini tahmin ediyorum. Herkesi meydana toplayacaklar. Bu durumda bizi oraya götürücekler. Ağzımdaki puşiyi açmam atış serbest anlamında olacak. Siz adamları indirirken bizde köylüleri güvenli bir alana götürüceğiz"aklımdaki planı onlara özet şeklinde anlattım. En son ise dudaklarımdan tek bir şey çıktı "Allah yar ve yardımcımız olsun"dememle herkesin dudaklarından "amin"döküldü.

Mert ile yan yana eve baktığımızda iki tane yatak bulabilmiştik. İkimizde yatakların üstüne oturduk. Benim gözlerim pencrenin önünde duran çiçeğe kaydı. Çok güzel sarı yaprakları olan bir zambaktı. En sevdiğim çiçekti. Sarı zambak neşeyi simge ederdi. Bende neşe olmadığı için belkide en çok onu sevmiştim. Yanına gitmedim. Sadece zambaklara uzaktan baktım.

Dışardan sesler gelmesiyle mert ile göz göze geldik. Gözlerimi açayıp kapattım. Kısık sesle mikrofona "görev başlıyor"deyip yatağa uzandım. Gözlerimi yumdum. Ava giderken avlanan avcıyı bekledim sadece. Onlara avcı denmezdi tabii. Onlardan olsa olsa şerefsiz olurdu.

Bir kaç dakika ardından kapı sertçe açıldı. Beklediğim an geldi. Ben ise uyku numarası yapmaya devam ediyordum. Tabii benimle birlikte Mert'te yapıyordu. Kolumdan tutulup sertçe kalktığım için beni tutan şerefsizin yüzüne yumruğu çakmamak için zor durdum. "Yürü. Seni Türk orospusu"demesiyle dişlerim sıkmaya başladım. En azından görev bitene kadar dişlerimi kırmazsam iyiydi. Korkmuş gibi bir tavırla "neler oluyor?"dedim sesim hırıltılı bir şekide. Hakkari doğudaydı. Kürtçe kullanılırdı burda. Kullanırdımda şimdi bu adamsızın anla anlayacağına emin değildim. En iyisi bozuk Türkçeyle konuşur gibi yapmaktı.

Beni tutan adamsız ise "neler olacak. Sizi tarihe gömeceğiz."Bok gömersiniz! Adama önden baktığımda lacivert bir kamuflaj giymişti. Kolunda ise Dvandoski Örgütü'nün sembolü yılan vardı. Korkmuş rolü yapmaya devam etmeye çalışırken mikrofondan urazın sesi geldi. "Orospu çocuğu." Tabii bunlar olurken biz çoktan evden çıkmış meydana doğru yürüyorduk. Her evden zorla köylüleri çıkartıyorlardı. Burası Irak sınırına yakın bir köy olduğu için ayrı bir tehlike içeriyorlardı. Adamsız hala kolumu tutuyor ben ise onun kolunu kırmamak için zor duruyordum.

Diğer adam ise Mert'i götürüyordu. Benimle birlikte köylü olmaya Mert'i seçmiştim çünkü timin en az cüsselisi oydu. Boyu tabii uzundu cüsseside iyi vardı ama tut da bu görev için Atilla'yı seçemezdim. Uraz'ı, Demir'i ve ya Deha'yı seçemezdim. Onların boyları çok uzundu ve iyi bir cüsseleri vardı.

Mert ile birbirimize bakarken ikimizde korkmuş numarası yapıyorduk ama korkunun ötesinde gözlerimizde bir intikam arzusu vardı. Bunu ise ikimizde farkındaydık. Mert şakacıydı, eğlenceliydi arada olsada ürkekti ama konu görevse gözünü kan bürümüş kurttan bir farkı yoktu.

Tekrar önümüze döndük ve korku numarası yapmaya devam ettik. Tabii beni tutan adama ara sıra "Türk askeri bizi bırakmaz. Bizi öldürseniz bile Türk askeri bunu yanınıza bırakmaz"diye laf ediyordum. Daha sert tutup elindeki silahı karaciğerimin olduğu bölgeye bastırdı. Rol yaptığım için daha da korkuyormuş gibi yapıyordum ama hiç bir şekilde korkmuyordum. İstesem şuan o silahını onun bir tarafına sokabilirdim. "Sus ve yürü"dedi. Bu adamı gebertecektim. Hemde görev sonu kesinlikle her tarafına deşicektim.

Meydana gelmemizle beni sertçe bıraktı. Normalde kımıldamayacağım bir güçlükteydi fakat rolün alasını yapmak için yere düştüm. Kulaklıktan ise yine Uraz'ın sesi duyuldu. Fakat bu tam bir Börü sesiydi. "Senin ebeni sikmezsem bana Börü demesinler"demesiyle araya Deha girdi. "Bizde Aslan Yüzbaşı deriz."demesiyle ufak bir homurdanma sesi geldi ama hiç bir şey anlamadım. Yere düşerken adam ise bana bakıp sırıtıyordu. Şimdi görevi falan siktir edip bunun üstüne atlayıp lime lime doğruyacaktım.

İlk önce başıma bağladığım puşiyle ağzımı kapattım. Elimi yere basıtırıp ayağa kalktım. Bu beni getiren şerefsiz sanırım köpeklerinin başıydı. Serhiy ise meydanda yoktu. Bütün köylüleri yuvarlak bir çemberin içine koyar gibi tıkıştırmışlardı. Bu çemberin etrafında ise 6 asker(!) vardı. Ellerinde kor bi alev gibi yanan meşelerle 4 adam yoksunu vardı. Birde şu adamsız vardı. Kısık sesle "burada on bir adam var. Başka adam var mı?"diye sordum. Allahtan şuan kimsenin umrunda olmadığım için duymamışlardı. Yanımda duran Mert tabiki de bunu duymuştu.

İlk Adnan abiden ses çıktı "burada adam yok komutanım"ardından ise Deha "köyün üç yönünde dört adam nöbet tutuyor"dedi.

Ses Kubilay'dandı "Köy girişinde 3 adam nöbet tutuyor"
"Saat dokuz yönü. 2 kişi nöbette"diyen ise Demir'di.

Toplamda yirmi adam vardı. Yine kısık bir sesle "sessizce ortada kaldırın. Ağzımdaki puşiyi açınca Mert sağında kalanları bende solumda kalanları güvenli bir yere götüreceğiz. Şu başta dikilen dangalak dışında ki herkesi gebertin"yine 2 kişi hariç herkesten "emredersiniz komutanım"sesi duyulmuştu. Ama o soğuk ve gaddardan ses duyuldu mikrofondan. "O adamın cezasını ben keseceğim İzgi"demesiyle itiraz edemezdim. Şuan görevdeydik ve rütbedeydik. El mecbur "emredersiniz komutanım"dedim.

Çemberin etrafında duran şahısın dikkatini çekmiş olacak ki "kiminle konuşuyordun?"diye sordu. Zıkkımın pekiyle konuşuyordum. "Biriyle konuşmam"dedim yine şiveyle karışık bir dille. Ben bile nasıl böyle bir şey çıkardığıma emin değildim.

Geri zekalı şahıs ise sonra beni umursamamış tekrar gözleri herkesin üstünde geziniyordu. Artık başka köylü gelmediği için mal adamsız varlık konuşmaya başladı "siz türkler artık sadece bir tarih olarak kalacaksınız. Ya da kül"demesiyle iğrenç bir kahkaha attı. Mal.

Silah tutan adamlar silahlarını kenara koydular. Korkuyormuş gibi yapmaya çalışıyordum ama tam olarak ne yapmaya çalıştıklarını çözmeye çalışıyordum. Adamlar bir evin duvar kenarlarına koydukları benzin bidonlarını aldılar. Şerefsizler köylüleri canlı canlı yakmayı planlıyorlardı.

Mert kısık sesle "komutanlarım benzin bidonları var. İnsanları yakmaya çalıcaklar"demesinin ardından bende kısık sesle "çabuk olun"dedim. Serhiy yoktu. Şerefsiz gelmemişti. Ama köpeklerini yollamıştı. Serhiy bu görev ele geçirilemezdi ama köylünün hayatı kurtaracaktı.

Ardından bir ses duymamla rahat bir nefes almam bir oldu. Asaf'tan ve Atilla'dan "temizlendi komutanım"onların ardından ise Uraz'ın "temizlendi"sesini duydum. Şimdi sıra burdaydı. Adamlar ise benzin bidonlarını üstümüze dökmeye başlamışlardı. Ksık sesle tekrar konuştum "herkes yerine geçti mi?"diye sorduğumda "evet"sesi duydum.

Hepsi benzin bidonlarını başımızdan aşağıya benzini boşaltıyorlardı. Epi topu toplasan 20 köylü vardı. Beşi zaten çocuktu. Çocuklar ise annelerine sarılmış hüngür hüngür ağlıyorlardı. Kadınların ise bu durumdan farkları yoktu. Baş köpek şerefsiz eline bir tane meşale aldı. "Cehennemde görüşürüz"dedikten sonra ben ise ağzımdaki puşiyi açtım. İlk silah ateşleyen Deha olmuştu. Ben ve Mert ise hızlı davranıp köylüleri uzaklaştırmaya başlamıştık .

Deha'nın ateşlemesiyle ortalık kan gölünü çevrilmeye başlamıştı. Karşımızdaki eve geldiğimizde ayağımla kapıyı açıp geçmelerini sağladım. Hepsi girince ise penyemin altındaki tabancamı çıkardım. Köylüye dönüp "burada kalın. Tekrardan geleceğim"dememle tam çıkıyordum ki bir tane teyzenin beni durdurması bir oldu. "Sen Türk askerisin emi kızım"dedi bozuk Türkçesiyle. İlk başta teyzenin beni tutan elini öpüp alnıma koydum. "Türk askeriyim teyzecim"dedim. Teyze ise kolumu sıvazlayıp "Allah sizleri korusun yavrum. Sizi ailenize kavuştursun"dedi. O cümleye alışmıştım artık Sizi ailenize kavuştursun. Ah be teyzem. Benim aileme kavuşmam için ölmem lazım. ancak aramızdaki hasret böyle biter. "İnşallah"dedim sadece başka ne diyebilirdim ki zaten.

Bir tane kadının bağrışı duyuldu "Aybala. Aybala yok."dedi. Ya mert ile gidenlerdi ya da. Ya dasını boşver. Öyleyse bile kurtaracaktım. Bağıran kadına döndüm. "Getireceğim sana kızını. Sakın burdan çıkma"deyip tahta kapıyı açıp çıktım. Bir çocuk meydanın ortasındaydı. Bu o kadının kızıydı. Aybala olmalıydı. Ona doğru koştum. Oysaki o daha bir çocuktu. O ne anlardı savaştan. Küçücük bir candı o.

Koştum. En son ise yanına kayarak geldim. Ufak bir yarası var mı diye tarama yaptıktan sonra kucağıma aldım tekrardan güvenli alana koşmaya başladım. Silah sesleri durmamış etrafta kan durmuyordu. Küçük kız ise nasıl korktuysa boynuma o kadar sıkı sarılyordu ki. Bir yandan ise hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir yandan koşarken bir yandan da başının üstünden öptüm "korkma. Korurum seni ben tamam mı?"ufukça başını salladı.

Tekrardan bir silah patladı. Koştum. Ardından ise baldırımda ise derin bir sızı hissetmem bir oldu. Yere düşecekken dengemi sağlayıp topallayarak olsa koşmaya devam ettim. Pes edemezdim. Kucağımdaki can için pes edemezdim. Güvenli alanın kapısı meydanın arkasında kaldığı için daha arkaya dönememden yer düştüm. Yarada baya sızlıyordu. Bir elim küçük kızın belini sarmalarken diğer elim penyenin altından telsize gitti.

Telsizi çıkartıp açtım. Ağzıma yaklaştırıp "al sancak 1. Gök konuşuyor"dedim. Bir kaç saniye ise Kemal Albayın sesi duyuldu "al sancak dinlemede"demesiyle dişlerimi daha çok sıktım. Yarayla kucağımdaki küçük can temas ettiği için acıtıyordu. Artık silah sesleri bile susmuştu. "Köy halkı güvende. Serhiy yok. Ama onun köpeklerinin başı var. Kızılay ve destek ekip istiyoruz"dedim. Kemal Albay ise "başı sağ getirin. Destek yola çıktı. Sağ sağlim dönün evlat"dedikten sonra sızı yine kendini belli etti. "Emredersiniz komutanım"diyerek telsizi kapattım. Mikrofonum açık olduğun için diğerleride duymuştu.

Telsiz kenara koymamla başımı duvara yasladım. Uyumamak için direniyordum. Baya bir uykum vardı. Ama yaram için uyuyamazdım. Kucağımdaki küçük beden yüzünü geri çekip bana baktı. Beni ise dişlerimi sıkıyor ara sıra inliyordum. Daha önce baldırımdan vurulmuştum ama hiç bu kadar acı hissetmemiştim.

Küçük bedenin gözlerine baktığımda su yeşili gözleri çok güzel gözleri vardı. Bana ürkek bir şekilde bakıyordu. İşaret parmağını yanağıma değdirdi "canın mı acıyor?"demesiyle başımı iki yana salladım. Konuşmaya bile mecalim yok olup gidiyordu resmen. Kendime hatırlattığım şey ise sürekli uyumamam gerektiğiydi. Diğer yanağıma dokundu "ama canın acımasa neden böyle olasın ki?"diye söyleyince ufak bir tebessüm ettim. Zor bela "ca—canım ac—acmıyor ki"dedim.

Yalanı sevmezdim ama bu küçük bedene canım acıyor nasıl derdim ki. Başını tam omzumun başı boğazımın bitişinde olan yaraya koydu. Çoğu kişi o yaradan rahatsız olurdu. Benim vücudumda bir yaraydı onlara neydi ama ben o yarayı sevmiyordum ama kalmasını istiyordum. Murat her defasında tedaviyle sadece yakından belirgin olur demiş ama kabul etmemiştim. Sebepsizdi ama etmemiştim.

Göz kapaklarım gözlerime meydan okurcasına kapanıyordu artık. Daha fazla dayanamıyordum. Çok acı vardı tek hissettiğim buydu. Bacağımda çok acı vardı. Gözlerim iyice kapandı. Bilincim daha gitmemişti. Kulaklıktan Uraz'ın sürekli "İzgi!"diye kükreyişini duyuyordum. Ağzımı açacak gözümü açacak gücüm yoktu. Belki de o teyzenin duası kabul olmuştu ve ben aileme kavuşacaktım. Bilmiyordum.

Kucağımdaki küçük bedenin bile düzenli nefesini duyuyordum. Kulaklığımdaki ses ise resmen bir aslanın kükremesiydi. Bu sefer ise yakından bir ses duydum. Deha'nındı bu ses "İzgi"dedi ama yapacak hiç bir şeyim yoktu. Hiç bir şeye mecalim yoktu ama bilincim kapanmamıştı. Nasıl bir şeydi bu?

Dehanın tekrar sesini duydum. "Uraz. İzgi burda vurulmuş"dedi. Diğerlerininde geldiğini hissediyordum. Ardından ise endişeli bir ses duydum "Bike!"dedi bu sefer o ses. Sanki Bike'ye verttiği sözle kül etmemiş gibi Bike dedi. Canımı İzgi deyişimi yakıyordu ya da Bike mi? Onu bile bilmiyordum ama canımı acıttığı kesindi.

Yaranın üstüne tampon yapıldığını hissediyordum. Kucağımdaki küçük beden alınmaya çalışılmış ama nasıl sıkı tutuyorsam alınamamıştı bile. Adnan abinin sesini duydum "çok kanaması var. Durmuyor. Bir an önce kurşunun çıkarılması lazım"demesiyle urazın kükrediğini duydum "çıkart o zaman o kurşunu!"

Her şeyi hissederken nasıl bilincim hala yerindeydi. Bunu bile anlamayacak kadar beynim donmuştu resmen. Dudaklarımı zor bela hareket ettirebildim "uraz komutanım"diye bilmek için o kadar çok zorlandım ki. Bu acıyı bana hissettiren bir kelime var mı o bile muammaydı.

Bacağımdaki yara gittikçe daha da çok acıyordu. Saçlarımda bir el hissettim. "Söyle İzgi. Söyle"deyişini duydum. Saçlarımdaki el onundu. "Ço-çok ac-acıyor"dedim. Ben hayatımda annem babam dışında birine canımın çok acıdığını söylemiştim. O da nefret ettiğim adamdı. Kin tuttuğum adamdı.

Asaf'ın sesini duydum "komutanım. Dvandoskiye ait bir mermi. Felç bırakma olasılığı var"demesiyle Uraz'ın "nerde o şerefsiz"diye sordu. Serhiyin gönderdiği adamların başını soruyordu. "Onu sike sike geberteceğim" demesiyle tekrardan dudaklarımı araladım "Öl-öldürme. Sağ istedi Kem-Kemal Al-" daha cümlemi bile bitiremeden acıyla inledim. Hiç bir yerimi ise kaldıramıyordum.

Belkide biraz sonra kan kusa kusa şehit düşecektim. Aklımda dönem teyzenin duası kabul mu olmuştu. Artık hiç bir yerimi hareket ettiremiyordum. Adnan abi'nin sesini duydum. "Komutanım kurşunu çıkaramıyorum. Çok kanaması var. Kurşunu çıkarsam bile çok kanaması olacağı belli. Bunu yapamam felç kalabilir."deyişini duydum.

Vücudumun her tarafından soğuk yerlerin aktığını hissediyordum. Vücudum her türlü acıyı hissediyor ama hiç bir yerimi kımıldatamıyordum bile. Bilincim ise açıktı. Göz kapaklarım sanki uhulanmıştı. "Mert nerde kaldı bu yardım?"diyen Deha'nın sesiydi. Mert ise "komutanım bilmiyorum. Nerde kaldığını bilmiyorum"dedi.

Kucağımda duran küçük canı tutan elim bir sertti. O da kendiliğindeydi. Ben onu bile hareket ettiremiyordum. Bir el o elimin üstüne kapandı. Ardından yakından Deha'nın sesini duydum "İzgi. Bizi duyuyor musun?"diye sordu. Bir şey diyemedim. Başımı sallayamadım.

Bilincim git gide kapanmaya başladı. Küçük bedeni tutan elim artık daha yumuşak davrandı. Elim git gide düşerken Deha'nın bağrışını duydum "Uraz. Bilinci kapanıyor! Uraz, ölüyor lan ölüyor!". Gerisi ise sade bir karanlık. Kulaklarım hiç bir şey duymuyor. Gözlerim sadece bir karanlıkta. Artık hiç bir şey hissetmiyordum.

O karanlıkta kaldım. Hiç bir ışık olmayan bir karanlıkta. Sağa baktım karanlık. Sola baktım karanlık. Arkama baktım yine karanlıktı. Karanlığa hapsolmuştum. Bu hayat gibi değil miydi? Ben bu hayatta karanlığa hapsolmuş biriydim. Belki de hayatta değildim artık. Yaşamak ister miydim? Bu soruyu sordum kendime. Yaşamak ister miydim gerçekten? Niye böyle bir şeyi düşünüyordum. Ailem kara toprakken niye yaşamak ister miydim? Sorusuna hayır diyemiyordum. Beni bu hayata bağlayan bir bağ yoktu ki. Ben herkese uzak yaşamış, çevremi küçük tutmuştum. Şimdi niye içimde yaşama hevesi vardı. Nedendi?

Önümde bir ışık belirdi. Gözlerimi karanlıkta ki tek ışığa çevirdim. İki beden bana doğru geliyordu. Bende onlara doğru ilerlemeye koyuldum. Onlardı. Annemdi... Babamdı... sağ gözümden bir yaş aktı. Mutluluktan bu. Mutluluk gözyaşıydı. Rüyalarıma bile girmiyorlardı. Onlar 6 yaşında küçük İzgi Bike'nin gözünde kalmışlardı. Onların bende sesleri yoktu. Ben onların sesini unutmuştum. Bir insan ilk başta sesini unuturmuş. Ben anne ve babamın sesini unutmuştum...

Onlara doğru koştum. Büyük bir hasretle onlara doğru koştum. Resmen ikisinin üstüne atladım. O kadar hızlı sarılmıştım ki ne gözümde ki yaş duruyordu ne de onları bırakmaya niyetim vardı. "Sizi çok özledim."deyip daha çok sarıldım. "Çok özledim sizi." Annem dudaklarını saçlarıma bastırdı. "Bizde seni çok özledik annem." Babam ise saçlarımın her zerresine öpücük konduruyordu. "Babam... yeşillim benim"dedi. Babam bana 23 yıl sonra yeşillim dedi. Ağlamalarım hıçkırıklara dönüşmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.

Çoktu özlem. Ben bu özlemi anlatacak kelime bile bulamıyordum. Çünkü bu özlemi anlatacak bir kelime yoktu. Babam kendini geriye çekti. Son gördüğüm gibiydi. Son gördüğüm görüntü aklımdan çıkmazken sesi çıkmıştı. Ellerinin arasına yüzümü aldı. Annemde geri çekilmiş bana gülerek bakıyordu. "Ne kadar güzel olmuşsun benim güzel yeşillim"dedi babam.

Hem güldüm hemde ağladım. Annem ve babam birbirlerine bakmış ardından ise biri sol yanağıma biri sağ yanağımı öpmüşlerdi. Annem her zamanki gibi naif sesiyle "İzgi'm. Bike'm. Yavrum"derken dudaklarını yüzüme bastırıyordu. Babam ise bizi büyük bir keyifle izliyordu.

"Kavuştuk mu?"diye sordum. Öyle olmasını umdum. Kavuşmayı umdum. Babam ise "daha değil Bike'm. Ama yakında kavuşacağız." Elimle gözlerimde ki yaşı sildim. "Niye? Yetmez mi çektiğim bu zulüm. Alın beni de yanınıza. İzgi'nizi ayırmayın yanınızdan"dedim. Beni yanınıza alın. Ben bu hayattan çok yoruldum...

Babam başımın üstünden öpüp "kavuşacağız babam. Bir gün kavuşacağız. Ama şimdi yaşaman lazım"diyerek arkasına dönüp ilerlemeye başladı. Arkasından "gitmeyin. Sizsiz düşerim babam. Yıkılırım ben." dedim ama babam başını çevirmiş "ben seni her zaman tutarım, ben senin yıkılmana izin vermem babam"dedi. Ama gidiyordu. Ben böyle yıkılmıyor muydum? Annemde beni öpmüş ardından arkasına dönüp gidiyordu. Işıkta gidiyordu.

Ben tekrar karanlığa hapsoluyordum. "Gitmeyin. Sizsiz hayat zulüm bana. Bana zulüm çektirmeyin"diye bağırdım arkalarından ama onlar gittiler, onlar gitti. Işık gitti. Hayat gitti. Neşe gitti. Mutluluk gitti. Onun yerine hasret geldi. Özlem geldi. Zulüm geldi. Karanlık geldi. Ve yine benim hayatım bir karanlığa hapsolup kaldı...

Bilincim yavaş yavaş yerine gelmeye başlıyordu. İlk hissettiğim vücudumda amansız bir ağrının olmasıydı. Her yerim kırılmış gibiydi. Yüzümü buruşturdum. Özel günümü saymıyordum bile. İki ağrı birleşince kötü bir durum olmuştu. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Gözlerimi karşılayan beyaz bir ışıktı. Ölmüş müydüm lan ben? Ölsem bu kadar ağrı çekmezdim heralde.

Gözlerim ilk başta kısmıştım. Işık gözümü acıtmıştı bile. Ne olmuştu bana? Hakketten ne olmuştu? Rahat bir nefes verme sesi duymamla başımı yana çevirdim. Koltukta bana bakan bir çift ela gözle karşılaştım. "Uyandın sonunda"demesiyle kaşlarım çatıldı. Gram bana ne olduğunu hatırlamıyordum. "ne oldu bana?"diye sordum.

Yani bir kaç bir şeyi hayal meyal hatırlıyordun ama emin değildim. "Vuruldun"dedi. Gözlerim pencereye kaydı. Gece olmuştu.

Hatırladığım sabah göreve çıktığımızdı. Bir dakika ben bütün gün uyumuş muydum şimdi? Vurulmuştum peki tam olarak neremden vurulmuştumda tüm gün uyumuştum? Peki ben niye her şeyi sorgulamaya başlamıştım? "Neremden vuruldum?"diye sordum. Sadece o vardı. Başka kimsede yoktu. "Dvandoski'nin mermisiyle vurulmuşsun. Seni bulduğumuzda bilincin kapalı gibiydi. Sonradan bilincin kapandı. Yaran zaten baya kanıyordu. Seni apar topar buraya getirdik. Biraz daha geç gelsek felç kalma ihtimalin vardı"demesiyle başını salladım sadece.

Ardından aklıma onu kurtardığım o kız geldi. Gözlerimi tekrar ela harelerle birleştirdim "o kız çocuğu nasıl?"diye sordum. Belkide ben vurulmasam o vurulacaktı. "O iyi"dedi sadece. Birbirimize bakıyorduk sadece. Öyle bakıyorduk.

Arkasına rahatça yaslanıp gözlerimin içine baka baka bir sigara yaktı. İçinden derin bir nefes aldı. Aramızda koskoca bir sessizlik vardı. Tek ses içtiği sigaranın yanan cızırtısıydı.

O sessizliği bozdu "iyi misin?"diye sordu. Önemsememeye çalışıyordu ama önemsiyordu. Bu duyguyu hissettiyordu. Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Seni dövecek kadar iyiyim"dememle onunda dudaklarında bir tebessüm oluştu. "Gerçek anlamda soruyorum. Yani yarın günün yarısını ayakta geçirebilir misin?"diye sorunca kaşlarım çatıldı bir şey olmuştu. Kesinlikle bir şey olmuştu.

Şüpheci tavırla ona baktım "ne oldu Uraz?"
Sigarasından bir duman daha aldı. "Azerbaycan'dan Hakkari'ye gelen kargo uçağı Gürcistan sınırında düşmüş. 20 şehidimiz var. Savaş timinden iki kişi bomba patlamasında şehit düşmüş"söylediğinde akciğerim tıkanır gibi hissettim. Alışmıştım şehit haberlerine ama nefesim batardı. Alışamasa batardı alışmasam da batardı. Ağırca yutkundum "kimler?"diye sordum. Uraz ise sigarasından bir daha derin bir nefes almış "Serdar Üsteğmen ve Çiğdem Asteğmen"demesiyle bu sefer battı. Daha yeni nişanlanmışlardı. Onlar giderken Serdar'a Çiğdemin burnu bile kanamayacak yoksa döverim demiştim. Bomba patlaması diyordu. Paramparça oldukları bir gerçekti. Serdar'a Çiğdem'e bir şey olursa onu döveceğimi söylemiştim. Çiğdem burun kanaması değil paramparça olmuştu ama Serdar'da onunla birlikte olmuştu. Bir aşk daha mahşere kalmıştı...

***

Aradan bir gün geçmiş ben ise hastaneden taburcu olmuştum. Toplamda 22 adet askerin şehit törenindeydim. Tören üniformamı giymiştim. Yaramdan dolayı biraz topallasamda iyiydim. İyi olmaya çalışıyordum. O rüya aklımdan çıkmıyordu. Ama dik durmaya çalışıyordum. Dün gece Uraz acil bir işim var deyip gitmişti başımda ise Hazal kalmıştı. Baya panik yapmış bir hali vardı. Ona felç olma ihtimalimden bahsetmemişlerdi.

Sadece uykusuz kaldığım için yediğim kurşun bilincimi kaybetmeme sebep olmuştu diye söylemişlerdi. Böyle söylemeleri benim için daha iyiydi.

Karşımda 22 tane şehit tabutu vardı. İki tanesinin düz olması diğerlerinin üçgen tabut olması yürek yakan bir acıydı. Tam karşımda ise şehit aileleri vardı. Hepsi perişandı. Çocuklar babalarının tabutlarına sarılıyor resmen karşılarında babaları var gibiydi.

Aklım geçmişe gidiyordu gidemezdi! Bugün bu insanların acısı vardı. Saygı duyacaktım kendi acımı işe karıştırmayacaktım.

Başım dik bir şekilde bakıyordum tabutlara. Artlarında yıkılmış bir aile bırakmışlardı. Acıydı. Çok acıydı. Belkide bu acıyı anlatacak kelime yoktu. Özlemi anlatan acıyı anlatan bir kelime var mıydı? Bana göre yoktu. Bu iki kelimeyi anlatan kelime yoktu.

Şehit tabutları gözümün önünde götürüldü. Ailelerden fenalaşanlar oldu. Sadece izleyebildim. İzledim. Ama içimde kor bir alev misali yanan intikamla dimdik durdum.

Cebimde ki telefon titremesiyle cebimden telefonu çıkardım. Ekranda Mehmet Kılıç yazıyordu. Yanımda duran Uraz'la göz göze geldik. Gözünü kırpmasıyla oradan topallayarak biraz ilerledim. En son bir yerde telefonu açtım. "İzgi Hanım! İzgi Hanım yetişin. Yuva patladı!"demesiyle donup kaldım. Hareketsiz bir şekilde kaldım. Ne demekti yuva patladı? Nasıl oluyordu bu? Bir diyalogla öylece kalakaldım.
Aklımda sürekli ise yuva patladı cümlesiydi.

🤍

NASIL BÖLÜM BİTANESİİİİİİİİİİ. BANA GÖRE BÜTÜN DUYGULARI BARINDIRIYORDU. OY VERMEYİ VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN LÜTFEN YAHU O KADAR YAZMIŞIM EN NETİCESİNDE.

ASVERALANDINIZ🤎

DİĞER BÖLÜME KADAR KENDİNİZE İYİ BAKIN ASVERA’NIN BİTANELERİİİİİİİİ🪷🧡

BU ARADA BU BÖLÜMDE SAHNE OLAN 11 KASIM 2025 TARİHİNDE MEYDANA GELEN AZERBAYCAN'DAN ÜLKEMİZE GELEN C-130 TİPİ ASKERİ KARGO UÇAĞI GÜRCİSTAN SINIRINDA DÜŞMÜŞ VE 20 ŞEHİDİMİZ ŞEHİT DÜŞMÜŞTÜR. ŞEHİTLERİMİZE ALLAHTAN RAHMET ŞEHİT AİLELERİNE İSE SABIR DİLİYORUZ. VATAN SAĞ OLSUN🇹🇷

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.