4. BÖLÜM GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE YALNIZLIK VE İNTİKAM

Vaveyla Yazarı: Asvera Land

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4. BÖLÜM GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE YALNIZLIK VE İNTİKAM

BEN GELDİMMMMMMMMMMMMMMM. ÖZLEDİNİZ Mİ BENİ BAKIYIM BİTANELERİMMMMMMMM? ÖZLEMİŞŞİNİZDİR ÖZLEMİŞSİNİZDİR. İHİİHHİHİHİHİHİHİHH. AY BİTANELERİM GEÇEN HAFTA HASTAYDIM. O YÜZDEN BU HAFTA 2 BÖLÜM ATACAĞIM YANİ BUGÜN ATACAĞIM. ZATEN BU BÖLÜMLER WATTPADDE YAZILI. WATTPADDE ŞUAN YAZDIĞIM KISMA KADAR ATTIM. BURADA DÜZENLİ ATIYORUM AMA BÖLÜMLER BİTTİĞİNE MECBUREN SİZDE BEKLEYECEKSİNİZ. AMA İLK KİTABİN FİNALİNİ YAZIYORUM YANİ İLK KİTABİN SON BÖLÜMLERİNDEYİM. BİRDE SINAV SENEM OLDUĞU İÇİN GÖRSENİZ HANGİ BİRİNE YETİŞECEĞİMİ ŞAŞIRDIM VALLA. AMA BUNUN ÜSTESİNDEN GELECEĞİME EMİNİM. HEM BİZLER ASVERA KIZLARIYIZ(ERKEKLERİN İÇİN BİR ŞEY DİYEMEYECEĞİM) BİZ ASVERA KIZLARIYIZ BİZİM İSTEYİPTE BAŞARAMAYACAĞIZ İŞ YOK. AY BENİM ÇENEM GENE DÜŞTÜ. SİZİ BÖLÜMLE BAŞBAŞA BIRAKIYORUM. DİĞER BÖLÜMÜ BAŞIN DA DA SOHBET EDELİM AMA DEĞİL Mİ? AY NEYSE ÇOÇA ÖPÜLDÜNÜZ. MUAHHHHHHHHHHHH 😘❤️🩹

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden;
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu...

Hüseyin Nihal Atsız

🎶Barış Manço - Dere Boyu Kavaklar
Mor ve Ötesi - Bir Derdim Var Artık
Şebnem Ferah - Sigara
Duman - Kolay Değildir 🎶

GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE
YALNIZLIK
VE
İNTİKAM

4. BÖLÜM

Vatan...
Bir kelime, beş harf, iki hece.
Kimi zaman haritada çizilmiş sınırlar, kimi zaman bayrakları dalgalandıran rüzgâr... Ama Türk milleti için asla yalnızca bir toprak parçası olmadı.

Vatan, uğruna türküler yakılan, destanlar yazılan, ağıtlar söylenen bir kelimeydi. Tarihin derinliklerinden bugüne kadar nice kahraman bu kelime uğruna canından vazgeçti. Ve onlar bilirdi ki vatan, sadece üzerinde yaşanan bir yer değil, uğruna yaşanan ve gerektiğinde uğruna ölünen bir değerdi.

Bir insan yalnız kalabilir... Kimsesiz bile kalabilir... Hatta annesiz, babasız büyüyebilir.
Ama vatansız yaşayamaz. Vatansızlık, insanın köklerinin kopmasıdır.

Bir ağaç düşün... Toprağından sökülmüş, rüzgâra savrulmuş.
İşte vatansız insan, o ağaç gibidir. Ne gölgesi olur, ne meyvesi. Ne dalı yaprak verir, ne de kökü suya kavuşur.

Vatanı olmayanın adı bile unutulur. Çünkü vatan, yalnızca bir toprak parçası değil; kimliğin, benliğin, varlığın kendisidir.

Vatan dediğin, yalnızca bayrak direklerinde dalgalanan bir bez parçası değildir. O, toprağın altında yatan binlerce isimsiz kahramanın, hiç duyulmamış dualarının ve sessizce verilmiş son nefeslerin toplamıdır. Her biri birer harf olur, birleşir, ve "vatan" kelimesini yazar.

Eren Bülbül...
Daha çocuktu. Ama yüreği, nice yetişkinin yüreğinden büyüktü. "Burası benim vatanım" diyerek koştuğu dağlarda, son nefesini verirken bile biliyordu: Vatan dediğin, yaşarken sahip olduğun değil; uğruna öldüğün şeydir.

Aybüke Yalçın...
Bir öğretmendi. Ellerinde silah değil, tebeşir vardı. Ama o da bilirdi ki vatan, sadece cephede değil; bir sınıfta, bir çocuğun gözlerinde, bir melodide, bir şiirde de savunulur.

Şerife Bacı...
Kucağında mermi, sırtında bebeğiyle kışın ayazında yürürken, aslında yalnızca cephane taşımıyordu. O, vatanın geleceğini taşıyordu. Ve daha binlerce şehit...

Ve bizler...
Onların torunları, onların mirasçıları... Vatanın yalnızca üzerinde yaşanacak bir toprak değil, uğruna bedel ödenecek bir emanet olduğunu onlardan öğrendik.

Ama işte, vatanı korumak bazen yalnızca bir savaşa girmek değildir. Bazen insanın kendi içindeki savaş, dışarıdakinden bile zordur. İşte ateş hattı tam da budur.

Ateş hattı, yalnızca mermilerin uçuştuğu bir cephe değildir. Bazen ateş hattı, bir insanın vicdanıyla görevi arasındaki o ince çizgidir. Bir yanda emirler, disiplin, sorumluluk... Diğer yanda duygular, sevdiklerimiz, kalbimiz...

Bizim sancağımız kırmızı beyaz. Bizim çiçeğimiz vatan çiçeği. Sancağımıza kanımızın rengini, vatan çiçeğini de kanımızla sulayan askerlerdik biz...

Bir yandan ellerimde direksiyonu tutuyordum, bir yandan da ritmik şekilde ritim uyduruyordum. Sonunda 1 haftalık izinden çıkmanın rahatlığıyla askeriyenin yolunu tutuyordum. Ama rahatlık mı denir ona yoksa boşluk mu, hiç bir fikrim yoktu. Yanımda Burak amcam, arkada ise Metehan abim ile askeriyeye gidiyordum. Arabayla gittiğim için yüzüm her zamanki gibi sirke satıyordu. Ben motora binmeyi daha çok severdim. Araba bana göre değildi. Şu an motorumu sürüp rüzgâra meydan okumak vardı ama amcamgil buradayken bir şey de yapamamak canımı sıkmıyor değildi.

Dün gece kafeden ayrıldıktan sonra Uraz aklımdan çıkmamıştı. Hayır yani niye çıkmıyorsa! Bir de bu yüzden uyuyamamıştım. Sıfır uykuyla bir güzel işe gidiyordum. Yine her zamanki gibi göz altlarımda morluklar çıkmıştı ama Allah'tan biri "kapatıcı" diye bir makyaj malzemesi yaratmıştı da onunla kapatmıştım. Aklım sürekli Uraz'a kayıp duruyordu ve bunu engellemek için abuk sabuk şeyler düşünüyordum.

Allah aşkına Bikem... Niye bir sokak aşağısındaki bakkalın kızı Fatmagül'ün kuzenine kaçtığını düşünüyorsun?

Evet, tam olarak onu düşünüyordum. Askeriyenin garajına arabayı park edip araçtan hep birlikte indik. Askeriyeye kadar kimseden çıt çıkmadı. Burak amcama dönüp "Komutanım, izninizle üniformamı giyeceğim" dedim. Her ne kadar amcam olsa da şu an bir askeriyedeydik ve amcam benden üst rütbeliydi.
"İzin vermiyorum asker. Emrediyorum, git üniformanı giy." deyince, her ne kadar sivil kıyafetlerin içinde olsam da elimi kaşım hizasına getirip asker selamı verdim. Gür sesle "Emredersiniz komutanım" deyip adımlarımı sola doğru çevirerek giyinme odasına doğru ilerlemeye başladım.

Giyinme odasına gelince kapıyı tıklatıp içeri girdim. Tim komutanı olsam da içeride asker olabilirdi ve şu an erkek vücudu görecek halim yoktu. İçeriye girip kapıyı kilitledim. Her ne kadar asker olsam da ayrıyetten kadındım ve timim odaya dan diye girme ihtimali yüzde doksandı. Adımlarımı kendi dolabıma çevirip açtım. Kapakta, siyah beyaz yan yana duran, üzerlerinde kamuflajları olan annem ve babamın fotoğrafları vardı. Daha fazla fotoğrafa bakarsam dalıp gideceğimi bildiğim için dolabımın içinden üniformamı aldım.

Üzerimdeki tayt ve kazak ikilisini çıkarıp üniformamı giydim. Odanın köşesinde bulunan boy aynasına geçip açık olan açık kumral saçlarımı boynumdan bir at kuyruğu yaptım. Saçlarım uzun olduğu için at kuyruğuyla daha uzun gibi gözüküyordu gözüme. Saçlarıma baktığımda aklıma babamın saçları geliyordu. Saç rengim tamamen babamınkiyle aynıydı. Annem sarı saçlıydı. Gözlerimin yeşilliği anneanneme çekmişti. Yüz hatlarım tamamen annemdi. Gözlerim çekikti. Burnum estetik gibi duruyordu. Burnum ve çevresinde hafif hafif çillerim vardı.

Gözlerim omzumda apoletime kaydı. İki tane yıldızım vardı. Yıldızlarımı okşayıp ayna karşısındaki halime dalıp gittim. Daha çok geçmişe gitmiş gibiydim.

Annem karşımda üniformasıyla duruyordu. Dimdik. Güçlü. Kimseye minnet etmeyen bir şekilde tam karşımda duruyordu. Benim aksime apoletinde 3 yıldız vardı. Kiraz dudaklarında tebessüm. Başında bordo beresiyle tam karşımda duruyordu: Yüzbaşı Akay Arıkan. Bütün asaletliğiyle tam karşımdaydı. Sarı saçlarında tek bir beyaz tel yoktu. Yüzü kırışık diye bir şey yokmuş gibi ışıl ışıldı. Bana gülümsüyordu ama ben öylece ona bakıyordum. İkimizden de ses yoktu. Annem bana gülümseyerek bakıyor, ben ise boş bir şekilde bakıyordum. Ama kim annesinin karşısında böyle bakardı ki? Ama ben dört yıl boyunca hatırlamadığım anneme tam olarak öyle bakıyordum. Küçükken sürekli dönmesi için gün sayan İzgi değildim artık. Üzerinden yıllar geçmişti; o yıllar ise beni yaşlandırmıştı. Yüzüm annem gibi tek bir kazağı bile yoktu ama ruhum çoktan yaşlanmış, saçları beyazlamıştı. İnsanı zaten hep ruhu yormaz mıydı? Ruhu yaşlanamaz mıydı? Beden olarak güçlü, dimdik olanın ruhu böyle olmaz mıydı?

Dalgınlığı bırakıp kolumdaki saate baktığımda saatin 8.12 olduğunu fark ettim. Aynanın karşısında kendime tekrar bakıp aceleyle giyinme odasından çıktım. 8.15 içtiması vardı; bu Albay Kemal Aydoğan'ın kesin emriydi. İçtima alanına doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Karşımda intikam timi dimdik duruyordu. Her biri birbirleri için canını verebilecek askerlerdi. Komutanları olduğum için onların bir adım önünde saygı duruşuyla beklemeye başladım. Biz içtima alanı için dışarıdaydık ve Hakkâri sabah şartlarıyla acayip soğuktu. Saate göz attığımda saatin 8.15 olduğunu fark ettim. Kemal Albay her zaman dakik bir insandı. En fazla 8.16 olduğunda burda olurdu. Karşımızda askeriyeye giren merdivenler vardı ve biz o merdivenden inecek Kemal Albay'ı bekliyorduk.

Sonunda Kemal Albay geliyordu ama arkasında Korgeneral Vedat Korkmaz vardı. Korgeneral Korkmaz, babamın iki dostundan biriydi. Korgeneral Vedat Korkmaz'ın eğitiminden geçmiştim ben. "Yeğeniyim" veya kadınım diye hiç bir zaman yumuşak davranmamıştı; tam aksine erkeklere uyguladığı eğitimlerden daha fazla eğitim uygulamıştı. Korgeneral Korkmaz'ın sağında ve solunda hiç görmek istemeyeceğim kişiler vardı. Karşı komşum Demir ve Uraz, Korgeneral Korkmaz'ın sağında ve solunda ilerliyordu. İntikam timi karşı karşıyaydı. Korgeneral Korkmaz ve Kemal Albay'ın karşısına geçip elimi kaşım hizasına getirerek asker selamı verip "intikam timi, iki subay, beş astsubayla emir ve görüşlerinize hazırdır, komutanım" dedim, gür bir sesle. Sesim ne zaman gür çıksa her zaman erkek gibi konuşurdum. Kemal Albay başını hafif eğip "Günaydın, intikam." dedi. Gür bir sesle "Sağ ol."
"Nasılsınız?"
"Sağ ol."
"Siz de sağ olun." diyerek Korgeneral Korkmaz'a döndü Kemal Albay. Timin en başı, yani bana göre en sağına geçtim. Korgeneral Korkmaz intikam timinin karşısına geçip "Yeni tim arkadaşlarınız: intikam." deyince sol kaşım havalandı ama geri eski haline getirip düzelttim. Her an kaşım tekrar havaya kalkabilirdi ve bunun olmaması için kendimi kasmaya başladım.

"Tim komutanınız Kurmay Yüzbaşı Uraz Aslanalp." deyince üzerime kaynar sular döküldü. Niye tam adı söylenmedi? Ne demek intikam timinin komutanı artık ben değildim? Vücudumdaki kan Uraz'a, karşı bir kin veyahut nefret diye akmaya başladı. Kalbim kan pompalamak yerine kin pompaladı, nefret pompalandı. Gözlerim Uraz'dayken onun ela bakışları sanki bana bakmamaya yeminli gibiydi.

Gözlerimin koyulaştığını hissediyordum. Ne zaman sinirlensem gözlerim muhakkak yeşilin koyusu olurdu. Korgeneral Korkmaz "ve Üsteğmen Demir Han Çevik." dedi. Ama bendeki nefret daha da katlandı. Bu olamazdı. İntikam timinin komutanı bendim. Hata bile yapmamıştım; nasıl timim elinden alınabilirdi? İntikam 1'den nasıl İntikam 2'ye düşerdim? "Hayırlı olsun, intikam." diyen Korgeneral Korkmaz'a hep bir ağızdan istemesek de "Sağ ol." dedik.

Dişlerimi felaket şekilde sıkıyordum ve biraz daha sıkarsam kırılacak gibiydi. Korgeneral Vedat Korkmaz merdivenlere dönüp tırmanırken Kemal Albay, Yüzbaşı yani Uraz'a dönüp "Yüzbaşım, timinle tanış." deyince Uraz Yüzbaşı asker selamı verip "Emredersiniz komutanım." deyince Albay Kemal Aydoğan da merdivenlere yöneldi.

Peki biz kimdik?
Bela askerler...
Kurmay Yüzbaşı Uraz Aslanalp
Pilot Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan
Üsteğmen Demir Han Çevik
Teğmen Adnan Ertekin
Astsubay Başçavuş Korhan Özsoy
Astsubay Başçavuş Kubilay Aydıner
Astsubay Kıdemli Üstçavuş Atilla Özer
Astsubay Kıdemli Çavuş Asaf Karakaya
Astsubay Kıdemli Çavuş Mert Demirel

Biz İntikam Timi'ydik. Nam-ı değer bela askerler.

Demir beni fark edince afallamış gibi duruyordu ama fark ettirmiyordu. Yanımda duran Adnan abi, Uraz'ı öldürecek gibi baktığımı fark ettiğinde hafifçe kolumu dürtükledi. Uraz sanki bana inatla bakışlarını değdirmemeye çalışıyordu. Ellerini arkada birleştirip hepimizin yüzüne tek tek bakmaya başladı. Bana baktığında nefret dolu bakışım kaşlarının çatmasına neden oluyordu.

Şu adamın yakışıklılığına bak Bikem. Nasıl nefret dolu bakışlar atarsın bu gülcemal yüzlü adama?

Ben nefret dolu bakışlar atarken Uraz ise çatık kaşlarla bana bakıyordu. Gözlerim karşıda olsa da bulanık bir şekilde yanımı görüyordum. Kubilay, Korhan'ın kulağına yaklaşmış: "Şunların bakışına bak amına koyayım. Bunların elinde heder olur gideriz biz." dedi ama bizim duymayacağımızı zannederek. Ama ben duymuştum. Uraz duymuş muydu orasını bilemem.

Uraz en sonunda gözlerini benden ayırıp tam ortamıza doğru bakmaya başladı. "Sizinle bir tanışalım İntikam Timi. Üzerinizi çıkarmadan sürünme sahasını geçin." diye emretti. İstemeyerek "Emredersiniz komutanım!" dedik hep bir ağızdan. Sağa dönüp sürünme sahasına giderken arkamda, benden sonra üst rütbeli olduğu için Demir geçti. Önümde ise Uraz Aslanalp vardı. Pislikti!

Sürünme sahasında önünde tek bir satır gibi dizildik. Karşımızda ise Uraz vardı. En sonumuzda olan ve en düşük rütbelimiz Mert'in önünde durdu. "İsmin ne asker?" Mert dilini yutmuş gibi duruyordu. Yüzbaşı daha gür bir sesle "İsmin ne asker!" deyince gür konuşası geldi:
"Astsubay Kıdemli Çavuş Mert Demirel. Emret komutanım." dedikten sonra sanki en düşük rütbeden en büyük rütbeye gider gibi isim soruyordu. Bir yana geçip Asaf'ın önünde durdu. Allahtan Asaf, Mert gibi donakalmamıştı. Yüzbaşı aynı soruyu Asaf'a sordu.
"İsmin ne asker?"
Asaf gür bir sesle: "Astsubay Kıdemli Çavuş Asaf Karakaya. Emret komutanım." dedi.

Ben ise gözlerimi yüzbaşıdan ayırmıyordum. Sinirlerimi fazla bozmaya başladığından haberi var mıydı? Atilla'nın önüne gelince Atilla, soru sormasına fırsat vermeden:
"Astsubay Kıdemli Üstçavuş Atilla Özer. Emredin komutanım." dedi.
Atilla'nın bu davranışı Uraz'ın dudaklarında hafif bir tebessüm oluşturdu ama çok hafif bir tebessümdü. Bu sefer Kubilay'ın önünde durdu. Kubilay hız kesmeden:
"Astsubay Başçavuş Kubilay Aydıner. Emredin komutanım." dedi.

Bir adım sağına ilerlediğinde bu sefer Korhan'ın önünde durdu.
"Astsubay Başçavuş Korhan Özsoy. Emredin komutanım."
Yüzünde mimik oynamadan Adnan abinin önünde durdu bu sefer.
"Teğmen Adnan Ertekin. Emredin komutanım."

Bu sefer Demir'in önünde durdu.
"Üsteğmen Demir Han Çevik. Emredin komutanım."

Artık Uraz Yüzbaşı tam karşımdaydı. Her ne kadar o benim üst rütbemdi...
"Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan. Emredin komutanım."

Sol kaşı bir anda havalandı. Adamın boyu uzundu ve kafamı kaldırarak bakıyordum.
"İzgi Arıkan?" diye sorunca başımı salladım.
"Evet komutanım, adım İzgi Arıkan."

Bike ismini sevmiyordum. Bana "Bike" diye seslenen sadece iki kişi vardı ve onlardan sonra Bike ismim yokmuş gibi davranıyordum. Bana bir babam Bike derdi, bir de Pars. Ama karşımda Pars yoktu; onun aksine karşımda sadece Uraz vardı. Ne Uraz Pars'tı ne de sadece Pars'tı. Sadece Uraz vardı. Onun karşısında ise Bike yoktu. Bike, ruhsuz bir ölüden farkı yoktu. Karşısında İzgi vardı. Sadece İzgi...

Uraz önümden ayrılıp tam karşımızda durdu. "İsim olarak tanıştığımıza göre sizi bir de sahada görelim, İntikam," dedi. Görelim ama görmesi çarpmasın, mazallah!

Kubilay hiç söylememesi gereken bir şeyi söyleyip, "Komutanım, İzgi komutanım... Şeytan kulağına kurşun ama sürünmede çok iyidir," deyince başımı ağırca Kubilay'a çevirdim. Ay senin çenene be, Kubilay!

Uraz'ın bakışları Kubilay'a dönünce Kubilay'dan ağır bir yutkunma sesi geldi. Kubilay'a destek çıkan Korhan, "Evet komutanım, İzgi komutanım sürünmede çok iyidir," dedi. Bu sefer olaya Atilla müdahale etti: "Kesinlikle komutanım. Yani yok böyle bir sürünme." Asaf ve Mert aynı anda "Kesinlikle," dediler. Adnan abi kısık sesle "Zevzekler," demeyi ihmal etmedi.

Yüzümü avuçlamamak için zor duruyordum. Övüyorlar mı gömüyorlar mı belli değildi. Uraz'a döndüğümde dudaklarında alaycı bir sırıtış vardı. "Madem sürünme konusunda komutanınız bu kadar iyi. Üsteğmen Arıkan, çamur sahasına geç," deyince gözlerimin daha da koyulaştığına emindim.

Üzerimdeki askeri ceketimi çıkarırken, "Öğle arası bana hatırlat, Kubilay," daha çok ceketi yırtarmış gibi çıkarıyordum. "Neyi hatırlatayım, komutanım?" diyerek masumca sordu. "Sen hatırlat, yeter," dedim. Ceketi çıkarıp Demir'e tutuşturdum.

Ceket çıkınca Hakkâri soğuğuyla kısa kollu tişörtle kalmıştım. Başımdaki bordo beremi de çıkarıp Demir'in kucağına tıkıştırdım. Belimdeki silahı ve vücudumda sakladığım bıçakları da çıkardım. Korhan'ın gözleri büyüdü: "Oha. O ne lan. Kaç tane bıçak çıktı? Ben beşten sonra sayamadım da," dedi. Asaf, "En az yedi," dedi.

Kaşlarımı çatıp onlara döndüm: "Açık artırmamı mı yapıyorsunuz lan?" diye yükseldim. Üzerimdeki tüm bıçakları çıkarttıktan sonra onları da Mert'e uzattım. Mert tedirgin olsa da, yapacaklarımdan korkması nedeniyle aldı.

Sürünme sahasının başlangıç noktasına geçtim. Sürünme sahasının sadece sürünebilecek kadar kısmı açıktı; üstü direk tellerle kaplıydı. En kötüsü de çamur olmasıydı. Toplamda 750 metreydi.

Nefret dolu bakışlarımı Uraz'a çevirdim. Dudaklarında hâlâ alaycı bir sırıtış vardı. "Başla, üsteğmen," deyince eğilip sürünmeye başladım.

O sırada yüzbaşı tekrar timin önüne geçmiş, "Ee, başka nasıl bu eski komutanınız?" diye sordu; 'eski' kısmına vurgu yaparak. Adnan abiye çevirdi yönünü. "Ee Adnan Ertekin, nasıl biri bu eski komutanın?" Adam gel beni bir kaşık suda boğ diyordu resmen.

Adnan abi "Hırslı," deyince uraz "Şınava başla," diye emretti. Ela bakışlarını Korhan'a çevirmiş olacak ki Korhan "Güçlü," dedi. Yüzbaşı tekrar "Şınava başla!" diye emretti. Ses bu sefer Kubilay'dan geldi: "Zeki." O da şınava başlamak zorunda kaldı.

Ardından Atilla "Çevik" dedi; o da şınav pozisyonu alıp şınav çekmeye başladı. Asaf "Gözü kara," Mert "Psikopat," deyince yüzbaşı Mert'i durdurdu. Diğerleri şınav çekerken ve ben sürünürken "Ne dedin sen?" diye sordu. Mert'in tedirginlikten altına yapabileceğine adım gibi emindim.

"Psikopat dedim, komutanım," dedi Mert. Bunu o kadar ciddi söylemişti ki, şaşırmamak mümkün değildi. "Neden psikopat?" diye sordu Uraz. Mert, "Komutanım, İzgi komutanım namıdeğer psikopat. Burada herkes onu psikopat olarak bilinir. Ona psikopat denmesinin sebebi ise gerçek bir psikopat olması," dedi.

Söze şınav çeken Kubilay girdi: "Komutanım, size şunu diyeyim: İzgi komutanımı akıl hastanesine götürseniz hiçbir şekilde dikkat çekmez." Bu, benim içimdeki sakin canavarı uyandırdı. Korhan hemen araya girip, "Konuşma, şerefsiz Kubi. Mazallah psikopat ızdırabını çekeceksin," dedi.

Sürünürken yana dönünce Uraz'ın kaşları çatıldı ama bana bakmıyordu. "Nasıl bir psikopat bu eski komutanınız?" diye sordu. Bu adamı kesin olarak bir gün boğacaktım.

Anlamsız bir şekilde Adnan abi söze girdi: "Şöyle ki komutanım: İzgi komutanın sessizliği her zaman iyiye işarettir ama konuşması ve gözlerinin koyulaşması kötüdür." Nefes nefese şınav çekerken bir yandan da benim nasıl biri olduğumu anlatıyordu.

Rahatsız mıydım? Tabii ki hayır. Uraz Bey düşmanını tanımalıydı. Adnan abi devam etti: "Bu timi İzgi komutan kurmadı, komutanım. Bu timi paşa kurdu ve İzgi komutanın gelmesini emretti."

Nefes nefese kalmış olacak ki "Atilla devam et," diye emretti. Atilla, "Tabii komutanım. İzgi komutan ilk geldiği zamanlar çok ona pas veren insan değildik. Kadın diye yani. Ama şu an gerçekten kadınlara büyük saygım vardır," dedi. Nefesini toparlayıp devam etti:

"İlk çıktığımız operasyondayız. Hakkâri sınırında, Akütün Sınır Jandarma Karakolundayız. Geldiğimiz günün gecesi operasyona çıktık. İzgi komutan operasyon sonuna doğru neye sinirlendiyse bir tane teröristi yumruklayarak öldürdü. Yetmedi; karakola geri dönünce hepimizi kamuflajından direklere astı. Tabii Adnan abi hariç. Bizi astıktan sonra karşımıza sandalye çekip çay içmişliği bile vardı."

Uraz'ın yüzünde mimik oynamadı. Adnan abi'ye dönüp, "Seni niye asmadı, Ertekin?" diye sordu. Sana ne be adam!

Söze Kubilay girdi: "Komutanım, o zamanlar İzgi komutanı bir tek Adnan komutanım sayardı." Adnan abi gerçekten timin baba rolünü üstlenmiş gibiydi; manevi abim sayılırdı her zaman.

Uraz Yüzbaşı bir an cıkladı: "Buna psikopatlık denmez." Adama bak ya, yemin ediyorum gel beni boğ diye bağırıyor!

Abartma Bikem. Şu adama bak nasıl boğarsın?

Demir ve Mert şınav çekmiyordu. Onlar benim psikopatlığımı konuşurken ben çoktan sona gelmiştim. Gelmiştim gelmesine ama her tarafım çamur içindeydi. Yüzüm de dahil bu duruma. Uraz'ın ela bakışları beni buldu. Bu sefer bana dümdüz bakıyordu. Sadece düz. Gözlerini benden ayırıp şınav çekenlere döndürdü.

"Kalkın ayağa, İntikam," diye emretti. Hepsi bunu bekliyormuş gibi hemen hızlıca kalktılar. Bana dönünce Kubilay gülmemek için zor dayanıyor gibiydi. Uraz tekrar cıkladı: "Yeterince çamur olmamış değil mi, İntikam?" deyince ilk atılan Kubilaydı: "Evet komutanım. Daha çamur olmamış gibi."

Korhan dürtükledi: "Sussuna lan, hayvan herif. Kendi başını yakmıyormuş gibi bizim de başımızı yakacaksın." Bu sefer Uraz Yüzbaşı daha gür bir sesle, "Değil mi İntikam!?" deyince el mahkûm hepsi "Evet komutanım" demek zorunda kaldı.

Ela bakışları tekrar bana döndü. "Baştan başla, asker!" Hay, askerin de sana; sana da başlayacağım artık! Yerimden bir yere kıpırdamayınca, "Sana başla dedim asker!" diye gürlü sesle bağırdı. El mahkûm başa tekrar yürürken yere çamur damlıyordu ve çamur içinde bir halim vardı. En önemlisi kıçım donuyordu. "Egoist şerefsiz," diye söylenmeyi de ihmal etmedim.

İntikam Timi ise bana bakmakla meşguldü. Başa dönüp tekrar sürünmeye başladım. Başlamıştım ama Uraz'ın dediği bir an duraksadım. "Atilla, buraya hortum çek." Atilla, az ötemizdeki çeşmeden hortum çekmeye başladı.

Tabii ben de o sıra sahanın yarısına gelmiştim. Atilla hortumun ucunu uraza uzattığında Uraz bana daha da yakınlaştı. "Atilla, suyu aç. Ama soğuk olsun," diye emretti. Atilla gidip suyu açınca yüzbaşının da soğuk suyu bana doğrultması bir oldu. Adam bayağı bana zulüm çektiriyordu.

Sürünmeye devam ederken başımdan aşağı soğuk sular akıyordu. "Komutanım, bu eğitiminiz bana özel mi yoksa başka askerlerinize de böyle yapar mısınız?" diye sordum. "Sana özel olmasını mı isterdin üsteğmenim?" diye sordu pişkince. Sürünürken "Neden olmasın, yüzbaşım; gözde olmak beni gururlandırır. Herkesin gözdesiyimdir de," derken dudaklarımda alaycı bir sırıtış oluştu.

Ne demişler: kana kan, dişe diş. Her yanım donuyordu, bir de çamur olmuştu; ama ben hâlâ sürünmeye devam ediyordum.

Nihayet sahanın sonuna gelince sürünmeden kalktım. Keşke kalkmaz olaydım. İntikam timinin arkasında beni izleyen Albay Kemal Aydoğan, Korgeneral Vedat Korkmaz, Albay Burak Arıkan ve Binbaşı Metehan Arıkan tam karşımda duruyordu. Durumun garibi ise onların yanında Asaf da vardı. Üstüm başım hep çamurdu.

Hızlı adımlarımla Uraz Aslanalp'in karşısına geçtim. Dişlerimi sıkıyordum ve şimdilik tek dileğim migrenimin tutmamasıydı. "Komutanım, iznizle üstümü başımı değiştireyim," dedim ama kelimeler dudaklarımdan istemsizce döküldü. Bana düz bir şekilde bakarak, "Yürü de üstüne değiştir asker, önümde böyle durma," dedi. Adam bizi bu hale getirmemiş gibi bir de emir veriyordu; Allah'ım sabır ihsan eyle yarabbim.

Ellerinde eşyalarımı tutan Demir ve Mert'e dönüp, "Odaya bırakın eşyalarımı," deyip ceketimi gösterdim. "Anahtarımı alıp yanıma gel Mert." Hızlıca adımlarımı askeriyeye çevirirken, maalesef dörtlünün önünden geçmek zorundaydım. Hızlı bir asker selamı verdim. Hepsi başını olumlu anlamda sallayınca merdivenleri resmen koşarak çıktım. Arkamdan da Mert geliyordu.

Her tarafım çamur olmasına hiç sevmemiştim ama ayrıca üşüdüğümü ellerimin titremesinden anladım. Askeriyeye girince direkt merdivenlere yöneldim. 5. kata kadar hızlı adımlarla merdivenleri çıktım. En son kat 5. kattı ve burada üst rütbeli askerlerin odaları bulunmaktaydı. Diğer dört kat ise komutan odaları, harekât merkezi, toplantı odalarıydı. Ayrıca giriş katının altında iki kat daha bulunmaktaydı ve bunlarda koğuş, sorgu odası, atış sahası gibi alanlar vardı.

Kendi kapımın önüne gelince kapımda "K. Üsteğmen İzgi Arıkan" yazıyordu. Bike ismim kimliğimde ve dosyamda yer alırdı. Başka yerde Bike ismini kullanmazdım. Ben sadece İzgi Arıkan'dım.

Gözlerimi Mert'e döndüm. "Ne bakıyon oğlum, açsana kapıyı, ben mi açayım?" deyince kapıyı açmaya koyuldu. Odaya girince tam karşımda bir yatak, onun yanında bir sandalye ve küçük bir masa; yanımda ise giyinme dolabım vardı. Ellerim bile çamur olduğu için elimi hiçbir şeye değdiremezdim. Mert'in elinde hâlâ sayılarını bilmediğim kadar bıçağım vardı.

"Mert, içeri geç. Bıçaklarımı masaya bırak. Dolabımı aç," diye ardı ardına emirleri sıraladım. İlk önce içeri geçti, ardından bıçakları bırakıp dolabı açtı. Ben de dolabın önüne geldim.

"Şu askıdaki üniformamı ver. Alttaki rafta pembe küçük bir hurç var, onu al. Yanında siyah makyaj çantası var. Onu da al," diye yine emirleri sıraladım. Dediklerimi alıp "Başka alacağınız var mı, komutanım?" dedi.

"Yok. Hadi, düş peşime."
"Emredersiniz komutanım."

Dolabımdan alacaklarını aldı ve ayağıyla kapattı. Odadan dışarı çıktığımda, "Kapıyı kilitle, Mert." Ben koridorun en solunda kalıyordum ve banyo ise en sağdaydı. Arkamdan kapıyı kilitlemiş geliyordu Mert ama belliydi bir şey diyecek ama kıvranıyordu.

"Söyle Mert, ne söyleyeceksen söyle."
"Komutanım, siz bir hata da yapmadınız; neden timin komutanı değişti?"
"Valla Mert, ben de sürünürken bunu çokça düşündüm ama ben de bir cevap bulamadım." Gerçekten de bulmamıştım. Neden yani, neden timim elimden alınmıştı; bunu anlamıyordum.

"Komutanım, Uraz yüzbaşı geldiğinden beri gözleriniz koyu ama hiçbir şey yapmadınız."
Dileğimi damağıma vurdum. "Yapmam. Çünkü o benim üstüm. Ama sınırını aşarsa ben de aşarım."

Konuşurken koridorun yarısına gelmiştik bile. "Komutanım, siz Uraz yüzbaşıyı bir yerlerden tanıyor musunuz?" deyince kaşlarımı çatıp adımlarımı durdurdum. Arkama döndüğümde Mert ağırca yutkundu.

"Mert, sürekli yutkunma. Sen İntikam timindesin ve seni Korkmaz Paşa eğitti. Korkak olma. Tanıma olayı seni hiç alakadar etmez." Duruşunu daha dikleştirdi. Mert'in açık kumral saçları, karamelli rengi gözleri vardı. Boyu tabii ki benden uzundu. Hatta timde en kısa bendim. Ama normal kadın boyuyla kıyaslansa, onlara göre boyum uzundu.

"Emredersiniz komutanım," dedi gür bir sesle. Önüme dönüp adımlarımı tekrar atmaya başladım. Banyonun önüne geldiğimizde biraz ötemizde erkek banyosu vardı. Kadın olarak ayrı banyo yerimiz vardı. Zaten askeriyede beş kadın subay vardı. O beş kadın subaydan en üst rütbe sahibiydim.

Banyonun önündeki kapıya vardık. Mert'e döndüm. "Kapıyı tıklat, biri var mı öğren," dedim. Dediklerimi harfiyen yaptı; içerden ses gelmemişti. Kapıyı açıp geçmem için alan tanıdı. Geçtiğimde iki tane banyo alanı vardı ve perdelerle kapalıydı.

Mert kapının önünde durduğunu fark edince, "İçeri gir Mert. Elindekileri şuraya bırak," dedim. Elimle banyonun karşısında askı asmak için çiviyi işaret ettim. Altında ise bir tabure vardı. Mert sıkılarak içeri geçip üniformamı çiviye taktı. Altaki tabureye siyah makyaj çantamı ve pembe hurçu bıraktı.

Bana döndüğünde, "Demir'den ceketimi alıp odama bırak. Kaldığım odaya. Sen bunları halledene kadar bir asker dik kapının önüne. Anahtar sende kalsın. İşin bitince burada ol. Benim işim en fazla yirmi dakikaya biter," dedim. Asker selamı verip "Emredersiniz komutanım," deyip banyodan çıkarken de kapıyı kapattı.

Mert timin en küçüğüydü. Geçmişinde yaşadığı travmalar yüzünden bu halde olduğunu hastane raporunda görmüştüm. Onun bu korkaklığı ise günden güne erimişti.

Önce tabureye yanaştım. İçinde iç çamaşırlarım ve havlum vardı. Böyle durumlara karşı böyle olmak iyiydi. İlk önce ellerimi yıkadıktan sonra hurça yöneldim. İçinden havlumu çıkardım — zorluk olmasın diye. Ardından makyaj çantamdan şampuanı aldım. Üzerindekileri çıkarıp yere bıraktım. Saatimi ve ay-yıldızlı bilekliğimi de taburenin üstüne bıraktım. Banyonun perdesini itip içeriye geçtim. Soğuk suyu açıp ilk önce ıslandım. Üzerimdeki çamurlar gitti. Ama ruhumdaki lekeler gitmedi. Şampuanımı sürdüm. Saçlarımdaki bütün çamurları akıttım.

Güzelce duşumu aldım ve perdeyi ittirip çıktım. Havluyla bir güzel kurulandıktan sonra iç çamaşırlarımı değiştirdim. Üniformamın sadece pantolonu ve haki yeşili tişörtünü giyince makyaj çantamdan saç kurutma makinesini çıkarttım. Böyle günler için yanımdaydı. Ellerimin titremeleri hâlâ geçmemişti. Saçımı titreyen ellerime rağmen bir güzel kuruttum. Yüzüme hafif bir nemlendirici sürdükten sonra çıkardıklarımı aynen tekrar yerine koydum. Ceketimi de giyince tek eksik silahım, apoletim, soy ismim yazan isimlikti.

Bikem, bıçaklarını unuttun. Yani bir insanın vücudunda o kadar bıçak ne yaparsa artık. Allah muhafaza, sen ultra yakışıklı Uraz'ın şah damarına sokarsın onları, mazallah.

Banyodan çıkınca kapının önünde Mert nöbetteydi. Kapı açılınca refleks olarak arkasına döndü.
"Sahatler olsun, komutanım."
"Amin."

Elimi açıp Mert'e uzattım. Ne yapması gerektiğini anlayıp elime odamın anahtarını koydu. Anahtarı alınca yürümeye başladım. Mert de arkamdan ilerlemeye başladı.
"İntikam, nerede Mert?"
"Dinlenme odasında, komutanım."
"Tamam. Sen de git."
"Emredersiniz komutanım," diye arkamdan bir ses duydum. Adımları önümden geçip hızlı adımlarla merdivenlere yönelip gözden kayboldu.

Ben ise odamın yolunu tuttum. Odamın kapısına gelince önünde bir koli olduğu belliydi. Eğilip koliyi açtığımda, öteki odamda eşyalar bulunuyordu. Bu ne şimdi? Odamın kapısını açıp koliyi aldım. İçeri geçtim. Koliyi masaya bıraktım. Yatağımın üstünde ceketim vardı. Üstümdeki ceketimi çıkardım. Bıçaklarımı vücudumdaki yerlerine yerleştirdim. Ardından ceketimi tekrar üzerime geçirdim. Silahımı kılıfına yerleştirdim. Bordo berem de kafamda yerini aldı ve tamamdım.

İlk önce odamdaki eşyaların neden öteki odamın önünde olduğunu öğrenecektim. Askeriyede asansör bulunmaktaydı ama tercihim her zaman merdivendi. 5. kattan 2. kata indim. Diğer odam buradaydı. Sola doğru adımlarımı yönelttim. Bu odam direkt merdivenin solundaydı. Adımın yazdığı yerde adım değil de "Yzb. Uraz Aslanalp" yazıyordu.

Bu ne be! N'oluyor bu askeriyede? Kapının önündeki askere, "Burası benim odamdı, niye Uraz Yüzbaşı'ya verildi?" diye sordum. Geldiğimden beri asker selamı veren asker, "Paşa'nın emri, komutanım," dedi.

Başımı sallayıp 3. kata yöneldim. Bu askeriyenin paşası Korgeneral Vedat Korkmaz'dı. Adımlarımı odasına doğru yönelttim. Kapısında, "Gireceğim," deyince asker kapıyı tıklatıp önce kendi içeri girdi. Birkaç saniye bekledikten sonra kapı sonuna kadar açıldı. Kapıyı açan asker baş selamı verince ben de ona vererek içeri geçtim.

Masasında oturan, saçları beyazlamış, elinde kalemiyle bana bakan karamel gözlü Korgeneral Vedat Korkmaz vardı. Tam önünde durup başımla selam verdim.
"Dinliyorum, üsteğmen," dedi gaddar bir sesle.

Başımı dikip, "Bir maruzatım vardı, Paşam," dedim.
"Evet."
"Timim neden elimden alındı, Paşam?" dedim. Neden yahu, neden?

"Benim emrimdi. Sizi ilgilendirmiyor. Artık tim komutanı değilsin, üsteğmen." İşte bu cümle canımı acıttı.

"Odam neden Uraz Yüzbaşı'ya verildi, Paşam?"
"Üsteğmen, artık yüzbaşıyla ne alakalıysa benim emrim. Bunu böyle bil. Sen üsteğmen ve teğmenin odasındasın artık. Başka yüzbaşıyla alakalı soru soracaksan, tamamı benim emrim. Böylesi bu timi kurduğumdan beri olmalıydı ve artık o da oldu. Durum her zaman daha iyi olacak. İyi de soracaksın ama hiçbir zaman seni bu durum alakadar etmez, üsteğmen. Çık dışarı." deyince asker selamı verip "Emredersiniz komutanım," deyip odadan ayrıldım.

Paşa her zaman gaddardı ama hiç bu kadar gaddar olduğunu hatırlamıyordum. Ama eğitimde gerçekten bu halinden daha da gaddardı. Onun dışında bu kadar gaddar olduğunu hatırlamıyordum. Adımlarımı giriş katına çevirdim. O sırada merdivenlerden çıkan savaş timinden Asteğmen Çiğdem çıkıyordu. Beni fark edince asker selamına geçti. Cebimden odanın anahtarını çıkarıp Çiğdem'e uzattım. "Kaldığım odada masanın üstünde koli var. Onu Adnan Teğmen ve Demir Üsteğmen'in odasına koy, asteğmen." Anahtarı alıp "Emredersiniz komutanım," dedi. Adımlarımı atmaya devam ettim.

Giriş katında bulunan dinlenme odasına yol aldım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde koltuklarda yayılmış bir şekilde oturan İntikam Timi'yle karşılaştım. Anında yüzüm buruştu. İçeri adımlamamla hepsi birden ayaklandı. Uraz Yüzbaşı hariç herkes vardı. "Oturun," demeyi de ihmal etmedim.

Tek kişilik koltuğa kuruludum. Solumdaki tekli koltukta Adnan abi vardı. Çaprazımdaki üçlü koltukta Korhan, Kubilay, Atilla oturuyordu. Onların karşısında ise Demir, Asaf ve Mert vardı. Ayak ayak üstüne atmış, hepsine teker teker bakıyordum. Değişik olan şu ki onlarda bana değişik bir şekilde bakıyordu.

Korhan söze girdi: "Komutanım, hasta mısınız?"
"Yoo," dedim. İstifimi bozmadan.

Atilla Korhan'ın kafasına silleyi çakıp, "Lan şerefsiz, İzgi komutan hasta olsa böyle mi olur?" dedi. Korhan kafasını tutarken, "Bu kadar sert mi vurulur, amına koyayım. Nereden bileyim ben. Hala psikopatlığını göstermedi," dedi.

Adnan abi yüzünü buruşturarak, "İmansızlar, pezevenkler. Allah'ım sen affet, yarabbim," dedi.

Kubilay'dan gülme sesi yükseldi. "Küfret, ondan sonra da affet yarabbim," deyince Adnan abi'nin kaşları çatıldı. "Kubilay, bugün herkese bulaşma günün filan mı?" diye sordu Adnan abi.

Ben de o sıra gözlerimi Asaf'a döndürdüm. Benim baktığımı anlayınca sağ elimi silindir yaptım. Sol elimi ise işaret ve baş parmağımı birleştirdim. Sağ elimi bardak, sol elimi ise çay kaşığı gibi salladım. Başını sallayıp ayağa kalktı. Adnan abi ise hâlâ Kubilay'a söylenmekle meşguldü. "Bana bir şey demeye mi çalışıyorsun, Kubilay?" derken sinirli bakışlarını Kubilay'a döndürmesiyle Kubilay ellerini açıp "Amenerrasulü bima—" diye dua okumaya başladı.

Adnan abi, "Aferin. Hep böyle ol imanlı çocuğum benim," dedi.

Başımı koltuğun sırtına koyup gözlerimi kapatmıştım, taa ki Korhan'ın telefonu çalana kadar. Gözlerimi açıp doğruldum. Korhan telefonu gülerek açtı. "Efendim, İlknur'um," dedi; ama sonradan yüzü asıldı. "İsmin İlknur değil mi?" telefonu kulağından uzaklaştırıp Mert'e döndü.
"Neydi bu kızın ismi, Merdo?" deyince Kubilay'dan bir kahkaha koptu, ama Korhan tarafından çimdikleyerek engellendi.

Mert ise "Nereden bileyim ben, komutanım?" deyince Korhan ani refleksle Mert'e koltuğun yastığını fırlattı. "Bir şeyi bil Merdo, bir şeyi de bil," diye söylenerek tekrar telefona döndü. "Ya, ismin Funda mıydı?" derken kafasını da kaşımaya başlamıştı.

Kapı tekrar açılınca önde Asaf, arkasında ise Uraz Aslanalp vardı. Mecbur hepimiz ayağa kalktık. Mert sandalyeden ayağa kalkınca Adnan abi Mert'in yerine geçti. Uraz, gaddar bir sesle "Oturun," deyince koltuğa tekrar kuruldum.

Asaf çay tepsisini önce Uraz'a uzattı. Uraz çaylardan en açık olanı aldı; şeker almadı. Acaba neden almadı? Şu an neden ben böyle şeyleri düşünüyorum? Asaf bu sefer tepsiyi bana uzattı. Ben de tepsiden en demlisini alıp iki tane küp şeker attım. Şekerleri atıp karıştırmaya başladım. Ta ki Uraz'ın sesiyle irkildim: "Boyun bitişiğindeki iz ne, üsteğmen?"

Eridim ben, Bikem. Şuna bak, adam izini dahi gördü. Yaz sıcağında eriyen dondurma gibi hissediyorum. Ay, ben de iç sessem daha eriyeceğim — çok günler olacak. Ahanda buraya yazıyorum.

Soluma döndüğümde Uraz'ın ela bakışları boynumdaydı. Boynumla omzumun olduğu yerde, göğsüme kadar inen bir dikiş izi vardı ve o kadar kötü atılmıştı ki, izi ömür boyu benimle olacak bir izdi. Tek kaşım havaya kalktı. Onun da yüzünün sağında kesik izi vardı ve dikiş izleri belli oluyordu.

"Sizin yüzünüzünüzdeki kesik nedir, komutanım?" dedim.
"Sana boynundaki izi sordum."
"Ben de size yüzünüzdeki izi sordum."
"Soru sordum, üsteğmenim."
"Tesadüfe bakın, ben de soru sordum, yüzbaşım."
"Üsteğmen, ilk ben sordum."
"Söylesem inanmayacağınız bir şey söyleyeyim mi size, komutanım?"
"Söyle," dedi gaddar sesiyle.
"Ben de soru sordum."

"Bahane üretiyorsun, üsteğmen."
"Siz üretmiyor musunuz, yüzbaşım?"
"Sinirlenmeye başlıyorum. İzgi üsteğmen. Soruma cevap alayım."

"Sizin bu halinizin çok hoşuma gittiğini söylemiş miydim, komutanım?" derken kahkaha attım. Mert, Asaf'a, "Bro, biz felaket şekilde yandık. Alev almış bile olabiliriz," dedi. Atilla kısık sesle, "Alev ne ki, biz kömür olduk," demesiyle söze Kubilay girdi: "Kömür ne lan? Biz direkt kül olduk."

Aralarındaki sohbete Korhan da katıldı: "İkisi kül edip sonra bizi kesin parçalara ayıracaklar." Bu sefer Asaf'a katıldı: "Vay halimize. Bunlar şimdiden böyleyse ileride daha beter olurlar. Allah'ım, bize yardım ihsan eyle," deyince hepsinin ağzından "Amin" döküldü.

"Soruma cevap alamadım, üsteğmen," dedi sinirli bir sesle. Ama benim istediğim onu daha çok sinir etmekti.
"Ben de alamadım, komutanım."
"Fazla olmaya başlıyorsun, üsteğmen." Sinir artık her zerresinden okunmaya başlanmıştı.
"Sizin gözünüzde fazlalık mıyım, komutanım?" derken tek kaşımı havaya kaldırdım.
"Konuyu başka yere çekme."
"Hiç öyle şey olur mu, komutanım? Hiç öyle bir insan değilimdir."
"Benimle dalga mı geçiyorsun, asker?"
"Ne haddime, komutanım." Yoo, aslında açıkça dalga geçiyordum. Ama onun bilmesine lüzum yoktu. Gözlerimi ondan çekip çayımı büyük bir keyifle içmeye başladım.
"Asker, sana bir soru sordum," dedi pislik. Öğrenince ne yapacak acaba.

"Komutanım, unuttuysanız hatırlatayım: ben bir askerim ve böyle izler bir çok yerimde var." Tek kaşı havaya kalktı. "Senin de karşında asker var. Hem de senden üst rütbede bir asker." Gözlerimi tekrar ondan ayırdım. İntikam timi ise resmen nefeslerini tutup bizi izliyordu.
"Ne bakıyorsunuz lan, asmayayım sizi direğe," alttan alta tehdit etmeyi de ihmal etmedim. Çayı tekrar ağzıma götürüp kafama diktim. Asaf'a dönüp, "Bana bir çay daha getirsene, Asaf," deyince ayağa kalkıp "Emredersiniz, komutanım" deyip bardağımı aldı.

Demir'in bana doğru döndüğünü fark ettim. Belli idi bana soru soracaktı.
"Nerelisiniz, komutanım?" diye sordu.
"Benim meselem biraz karışık. Rize doğumluyum, çocukluğum Diyarbakır'da geçti, gençliğimi İstanbul'da geçirdim, aslen Trabzonluyum," deyince gözbebekleri büyüdüğü belliydi. Atilla, "Türkiye haritası gibi komutanımız var be," diye takılmayı da ihmal etmedi.

Korhan Uraz'a döndü. Telefonu hangi ara kapatmıştı Allah bilir. "Siz nerelisiniz, komutanım?" Uraz çayından bir yudum aldı.
"Ben Antepliyim. Antep doğumluyum. Çocukluğum üsteğmeniniz gibi Diyarbakır'da geçti." Direkt benimle bağdaştırdı ama neyse.

Demir tekrar bana döndü. "Kara harpı Ankara'da okudunuz o zaman, komutanım?" Çayım hâlâ gelmemişti; sinirim kabarmaya başlamıştı. Işınlansana be çocuk. Çayın yokluğunu bir süre unutmaya çalışıp Demir'e döndüm.
"Yok, doğru. Ankara'da harp okudum ama kara harp değil. Ben hava harp okudum. Yani savaş uçağı pilotuyum." Yüzbaşının bile kaşları çatıldı.
"Nasıl, özel harekâttasınız, komutanım?"
"Evet. Öyleyim."

Çayım olsa bir yudum alıp sorumu sorardım ama gelmemişti maalesef. "Büyük bir ihtimalle namını duymuşsundur," dedim. Demirin kaşı havalandı.
"Kimin namını, komutanım?"
"Hem havada hem karada üsteğmen olan psikopat Gök." Dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu.
"Psikopat Gök'ü tanımayan mı var, komutanım? İyi işler başarmış bir adam. Düşmanı onu karabasan diye de bilir. Adamın sadece bela gibi yeşil gözleri bilinir."

Benim de dudaklarımda tebessüm oluştu. Zaten keyifliydim. "Peki bana bu askeriyede ne diyorlar?" diye sordum bu sefer.
"Psikopat," dedi direk. Bunu sağır sultan bile biliyordu resmen.

Tebessümüm daha da büyüdü. Yandan Uraz'a baktığımda kaşları çatık bana baktığını gördüm. Gözlerimi tekrar Demir'e çevirdim.
"Gözlerim ne renk?" diye sordum. Büyük bir ihtimal dalga geçtiğimi zannedecekti.
"Yeşil," diye cevapladı.
"Beni bilememiş olamazsın, Demir. Herkes bilir."
"Valla komutanım, ben tam anlamadım."
"Ben o Psikopat Gök'üm. Herkesin erkek sandığı, gittiği her yere imza bırakan. Doğru dedin, Demir. Beni karabasan'a da benzetirler; çünkü Gök düşmanın gırtlağına uykuda çöker." Derin bir nefes aldım.

Demir elinin tersiyle sağ eline vurup, "Vay anasını satayım. Yıllarca sandığımız o Gök erkek değil miydi?" deyince Adnan abi söze girdi:
"İzgi komutan, taklit konusunda çok iyidir, komutanım. Ama bu konuda taklit yapmasına gerek yoktu; çünkü sesi biraz kalınlaştırdığında sesi tam bir erkek sesine bedeldi."

Kimse beni öylece tanıyamazdı. Haber bültenlerinde bile sadece çekik gözlerim görünürdü. Ne ismim bilinir ne tam bir yüzüm. Ben herkes için Gök'tüm.

Asaf sonunda çayımı getirebildi. Elinden çekercesine aldım resmen çayı. Çayımı yine büyük bir keyifle içmeye başladım. Çay benim için olmazsa olmazdı. Susuzluğu bile göze alırdım ama çaysız asla duramazdım.

Çayımı içerken kapı tıklandı. Tıklanmasıyla birlikte bütün gözler kapıya döndü. İçeri Çiğdem asteğmen girdi. Uraz ile benim karşıma geçince başını eğdi; bu bir saygı ifadesiydi. Cebinden anahtarı çıkarıp bana uzattı:
"Dediklerinizi yaptım, komutanım."

Anahtarımı alıp cebime attım.
"Sağ ol, Çiğdem," dedim. Çiğdemi severdim. Sarı saçları, bal renginde gözleri vardı. Hafif bir tebessümle, gururla:
"Türk ordusu sağ olsun, komutanım," dedi.

Çiğdem Uraz'a bakıp, "İzninizle, komutanım," deyince Uraz:
"Çıkabilirsin, asteğmen," dedi.

Çiğdem arkasını dönüp Korhan'ın önünden geçerken Korhan:
"Komutanım, telefon numaranızı verseydiniz," deyince Çiğdemin bakışları direkt Korhan'a kilitlendi. Korhana doğru eğildi:
"O güzel çenenin kırılmasını istiyorsan devam et, astsubay," diyerek dik pozisyona geldi.

Adımlarını tekrar ilerletmeye başladığında bir an durdu. Dudaklarından:
"İhh," diye bir ses çıktı. Birkaç adım arkaya gidip tekrar Korhan'ın önünde durdu:
"Bu hafta sonu nişanım var, astsubay. Serdar üsteğmenle. Beklerim."

Bunun üzerine Korhan'ın suratı asıldı. Çiğdem adımlarını kapıya çevirdi ve odadan çıktı. Kapıyı kapattı.

Evdekileri merak ediyordum, acaba ne yapıyorlardı. En iyisi buradan gitmekti. Çayımı yine kafaya diktim. Sıcak olması önemli değildi; ellerim titremeye devam ediyordu. Gün boyunca da böyle olacağını biliyordum.

Ayağa kalkıp Uraz Aslanalp'in önünde durdum:
"İznizle, komutanım," dedim. Ne de olsa benden üst rütbedeydi. Pislik.
"Çıkabilirsin, üsteğmen. Bu arada masanın üstünde numaram var," demeyi de ihmal etmedi.

Bardağımı orta sehpaya koyup adımlarımı kapıya doğru ilerlettim. Kapıdan çıkıp ilk işim gazinoya gitmek olacaktı.

Gazinodan bir bardak daha çay alıp dışarıya çıktım. Karargah girişinin çaprazındaki banka doğru adımladım. Sabahki havanın aksine Hakkari'de ilkbahar havası gelmiş gibiydi.

Ceketimden sigara paketimi ve kibrit paketimi çıkardım. Sigara paketinden bir dal sigarayı iki dudağımın arasına yerleştirdim. Kibritin küçük kutusunu titreyen ellerime rağmen açıp içinden bir kibrit çıkardım. Kutusunu sürtüp yaktım.

İnsan ömrü de kibrit gibi değil miydi? Yaşamak için yanar, sönmek için ölürdü. İnsan ömrü doğar, yaşar ve ölür. Ömür bu üç kelimeden ibaretti. Başka bir zaman hayata gözlerini açardın, başka bir zaman gençliğini yaşardın ve başka bir zaman ise bu hayata gözlerini kapatırdın.

Kibritin de ömrü böyleydi: kutusunda durur, yanar ve sonra kül olup giderdi. İnsan aslında en çok kibrite benzerdi. Kimisi bunun farkına varır, kimisi ise varamazdı...

Yanan kibriti dudağımın arasındaki sigaraya sürdüm. Sonrasını üfleyip söndürdüm. Sigaramdan derin bir nefes çektim. Çok fazla sigara içen bir insan değildim. 18 yaşıma bastığım gibi içmeye başlamıştım. Genellikle stresten içerdim. Şimdi ise can sıkıntısından içiyordum. Bir yandan da çayımı içiyordum.

Cebimden telefonu çıkarıp Beste'yi aramaya karar verdim. "Beste Arıkan" ismine dokunup kulağıma yasladım. Telefon beşinci çalmada açıldı.
"Efendim, İzgoş," sesini işittim. Kuzenlerim için hep İzgoş olmuştum. Hayır yani, taka taka bana niye böyle bir isim taktıklarını anlamamıştım ama olsun, buna da şükür.

"Ne var, ne yok?" diye sordum. Askeriyede olduğum için öyle istediğim gibi konuşamıyordum.
"Ay ne olsun, gezmeye çıktık. Kızım, burada dağ ve bayırdan başka ne olsun ki?"
"Kızım, Hakkâri burası; nasıl olmasını bekliyorsun acaba?" dememle yanıma bir ağırlık çöktü. Kulağım telefondayken gözlerim yana kaydı. Yanımda rahatça sigara içen Uraz vardı.

Telefona tekrar dönüp "Seni daha sonra arayacağım," diyerek bir şey demesine bile müsaade etmeden telefonu kapattım. Tam ayağa kalkacakken, "Otur, üsteğmen," deyince kalkmadım; oturma düzenimi daha düzgün hale getirdim. Sigaramı karşımdaki duvara bakarak içiyordum. Ne ondan ses, ne de benden... aramızda bir nefret vardı. O nefret, 23 yıl önce Bike ve Pars'ı kül etmenin nefretiydi aslında. Bir söz, Pars ve Bike'ı kül etmişti. Şimdi karşı karşıyaydık ama İzgi ve Uraz olarak.

Sigaramdan derin bir nefes aldım, sonra havaya üfledim. "Neden kibrit?" diye yandan bir ses duydum. Nasıl, bana mı bakmıştı o? Sağ kaşım havaya kalktı. Yana doğru dönünce zaten onun göz hapsinde olduğumu fark ettim.
"Sizi alakadar etmiyor, komutanım," dedim sakince. Tamam, biraz tıslarmış gibi söylemiş olabilirim.

Uraz sigarasından derin bir nefes alıp, "Alakadar etmese sormazdım, üsteğmen," dedi. Sorma o zaman be adam. Bir şey demeyi tercih etmedim. Aramızdaki sessizlik çığ gibi büyüyordu. Ses yoktu. Bakış yoktu. Sadece kül olan sigara vardı. Ne konuştu ne konuştum. Oturduk. Konuşmasak da oturduk.

Ta ki "Akay teyzede kibrit kullanırdı" diyene kadar. Hatırlıyordum; tercihi hep kibrit olurdu. Ama benim tercihim değildi. Zorunluluğumdu.

Bu, kimseye açamadığım zorunluluğumdu.
"O yüzden mi?" diye sordu, ama sesi çok soğuktu. İçinde bir kırıntı samimilik bile yoktu; sadece buz gibi bir soğukluk vardı.
"Hayır," dedim ben de soğuk bir sesle. Başka bir şey demedi; ben de demedim.

Çayımı her zamanki gibi kafaya diktim. Sigaramı yere atıp söndürdüm. Banktan kalkıp Uraz'ın karşısında durdum.
"İzninizle, komutanım," deyince başını sallamakla yetindi. Adımlarımı askeriyeye doğru yönelttim. Uraz'ın gelmesi hiç iyi olmamıştı.

Yeni odamın yolunu tuttum. 2. kattaydı. Kapıyı açtığımda beni üç masa karşıladı. Önümdeki masanın benim olduğunu ismimden anlamıştım. Sağımdaki Adnan abi, solumda Demir kalıyordu. Masama geçip oturdum. Başımı sandalyenin sırtına yaslayıp gözlerimi kapattım. Odanın boş olması şu an işime yarıyordu.

Beste'ye tekrar dönmem gerektiği aklıma gelince telefonumu cebimden çıkardım. Beste'yi tekrar aradım.
"Niye yüzüme kapatıyorsun be?" diye çemkirerek açtı telefonu.
"Yanıma komutan geldi, görüşürüz Bestoş diye mi kapatsaydım?"

"En azından bir 'görüşürüz' diyebilirdin kuzenciğim," demesiyle yüzüm buruştu.
"Kuzenciğim nedir ya?"
"Sana da iyilik yaramıyor, neyse; bu sefer bütün saygımla ben senin yüzüne kapatıyorum," dedikten sonra telefon yüzüme kapandı.
"Ruh hastası," diye söylenirken telefonu masaya koydum.

Canım sıkılmaya başlamıştı. En iyisi evrak işlerine girişmekti. Evrakları alıp yapmaya başladım ki kapı tıklatıldı. "Gel," dedi içeri giren bir er. Başını saygı anlamında eğip, "Komutanım, Uraz komutanım İntikam Tim'inin eğitim sahasında olmasını emretti," dedi.
"Tamam, geliyorum," deyince asker selamını verip çıktı.

Askeri ceketimi çıkarıp koltuğa astım. Bordo beremi de çıkarıp masaya koydum. Telefonumu almaya gerek duymadığım için almadım. Adımlarımı eğitim sahasına çevirdim.

Eğitim sahası askeriyenin arkasındaydı; helikopter pistine yakın bir alandaydı. Sahaya vardığımda yüzbaşı hariç herkes vardı. Onlar da benim gibi ceketlerini çıkarmışlardı. Hemen Demir'in sağına geçtim. Demir'in boyu gerçekten bayağı uzundu. Ve kalıplıydı. İki tane ben edebilirdim. Kolunu dürtükledim.
"Boy kaç?" diye sordum. Başını eğip bana baktı; Demir, "İki metre dokuz santim, komutanım," dedi.

Ne dedi, Bikem? İki metre dokuz santim mi dedi o?

Başımı sallayıp ileriye bakmaya başladım. Korhan ise Kubilay'a, "Senin ikizinin cep telefonunu versene," dedi. Kubilay ise dünden razı bir şekilde, "Al, senin olsun direkt. Uğraştırma beni o nezarethane kaçkınıyla," diye cevap verdi. Kubilay ikizinden nefret eder gibi gözüken biriydi; nezarethane kaçkını olduğunu düşünürdü.

Sonunda Uraz yüzbaşı da gelmeyi akıl etti. Ağır adımlarla bize yaklaşıyordu. Ama aklıma koymuştum: timimi ondan geri alacaktım. Bu tim benimdi. Onları kendime ben alıştırmıştım. Dağdan gelip bayırdakini kovamazdı.

"Nasılsın İntikam?!" diye seslendi. Hep bir ağızdan, gür bir sesle "Sağ ol!" denildi. Hiçbirimiz Uraz'la göz kontağı kurmuyorduk; hepimiz karşıya bakıyorduk. Uraz Aslanalp gaddar sesiyle, "Eski komutanınızı sürünme eğitiminde gördük." Eski kekimesiyle alıp veremediği mi vardı bu adamın!

"Şimdi hepinizi dövüşte görelim," diyordu bir de. Aklınca beni test edecekti. "Kubilay ve Atilla çıkın." İkisi de sahanın ortasına geçti. Sorun şu ki dövüş için minder bile yoktu; saf beton. Atilla, Kubilay'a göre daha kalıplı bir askerdi. Demir ve Uraz gelmeden önce en kalıplımız Atilla'ydı. Kubilay da kalıplıydı fakat daha idealdi.

Yüzbaşı hem onların hem de bizim tam karşımızdaydı. Onda da bizim gibi sadece tişört vardı; ceketini çıkarmıştı. Uraz'ın "Başlayın" demesiyle Atilla, Kubilay'a ilk kroşesini savurdu. Çevik bir hareketle kaçan Kubilay, Atilla'nın kroşe savuran kolunu tutup büktü.

Atilla'nın çevik bir kuvvetle kolunu çekmesiyle Kubilay afalladı ama hemen kendini toparladı. Atilla, Kubilay'ın boşluğunu yakalayıp karnına dirseğini geçirdi. İki büklüm olan Kubilay ise boş durmayıp Atilla'ya çelmeyi taktı. Atilla tam yere düşerken, iki büklüm halinden eser kalmayan Kubilay'a tutunup ayakta kaldı. Kubilay fırsatı değerlendirerek yüzüne yumruğunu geçirdi. İkisinin mücadelesi nefes kesiciydi. En sonunda ikisi birbirlerini yere devirip öyle dövüşmeye başladılar. "Ayrılın!" duyurusuyla ikisi birbirinden ayrıldı.

Ellerini çarpıp birbirlerinin ellerinden destek alarak ayağa kalktılar. Yerlerine geçince yüzbaşı bize daha çok yaklaştı. Bizim göz açımız her zamanki gibi tam karşıdaydı.
"Üsteğmen, bir de seni görelim bakalım. Demir, komutanın karşısına." Tam göz açım olmasa da yandan ellerini arkadan birleştirdiği anlaşılıyordu. "Adnan, sen; Korhan'la Mert ve Asaf siz de beraber."

Boynumdaki at kuyruğu olan saçımı açıp en tepemden yaptım. İşim zordu. Karşımda iki metre dokuz santim bir asker vardı. İşim zor olmasın da ne olsundu.

Allah'ım, şurdan bir yerimiz kırılmadan çıkmayı nasip eyle.

Kubilay ve Atilla yerlerinde dururken biz de karşılıklı olarak geçtik. Uraz ise tam karşımızdaydı. Ama benim arkam ona dönük olduğu için onu görmüyordum. Uraz'ın "Başlayın!" demesiyle Demir'in yüzüne ilk kroşeyi geçirdim. Refleksle kroşemden kurtulup yana kaydı. Kroşemde kurtulmanın etkisiyle dirseğini karnıma geçirdi. Tam iki büklüm oluyordum ki yüzüme yumruk geldi. Kendimi dengede tutamayıp yere kapaklandım. Burnumdan kan aktığını hissediyordum.

Anında toparlanıp bu sefer ayağımla karnına vurdum. Tabii çok işe yaradığı söylenemezdi. Vakit kaybetmeden dirseğimi geçirdim bu sefer. Bunu beklemediği için afallamıştı. Afallamasını yakalayıp yüzüne yumruğu geçirdim. Ama yüzüme inen bir kafa vardı — Demir bu sefer yüzüme kafa atmıştı.

Sanırım burnum kırılmış olabilirdi ama çok da emin değildim. Elimin tersiyle burnumu tutarken hamle yapamayacağımı zannediyordu ama yanılıyordu. Ayağımı kasıklarına geçirdim; ama sert geçirmiştim. Az önce büklüm olmayan Demir, bu sefer iki büklüm olmuştu bile. Anında çenesinin altına yumruğumu geçirdim. Demir ise beklemediğim bir atakla kolumdan tutup ayaklarımı yerden keserek sırtımı betona sert bir şekilde çarptı. Arkadan "Ovv!" sesi duyuluyordu.

Dudaklarımdan acı bir inleme döküldü. "Pes mi, üsteğmen?" diyen Uraz'ın sesi yankılandı. Alaycı bir şekilde söylemişti. Demişti demesine ama sabrımı taşırdığından bir haberdi. Üstüme çıkan Demir yüzümü yumruklamaya başlamıştı bile. Bacağımı kendime doğru çekip dizimi kasıklarına geçirdim. Dirseğimi ortaya çıkartıp yanağına geçirdim. Sabrım bitmişti. Gözümü öfke bürümüştü. Çevik bir hareketle bu sefer devirerek üstüne geçip yumruklayan bendim.

Bir sağ elimle bir sol elimle geçiriyordum yumruklarımı. Ta ki yüzüme bir kafa darbesi daha yiyene kadar. Kafam geri gitmesiyle gözlerim bulanıklaşmaya başladı. Gözlerimi sürekli açıp kapatmaya başladım. Her şey olduğundan çok daha bulanıktı. Demir ise beni üzerinden atıp sertçe yumrukladı. Bu sefer iyi bir şekilde yere kapaklandım. Gözlerim bulanık görmeye devam ediyordu. Yere kapaklanmış bir halde duruyordum. Demir gittiğini hissettim; çünkü böyle olmamdan yararlanıp birkaç yumruk daha geçirmesi gerekirdi.

Kendine gel, Bike'm. Sen İzgi Arıkan'sın. Kalk, ayağa.

Elllerimi yere koyup kalkıyordum ki yakalarımdan tutulup ayağa kalkmam bir oldu. Gözlerimin bulanıklığı artık yoktu. Karşımda ise Demir yerine Uraz duruyordu. Koca ellerini yakamdan çekti. "Bakalım dövüşte nasılmışsın?" Bu adam şaka mı? O kadar dövüştüm, görmedi mi? Maden bela arıyordu; benden bulacaktı. Boynumu sağa sola yatırıp kütlettim. Parmaklarımı da kütlettiğimde artık hazırdım. Yeşil gözlerimi ela gözlerine kilitleyip, "Görelim, komutanım," deyince dudaklarımda alaycı bir sırıtış belirdi. Benim sırıtmam ise onun kaşlarını çatmasına neden oldu.

Ela bakışları koyulaştığını gördüm. "Başla o zaman, üsteğmen," demesiyle ayağımı kaburgalarına geçirdim. Yüzüne yumruk atacakken başını eğmesiyle kurtuldu. Yumruk atan kolumu tutup büktü. Bükmesiyle iki büklüm olmuştum bile. Bu sefer kendisi dizini kaburgalarıma geçirdi. Kaburgalarımda sert bir acı vardı. Dişlerimi sıkmakla yetindim. Tutmadığım dirseğimle kasıklarına sert bir şekilde iki kere vurdum. Boşluğunu yakaladığım için kolumu ondan kurtardım. İki büklüm olan bedenimi düzeltip biraz uzaklaştım. Tam ayağını karnıma geçiriyordu ki yana parende atarak kurtuldum.

Uraz hızlı bir atakla iki elini belimden tuttu. Daha ben ne olduğunu anlamadan ayaklarım yerden kesildi. Takla atar gibi başının üstünden geçtim ama sırtım yine sert bir şekilde betona çarptı. Bu sefer gerçekten çok kötüydü. Dudaklarımdan yüksek bir inleme çıktı; arkamdan "Çüş!", "Oha!", "Yok artık!" gibi sesler geliyordu.

Üstüme geçip beni yumruklamaya başladı. Çenesinin altından yumruğu geçirip bu sefer ben onu devirdim. Üstüne geçip yüzüne bütün öfkemle sert bir şekilde yumruğumu indirdim. Belimdeki bıçağı alıp gırtlağıma dayadı; saçımın arasından gizli bıçağı çıkarıp ben de onun gırtlağına dayadım. İkimiz de birbirimize nefretle bakıyorduk. Yüzlerimizin arasında az bir mesafe vardı. Onun nefesi bana çarparken benim nefesim ona çarpıyordu.

Boğazımda bir sıcaklık hissediyordum. Aynı zamanda bir sertlik — sertlik bıçağımdı. Öyle sert dayıyordum ki boğazımdan kan akıyordu. Bıçaklarımı her zaman kendim bilirdim; dokunuşu yeterdi. Ben onun gibi çok sert dayıyordum ama kesmeyen tarafıyla dayıyordum. Gözlerimiz mıh gibi birbirinden ayrılmıyordu. Her şey gitmişti. Sadece o ve ben kalmıştık. Bir de aramızda dağ gibi büyüyen nefret...

Yüzüne biraz daha yaklaştım. Aramızda sadece milimetreler vardı. Anında kaşları çatıldı.
"Ateşle oynuyorsun, üsteğmen."
Dudaklarımda alaycı bir sırıtış belirdi.
"Oynamayı seviyorsam ne yapacaksın, yüzbaşım?" dedim ama bunu o kadar fısıltı eşliğinde sordum ki... Gırtlağımdaki bıçağı çekti. Kanımın bulaştığı yerleri diliyle yalamaya başladı. Bunu yaparken ise gözlerini benden ayırmadı. Bunu yapması beni afallatmıştı bile. Ağırca yutkundum. Bu sefer onun dudaklarında hafif bir tebessüm yayıldı.
"Sonuçlarına katlanacaksın o zaman, üsteğmenim." Bıçağı gırtlağından çekip hızlıca üstünden kalktım.

Elimdeki bıçağı tekrar saçıma yerleştirdim. Timin gözleri anlık olarak bizdeydi. Ne ara yerlerine geçtiklerini bile fark etmemiştim.
Kubilay, Korhan'a, "Biz ne izledik amına koyayım? O neydi öyle?" dedi.
Atilla ise, "Oğlum, Hızlı ve Öfkeli'yi izlesem bu kadar keyif almazdım," diye takıldı. Lafa Mert girdi:
"Komutanlarım, bence ağzımızı açmayalım. Biri benzin, biri ateş."

Elimin tersiyle dudağımı tutup Demir'in yanına yürüdüm. Dudağım patlamıştı. Yerime geçtiğimde yüzbaşı çoktan ayağa kalkmıştı. Onun da kaşı patlamıştı. Belim felaketti; kırılmış bile olabilirdi. Dişlerimi sıkıyordum.

Uraz "Rahat" demesiyle sol ayağımızı açıp ellerimizi arkada birleştirdik.
"Öğleden sonra atış talimi yapacağız. O zamana kadar serbestsiniz," deyince hep bir ağızdan "Sağ ol!" dedik.

Yüzbaşının uzaklaşmaya başlamasıyla biz de dağılmaya başladık. Hiçbir şey dinlememek için adımlarımı hızlı attım. Hedefim revirdi. Boğazımdaki yara çok derin olmadığı için şanslıydım. Askeriyeden içeri girince sağıma doğru yürüdüm. Revire girince Uraz'ın da burada olduğunu gördüm. Bir bu eksikti zaten. Önünde durup, başımı saygı anlamında istemesem de eğdim; o da başını eğince tam karşısındaki sedyeye oturdum.

Birbirimize ters ters bakıyorduk ancak. Elinde tepsiyle kıvırtarak Selin hemşire Uraz'a doğru yürüyordu. Anlık olarak kaşlarım çatıldı. O kadar cilveli şeyler yapıyordu ki kusasım geliyordu. Aslında saçını başını yolmak vardı şimdi.
"Murat!" diye bağırdım. Revirde iki hemşire, iki hemşir ve iki doktor vardı. Murat sesimi duyunca hemen bana doğru geldi.
"Ne oldu kızım?"
Zaten sinirliyim; bir de açıklama yapmak istemezdim. "Zıkkımın peki oldu. Bak şu dudağıma da gideyim. İşim var." Murat ise hemen gerekli malzemeleri almaya gitti. Görüş açımda Uraz'a cilve yapan Selin hemşire vardı — Yelloz hemşire. Ne var da bu kadar cilve yapıyor? Muşmula suratlı biriydi.

Belim felaket şekilde ağrıyordu. Hayvan herifler o kadar sert çarpılır mı? Murat elindeki tepsiyi yanıma koyup dudağıma bakmaya başladı. Kısık sesle,
"Şuradaki mi yeni gelen yüzbaşı?" diye sordu.
Ben de kısık sesle, "Aynen. Çok tipsiz," dedim.
"Yoo, gayet yakışıklı," derken dudağıma dikiş atmaya başlamıştı.

"Neresi yakışıklı, Allah aşkına Murat? Muşmula suratlı bir teki."
"İyi, sana göre muşmula tipliyse öyle," diye karşılık verdi ve yoluna gitti. Murat'la ben kuzendik. Günay dayımın ilk çocuğuydu. Benden epi topu bir yaş büyüktü.

Selin hemşire dışarı çıktığını fark ettiğimde, Murat'ın bedeninin kenarından göz ucuyla baktım. Kaşları çatık bir şekilde Murat'a bakıyordu. Gözlerimi Murat'ın mavi gözlerine çevirdim.
"Gülay teyzemgil geldi," dedim.
Mavi gözleri beni buldu, "Gerçekten mi?" deyince hafifçe başımı salladım.
"O zaman bu akşam sendeyim," demesi yüzümü buruşturmama neden oldu. Sen de gel, tam olsun zaten!

Son dikişi de atıp, "Tamamdır, prenses," demesi de bir oldu. Yüzbaşı hâlâ çıkmamıştı. Neden çıkmadı şimdi bu? Burnumdaki ve boğazımdaki kanları bir güzel sildi. Burnum inanılmaz bir şekilde kırılmamıştı; hayret vericiydi. Boğazıma yara bandı yapıştırdı. Gözleri boynumun ve omzumun bitişiğindeki yarayı gösterdi:
"Tedavilerle daha güzel hale gelir aslında. Böyle çok kötü duruyor," dedi. Gerçekten de çok kötü bir yara izim vardı. Kötü, bir dikiş atıldığı için berbat duruyordu. Ama ben çok umursadığımı söyleyemezdim.

"Boş ver, kalsın öyle," dedim umursamaz bir tavırla. Gözleri bedenimde gezdi.
"Başka bir yerin acıyor mu?"
"Sırtıma bir bak, kırılmış gibi resmen," dediğimde sedyenin arkasına geçti. Çatık kaşlarla Uraz ise bana bakmayı sürdürüyordu. Murat eliyle baktı. Sanki elinde ultrason cihazı var gibiydi. Önüme gelip, "Yok, bir şeyin kırılmamış," demesiyle sedyeden indim.
"Hadi, sana kolay gelsin. Haberleşiriz," diyerek Uraz'ın önünde durdum.
"İzninizle komutanım," dememle Murat'a bakan ela değilde bela gözleri bana döndü. Hala çatık kaşlarla, hayata neşe(!) saçmaya devam ediyordu.
"Git, üsteğmen, git," derken resmen bana tıslar gibi bir hali vardı. Başımı saygı anlamında sallayıp çıkışa doğru ilerledim. Yemin ediyorum, pislik.

Sinirle odanın kapısını sertçe açtım. Bütün sinirim tamamen Uraz'daydı. Kapının baskın yapılır gibi açılmasından, Adnan abinin ve Demir'in bakışları anında bana döndü. Bütün tersliğimle kapıyı sertçe kapatıp masama ilerledim. Koltuğuma oturunca, hâlâ bana değişik değişik bakan Demir'e ve Adnan abiye ne var anlamında kafa salladım. Cevap vermeyeceklerini anladığımda masandaki telefonuma uzandım. Uzandım ama telefonumun yanında numara yazan bir kâğıt vardı. Uraz'ın numarası olmalıydı. Kağıdı alıp masaya koydum. Umarım bir ara kaydetmek aklıma gelir ve kaydederim.

Bike'm ve yine her zamanki üşengeçliği.

Murat belime kırılmadığını söylemişti ama sanırsın her tarafım kırılmış gibi ağrıyordu. Demir'e dönüp,
"Ne sırtımı öyle çarpıyorsun, dümbük," diye atarlandım.
Demir istifimi bile bozmadan, "Komutanım, sizin boyunuza rağmen o yumrukları atınca ben de hırslandım," dedi ama sesinde bir mahcubiyet vardı. Kaşlarım anında çatıldı.
"Ne var lan, benim boyumda?"
"Komutanım, sizin boyunuz gayet iyi ama bana göre kısa geliyor." Tabii kendisinin bir kavak ağacı olduğunu unutmuşum. Masanın üzerinde askeriyeye bağlı telefonu alıp bir iki tuşa bastım. Şu an sinirliydim ve sinirimi en iyi alacak şey kesinlikle çaydı.

Çayı söylerken odadakilere de söylemiştim. Adnan abi babacan bir tavırla,
"Beliniz çok ağrıyor mu komutanım?" diye sordu.

Adnan abi benden sadece bir kaç yaş büyüktü ama sanki babammış gibi bir hissiyat veriyordu bana.
"Ağrımaz olur mu Adnan abi? İki tane hayvan gibi herif tarafından dövüldüm," dememle dudaklarında tebessüm belirdi.

Kapı tıklanıp içeri bir çavuş girdi. Asker başını hafif eğdi.
Kaşlarım çatıldı.
"Söyle Kızıloğlu."
"Uraz yüzbaşı sizi odasında bekliyor komutanım."

Hassiktir.

Şimdi bu pislik ne diye çağırıyordu? Hayır yani, benimle alıp veremediği ne, bunu anlamıyorum ki.
"Tamam Kızıloğlu. Çıkabilirsin."

Asker çıkarken ben de ayağa kalktım. Çayımı bile içememiştim. Tam çıkacakken arkamı döndüm.
"Ben en fazla 15 dakikaya gelirim. Çayımı sakın ola içmeyin, en açığı da bana bırakmayın," diye tembihleyip çıktım. Uraz'ın odasına hiç gidesim yoktu ama işte emir kuluydum, ne yapacaksın.

Uraz Aslanalp'in odasına gelince daha da ciddileştim. Kapıyı tıklattım. İçeriden "gel" sesi gelmesiyle girdim.
"Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan. Trabzon. Emredin komutanım!"

Yüzbaşı resmen odada volta atıyordu. İçeri bir kaç adım daha atıp kapıyı kapattım. Odada volta atmayı bırakıp bana döndü. Ela gözleri artık resmen benimkiler gibi yeşile dönmüştü. Kaşlarımı havaya kalkmaması için resmen dişlerimi kıracaktım.
"O hemşirle nasıl bir bağlantın var?" diye sertçe sordu.

Pardon?
Bu sefer kaşlarımın havaya kalkmasına engel olamadım.

Uzun bir süre cevap vermem onu daha da sinirlendirmiş olacak ki:
"Sana sordum üsteğmen. O hemşirle ne bağlantın var?"

Ciddileşip,
"Bu bilgi sizi ilgilendirmez komutanım. Bu benim hayatım," dedim. Ama beni dinlediğinden bile emin değildim.

"Sikerim hayatını! Bana doğruyu söyle üsteğmen. O hemşirle nasıl bir bağlantın var?" diye öyle bir kükredi ki, korkmadım desem yalan olur.
"Komutanım. Bu benim özel hayatım ve sizi ilgilendirmez," diye ben de ona yükseldim.

Bana bir kaç adım attığında artık aramızda 1,5 adım ara vardı.
"Konu sensen özel hayat bile umurumda olmaz, İzgi. Cevap ver bana."

Bas buna nikahı bikem. Bas yeminle bas nikahı. Sevdiğim Antepli aklıma düşmüşşşşş.

Hangisine afallayacağımı şaşırdım. Ne demek "konu sensen özel hayat bile umurumda olmaz, İzgi." Ne dediğinin farkında mıydı bu? Ağzım açık kalmış bir şekilde "ne" dedim. Ama demez olaydım.

Bana bir adım daha atmasıyla benim geriye adım atmam bir oldu. Bana bir adım daha attı. Ben de geriye doğru adım attım ama artık sırtım kapıya yaslanmıştı. Beni kendisi ve kapının arkasında bırakması gözlerimi büyütmeme sebep oldu. Gözlerimi onun ela hareleriyle buluşturmamak için resmen her yere bakıyordum. Elini çeneme koymasıyla bütün vücudumun kasılması bir oldu. Hayır. Hayır bana dokunmamalıydı. Ama dokunuyordu.

Çenemi narince tutup başımı yukarı kaldırdı. Gözlerimi ela hareleriyle buluşturdu. Çenemi baş parmağıyla narince okşayıp:
"Cevap ver İzgi. O hemşirle nasıl bir bağlantın var?" diye sordu.

Kendimi kasıp,
"Neden soruyorsunuz?" diye sordum ama sesimi ben bile çok kısık duymuştum.

"Ateşle oynamayı seviyorsan, sonuçlarına katlanacaksın demiştim. Şimdi..."

Yüzünü yüzüme daha da yaklaştırması yutkunmama sebep oldu.
"Bana..." nefesini yüzüme üfledi.
"Cevap..." boş kalan baş parmağıyla dudağıma dokundu.
"Ver İzgi..."

Hipnoz olmuş gibiydim. Kendime gelmeliydim. Kesinlikle kendime gelmeliydim.

Zorda olsa da "Sizi ilgilendirmeyen konulara burnunuzu sokuyorsunuz," demeyi başardım. Ne diye zorluyordu şu an. Derken kapının tıklanması bir oldu. Uraz anında geriye giderken ben de kapıdan ayrıldım. Az önce aramızda milimetreler varken şimdi aramıza mesafeler koymuştuk. Uraz gür sesle "Gel," dedi. İkimiz de birbirimizle göz kontağı kurmamaya özen gösteriyorduk.

Az önceki Serkan çavuş odaya girdi. Başını saygı anlamında eğip, "İzgi komutanım. Kemal Albay sizi odasında bekliyor," deyince başımı sallayıp çıkmasını işaret ettim. Asker selamı verip çıktı. Yüzbaşıya dönmeden ondan ses geldi: "Çıkabilirsin, üsteğmen," deyince başımı saygı anlamında eğip odadan çıktım. Ne yaşamıştım ben az önce ya.

Adımlarımı hızlıca Kemal Albay'ın odasına ilerlettim. Kapıyı tıklattım ve "Gel," sesi duyunca ileriye adım attım. İçeride Kemal Albay, Burak amcam ve Metehan abim vardı.
"Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan. Trabzon. Emredin komutanım!" derken sesim gür çıkmıştı. Kemal Albay, "Rahat da dinle Arıkan," demesiyle sol ayağımı açıp ellerimi arkada birleştirdim.

"Timine yeni bir komutanın neden geldiğini biliyor musun, Arıkan?" deyince göz kontağım kesinlikle Kemal Albay'da değildi.
"Paşa'ya sordum ama onun emri olduğunu söyledi, komutanım."
"İntikam Tim'i Paşa'nın emriyle kuruldu değil mi, Arıkan?" diye sorması bir oldu.
"Evet, komutanım."

"İntikam Tim'i aslında sıradan bir tim değil, Arıkan. 2000 karakol baskınında kim hayatta kaldı?"
"Korgeneral Vedat Korkmaz," dedim gür bir sesle.

"İntikam Tim'i, Paşa'nın silah arkadaşlarının çocuklarıyla kurulan bir tim. Bu tim kurulmadan o şafak timinin çocukları izlendi ve time seçildi. Yani senin iki yıldır komutanlık yaptığın timde sadece iki kişi eksikti." Derin bir nefes alıp sözüne devam etti: "Dvandoski'nin dayanağı olan örgüt çökertildi. Dvandoski artık tek. Dvandoski'yi en iyi çökertebilecek tim sizsiniz. Çünkü onlar sizin ailenizi öldürdü. Farkında değildiniz ama siz intikam için eğitildiniz. Paşa tarafından eğitildiniz. Sebep buydu yani." Demesiyle bütün parçalar teker teker yerine oturuyordu aslında.

Önündeki çayından bir yudum alıp, "Gerisini ve daha ayrıntısını toplantıda anlatsam daha iyi olacak. On dakika sonra toplantı odasında olun, İntikam. Artık bazı şeyleri bilmenizin zamanı geldi," demesiyle , "Emredersiniz komutanım," dedim. Burak amcam, "Müsaadenle biz de artık kalkalım, Aydoğan," dedi. Kemal Albay, "Müsaade senindir Arıkan. Tekrar beklerim," derken ikisi artık ayağa kalkıp el sıkıştılar.

Ellerini ayırıp bana doğru gelmeye başlayınca cebimdeki araba anahtarını Metehan abime uzattım.
"Sen neyle gelmeyi planlıyorsun acaba?" diye sordu.
"Bizimkilere bıraktırırım ben kendimi, siz gidin," dememle anahtarı aldı. Onlar çıktıktan sonra Kemal Albay, "Çıkabilirsin üsteğmen," deyince ben de çıktım.

Kapının önündeki askere, "İntikam Tim'i beş dakikaya toplantı odasında olsun, Kemal Albay'ın emri," dememle asker selamı verip "Emredersiniz komutanım," dedikten sonra ilerlemeye başladı. Ben de adımlarımı toplantı odasına yönelttim.

Duyduğum bile bana yetmişti aslında. Hepimizin dosyası gizli olduğu için böyle bilgileri dillendirmediğimizde bilmezdik. Şimdi herkes içindeki yarayı bilecekti. Zor olanda buydu zaten.

Toplantı odasına gelince kapının başında Uraz Yüzbaşı'yı gördüm. Başımı saygı anlamında eğip içeri girdim. Uzun bir masa vardı; karşısında ise beyaz bir tahta. Sağımdaki sandalyeye oturdum. Başımdaki bordo beremi çıkarıp sol omzumdaki apoletimin ve ceketimin arasına yerleştirdim. Diğerleri de odaya giriş yaptı. En son Uraz da girip, karşımdaki sandalyeye oturdu.

Kemal Albay girince ayağa kalktık.
"Merhaba arkadaşlar," deyince hep bir ağızdan "Sağ ol," dedik.

Kemal Albay'ın, "Buyrun oturun," demesiyle oturduk. Sağımda kalan beyaz tahtaya projeksiyon yansıtıldı.

Aydoğan Albay, "Bu toplantı görev emri için değildir. Artık bir savaşa gireceksiniz ve o savaşın kurallarını göreceksiniz," demesiyle herkes meraklı gözlerle bakıyordu. Tahtada bir şema belirdi. Şemada 12 tane fotoğraf vardı. İlk fotoğrafa dokundu Kemal Albay kumandayla. Çıkan fotoğrafta babam vardı. Ciddi duruyordu. Kanayan yaralarımdan biriydi.

Kemal Albay, "2000 Suriye sınırı karakol baskınında şehit düşürülen Şafak Tim'i," dedi. Ellerini masaya koyup öne eğildi. Hepimizin gözleri projeksiyon ekranındaydı.
"Şafak Tim'in ilk komutanı, şehit Binbaşı Eren Arıkan." Demesi ağırca yutkunmama sebep oldu.

Ardından Korkmaz Paşa'nın resmi açıldı.
"Şafak Tim'in ikinci komutanı, Binbaşı Vedat Korkmaz." Bu sefer şehit unvanı yoktu. Fotoğraf yeniden değişti. Bu sefer fotoğrafta Giray amcam vardı.
"Şehit Kıdemli Yüzbaşı Giray Aslanalp," demesiyle gözlerim Uraz Yüzbaşı'ya döndü. Ekrana kitlenmişti; ekrana bakıyordu. Gözlerimi tekrar ekrana çevirdim. Şimdi gelen fotoğraf elimdeki yumruğu sıkmama ve dişlerimi sıkmama sebep oldu.

Kemal Albay, "Şehit Yüzbaşı Akay Arıkan." Ekranda annemin fotoğrafı vardı. Ben ellerimi sıkı sıkı yumruk yapmış, dişlerimi sıkmakla meşguldüm. Anneme çok benzediğim için timin bütün gözleri bana dönmüştü, ama ben sadece ekrana bakıyordum. Fotoğraf tekrar değişti.
Kemal Albay, "Şehit Üsteğmen Doğan Çevik." Gözlerimi Demir'e çevirdiğimde yüzü kaskatı kesilmişti. Babası olmalıydı.

Bir sonraki fotoğrafta Kemal Albay isteksiz bir şekilde, "Haluk Kandarel." Ne teğmen Haluk Kandarel ne de şehit unvanı vardı; sadece Haluk Kandarel. Bir unvanı olmayınca masadaki herkesin kaşları çatıldı. Bu seferki fotoğraf daha hızlı değişti.

Subay fotoğrafları tek tek gösterilirken, astsubay fotoğrafları ikili konulmuştu. Kemal Albay tekrar söze girdi:
"Şehit Astsubay Başçavuş Aslan Ertekin ve Şehit Astsubay Başçavuş Aydın Özsoy."
Demesiyle Korhan ve Adnan abi afalladı. Fotoğraf yeniden ve yeniden değişti.

"Şehit Astsubay Üstçavuş Cihan Aydıner ve Şehit Astsubay Üstçavuş Ali Özer." Biri Kubilay'ın, diğeri Atilla'nın babası olmalıydı; çünkü yüzlerindeki ifadeden bu anlaşılıyordu. Ve son olarak Şafak Tim'in üyelerinin fotoğrafıydı:
"Şehit Astsubay Çavuş Harun Karakaya ve Şehit Astsubay Çavuş İsmail Demirel. Şafak Tim'in son üyeleri." Herkes afallamıştı. Bunun olacağını hiçbiri zannetmiyordu ama olması gereken bir işti.

Fotoğraf kapandı ve 12 fotoğrafın olduğu bir şema daha açıldı. Bu şemanın fotoğrafları İntikam Tim'iydi. Yani bizdik. Ama üç fotoğraftaki kişiler bizden değildi.

Kemal Albay her zamanki ciddiyetiyle, "Şafak Timi'nin şehit düşmesinden sonra Dvandoski'nin kaçırdığı çocuklar," dedi. Derin bir nefes alıp benim fotoğrafımı gösterdi:
"Eren Binbaşı ve Akay Yüzbaşı'nın Dvandoski'nin kaçırdığı kızları, İzgi Arıkan."

Yeniden yutkundum. Tüm gözler bana dönmüştü. Ben ise masanın altında ellerimi yumruk yaparken yüzüme daha ciddi bir ifade aldım. Hepsinin gözleri tekrar ekrana döndü.

Bu sefer benim yanımdaki fotoğraf odak noktası oldu. Kemal Albay, "Vedat Paşa'nın da kaçırılan oğlu, Deha Korkmaz."

Deha Korkmaz benden iki yaş büyüktü. Onun da benim gibi kaçırıldığını bilmiyordum. Fotoğrafta yine iki kişi vardı; birinde Uraz, diğerine Demir vardı:
"Kıdemli Giray Yüzbaşı'nın oğlu Uraz Aslanalp ve Doğan Üsteğmen'in oğlu Demir Han Çevik."

Fotoğraf tekrar değişti ve yine iki fotoğraf açıldı. Kemal Albay yine isteksiz bir şekilde, "Haluk Kandarel'in kızları Arven ve Ilgın Kandarel." Aynı döngüyle fotoğraf değişti.

Adnan abi ve Korhan açıldı bu sefer:
"Aslan Başçavuş'un kardeşi Adnan Ertekin ve Aydın Başçavuş'un oğlu Korhan Özsoy."

Fotoğrafta kişiler bu sefer Kubilay ve Atilla'ydı:
"Cihan Üstçavuş'un oğlu Kubilay Aydıner ve Ali Üstçavuş'un oğlu Atilla Özer."

Fotoğraftaki yüzler bu sefer Asaf ve Mert'ti:
"Harun Çavuş'un oğlu Asaf Karakaya ve İsmail Çavuş'un oğlu Mert Demirel."

Fotoğraf tekrar 12 resimli bir şema haline geldi. Kemal Albay ise sözüne devam etti:
"Hepiniz, Şafak Tim'in şehit edilmesiyle Dvandoski örgütü tarafından el konuldunuz. Bazılarınız belki hatırlamaz ama Suriye sınırında bulunan Dvandoski binasında toplam dokuz ay boyunca hepiniz ayrı odalarda el konuldunuz."

Ayakta olan Kemal Albay sandalyesine oturup önündeki sudan bir yudum içti.
"İntikam Timi, dört yıl önce Vedat Paşa'nın emriyle kuruldu. İlk iki yılı Deha Korkmaz tarafından baş komutanlık yapıldı. Ardından Deha Korkmaz tayini başka yere çıktığı için komutanlığı İzgi'ye devretti. İki yılda İzgi baş komutanlık yaptı."

Demir'in kaşları havaya kalkmış bir şekilde Kemal Albay'a döndü.
"Peki komutanım, neden İntikam Tim'i kurulduğunda ben ve Uraz komutanım yoktuk?" demesiyle Kemal Albay'ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Kumandaya dokunup bir fotoğraf açtı:

D.D. ÖRGÜTÜ
OLEG FEDOROV

Büyük harflerle yazıyordu. Hepimizin odağı isimlere kaydı. Kaşlarım çatıldı. Bu ne anlama geliyordu? D.D. Örgütü neydi? Kemal Albay söze tekrar girdi:
"Oleg Fedorov, D.D. Örgütü'nün kurucusu ve lideriydi kendisi." Lideriydi dedi — demek ki artık lideri değildi. Kemal Albay sözüne devam etti: "Dvandoski'nin dayanağıydı."

Fotoğraf tekrar değişti. Bu sefer iki tanesi kadın, iki tanesi erkek fotoğrafı geldi. Fotoğraflardaki kişilerin sadece gözleri ve saçları belirgindi; başka hiçbir şey tanınamazdı. Bir fotoğrafta siyah saçlı, siyah gözlü bir adam vardı. Diğerinde siyah saçlı, kehribar gözlü bir kadın. Yanında ise sarı saçlı mavi gözlü bir kadın; erkek ise kumral saçlı, çikolata renginde gözlere sahipti.

Kemal Albay tekrar söze girdi:
"Kan, Kara, Kaplan ve Fırtına — kod adlarıyla bu dörtlü başta olmak üzere gizli bir operasyonu başarıyla tamamlayıp, daha binlerce ajanla örgütü çökerttiler. Bu örgüt çökertilince Dvandoski'nin dayanağı kalmadı. Onların savaşı bu örgütleydi; sizin savaşınız ise Dvandoski ile. Yani sizin gelmeniz için ilk önce bu örgütün çökertilmesi gerekiyordu."

Korhan meraklı bir tavırla, "Peki komutanım, Haluk Kandarel Şafak Tim'inde olmasına rağmen hiç bir ünvan söylemediniz ve onun neden bir çocuğu bile İntikam'da değil?" diye sordu.

Fotoğraf tekrar değişti. Bir tane erkek, iki tane kız fotoğrafı geldi. Kemal Albay açıklandı:
"Haluk Kandarel bir vatan haini idi. O baskında kendisi de öldü. Eğer ölmeden yuvaya dönseydi bile rütbesi alınacaktı. Üç tane çocuğu vardı." Derin bir nefes alıp sözüne devam etti: "En büyük çocuğu Kartal Kandarel, ortanca çocuğu Ilgın Kandarel ve en küçük çocuğu Arven Kandarel. Dvandoski, Arven ve Ilgın'ı kaçırdı. Çocuklar oradan kurtulduğunda Ilgın ölü bulundu. Arven ise 17 yaşında kaçırılmasıyla vefat etti"

Bu sefer kaşlarım çokça çatıldı. Bu nasıl bir durumdu böyle? Katmanlı bir olaydı; her katmanda başka bir düğüm, başka bir sır vardı.

Herkes olayı yavaş yavaş çözüyordu aslında. Ama bazı yerler hâlâ soru işaretiydi; bundan adım gibi emindim. Kemal Albay son olarak, "Bir çocuk, vatan haini babasının intikamını almaz ama onca şehidin intikamını alır. Son olarak unutmayın: siz şehit düşen Şafak Tim'in çocuklarısınız. Dvandoski'yi yok etmek size yakışır. Artık savaş başladı. Sizin 23 yıldır alınması gereken intikamı almanız gerekiyor," diyerek ayağa kalktı.

Kemal Albay ayağa kalkınca biz de kalktık. "Allah yar ve yardımcımız olsun," demesiyle hep bir ağızdan gür bir sesle "Amin" döküldü dudaklarımızdan.
"Görev emrine kadar askeriyedesiniz."
"Emredersiniz, komutanım."

Kemal Albay arkasını dönüp odadan çıkınca gözlerimi bütün timin üzerinde gezdirdim. Herkes afallamıştı. Herkes birbirine bakmamak için kendileriyle savaş veriyorlardı. Ama neye fayda? Olan olmuştu. Herkesin bir parçasını koparmışlardı. Şimdi ise kalan parçalarımızla birlik olmamız lazımdı.

Herkes düşüncesine dalmış bir şekilde dikilirken sessizliği Uraz'ın sesi bozdu.
"Dağılabilirsin, İntikam," diyerek o da odadan çıktı. Tabii ardından ben de çıktım. Arkadan bakıldığında gerçekten sırtı hayvan gibiydi. İki tane ben edebilecek bir sırta sahipti kendisi. Hep sırtına bakıp hem de onun peşinden giderken bir anda arkasına döndü. Tabii boyumdan ötürü başını da eğmek zorunda kaldı.

"Hayırdır üsteğmen. Sahibinin peşinden giden kediler gibi ne peşimden geliyorsun?" demesiyle anlık bir afallama yaşadım. Ne söyleyecektim şimdi ben? Sırtına bakmak için peşinden geliyorum mu diyecektim? Yok daha neler. Aklıma gelen ilk bahaneyi söyledim:
"Merdivenlere başka nereden gidebilirdim, komutanım." Biraz daha inandırıcı olması için tek kaşımı da havaya kaldırdım.

Aynen Bikem. Şu an çok iyi rol yapıyorsun.

"Kesin öyledir, üsteğmen." İnanmadığı sesi her zerresinden belliydi aslında. Önüne geçip başımı saygı anlamında eğip odama doğru yol aldım. Bu işten yoksa başka türlü cayamayacaktım. Odaya girip direkt sandalyeme çöktüm. Önümdeki çay bardağına baktığımda soğuduğunu fark etmemle yüzümün buruşması bir oldu. Hayır ya! Bunun soğumaması lazımdı. Kendime tekrar çay söylemeyi tercih ettim.

***

"Bahçesi var, narı var, ayvası var," diye ayağımı hafif ritimle yere vuruyordum. Ve biz gene Uraz Aslanalp'i bekliyorduk. Bu sefer atış sahasındaydık. Öğle yemeğinden sonra yüzbaşı bir de bizi atışta görecekmişmiş.

İnşallah gelecek bu Uraz Yüzbaşı da! Yanımdakiler birbirlerine bulaşıyordu. Kubilay, Korhan'ın kafasına çakıp, "Lan ırz düşmanı! Hani Şafak'ı bana ayarlayacaktın?" dedi. Korhan, Kubilay'ın vurduğu yeri eliyle tutarken, "Şafak kimdi lan?" diye sordu Kubilay'a. Kubilay ise büyük bir dehşetle yüzünü avucuyla kapatıp, "Bazen hakikaten mal olduğunu düşünmeye başladım, Korhan. Lan geri zekâlı, senin sevgilinin kız kardeşiydi işte," dedi. Korhan ensesini kaşıyıp, "Hangi sevgilim?" dediğinde yavaşça Korhan'a döndüm.

"Kaç tane sevgilin var lan senin?" dedim. Korhan'ın siyah gözleri anında bana döndü.
"On üçten sonra saymayı bıraktım komutanım," demesiyle Atilla ve Kubilay'dan "Yuh!" sesi duyuldu. Hay anasını yani!

Asaf hayretle, "13'ten fazla sevgiliniz mi var komutanım? Yoksa sağır oldum da benim haberim mi yok?" dedi. Mert de Asaf'a katılıp, "Bence sağır olduk biz bro. 3 demiştir ya 3. Aynen aynen 3'tür. 3," diye mırıldandı. Adnan abi ise, "İmansız, ahlaksız pezevenk!" diye yapıştırdı. Demir boş gözlerle, "Hadi biri ikiyi anlarım da 13 nedir? Daha kötüsü on üçün üstü nedir Korhan?" derken Korhan umursamaz bir omuz silkti: "Olabilir yani, ne var bunda." Allah bunu ıslah etsin diye bakış atıp önüme döndüm. Uraz'a da başlayacaktım ama! Nerde kaldı bu?

Uraz Aslanalp'ın görünmesiyle gür bir sesle "İntikam, dikkat!" diye bağırmam da bir oldu. Hepimiz saygı duruşunda durduk. Yüzbaşı ellerini arkada birleştirip, "Sizi bir de atışta görelim İntikam," dedi. Atış sahasının başlangıcına geçip, "Mert Demirel. Geç. Üç atış," dedi bariton sesiyle. Mert başlangıç yerine geçip silahını kılıfından çıkarıp üç el ateş etti. Hedefin tam ortasından vuramamıştı. Uraz ise donuk gözlerle bakmayı tercih ediyordu.

Diğerleri de aynı şekilde üç el atış yaptı. Sıra bana gelmişti. Uraz demeye gerek bile duymadı. Ben ise anlamıştım. Başlangıç yerine geçip silahımı kılıfından çıkardım. Emniyet kilidini açıp tam ateş edecekken solumda kalan Uraz'dan ses geldi:
"Hedefi tam on ikiden vurmayacaksın, bunu biliyorsun değil mi üsteğmen."

Demesini umursamadım. Aklı sıra dikkatimi dağıtacaktı. Avcunu yalardı! Adama avcunu bile yalatmazdım. Benden ses çıkmadı. Tekrar hedefe odaklandım.
"Ne oldu üsteğmen? Gerçekleri duyman çok hoşuna gitmedi gibi, ne dersin?" dedi. Sesinde sırf alay vardı. Alay ediyordu benimle.

Silahın kabzasını daha sıkı tutup ateş ettim. Bırak tam ortasına gelmeyi, hedef tahtasına bile ateş edememiştim.
"Pes mi edeceksin üsteğmen? Vazgeçecek misin yoksa?" Gözlerimi ona çevirmemeye çalışıyordum. Eğer bakarsam "komutanım"mış falan demeyip boğazına yapışabilirdim.
"Söylesene üsteğmen. O hemşir kimdi mesela?" bunu derken o kadar kısık sesle söylemişti ki bizimkilerin duymasının imkânı yoktu.

Sabır dolu bir nefes verdim. Odaklanmalıyım. Dışarı duymamalıyım. İşitmemeliyim. Aklıma Korkmaz Paşa'nın eğitimlerini getirdim. Önümdeki hedef tahtası toz oldu. Karlar vardı gözümün önünde. Dağlar vardı. Kuzey Irak vardı...

Artık kıdemli teğmendim. Rütbe almıştım. Ama eğitimim bitmemişti. Gök artık yavaş yavaş doğuyordu. Kuzey Irak'taydım. Tektim. Bu da bir eğitimin parçasıydı aslında. Vücudumda çok fazla yara vardı. Hareket edemeyecek durumdaydım. Ben ise yürüyemediğim için sürünüyordum. Ayaklarım tutmuyor gibiydi. Üzerimde ocak ayına rağmen kısa kollu bir tişört vardı; çoğu yeri yırtılmıştı. Altımda kamuflaj pantolonumla karların arasında sürünüyordum.

M4A1'imde şarjörüm bitmişti. Yanımda sadece SAR9 vardı. Onun içinde de sadece bir şarjörüm kalmıştı. Pes etmedim. Süründüm. Sürünmeye devam ettim.

Kulaklığımdan ses geliyordu: "Yapamayacaksın İzgi Bike." Dinlemedim onu. Kulaklarımı çevrim dışı bırakmak istedim. Şu an istediğim tek şey buydu. "Tek başına hiç bir oltaya sap olamayacaksın İzgi Bike," dediğini duydum. Kimin dediğini bile düşünemeyecek haldeydim.

Avuçlarımı yere bastırıp ayağa kalktım sonunda. Havada kasvet vardı. Benim gibi. Ruhum gibi. Benden gidenler gibi. Topallıyor olsam da ilerlemeye devam ettim. Kendime hiç bir zaman kural koymamıştım ama ömrüm yettiğince var olacak bir sözüm vardı: vazgeçmemek. Belki sıradan bir kelimeydi ama aslında insanın hayatının çizelgesiydi.

Kulağımda sesler yankılanıyordu:
"Yapamazsın İzgi Bike."
"Sen kadınsın, elin hamuruyla bir de buraya mı bir el atayım dedin İzgi Bike."

Kulağımda sesler yankılandıkça yankılanıyor, ben dişlerimi sıktıkça daha da sıkıyordum. Bu sefer farklı bir ses duydum:
"Ew leşker dê ji vir bireve ku derê?"
(Burda bir yerde o asker, nereye kaçacak?) Gözlerimi sıkıca kapatıp tekrar açtım.

Kulağıma daha gür bir ses yankılandı:
"Belav bibin û li bin her kevirî binêrin. Ew leşker wê di destên me de be!"
(Dağılın, her taşın altına bakın. O asker elimizde olacak!) Kulaklarımın feri kalmamıştı. Kürtçeyi ana dilim gibi öğrenmiştim ama şu an hiçbir şey anlamıyordum. Ama direnmeliydim. Pes etmek yoktu bende. Her zaman sonuna kadar direnmek vardı.

Bu hayat için zaten hep direnmez miydin? Geleceğin için. Kendin için. Veyahut sevdiğin için ya da çocuğun için dayanmaz mıydın? Onca acıya katlanmaz mıydın?

Topallayarak ilerlemeye devam ettim. Adım sesleri gittikçe yakınlaşıyordu. Kulaklarım hâlâ "Beceriksizin tekisin İzgi Bike" sesleriyle doluyordu. Adım seslerini hissediyordum.

Büyük bir kayanın arkasına geçtim. Bir yandan derin nefes alıyordum; şu an yapabileceğim buydu çünkü. Kılıfımdan SAR9'u çıkarıp emniyetini açtım. Kulağımdaki sesleri susturmaya çalışıyordum ama nafile.
"Hiçbir zaman başarılı olamayacaksın İzgi Bike."
"Hep vazgeçen, sürekli pes eden bir asker olacaksın İzgi Bike."

Derin bir nefes aldım. Kulağımdaki kulaklığı söküp atmak istiyordum ama atamıyordum — emir büyük yerden geliyordu. Ne olursa olsun kulaklık kulağından çıkmayacak demişti paşa. Artık kulaklarımı yakınlaştıklarının seslerini işitiyordu. Ne ellerimin titremesini umursadım ne de kulaklarımda yankılanan aşağılayıcı sesleri. Sadece silahıma odaklandım. Sesler çok yakındı.

"Ew leşker birîndar e. Ew nikare bireve. Heta eger bireve jî, ew ê bikeve destê me."
("O asker yaralı. Kaçamaz. Kaçsa bile elimize düşecek.") Derin bir nefes aldım. Aldım mı, onu bile bilemedim.

Ama nefes verdiğimi algıladım. SAR9'u ve kafamı kayadan yavaş yavaş çıkardım. Üzerlerinde şalvarları ve sadece gözleri belli eden siyah-beyaz puşiler bağlamışlardı başlarına. Ortalama 11 ya da 13 kişi vardı. Liderleri ise onların aksine yüzünü örtmemişti.

SAR9'u ilk önce solumda kalan üç kişinin kafasına sıktım. Sıkar sıkmaz, kayaya geri eğildim. Onlar hemen hareketlendi. Başımı tekrar dışarı çıkardım.

"Yapamazsın İzgi Bike."

Bir leş.

"Beceriksizsin İzgi Bike."

Bir leş daha.

"Hiçlikten başka ne işe yararsın İzgi Bike?"

İki leş daha indirdim.

Geriye sadece altı adam kalmıştı. Şarjörüm toplamda on beş mermi alıyordu. Benim ise dört adet mermim kalmıştı. Bazılarını ıskalamıştım. Kafamı tekrar çıkarıp o dört mermiyi de tükettim. Mermi tükendi; kulağımdaki sesler tükenmedi. İki adam vurmuştum, geriye dört adam kalmıştı. Bacağımın yanında bulunan komando bıçağımı çıkarttım.

"Kadınsın sen. Kadın dediğin kocasına hizmet edip çocuk doğurur. Senin dağda ne işin var, İzgi Bike?" Her şeye tamam denebilirdi ama bu söze 'tamam' filan denmezdi.

Kafamı çıkarmadan doğruldum. Hızlıca yanımdaki kayanın geçtim. Bundan sonrası ormanlıktı ve beni geçerken gördüklerini sanmıyordum. Sessiz adımlarla ormanlık alana doğru yürüdüm. Ses çıkarmadan ve topallayarak yürüdüm. Biri ormanlık alana saklanmış, benim olduğum kayanın hedefini almıştı. Sessizce arkasına yaklaştım.

"Bu işler sana göre değil. Erkekler asker olur, İzgi Bike." Bir elimi ağzına kapatıp diğer elimdeki bıçağı boğazından sertçe çektim. Kafama ise tüfeğin namlusu değmesi bir oldu. Biri gitti; geriye kaldı iki adam ve bir lider.
"Kêr bavêje destê xwe!" (Elindeki bıçağı bırak!) elimdeki kanlı bıçağı yere attım.

Ani refleksle dirseğim karnını buldu. İki büklüm olurken tüfeğini kenara attım. Karnımdaki komando bıçağını çıkarıp gözüne sapladım.
"Vazgeçeceksin bu yoldan, İzgi Bike." Büyük bir feryat koptu. Sesini duyan diğer adam bana silah çekerek gelirken başımdaki diğer bıçağımı çıkarıp adama fırlattım. Diğer adama odaklanıp, gözüne sapladığım bıçağı acımasızca çekip diğer gözüne soktum. Diğer adama ilerledim. Bıçak karaciğerine saplanmıştı. Bıçağı çekip şah damarına soktum. Gözleri açık bir şekilde geberip gitti. Bıçağımı çıkarıp kıyafetiyle sildim. Diğer adam hâlâ bağırıyordu. Sapladığım bıçağı çektim. Baş bağıran adamın kulağına eğildim:

"Sar sar sar matarayı. Çöz çöz çöz matarayı. Hayatını mahvedenleri acıma; sok bı-çak-la-rı-nı." Kürtçe deyip bunu da şah damarına soktum bıçağı. Bıçağı tekrar çektim. Yine kıyafetiyle temizledim. Diğer bıçağımı da yerden alıp yürümeye başladım.
"Bugün ölmedin; yarın ölmeyeceğin ne malum, İzgi Bike."

Bana tüfeğini tutmuş liderle göz göze geldik. "Tüfeğini bırak!" dedim Kürtçe ve gür bir şekilde. Adamlarını öldürmüştüm. O da tekti, ben de tektim. Biri ölecekti. Daha gür bir sesle, "TÜFEĞİNİ BIRAK!" diye bağırdım. Dayanamayarak sonunda bıraktı. Ona doğru topallayarak ilerleyip tüfeği ayağımla itti. Yakasından tuttuğum gibi arkasını çevirip üç bıçağı da gırtlağına yerleştirdim. Az Türkçe aksanıyla "Sen askersen," dedi. Cevap vermedim.

Kulağımdaki kulaklıktan beni kötülemek için bir söz gelmedi bu sefer; kulağıma, "Aferin İzgi Bike. Olduğun yerde kal. Helikopter havalandı," dediler.

Geçmiş yakamı bırakmadı. Sanki hâlâ oradaydım. Sanki hâlâ topallıyordum. Şimdiki ana bile bile dönemedim. Gözlerimde hedef tahtası değil de hâlâ Kuzey Irak vardı. Yıllar gider, anılar senle kalır. Anılarımdan kurtaracak bir ses duyuldu:
"İkinci atışını mı yapmıyorsun herhalde, Bike üsteğmen?"

Ne? Gözlerimi sertçe yumup geri açtım. Uraz'a döndüm. Dediğini sonradan algıladım. Yüzü az öncekine nazaran daha ılımlıydı.
"Benim adım İzgi, komutanım. 'Bike' diye bir ismim yok benim." Öyleydi. Benim "Bike" diye artık bir ismim yoktu. Herkes için İzgi'den farklı biri değildim.

Tekrar hedef tahtasına döndüm. İkinci ve üçüncü atışımı da yaptım. İkisine de tam on ikiden vuruştum. SAR9'un emniyetini kapatıp kılıfına yerleştirdim. Uraz'a dönüp elimi kaşım hizasında asker selamı verdim. Başını sallamasıyla elimi yana alıp bacağımın yanında yerimi aldım. Demir'in yanında ben de yerimi aldım. Uraz'ın gür sesiyle hepimiz dikleştik.

"Rahat!"
Sol ayağımı yana açıp ellerimi arkada birleştirdim.
"Hazır ol!"
Sol ayağım sağ ayağımın yanına yerini alırken ellerim yanlarımda, bacaklarım hizasını aldı.
"Tim serbest." demesiyle salonda yankı yapacak şekilde "Sağ ol!" denildi. Uraz arkasını dönüp kapıya doğru ilerlerken telefonum titreşti; mesaj geldiğini anladım. Pantolonumun cebinden telefonumu çıkardım. Saat çoktan dört buçuk olmuştu bile. Mesaj Murat'tan gelmişti:

Murat Çakaloğlu: benim işim erken bitti. Bizimkiler sizdeymiş, ben oraya geçiyorum. Başının çaresine bak artık :')

İzgi Arıkan: şerefsiz köpek, beni beklesen ölürdün değil mi?

Murat Çakaloğlu: bir tabur askerin var. Birine bıraktır kendini.

İzgi Arıkan: böyle bir şerefsizlik görmedim ben.

İzgi Arıkan: egoist

İzgi Arıkan: düşüncesiz

İzgi Arıkan: hayvan

İzgi Arıkan: dandaniça

Murat Çakaloğlu: bana olan güzel iltifatların bittiyse bay bay prenses. Gelirken ekmek almayı unutma. Eve almam.

İzgi Arıkan: orası benim evim geri zekâlı. Kıçına tekmeyi atar kovarım seni.

Murat Çakaloğlu: yüzbaşıyı mı eve alırsın yoksa :)

İzgi Arıkan: defol!

Murat Çakaloğlu: alırsın sen. Ben seni bilmiyor muyum sanki.

İzgi Arıkan: döverim seni, aptal malın gerizekalısı.

Murat Çakaloğlu: hiç bir bok yapamazsın

Murat Çakaloğlu: neyse ben geldim. Bana mesaj atma.

Sinirle telefonu cebime koydum. Diğerleri çıkmıştı bile. Sabırla askeriyenin bahçesine çıktım. Her zamanki banka geçtim. Bir sigara yaktım. Geçmişe yaktım. Şimdime yaktım. Geleceğime yaktım.

Derin bir nefes aldım. Önümde dev cüssesiyle Demir belirdi.
"Oturmaya müsaade var mı, komutanım?" dedi. Bakmadım bile. Başımla oturmasını işaret ettim.

O da kendine bir sigara yaktı. Ne ondan ses çıktı ne de benden. Ağzımızı bile açmadan dertleştik; aslında ben ona ailemi, yalnızlığımı, kimsesizliğimi anlattım.

Bedenim kimsesiz değildi. Ruhum kimsesizdi. Kimsesiz olduğu gibi. Yorgun, bitkin bir hali vardı ruhumun. Dışarıya öyle değildim. Canlı olmaya çalıştım. Çalışmadım; olmak zorundaydım. Ben İzgi Arıkan'dım. En önemlisi de ben bir komutandım. Bu vatanın evladıydım. Kanla sulanmış vatan çiçeğiydim.

Türk kadınıydım ben. Başım yerde değil, dik olacaktı. Emin bir şekilde kalkık olacaktı. Türk kadınıydım ben. Hayallerimden vazgeçmek yerine onları gerçekleştirmeliydim. Türk kadınıydım ben. Mesleğim ne olursa olsun bu vatana hizmet edecektim. Türk kadınıydım ben. Hiç kimseye hakkımı ezdirmeyecektim. Türk kadınıydım ben. Erkeklerin istediği gibi değil, kendi isteğim gibi davranacaktım. Türk kadınıydım ben. Sevdiklerini kaybettikten sonra savaşan Tomris Hatun'dum. Türk kadınıydım ben. Cepheye mermi taşımak için donarak ölen Şerife Bacı'ydım. Türk kadınıydım ben. Bacıyanlarla cenke giden Rabia Bala Hatun'du. Türk kadınıydım ben. Göklerde ilk uçan kadın Sabiha Gökçen'dim.

"Eğik değil, kalkık tut başını kızım. Senin gibilerin başları yerde değil, her zaman dik olacak. Siz bu vatanın evladısınız; ne sizin başınız ne de benim başım yerde olacak. Siz ayak altına değil, başın üstünde yeriniz var. Kim seni ayak altına alıyor, haddini bildir. Acımasız ol. Gaddar ol. Merhametsiz ol. Ama yeter ki bu ülkenin bir kadını ol. Mesleği olan olmayan—sen bu vatanın kadını ol. Sizin geçmişiniz Sabiha Gökçen, Türkan Saylan, Safiye Ali, Fatma Aliye Topuz, Terken Hatun, Aybüke Yalçın, Begüm Sultan'a dayanıyor. Sizin damarlarınızda asil bir kan var. Damarlarınızda akan kanın hakkını ver kızım. Siz bu vatanın geleceği, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün askerlerisiniz." demişti Hava Harp Okulu'ndaki Feride komutanım. O günden sonra nerede başım eğik olsa, aklımda bu sözler yankılandı. Haklıydı. Ben bir Türk kadınıydım. Bizler bir Türk kadınıydık. Bizleri ayak altına değil, baş üstünde görmek gerekirdi...

Kendime bir sigara daha yaktım. Sadece aramızda sigaranın dumanı vardı. Aramızdaki ses, sigaranın yanan ucundan gelen cızırtılardı sadece. Kendimize çekildik. Daha yeni tanışmıştık ama birbirimizi anlamıştık; eksiklerimizi söyledik. Aynı bir amacımız vardı: İNTİKAM! Hepimizin istediği buydu. Geç kalınmış bir intikam davasıydı.

Hayal meyal çocukluğumu hatırlamaya çalıştım. Hayatımıza acı girmeden öncesini. Annemin bize gülen o güzel yüzünü. Babamın şakalarını. Abimin "abi" içgüdüsünü. Ablamın soğuk tavırlarını. Asena'nın yaramazlıklarını. Atahan'ın futbol aşkını. Ellerinde birçok silah tutup, o elleriyle yemek yapıp her yeri güzel kokulara boğan annem.

Anneme, "Güzeller güzeli hatunuma baksana bi ya," diye iltifat eden babam. Ona cilveli bir şekilde gülen bir annem. Onları tebessümle izleyen küçük Bike. Düşünürdüm: acaba onu da böyle sevecek biri olacak mı diye? Belki Bike'yi böyle sevecek biri olacaktı ama İzgi, Bike'yi kül etti. Kül etti; ben oldum. Kül etti; İzgi oldu. Kül etti; soğuk biri oldu. Kül etti; Kıdemli Üsteğmen İzgi Arıkan oldu...

Ne kadar orada kaldığımızı hatırlamıyorum. Yaptığımız tek şey kendi içimize çekilip düşünmekti. Kaç tane sigara içtiğimi bile saymadım. Hava biraz sonra kararacaktı. En son içtiğim sigarayı yere atıp botumla bastım. Ayağa kalkmamla Demir de kalkıyordu; elimle durdurdum.

"Ben çıkıyorum. İyi günler, Demir," dedim. Başını saygıyla eğip, "Size de iyi günler, komutanım," dedi.

Yönümü askeriyenin kapısına doğru çevirip ilerledim. Aynı zamanda üstümdeki üniformamı düzeltiyordum. Adımlarımı doğrudan Kemal Albay'ın odasına çevirdim. Askeriyeden çıkmam için Kemal Albay'dan izin almalıydım. Kapıyı iki kere tıklattım. İçeriden "Gel," sesi gelince kapıyı açıp içeriye adım attım.

Kemal Albay'ın karşısında durdum. Başımı saygı anlamında eğdim. Kemal Albay, babacan bir tavırla, "Söyle evlat," deyince, "Komutanım, izninizle ben çıkabilir miyim?" dedim.

Kemal Albay, "Çıkabilirsin İzgi de. Daha erken niye çıkmadın? Burakgil burada ya," diye sordu.
"Uraz Yüzbaşı beni iyi tanısın diye kaldım komutanım," dedim.
"İyi. Hadi çık. Seni bekliyorlardır," dedi.

Başımı hafifçe eğip, "Emredersiniz komutanım," deyip çıktım. Bu sefer adımlarımı giyinme odasına çevirdim.

Giyinme odasının kapısını çat diye açtım.
"Toş toş keltoşşş," dedi Atilla. Açmamla tişörtünü çıkaran Korhan, Kubilay'ın 3 numara tıraş edilmiş kafasına vuran Atilla, üzerinde kamuflaj pantolon ve haki yeşili atlet olan Kubilay'ın bakışları anında beni buldu. Korhan tişörtünü indirip saygı duruşuna geçti. Atilla koca elini Kubilay'ın kafasından çekip o da saygı duruşuna girdi.

"Napıyorsunuz lan dümbelekler?" diye sordum, kaşlarımı çatarak.
Atilla, "Komutanım, önce Kemal Albay'dan sonra Uraz Yüzbaşı'dan çıkma izni istedik. Ardından yanınıza geldik; çıkabilir miyiz diye sorduk, siz de izin verdiniz. Üstümüzü değiştirmeye gelmiştik," diye açıkladı.

Ayy Bikemmm. Seni eski komutan yerine koymamak için senden de gelip izin istemişler. Benim gözlerimin barajları açıldı.

Çatık kaşlarım havaya kalktı. Hangi ara izin vermiştim?
"Ne zaman geldiniz?" diye sordum kendimi buldum.
Kubilay kel, biraz çıkmış açık kahve kafasını kaşıyıp, "Siz sigara içiyordunuz, yanınızda Demir komutan vardı," dedi. Kehribar gözlerini bana dikmiş bakıyordu.
"Dört dakikanız var. Dört dakika içinde soyunup bu odadan çıkıyorsunuz." Kolumdaki saate bakıp, "Üç dakika 45 saniye," dememle kapıyı kapattım. Kapının karşısına geçip kollarımı göğsümde birleştirdim.

Dakika dolmasıyla kapının açılması bir oldu. Karşılarına geçip saygı duruşunda durdular. Bayağı da uzundular; maşallahları vardı bu konuda.
"Kimin arabasıyla gideceksiniz?" diye sordum.
"Kubilay: Korhan'ın arabasıyla gideceğiz, komutanım," dedi. Bakışlarımı Korhan'a çevirdim.
"Bugün arabam yok. Beni de bırakın," dedi Korhan.
"Tabii komutanım. Sizi de bırakırız," diye cevap verdiler.
"Siz gidin, ben üstümü değiştirip geliyorum."

Başlarını hafifçe eğip koridorda yürümeye başladılar. Giyinme odasına geçip aynı senaryo yaşanmasın diye kapıyı kitledim. Kendi dolabımı açtığımda, bana bakan annemle babamın fotoğrafına dudaklarımı yasladım. Keşke olsalardı da gerçekten öpebilseydim onları. Bir dilek hakkım olsaydı dileyeceğim tek dileğimdi. Onların yanında abimin fotoğrafı da vardı. Ona da dudaklarımı bastırdım.

Şu an ağlamak istemiyordum. Dolabın içinden kazak ve taytımı çıkardım hemen. Üzerimdekileri çıkarıp onları giydim. Topuz yaptığım saçlarımı açıp ellerimle karıştırdım. Deri ceketimi de üstüme geçirip odadan çıktım.

Askeriyenin kapısından çıktığımda az önce oturduğum bankta kimse oturmuyordu artık. Adımlarımı garaja çevirdim. Benim üçlü Korhan'ın kırmızı Fiat Egea'sına yaslanmış konuşuyorlardı. Sakin adımlarla onlara doğru ilerliyordum. Arkamdan bir ses gelene kadar: "İzgi." Sesi sertti. Gaddardı. Aldırmadım, ilerlemeye devam ettim.

Daha gür bir sesle, "İzgi!" dedi bu sefer Uraz. Bakmadım. Ama bu sefer kolumdan tutulup arkaya çevrildim. "Sana diyorum!" diye resmen suratıma bağırdı. Başımı biraz yukarı çevirip ela gözlerine baktım. "Ne var?" dedim ben de ona sertçe. Kaşları çatıldı.
"Komutanına ne var mı gerçekten?" dedi. Sesinde hem sinirlilik hem de alaycı bir tavır vardı.
"Üzerimizde yeşiller var mı da sana 'komutanım' gibi davranayım?" diyerek ben de kaş çattım. Gözlerimi ela gözlerinden alıp üstünü taradım. Onun da üzerinde deri ceket vardı; içine beyaz tişört giymiş, altına kot pantolon. Saçları yine düzenliydi.

Adam ultra mega yakışıklı bikem. Daha ne istiyorsun? Bas, kızım, şuna nikahı.

"Gözlerin her zaman yeşil, onu ne yapacağız?" diye sormasıyla gözlerim tekrar ela gözlerini buldu.
"Ben mi gözlerimi yeşil yarattım?" diye bir güzel atarlandım.

"Ne kadar konuşmaktan kaçaksın."
"Ayaklarım yorulana kadar," diyerek burnumu diktim.
"Ayakların yorulunca ne yapacaksın?" diye sordu.
"Sürüneceğim." İster yürüyerek, ister koşarak, ister sürünsem bile ileri gidecektim.
"İzgi. Konuşmamız gereken şeyler var. Bunu sen de biliyorsun, ben de," demesine aldırmadan kolumu çektim. Ama tabii ki buna gücüm yetmedi. Daha atarlı bir sesle, "Ne konuşacağız be?!" dedim. Yüzünü daha da yakınlaştırdı. Şu an bunu üçlünün önünde yapmaması gerekiyordu.
"Geçmişi konuşacağız izgi. Geçmişi."

Sinirden bir kahkaha attım. Ama o kadar yüksek sesliydi ki resmen tüm cihan sesimi duymuştu.
"Sikilmiş olan geçmişin neresini konuşacağız?" derken bile kahkaha atmaya devam ediyordum. Bana sinirlenmiş olacak ki kolumu sertçe bıraktı.

Tam yere kapaklanıyordum ki zor bela dengemi sağlayıp ayakta durdum. Gür sesiyle,
"İkimizin de birbirine anlatacakları var izgi. İster koş, ister sürün. Bu konuşma bir gün olacak," demesiyle kahkaha atmayı kesip ellerimi iki yana açtım:
"O kayın pezevenginin hayatımı nasıl siktiğini mi anlatayım, Uraz? Veya o Ziad orospusunun neler yaptığını mı anlatayım?" diye bir anda parladım.
O da benim gibi ellerini iki yana açıp,
"Senin hayatını sikerlerken benim hayatıma çiçek mi atıyorlardı? Hayatımı az mı sıçtılar!?" diye bana patladı.

Üçlüye arkamı döndüğüm için onları görmüyordum. Tek odağım cayır cayır yanan ela gözlerdi. İşaret parmağını bana sallayıp,
"Bu konu konuşulacak. Öyle ya da böyle. Anlıyor musun?" diye sormasıyla omzuna yumruğu geçirdim.
"Aptal mıyım, geri zekalı?" dedim ve bende ona parmağımı salladım.
"Konuşmayacağım. Eskiye dönmeyeceğim, Uraz. Asıl sen beni anlıyor musun?"
"Konuşacağız. Beni sevsende, benden nefret etsende konuşacağız."
"Ben seni sevsem de konuşacağız, madem sen beni sevecek misin?"
"Sen sevilecek bir kadın değilsin izgi," demesiyle vurulmuşa döndüm sanki.

Her şeyi de... ama bunu söyleme selvi boylum.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Sevilecek bir kadın değilsin izgi. Söylemi kafamda dolanmaya başladı. Gözlerimi araladım. O da benim gibi derin nefes alıp veriyordu. Gözleri ise bendeydi. Ağırca yutkunup arkamı döndüm. Üç tane şaşkın gözle karşı karşıya gelmem bir oldu. Göğsümde bir ağrı vardı. Göğsüme inen bir ağırlık. Arkama bakmadan sadece ilerledim. Göğsümdeki ağrıyla, gözümde akmaya yüz tutmuş gözyaşımla ilerledim.

Üçlünün yanına varmamla elleri ve ayakları birbirine karıştı resmen. Korhan sürücü kısmına geçerken Kubilay ve Atilla arkaya geçti. Ön koltuğa geçip oturdum. Derken cebimdeki telefon titreşti. Elimden telefonu çıkardım ve mesajın Beste'ye ait olduğunu fark ettim.

Beste Arıkan: Ekmeği Besime aldırdım. Allah aşkına çabuk gel. Besim ve Murat bir araya gelince bok gibi bir durum oluyor.

İzgi Arıkan: Tamam, geliyorum.

Beste Arıkan: Bir şey mi oldu?

İzgi Arıkan: Hayır.

Beste Arıkan: İyi.

Mesaja görüldü atıp tekrar cebime koydum. Canım acımış mıydı? Acımıştı, ama o kadar değildi be. Daha kötülerini duymuştum. Umursamadım. Her zamanki gibi.

Az önce resmen aşk acısı çekiyordun bikem. Ne ara umursanmadın?

Korhan arabayı ilerletmeye başlamıştı bile. Ben ise telefonumu tekrar açıp reels kaydırmakla meşguldüm. Kubilay kel kafasını aradan sokup, "Komutanım," demesiyle, "Ne var?" demem bir oldu.
"Necati Usta'ya gider miyiz?" diye sordu. Necati Usta, Hakkari'nin en güzel kebapçısıydı. Ayda 1-2 kere timce giderdik. İyi adamdı kendisi.

"Bakarız," dedim. Emin değildim. Kubilay ise, "N'olur gidelim komtanım. 1 aydır gitmiyoruz. Allah aşkına komtanım," diyordu. Atilla, Kubilay'ın kel kafasına şap diye vurup, "Komtanım ne lan?" deyip bir tane geçirdi kafasına. Sanki rahatlıyordu.

Atilla, Kubilay'ın kafasına vurmuştu ama çekmemişti. Kubilay, Atilla'nın elini itip, "Sana ne lan? Sana mı soracağım ne yapacağımı?" dedi. Onları dikiz aynasından izliyordum. Sohbete Korhan da dahil oldu:
"Başlama merdo gibi, Kubi," dedi. Onları yorumsuz bir şekilde izlemek şu an daha cazipti.

Kubilay, "Seni Adnan Abiye söylerim, Ati," demesiyle Atilla'nın kaşları çatıldı.
"Ne diye söyleyeceksin lan beni?" dedi, ama sözleri şiveden geçilmiyordu. Bu sefer Kubilay, Atilla'nın kafasına bir tane çaktı:
"İmansız pezevenk! Hani namaza başlıyordun? Söyleyeyim de Adnan Abi senin ağzına sıçsın!" demesiyle kaşlarım havaya kalktı. Bu meseleyi ben bilmiyordum.

Korhan, benim bilmediğimi anlayınca söze girdi:
"Komutanım, birkaç gün önce Atilla, Adnan Abiden umreden getirdiği seccade istedi."
"Ee?" dedim, devam etmesini beklerken.
"Esi komutanım, Adnan Abi 'Napacaksın?' falan dedi. Atilla da başladı: 'Bizi yaratan yüce Rabbime ibadet etmediğimi fark ettim. Senin gibi biri olacağım inşallah,' dedi bu gerizekalı komutanım. Kusura bakmayın bu arada."

Gözlerim dikiz aynasından Atilla'yı buldu.
"Ne yaptın seccadeyi?" diye sordum. Ensesini karşıya çevirip:
"İnternetten tanıştığım kız hafızmış komutanım. Bende ona en iyi hediye umreden getirilmiş seccade diye düşündüm," demesiyle Kubilay'dan bir kahkaha yükseldi. Aynı şekilde Korhan'dan da kahkaha sesi duyuldu.
Korhan, "Salak," demesiyle Atilla, Korhan'a el kol hareketi yaptı:
"Mal! Tanıştığın kız kahve dükkanında çalışıyor diye kahve alan adamsın."

Şunlara bak bikem. Nasıl da yaralarına, gönüllerine gömüp birbirine sataşıyorlar. Duygulandırdılar beni; hayvan herifler.

Kubilay kahkahasını kesmeye çalışırken, "Devamını anlat, devamını," derken büyük bir kahkaha attı. Atilla ise, "Gerisi önemli değil komutanım. Sıradan şeyler işte," demesiyle Kubilay tekrar Atilla'nın kafasına bir tane çaktı.
"Anlat lan! Komutanım da bilecek," dikiz aynasında kehribar gözleriyle yeşil gözlerim buluştu.

Ters bakışlarıma ağırca tutunup:
"Yani bilmeli. Bilmeye hakkı var. Haklı sebepleri olabilir. Hayır, olmaz. Direk olur. Yani... ee... yani... bilmek için hakkı var komutanımın, ama değil mi?"
İyice eli ayağı birbirine karışmıştı.
"Ee... Var. Evet. Komutanımın da bilmeye hakkı var. Yani... Evet. Evet. Hakkı var."

Yeşil gözlerimi Atilla'nın kahverengi gözlerine çevirdim.
"Devam et Atilla," dememle yüzü buruştu. Onun da bebek gibi bir yüzü vardı. Sivil hayatında bile sakal veya bıyık kullandığını görmemiştim. Saçları orta boydaydı; açık kumral ama sarıya daha yakın bir renkteydi. Daha önce izlediğim bir dizideki bir oyuncuya çok benziyordu. Saçlarına önem veren biriydi.

Komutanım, dün gittim kızla buluşmaya. Konuştuk, sohbet ettik. Ama gözleri hiç benimle denk gelmiyor. Kardeşinin yazdığını ve kusura bakmayacağımı söyleyip kalktı," demesiyle Kubilay'dan yine büyük bir kahkaha atılması bir oldu. Üst dudağım kıvrıldı. Korhan ise yanımdan tıslar gibi gülmeye başlamıştı.

"Hafız kızlar ve dine tam uyan kızlar öyle olur," dedim ben de. Gerçekten de öyleydi. Erkeklerden bakışlarını kaçırırlardı.
Açıkçası ben öyle değildim. Değil erkeklerin gözlerine bakmamak, adamın direk gözünün içine bakan bir tipim vardı. Çocukluğumda da öyleydim. Lojmandaki erkeklerden daha erkek bir yapım vardı. Sesim ara sıra erkek gibi çıkardı. Saçım erkek tıraşı olsaydı tam bir erkek gibi görünürdüm aslında.

Nerede bir kavga varsa büyük bir ihtimalle o kavgayı ben başlatmışımdır. Lojmandaki herkese musallat olduğum için herkes tarafından tanınırdım. Tabii bu konularda yanımda bir de suç ortağım vardı: Mengü. Gün sonunda ya annemizden terlikle sopa yerdik ya da babalarımızdan azar işitirdik. Ama üzülsek bile gönlümüzü alacak ailelerimiz vardı.

Biz yine de gidip belaya bulaşırdık. Genellikle bize gıcık gelen erkekleri döverdik. Sonunda tüm erkeklerini dövmüştük zaten.

Mengü genellikle Deha'yı dövmek isterdi, ben ise Uraz'ı. Deha, Vedat Amca'nın büyük oğluydu; Mengü de ondan nefret ederdi.

O Deha'yı, ben de Uraz'ı kin güderdik.
Bizi sinir eden herkese kin güdme gibi huylarımız vardı. Bizden bir yaş küçük Vedat Amca'nın Rüha diye bir kızı vardı. Ara sıra onu da alıp kavgaya karışırdık. Ne kadar cici bici kız görünse de içinden bir canavar çıkabiliyordu.

Yine geçmişin içine karışıyordum. Karışmamalıydım. Bu zamanda kalmalıydım. Eskiye dönemezdim. Eskiye dönmek yasaktı. Travmalarım tetiklenirse krize girerdim ve çıkmam uzun sürerdi. Şimdiki zamanda kalmak daha mantıklıydı. Geçmişe karışmamalıydım. Geçmişe gitmemeliydim. Geleceğime bakmalıydım. Geleceğime karışmalıydım.

Korhan arabayı evimin önünde durdurunca, elimin titremesiyle telefonumu da salladığımı fark ettim. Telefonumu cebime koydum. Ellerimin titremesi öğlen kesilmişti fakat şimdi yeniden başlamıştı.

Üçlüye döndüğümde Korhan'ın gözleri titreyen ellerimdeydi. Diğerlerinin de gözleri ellerimde takılı kaldı. Korhan'ın siyah gözleri gözlerime denk geldi:
"Elleriniz niye titriyor komutanım? Öğlen yemeğinde de titriyordu," dedi.

Kapıyı açıp indim. Yönümü üçlüye çevirdim:
"Özel hayatımı anlattığım nerede görülmüş?" derken tek kaşımı havalandırdım. Üçü de "Peki komutanım," demek zorunda kaldı. Gözlerimi Korhan'ın siyah gözlerine çevirdim:
"Eyvallah," dememle başını eğmesi bir oldu.

Kapıyı kapatıp ilerlemeye başladım. Bizimkiler de tozu dumana katıp ilerlemeye başlamıştı.

Garajda Murat'ın arabasını görmemle haince sırıtmaya başladım. Cebimde ne aradığını bilmediğim çiviyi çıkarıp arka lastiğine geçirdim. İkimiz de birbirimize bulaşmayı severdik. Tabii bu bir intikamdı.
Geçen ay arabamı ona vermiştim ve kaportasını düşürmüştü. Yeni bir kaporta taktırdığımda ise kendisi ödemek yerine bana ödetmişti. Bunu hak ettiği için sırıta sırıta binanın girişine doğru ilerledim.

Normalde o Uraz pisliğine sinirliydim.

Ya bırak Bike'm... Aşıksın dırırırır... Aşıksın dırırırırı... Sen aşıksın arkadaşşş...

Merdivenleri sırıta sırıta çıktım. Ev sahibiydim ama eve en son giren yine bendim. Her yerde kendimi belli ediyordum resmen. Bir yandan da ıslık çalarak ritim tutuyordum. Karşımdaki daireye bile bakmadan, direkt kendi daireme yöneldim. Her zamanki huyumu takınıp, kapı açılana kadar çaldım. Dudaklarımda her zamanki gibi bir gülümseme vardı.

Kapı tak diye açılınca elim havada kaldı. Murat, vücudunu arkada bırakıp sadece kafasını çıkartarak, "Şu kapıyı iki kere çalsan duyarız. Sağır değiliz," dedi. Omuz silkerek cevap verdim. Sırıtışımı görmesiyle tek kaşı havaya kalktı: "Ne öyle, pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun acaba?"
O sırada onu itekleyip içeriye geçmeye çalıştım. Ama beni durdurdu: "Sen bir halt yaptın. Bu sırıtışı adım gibi tanırım. Söyle hadi, ne yaptın?"

"Ne yapıcam ben be! Sen miyim ben? Çekil de içeri gireyim, işten geldim harelde," derken bile onu itiyordum. O ise hala bariyer gibi duruyordu. En sonunda kendi rızasıyla kenara çekildi: "Hadi geç, acıdım sana."

Ayakkabılarımı çıkarıp içeriye geçtim. Kapının yanında duran Murat'ın koluna da çakmayı ihmal etmedim.

Koltukta ve yerde oturanlara, "Selemun aleyküm millet," derken gözlerimi mutfak alanına çevirdim. Gülay Teyzem tekti. Arkasını dönerek bana baktı: "Aleyküm selam. Hoş geldin kızım," demesiyle tebessüm ettim. Diğerlerinden de tabii ki "Aleyküm selam" geldi.

Besim, Beste ve Murat, yere oturup PlayStation'la oynuyorlardı. Hazal evde değildi. Metehan Abim gözlerini bana kaldırmaya üşenmiş bir şekilde telefonuna bakıyordu. Burak Amcam da gözleri telefondaydı. Aydem Ablam ise abla edasıyla, "Hoş geldin balım," deyince dudaklarımda tebessüm oluştu: "Hoş buldum ablam," dedim içtenlikle.

Adımlarımı ilk odama çevirdim. Üstümü değiştirdikten sonra rahatça onlara bulaşabilirdim. Siyah eşofman takımımı giyip, saçlarımı tepemden topuz yaptım ve odamdan çıktım. Bizim üçlü oyuna baya bir dağılmıştı. Bir şey demeden banyoya adımladım, ellerimizi yıkayıp bizimkilerin yanına oturdum.

Beste direk atıldı: "Yüzbaşı kim?" Ardından Besim, "Kaslı ve uzun boylu mu?" Murat ise, "Sevgili oldunuz mu?" diye sordu. Kaşlarım çatıldı. Ne demek sevgili oldunuz mu? Adam beni yerden yere vurdu be!

"Yuh! Ebesinin nikahı ama. Sırayla cevaplıyorum. Bir daha o şahısla soru soranı yakarım," diyerek derin bir nefes aldım:
"Yüzbaşı yeni komutanım. Kaslı ve uzun boylu. Sevgili değiliz ve asla olmayacağız," dedim. Beste kaşlarını çatarak bana baktı: "Ne demek asla? Evde mi kalacaksın?" Besim ise kahkahasını sohbete dahil etti.

Biz bu ortama nasıl düştük, Bike'm?

Besim gülerek, "Yoo, evde kalmaz. Direk dağda kalır bu yabani," dedi ve Murat ile ellerini çaktılar. Elimi arkadan uzatıp ensesine geçirdim: "Sensin yabani," diyerek.

Teyzeme döndüm: "Hazal nerede?" Teyzem, bana bakmadan, "O teslim olmamıştı. Sizden sonra da çıktı. Daha gelmedi ama," dedi. Murat bana bakıp başını salladı: "Ya işçi dediğimiz daha gelmemiş. Sen de kendini işçi yerine koy anca," demesiyle kafasına çakmam bir oldu.

"Sana ne demeli acaba? Beni bile beklemeden gittin, şerefsiz," dedim. Sadece omuz silkmekle yetindi.

Bu sırada sohbete Burak Amcam katıldı: "Timin senden alınmış," dedi. Moralimi bir anda düşürdü. Kaşımı çatmadım, dudaklarımı da tebessüm kondurmadım. Sadece yüzüm artık boştu: "Evet," dedim kısıktı sesimle. Konunun açılmasını da sevmemiştim.

O sırada sohbeti kesen Gülay Teyzem'in sesi oldu: "Hadi sofraya." Bununla birlikte kapının çalması da bir oldu. Ayağa kalkıp yönümü dış kapıya çevirdim: "Ben bakıyorum," diyerek seslendim.

Kapıyı açmamla Hazal karşımdaydı. Uzun deri ceketi ve İspanyol paça pantolonuyla duruyordu. Kenara çekilip, "Hoş geldin," dedim. Sesimde sanki soğuk geliyordu. Hazal da durgundu. Ayakkabılarını çıkarıp içeriye geçti: "Hoş buldum," diyerek. Aynı benim gibi "Selamun aleyküm" demeyi ihmal etmedi. Hepimizin dudaklarından "Aleyküm selam" döküldü.

Gülay Teyzem, Hazal'a: "Hadi üstünü değiştir, ellerini yıkayıp sofraya gel kızım," dedi. Hazal başını sallayıp banyoya yöneldi. Biz de sofraya geçtik.

En başa Burak Amcam geçti, soluna Gülay Teyzem, sağına Metehan Abim. Gülay Teyzem tarafına Beste, Besim ve Murat geçerken, Metehan Abim tarafına Hazal, Murat ve ben geçtik.

Teyzem çorbaları koyarken, Burak Amcam yeniden söze girdi: "Yeni komutan nasıl?"

Valla Burak Bey, amcacım, eniştecim... Yeni komutan harika, müthiş, muhteşem, güzel, enfes, nefis akıllara zarar, muazzam, görkemli, ihtişamlı, mükemmel,dehşet-ül vahşet. Ama bu iç sesi olduğum, kurban olduğum Bike'm adamı beğenmiyor mu? Adamı niye beğenmiyorsa, demek ki adam bir fevkalade.

Ben söze giremeden Metehan Abim araya girdi: "Uraz'ı tanırım. İyi adamdır."

Tam o sırada önüme çorba kondu. Bir yudum alıp, "Aynen. Melek gibi adam. Bir kanatları eksik," dedim. Beste, Besim ve Murat boğulmuş gibi gülme sesleri çıkardı. Tabii, bu sesler duyulunca bütün bakışlar onlara döndü. Zor bela toparlanıp herkes önündeki çorbasına döndü.

Aydem Ablam, Hazal'ın durgunluğunu fark etmiş olacak ki sordu: "Ne oldu Hazal? Sessizsin."

Besim araya girdi: "Dilini yutmuştur."

Burak Amcam çatık kaşlarla Besim'e bakıp uyarıcı bir sesle, "Besim!" dedi ve ağzına hayali bir fermuar çekti. Hazal ise, "Yok bir şeyim Aydem Abla," diyerek geçiştirdi.

Gülay Teyzem, "Gördünüz mü İzgi'yi formasıyla?" dedi.

Metehan Abim, çorbasını içip yuttuktan sonra, "Gördük anne. O kadar güzel ki... Görsen, aynı Akay Teyzemdi," dedi.

Gülay Teyzem duygusal bir sesle, "Baksana, aynı Akay gibi. Dimdik, güçlü, hırslı," dedi.

Murat araya girdi: "Psikopat."

Önümdeki tereyi alıp suyunu Murat'a fırlattım. Murat, "Ne yapıyorsun be?" dese bile, o da bana aynısını yapmıştı.

***

Saatler geçmeye başladı. Zaman zaten su gibi değil miydi? İnsan kötü zamanlarındayken akrep ile yelkovan bize düşman kesilmez miydi? Ama mutlu zamanlarında ne ara hareket ettiklerini anlamazdın bile.

Yemeklerimizi yedik. Birbirimize bulaştık. Mutlu vaktimiz geçti gitti. Herkes derin bir uykuya daldı. Hem de depderin bir uykuya...

Bembeyaz karların içindeydim. Her yer kar. Üzerimde bembeyaz bir elbise, saçlarım açık, etrafa savruluyordu. Yürümeye başladım. Nereye gitsem aynıydı resmen.

Bir an önümde bir aslan belirdi. Kocaman vücudu, upuzun saçları vardı. Durduğumda o da durdu. İlerlemeye devam ettim, aslan da ilerledi. Aslan arkasına bakmıyordu. Soluma döndüm, aynı aslan önümde belirdi. Yönümü arkaya çevirdim, yine aslan önümdeydi. Bu sefer ben ilerlemeden koşmaya başladı.

Arkasından ben de koşmaya başladım. Aslan sanki avını görmüş bir avcı gibi koşuyordu. Arkasında ben, sarı saçları benim kumral saçlarımla savruluyordu. Koşmaya devam ettik. Aslan durunca ben de ona yetiştim. Artık aslan solumdaydı. Önümde karlara rağmen yemyeşil yaprakları olan bir ağaç vardı. Dalında kumaş bağlayan asker üniformalı bir adam duruyordu.

Aslan bir an kükredi. Ne ben adamdan gözlerimi çektim, ne de adam bana döndü. Elinde yeşil bir kumaş vardı. Adama doğru ilerlemeye başladım, aslan da solumda ilerlemeye devam etti. Sanki beni korumaya çalışıyordu.

Adam elindeki kumaşı ağaç dalına bağladı. Ben ilerlemeye başladım, o da önümde ilerledi. Koşuyordum ama yakalamak mümkün değildi. Aslan benimle ilerliyordu. Adama "Dur!"dedim durmadı. "Bekle!" dedim beklemedi, ama yürümeye devam etti. O yürüyordu, ben koşuyordum ama adamı yakalayamıyordum. Bir an bana yüzünü döndü.

Derken yattığım yerden nefes nefese kalktım. Elimi göğsüme koyup derin derin nefes almaya başladım. Meğerse rüyaydı. Ama çok gerçekti. Ellerimle yüzümü avuçladım. Yattığım yerden usulca kalktım. Bizimkileri uyandırmamak için parmak ucunda yürüyordum.

Mutfak tezgahından sigaramı ve kibritimi alıp balkona çıktım. Kapıyı arkamdan kapattım. İki kişilik bir masa, iki sandalye vardı. Bir sandalyeye oturdum. Güneş yeni doğuyordu. Hava Hakkari koşulları gereği serindi. Üzerimde kısa kollu tişört vardı, umursamadım. Bir sigara yaktım ve daldım düşüncelere...

Rüyayı düşündüm. Çok rüya gören biri değildim aslında, ara sıra görürdüm. O asker kimdi? Yüzünü dönmüştü ama görememiştim. Omuzları geniş, saçları siyahtı. Onca beyazın içinde kendini belli ediyordu. Sigaramdan derin bir nefes aldım. Güneşin doğuşunu izledim. Aç karnına sigara da gerçekten çok iyi gidiyordu.

Derin bir nefes aldım ki aşağıdan sesler gelmeye başladı. Başımı çevirdim. Balkonumun en köşesi, girişin altında olduğu için rahatça görebiliyordum. Demir ve Uraz binadan çıktı. Cüsselerinden tanıyordum. Adımları hızlıydı. Büyük olasılıkla askeriyeye gidiyorlardı. Bugün teyzemgil gideceği için ben biraz geç çıkacaktım. Onlar giderken gözlerim üzerlerindeydi. Sanki çocuğu okula tek gönderen bir anne gibi...

Anne demişken, anne de olursun Bike'm. Şöyle evde küçük küçük parslar, küçük küçük bikeler gezer. Ay Allah'ım, hayali bile müthiş!

2 saat sonra...

Bizimkiler uyanana kadar bacaklarımı kendime çekip sadece sigara içtim. Bir de güneşin doğuşunu izledim. Zihnimdeki sesler ilk defa susmuştu ve ben sadece oturuyordum.

Ev ahalisi uyanınca güzel bir kahvaltı yaptık. Tabii ki yine birbirimize bulaşmadan yapamadık. Sanki birbirimizden bulaşmayı anlayabiliyorduk. Hepimiz kapının önündeydik. Önce Burak amcamın elini öptüm, ardından Gülay teyzemin, sonra da kuzenlerimle sarıldım. Gülay teyzem "Birbirinize sahip çıkın kızlarım. Dikkat edin birbirinize" demeyi de ihmal etmedi.

Besim yanıma gelip, "Merak etmeyin, ara sıra yanınıza kalmaya gelirim, başınıza bela olurum" dedi. Kafasına çakmam bir oldu. "Gelmezsen daha iyi" diyerek yanımdan uzaklaştı. "Darıldım" demesi bir oldu.

Hazal, Beste ve ben üçümüz sarıldık. Bestenin kulağına eğilip "Allah sabır versin" dedim, dudaklarından "Amin" döküldü. Aydem ablama sarıldım. Metehan abime sarılmak yerine ellerimizi çarpmamız bir oldu. Sessiz bir anlaşmaydı resmen.

Arabaya binerken "Tekrar gelin" demeyi de ihmal etmedim. Burak amcam, Gülay teyzem, Aydem ablam Burak amcamın arabasına; Metehan abim, Beste, Besim ise Metehan abimin arabasına bindi. Arkalarından bir tas su döktüm. Arkalı önlü gittiler. Geriye Hazal ve ben kaldık.

Arkalarından sadece baktık. Öylece... Acaba annem ve babam da bana ziyarete gelir miydi? Yoksa Korkmaz, Aslanalp ve Arıkan aileleri bir araya gelir miydi? Eğer olsalardı, yine eskisi gibi olmak isterdim. Acı girmemiş, ölüm girmemiş, hüzün girmemiş olmasını çok isterdim. Keşke demek yerine "iyi ki" diyebilseydim.

Keşke yine onlara sığınabilseydim. Küçük Bike gibi... Gerçekte onlara sarılamıyorsam, keşke rüyalarımda sarılabilseydim. Çok muydu isteğim? Bugünüme kadar "Allah sevdiği kulları imtihan eder" diye kendime teselli vermiştim. Tek tesellim oydu. Bana tek teselli veren de kendim. Her şeyde kendi kendime yettiğim gibi bunda da yetiyordum. Çünkü gök yalnızdı. İzgi yalnızdı. Ben yalnızdım. Hani etrafın insan dolu olmasına rağmen, içinin hep bir yanı yalnız kalır ya... Öyleydim. Yalnız. Yapayalnız...

Arabalar gözümüzün gördüğü yerde değildi artık ama biz inatla oraya bakmaya devam ettik. Öylece bakıyorduk. Hazal'a döndüm. "Bırakayım mı seni?" diye sordum. Karargah mühendisiydi fakat ben askeriyede olduğum için aynı yerde değildik. Gözlerini yoldan çekip bana döndü: "Yok, ben öğlen gideceğim. Tası ver, ben eve çıkayım. Sen de geç kalma" dedi.

Elimdeki tası ona verdim ve kapalı garaja doğru ilerlemeye başladım. Elimde motor kaskımı tutuyordum. Yine tayt ve body giymiştim. Üzerime deri ceketimi geçirdim. Arabamı açık garaja koyuyordum, motorum ise her zaman kapalı garajda duruyordu.

Motorumun yanında gelince, bir anne gibi sevdim onu. Motor kullanmayı her zaman daha çok seviyordum. Rüzgarı her zerremde hissetmek ayrı bir tutku veriyordu. Motorum canavar gibiydi. Üzerine binip kaskımı taktım. Göz kısmını indirmeden önce çalıştırdım. Ayaklarımı pedallara koydum. Göz kısmını da kapatıp garajdan çıktım.

İlk başta hafif tempoda sürdüm, sonra hızlandım. Rüzgar her zerreme girdi, her bir yanımda hissettim onu. Kendimi rüzgarın akışına bıraktım resmen.

Motorla gelmem tabii ki daha hızlıydı. Motorumu hızlıca garaja çekip kaskımı da alıp alayın girişine doğru ilerledim. Tabii ki ilk durağım giyinme odasıydı. Yönümü hızlıca oraya çevirip içeri girdim. Her zamanki gibi kapıyı kitledim. Kaskımı dolabıma koyup üniformamı üstüme geçirdim. Ensemden saçlarımı bağlayıp bordo beremi taktım. Aynada kendime bakıp omuzlarımı daha da diktim. Güçlü bir şekilde giyinme odasından ayrıldım ve dinlenme odasına doğru ilerledim. Kapıyı açıp içeri geçtim.

Ama intikam timi yoktu. Kaşlarım çatıldı. Dinlenme odasından ayrılıp adımlarımı merdivenlere yönelttim. İkişerli ikişerli çıkıp odama girdim. Ama burada ne Adnan abi vardı ne de Demir. Kaşlarım daha da çatıldı. Odadan çıktım.

Koridorda Basri'yi görmem bir oldu. Basri mavi bereliydi. Askeriyede ne olursa haberi olurdu; canlı yayın aracı gibi. Önünde durmamla saygı duruşuna geçti. "İntikam timi nerde Basri?" dedim. Biraz korkak bir tavırla, "Onlar göreve gittiler komutanım" dedi.

"Ne!?" dedim sinirle. "Ne demek, onlar göreve gitti?" Basri ise, "Sabah göreve çıktılar komutanım. Uraz Yüzbaşı sorarsa, göreve çıktığımızı söyle dedi" demesiyle arkamı dönüp yüzümü avuçladım.

Uraz Aslanalp beni nasıl göreve götürmemişti?
Gazabı büyük olacaktı!

BÖLÜM NASILDI BİTANESİ. UMARIM BEĞENMİŞSİDİR. BU ARADA

ASVERALANDINIZ.🤍

EVET BUNU DA HER BÖLÜM SONU SÖYLEYECEĞİMMMMMMMMM. AYRICA BİTANELERİM YANİ YORUM VE BEĞENİ YAPAR MİSİN FELAKET MAKBULE GEÇER BENDEN DEMESİ.

VE BEN GİDİYOMMMMM.(ÇORUMLU OLDUĞUMU NASILDA BELLİ EDİYORUM AMA KDFKDKFDKFKDFKDFKD)
BİR DAHA Kİ BÖLÜME KADAR KENDİNİZE İYİ BAKIN BİTANELERİMMMMMMMMMMMMMMM🌹

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.