11. bölüm · Kırılan Şafak-2: Geceye Yazılan Ağıt

11. Bölüm: Fedakarlık Ve Savaş

Aybige Aydan

Madenin derinliklerinde, sığınağın o eski ve paslı jeneratör odasına sığındılar. Hakan, Mert’i tozlu bir masanın üzerine yatırdı. Ali, protez koluyla kapıya barikat kurarken, Ebru titreyen elleriyle Mert’in şakaklarındaki elektrotları temizlemeye çalışıyordu.

-"Hakan, dinle beni," dedi Mert, Hakan’ın yakasına yapışarak.

-"Merkez Zihin, Zifir’i bir kovan gibi yönetiyor. Ben sadece bir aracıydım. Ama şimdi o, sistemi 'formatlıyor'. Eğer Chloe ve diğer milyarlarca insanı kurtarmak istiyorsak, o kovanın içine bir virüs sokmamız lazım."

Can, elindeki paramparça olmuş tableti jeneratöre bağlamaya çalışırken başını kaldırdı.

-"Mert, ne dediğinin farkında mısın? Virüs sensin! Kendi bilincini bir kod yığınına dönüştürüp Zifir’in veri akışına yüklememiz gerekecek. Bu... bu geri dönüşü olmayan bir yol. Vücudun burada kalır ama zihnin o sonsuz gürültünün içinde parçalanır."

O sırada, odadaki eski bir telsizden cızırtılı bir ses yükseldi. Bu Jack’ti.

-"Mert! Sesimi duyuyor musun? Chloe... Chloe nefes alamıyor! Gözlerinden siyah bir sıvı akıyor ve gökyüzündeki o ışık yaratıkları tepemizde süzülüyor! Yardım et!"

Mert, Ebru’nun gözlerine baktı. O an, aralarındaki tüm o "denek" tartışmaları, yalanlar ve kırgınlıklar yok oldu. Sadece saf bir veda kaldı.

-" Yap şunu Can," dedi Mert kararlılıkla.

-"Beni sisteme geri yükle. Ama bu sefer yönetici olarak değil, bir imha protokolü olarak."

Can, elektrotları Mert’in kafasına yerleştirdi. Jeneratör devasa bir gürültüyle çalışmaya başladı. Odanın içindeki ampuller patlarken, Mert’in vücudu masanın üzerinde yay gibi gerildi.

-"Yükleme başlıyor!" diye bağırdı Can.

-"Yüzde on... Yüzde otuz..."

Mert’in zihni bir anda bedenin hapsinden kurtuldu. Artık bir insan değildi. Bir veri akışıydı. Zifir’in o devasa, mor ışıklı tünellerinde bir ışık hızıyla ilerliyordu. Etrafında milyarlarca insanın anıları, korkuları ve acıları birer kod parçası gibi uçuşuyordu.
Ve tam karşıda, tünelin sonunda o duruyordu: Merkez Zihin. Devasa, geometrik şekillerden oluşan, sürekli form değiştiren ve çevresine saf bir nefret yayan o kadim zeka.

"Küçük numara," dedi Merkez Zihin, Mert’in zihnini bir böcek gibi ezmeye çalışarak.

-"Kendi türünü kurtarmak için kendini yok mu edeceksin? Sen artık bir pürüz bile değilsin."

Virüsün Doğuşu

Mert, Merkez Zihin'in o soğuk mantığına karşı kendi silahıyla saldırdı: Duygularla. Mert, Selim'in laboratuvarında öğrendiği tüm o teknik bilgileri değil; Ebru ile karda yürüdüğü anı, Ramazan’ın yaptığı o bayat espriyi, Chloe’nin ona ilk gülümseyişini sisteme pompaladı.

Duygular, Merkez Zihin'in o kusursuz ve soğuk algoritması için birer "mantık hatası"ydı. Sistem kilitlenmeye başladı.

-"Ben bir pürüz değilim," diye haykırdı Mert’in dijital sesi.

-"Ben, senin asla anlayamayacağın o hatayım! Ben sevgiyim, ben acıyım, ben intikamım!"

Mert’in bilinci, binlerce yıllık bir uykudan uyanan devasa bir makine gibi sarsılıyordu. Hakan’ın omzunda, maden tünellerinin rutubetli karanlığında sürüklenirken, zihnindeki o bembeyaz boşluk yerini kor gibi yanan bir acıya bırakmıştı. Ama bu acı sadece ona ait değildi; okyanusun ötesinde, Los Angeles’ın yıkıntıları arasında diz çökmüş olan Chloe’nin ciğerlerini parçalayan o metalik öksürüğü bizzat göğsünde hissediyordu."Merkez Zihin..." diye fısıldadı Mert, ağzından gümüşi bir sıvı sızarken.

-"O... o benden daha güçlü. Bağlantıyı zorla geri alıyor. Chloe’yi bir sigorta gibi yakacak!"

Laboratuvardaki Dehşet

Gerçek dünyada, jeneratör odasının kapısı büyük bir patlamayla sarsıldı. O ışık yaratıkları içeri sızıyordu. Yavuz ve Ali, mermileri bitene kadar ateş ettiler.

-"Mert, acele et!" diye bağırdı Ali, bir yaratığın üzerine atılarak.

-"Daha fazla tutamayız!"

Mert’in vücudu masada sarsılmayı bıraktı. Gözleri açık kaldı ama içindeki o beyaz ışık, yerini simsiyah bir boşluğa bıraktı. Mert, virüsü Merkez Zihin'in kalbine yerleştirmişti.

Aynı saniyede, Los Angeles sokaklarında Chloe aniden derin bir nefes aldı. Gözlerindeki siyah sıvı temizlendi, beyaz ışık söndü. Dünyanın her yerindeki insanlar bir anda "kendilerine" geldiler. Ama bir farkla... Artık kimse Zifir’i duymuyordu. Kovan zihni çökmüştü.
Ancak jeneratör odasında, Mert hala masada hareketsiz yatıyordu. Kalbi atıyordu ama gözleri bakmıyordu. Can, titreyen elleriyle bilgisayarı kontrol etti.

-"Başardı..." dedi Can, hıçkırarak.

-"Sistemi çökertti. Ama Mert... Mert içeride kaldı. O artık sistemin bir parçası. Merkez Zihin’i orada hapsetmek için kendini bir zindan gibi kullandı."

Ebru, Mert’in soğuk elini tutup göğsüne bastırdı.

-"Bizi duyuyor musun Mert? Lütfen geri gel..."

Mert’ten cevap gelmedi. Ama odadaki telsizden cızırtılı, dijital bir ses yükseldi. Mert’in sesiydi bu ama rüzgarın içinden geliyormuş gibiydi:

-"Kaçın... Bu sadece ilk dalgaydı. Onlar... onlar uyanıyor."