Kırık Hafıza kitap kapağı

7. bölüm / 8

Kırık Hafıza

Yerinde Yeller Essin

Vaveyla Yazarı: Fâhte .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Yerinde Yeller Essin

One Night Stand Mod

જ⁀➴ ♡

Prolog tekrar, dileyen 5. Bölüm yazısına geçebilir.

Eski taş binanın önüne tekrar geldiğimde kafamı kaldırıp omuzlarımı dikleştirdim. Durup sabah düzleştirdiğim saçlarımı düzelttim. İçeri girmeden önce üzerimdeki ceketin yakasını elimle düzelttim, omzumdaki çantayı düşecekmiş gibi hissedip yeniden yerleştirdim.

Binanın kapısı yine açıktı. Çalışma saatlerinde kapı hep açık duruyordu. Bunun bir sebebinin de dün kapıyı kapatmaya çalışırken çıkardığı o uzun gıcırtı olduğunu düşünüyordum. İlçedeki karakol, dışarıdan bakıldığında yıllardır aynı yerde duruyormuş gibi görünen eski yapılardandı. Koridorun zeminindeki eski taşlar yılların ağırlığını taşımaktan iyice aşınmış, üzerinde yüründükçe hafif sesler çıkarır hâle gelmişti. Kapılardan biri açıldığında ya da koridorda biri hızlı yürüdüğünde ayak sesleri bütün binaya yayılıyordu.

Daha ikinci günüm olmasına rağmen bu sesleri tanımaya başlamıştım. Girişin yanındaki ilk odada alt komşum olan, orta yaşlı Ahmet abi çalışıyordu. Karşılıklı duran iki masanın birinde o oturuyor, diğer masa ise boş duruyordu.

"Ahmet abi?"

Masanın arkasında oturan Ahmet abi başını kaldırdı ve beni görür görmez yüzünde tanıdık bir gülümseme oluştu.

"Hoş geldin Sinem, günaydın."

"Hoş buldum abi, günaydın."

Elimi havaya kaldırıp küçük bir selam verdim.

"Hayırdır, erkencisin."

Eliyle hemen masasının yanında duran sandalyeyi gösterdiğinde kafamı hayır anlamında salladım.

"Erkenciyim çünkü bugün kimseyi bekletmek istemiyorum. Daha pek yerleşemedim, odamı düzenlerim diye düşündüm."

Masaya yaklaşıp çantamı sandalyenin üzerine bıraktım. "Ben seninle iş hakkında konuşmaya geldim zaten."

Ahmet abi gülerek sandalyesinde biraz geriye yaslandı.

"Daha ikinci günden işin peşine düşmüşsün."

"İlk gün yeterince baktım etrafa."

"Beğendin mi?"

"Fena değil."

"Fena değil mi?"

"Bina biraz yaşını belli ediyor."

Ahmet Abi etrafına baktı. "Bina sağlamdır taş bina." dedikten sonra elini duvara doğru uzattı yumruk yaptığı eliyle birkaç kez vurdu.

"Alışırsın."

"İnşallah."

Masadaki dosyalara baktım. "Personel görüşmelerini alacağım ama vakti gelmemiş olup da görüşmek isteyen olursa odama gönderir misin?" gülümsedikten sonra "Tanışmak istiyorum." diye ekledim ardından.

"Bugün başlayacaksın yani?"

"Başlayalım istiyorum."

"İlk kim?"

"Onu da bana sen söyleyeceksin."

Ahmet abi önündeki listeyi aldı.

"Devriyeden dönenlerden uygun olanları ayarlarız. Ama önce şu işi netleştirelim."

"Dinliyorum."

"Görüşmelerin tek tek olacak, değil mi? Toplu bir tanışma istemiyorsun."

"Evet. Bireysel görüşmeler."

"Tamam."

Listeyi önümdeki masaya bıraktı.

"Şunlar bugün burada."

"Son devriye birazdan döner."

Eğilip isimlere baktım. "Tamam sen odamda olduğumu söylersin."

Ahmet abi isimleri anlatırken ben de arada sorular sordum. Kim hangi vardiyada çalışıyordu, kim bugün izinliydi, hangi personelin görüşme talebi vardı... Bunların hepsini ikinci günümde öğrenmeye çalışıyordum. İşin kendisi bana yabancı değildi; yabancı olan yerdi, insanlardı. Bütün bunların arasında Ahmet abi, tanıdığım ilk yüz olduğu için işimi biraz daha kolaylaştırıyordu.

"Ahmet abi?"

Karakolun girişindeki masada oturan Ahmet abi başını kaldırdı.

"Efendim kızım?"

Elimdeki dosyayı hafifçe kaldırdım. "Teşekkür ederim."

"Rica ederim hayırlı işler."

İsimlerin yazılı olduğu listeyi elime aldığımda kapıdan çıkmak için hareket ettim. Tam koridora çıkacakken aklıma gelen bir soruyu daha hatırlayıp arkama döndüm.

"Abi, peki hafta içi gelen kargom olursa buranın adresini verebilir miyim?"

Ahmet abi sandalyesinde biraz geriye yaslandı.

"Ver kızım, ver. Odanda yoksan bile kargo gelirse ben alırım."

"Gerçekten sorun olmaz mı?" diye sorgulamaya devam ettim.

"Ne sorunu olacak?"

"Teşekkür ederim abi."

"Rica ederim. Hayırlı işler."

"Sana da."

Kapıya doğru birkaç adım attım. Tam koridora çıkacağım sırada dışarıdan bir araç sesi duyuldu ve ses, eski binanın açık pencerelerinden içeriye kadar yayıldı.

Ahmet abi başını kaldırıp dışarı baktı.

"Bunlar geldi galiba."

Ben de istemsizce durdum. "Kim abi?"

"Gece devriyesi." dediğinde kafamı salladım. "Tamamdır gelen olursa yollarsın."

Yeniden kapıya yöneldim. Koridora çıktığımda birkaç kişinin konuşma sesi duyuluyordu. Merdivene doğru ilerlerken elim tırabzana değmek üzereydi ki dış kapının açılma sesiyle birlikte dışarıdan gelen ayak seslerini duydum.

Ardından bir erkek sesi yükseldi.

"Ahmet abi, simit aldık. Çay var mı çay?"

Ayağım üçüncü basamakta durdu. Bir anda ilerleyemedim. Ne olduğunu anlamaya çalışırken o sesin nereden geldiğini düşünmeme bile gerek kalmadı. İnsan hafızasında bazı şeyler diğerlerinden farklı bir yerde kalıyordu. Bir kokuyu duyduğunda yıllar öncesine dönebiliyor, bazı sesleri aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ilk duyduğun anda tanıyabiliyordun.

Sağ elim tırabzanda, sol elimde kâğıtlarla arkamı dönmüş bir şekilde kaldım. O sesi tanımam birkaç saniyeden fazla sürmedi. Gördüğümde ise istemsizce gözlerimi kıstım. Zihnim, duyduğum ve gördüğüm şeyi kabul etmek istemiyormuş gibi bir an daha bekledi.

Kapının önünde duran adamın elinde küçük bir poşet vardı. Üzerinde polis üniforması vardı. Yüzü beş yıl önce hatırladığım hâlinden daha oturmuş, daha belirgin görünüyordu. Ama yine de onu tanımamam mümkün değildi.

Egemen'di.

Başını kaldırıp gözleri benimkilerle buluştuğu anda yüzündeki ifade değişti. Az önceki rahatlığı bir anda kayboldu. Elindeki poşeti tutan eli gevşedi, söyleyeceği şey yarım kaldı. Yanındaki memurun ona bir şey söylediğini bile fark etmedi. Sadece bana bakıyordu.

Ben de ona.

Gözlerimiz birbirimizden ayrılmadı. Beş sene dedim içimden, beş yıl boyunca sesini duymamıştım. Beş koca sene içerisinde kendisinden haber almamıştım.

Şimdi ise ilk duyduğum cümle, eskisi gibi saçma sapan bir şekilde çay istemesiydi.

Ahmet abi ise aramızdaki sessizliği fark etmeden masanın arkasından çıkıp kapısının önünde durdu. "Simit varsa çayları hemen hazır ederiz Ege!"

Egemen'in bakışları üzerimden ayrılmadı. Ahmet abinin söylediklerini duyduğundan emin değildim. Elindeki poşeti biraz daha sıkı tuttuğunu gördüm. Ardından sanki bulunduğu yere birkaç saniye önce geldiğini yeni fark etmiş gibi gözlerini benden çekip Ahmet abiye baktı.

"Hazırlarız abi."

Sesi sakindi. En azından dışarıdan öyle duyuluyordu.

Ahmet abi gülümseyerek elini uzattı.

"Ver bakayım şunları."

Egemen elindeki poşeti ona uzattı. Ahmet abi poşeti alıp masanın üzerine bırakırken diğer memurlar da içeri girdi. Onlar kendi aralarında konuşmaya devam ederken Egemen birkaç saniye kapının önünde kaldı. Sonra yeniden bana baktı.

Ben hâlâ merdivenin üzerindeydim.

İlk karşılaşmamızın böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Hatta karşılaşacağımızı bile düşünmemiştim. Beş yıl boyunca bir daha aynı yerde bulunma ihtimalimizi hayatımın herhangi bir köşesinde tutmamıştım. Şimdi ise aramızda yalnızca birkaç metre vardı.

Ahmet abi hiçbir şey fark etmeden masanın arkasındaki sandalyelerden birini çekti. "Ege, otursanıza oğlum. Geceden geldiniz, bir çay içmeden nereye?"

"Abi ben birazdan gelirim."

"Ne birazdanı? Simit almışsın zaten."

Egemen cevap vermedi.

Ahmet abinin sesiyle kendime geldim.

"Sen de otur Sinem."

"Yok abi, benim yukarı çıkmam lazım."

"Daha kimse gelmedi dedim ya."

Karşılaşmanın verdiği tuhaflıkla "Ben listeyi bırakıp-" diye bir şeyler söylemeye başladım.

"İki dakika otur. Çay iç."

Gülümseyerek başımı iki yana salladım "Ben gerçekten almayayım." dediğimde

Ahmet abi direkt "Niye?" diye sordu.

"Sabah çay içtim."

"Bir tane daha iç. Hadi hadi." son harfi uzatarak daha fazla ısrarcı olurken ortamın tuhaflığını sezmediğine içimden sevindim. Birkaç dakika önce elimdeki listeyi alıp odama çıkmayı düşünürken şimdi burada kalmak için bir sebep bulmaya çalışıyordum. Oysa bulduğum hiçbir sebep yeterince inandırıcı değildi.

"Ben gerçekten yukarı çıkayım abi, görüşmeler için hazırlanmam gerekiyor."

"Hazırlarsın kızım, daha vakit var."

Ahmet abi bu kez ikimizin arasında duran sandalyelere baktı. Sonra masanın kenarında boş duran sandalyelerden birini çekip benim yanıma koydu.

"Sen buraya geç Sinem."

Ne diyeceğimi bilemeden sandalyeye baktım. "Burada iyiyim abi."

Ahmet abi artık derdimi anlamayan ve hafiften gergin bir sesle "Hadi kızım hadi. Oturun bir bardak çay içip iki lokma bir şey yiyin gidin ondan sonra zorla mı tutuyoruz sizi burada iş yeriniz." söylenmeye devam ederken boş masanın yanına bir sandalye daha koydu.

Başımı kaldırıp Ahmet abiye baktım ve bir an ne diyeceğimi bilemedim. Egemen de aynı anda bana baktı. Ahmet abi ise hiçbir şey anlamadan sandalyeyi biraz daha bana doğru çekti.

"Gel kızım."

İçimden derin bir nefes aldım.

"Peki."

Çantamı elimden bırakıp sandalyeye oturdum. Ahmet abi bu kez Egemen'e baktı.

"Sen de yanındaki sandalyeye otur oğlum."

Egemen'in yüzünde çok kısa süren bir ifade belirdi. Sanki itiraz etmek istiyor ama bunun için hiçbir sebep bulamıyordu.

"Tamam abi."

Sandalyeyi çekip yanıma oturdu aramızda yalnızca birkaç santim vardı ellerini dizlerinin üzerine koymuş, karşıya bakıyordu ben de önümdeki masaya baktım.

Ahmet abi üçümüzün önüne çay bardaklarını bırakırken yüzünde memnun bir ifade vardı.

"İşte böyle."

Sanki önemli bir işi halletmiş gibi ellerini birbirine vurdu.

"Ne güzel oturdunuz."

Gülümsemek zorunda kaldım. "Hıhı."

Egemen hiçbir şey söylemediğinde Ahmet abi simit poşetini açıp masanın ortasına bıraktı.

"Alın."

Elimi uzatmadım. Egemen de uzanmadığında Ahmet abi ikimize birden baktı.

"İkiniz de mi tok geldiniz?"

"Ben tokum," dedim anında

Egemen birkaç saniye sustu ve ardından "Ben de aç değilim." demeyi tercih etti.

Ahmet abi kaşlarını kaldırdı.

"E o zaman niye elinde simitle geliyorsun çay soruyorsun?"

Egemen hiç duraksamadan "Sen yersin diye abi." dedi Ahmet abi birkaç saniye yüzüne baktıktan sonra güldü. "Hee, ben yiyeceğim diye simit almışsın."

"Aynen."

"İyi bari."

Ahmet abi simitlerden birini alıp eline tutuşturdu.

"O zaman sen de benim hatırım için ye."

Egemen simide baktı.

"Abi sen yiyecektin."

"Ben zaten yiyeceğim. Sen de yiyeceksin."

"Ben aç değilim."

"Az önce çay sormadın mı, şimdi de aç değilim diyorsun. Ne biçim adamsın sen?"

Egemen ilk kez hafifçe güldü.

"Gece vardiyasından çıktım abi, ne dediğimi bilmiyorum. Kafam yerinde değil."

Ahmet abi kahkaha attı.

"Belli."

İstemeden ben de gülümsedim ve bunu fark ettiğimde hemen çayıma bakıp ifademi düzeltmeye çalıştım.

Ahmet abi ise simidi bu kez bana uzattı.

"Sen de al."

Elimi kaldırıp salladım. "Abi gerçekten tokum."

"Simit yiyecek kadar tok değilsin demek ki. Çay içiyorsun ama simit yemiyorsun. Bu nasıl tok olmak?"

"Canım istemiyor."

"Bir lokma al."

"Ahmet abi..."

"Sinem."

Sesindeki ısrarla birlikte istemeden güldüm.

"Tamam."

Simitten küçük bir parça kopardım. Ahmet abi memnuniyetle başını salladı.

"Bak, ölmedin."

"Daha değil." diye mırıldandım.

Bize doğru işaret parmağını kaldırıp salladı. "Gece vardiyasından çıkıp bir de naz yapıyorsunuz." Egemen hafifçe güldü. "Ben naz yapmıyorum abi." dediğinde aralarında bunun inatlaşması başladı.

"Yapıyorsun."

"Tamam abi yapıyorum."

Ahmet abi bu kez bana döndü.

"Sen de çok farklı değilsin."

Sanki ikimizi de doyurmak onun sabahki en önemli işiymiş gibi rahatlamıştı. Ardından çayından bir yudum aldı ve gözleri önce bana, sonra yanımdaki Egemen'e kaydı. "Bu arada siz tanışmadınız galiba." Elimdeki simit parçası havada kaldı. Egemen de aynı anda başını kaldırdı. Ahmet abi hiçbir şey fark etmeden devam etti.

"Ben tanıştırayım. Sinem Hanım kızım, üst komşum aynı zamanda Psikolojik Danışma Bürosu'na yeni atandı. Daha ikinci günü."

Ahmet abi, kafasını benden Ege'ye çevirdiğinde babacan bir tavırla elini omzuna attı.

"Bu da bizim Ege."

Egemen'in yüzüne baktım o da bana bakıyordu. Ahmet abi elini ikimizin arasında bir kez salladı.

"Artık tanıştınız." der demez Egemen'in dudaklarını birbirine bastırdı kafasını bana doğru çevirip tekrar bakıştığımızda onay istediğini anladım. Ben de Ahmet abiye yalan söylemek istememiştim o yüzden hafifçe boğazımı temizleyip "Tanışıyoruz." demeyi ben tercih ettim.

"Evet."

Ahmet abi ikimize baktı.

"Evet abi, tanışıyoruz." diyerek tekrar ettiğinde aynı şeyi yine başımla onayladım.

Cümle o kadar hızlı çıktı ki Ahmet abi daha konuşamadan sustu.

Sanki o iki kelimenin ardından söyleyebileceği başka hiçbir şey yokmuş gibi bize bakıp "Nereden tanışıyorsunuz, lojmandan mı?" dediğinde Egemen bana baktı ve "Eskiden." diyebildi.

Eskiden.

"Eski bir tanışıklık abi."

"Baya eski." diye onay verdim.

Ahmet abi simitten bir parça koparıp ağzına atarken konuştu. "Hee, tamam." derken yüzünde anladığına dair bir ifade oluştu ama muzipçe gülmesi de benim gözümden kaçmadı.

Yanımda Egemen oturuyordu. Beş yıl sonra. Hem de hiçbir hazırlığım olmadan. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Nasıl davranacağımı hiç bilmiyordum. Hiç tanışmamış gibi yapsak daha mı iyi olurdu, onu bile bilmiyordum. Ama benim için en kötüsü, onun da ne yapacağını bilmediğini yüzünden anlayabiliyor olmamdı.

Bir ara gözlerimiz yeniden kesişti.

Bu kez ikimiz de hemen kaçırmadık.

5. BÖLÜM

Zihnimde dönüp duran milyonlarca anının bende şu anki karşılığı şuydu; Düşüncesizliğim, kararlarımın saçmalıkları özetle küçüklüğüm yani toyluğum yüzüme bin kere çarpıldı ve aklımdan geçen ilk şey başka bir zamanda tanışsaydık nasıl olurdu, sorusu oldu.

Ellerim titrerken bilgisayarın açma tuşuna bastım. Ellerimi yüzümle aynı hizaya kaldırıp birkaç saniye öylece baktım. Titremelerini durdurmak için iki elimi bacaklarıma bastırdım.

Seslice ofladım.

Ellerimi yeniden birbirine sürttüm. Midemde dolaşan o tuhaf hareketlilik bir türlü geçmiyordu. Bu kez avucumu karnıma bastırdım.

"Bu ne ya?"

Bilgisayarın açılmasını beklerken gözlerimi ekrandan ayırmadan kendi kendime konuşmaya devam ettim. "Bu nedir? Bu ne demek?" Bir an durdum. Sonra aynı cümleyi daha yavaş söyledim. "Ne demek aynı yer?"

Başımı iki yana salladım. "Yok artık."

"Aynı yer ne demek Sinem? Beş yıl."

Boğazımı temizledim.

"Beş yıl geçmiş."

Ekrana baktım, ekranda yazan tarihe baktım.

Sanki aşağıda duran karakol bir anda küçülmüş, içindeki bütün insanlar kaybolmuştu da yalnızca tek bir kişi kalmıştı.

Ege.

Yutkundum. Ağlamadım ama içimden ağlama isteğini hiç atamadım. Yıllar geçmişti belki gerçekten çocukluktu deyip geçilebilecek bir şeyken şimdi karşımda, her gün karşıma çıkacak olması bana tek bir şeyi düşündürtmüştü. Ya gerçekte bu yaşımda karşıma çıkması gerekiyorsa, sorusunu getirip cevabını zihnime anında itiyordu. Dönüp dönüp geldiğim konu buydu.

Oldurmak isteseydiniz geçmişte olurdu. Geçmiş gitmiş.

Hiç mi yalan söylemedi sana.

Hiç mi özlemedi?

Nasıl güvenebilirsin tekrar?

Senden ayrılan oydu.

Özetle bugün de geçmiş, geçmişte olduğu gibi büyük bir pişmanlığımı bana gösterdi. "Gerçekten sevseydik neden ayrılacaktık?"

Telefonumu bir kurtarıcım gibi elime alıp teyzemi aradım. Saatin sabah erken olması uyanıp uyanamamış olması umurumda değildi. Ben mahvolmuştum.

"Alo." Diyen dinç sesi duyduğumda derin bir soluk bıraktım ve telaşla "Ege burada." Diyebildim.

Teyzem anlamayarak "Ege kimdi ya?" Dediğinde ofladım.

"Kalp kırıklığım ya, boşanma günü anlatmadığım işte. O burada! Benimle aynı iş yerinde."

Teyzemin çoktan ayılmış sesi daha bir çoşkuyla geldi.

"OOO SHİT! Bebeğim evrenin sana mesajına bakar mısın? Ama unutma; exten next olmaz."

Teyzemin o her durumu anında bir magazin programına ya da dizi repliğine çeviren cırtlak sesi, bomba gibi düştü. Telefonu elimde sıkarken, gözlerimi devirmeden edemedim.

"Teyze, burası nevada mı? Değil, eski sevgilimi aramaya mı geldim ben buraya? Hayır; rüzgardan tabelası sallanan, dağ başındaki bir ilçenin emniyet müdürlüğü! Evrenin mesajı falan değil bu, saf kabus. Bayılacağım!"

Teyzem telefonda derin bir "hımm" sesi çıkardı, ardından arka planda kahve fincanının tıkırtısı duyuldu. Çoktan uyanmış kahvesini yudumlamaya başlamıştı bile.

"Saçmalama hemen Sinem," dedi, sesi bir anda o deneyimli aşk insanı havalarına bürünerek. "Ayrıca fena mı? Hayatına biraz hareket geldi işte. O anne ve babanın çürümüş evlilik tiyatrosundan sonra, yıllar sonra karşına çıkan eski bir 'kalp kırıklığı' bayılırım böyle twistlere!"

"Twist falan istemiyorum, teyze," diye sızlandım, sandalyede öne doğru eğilip alnımı masaya yaslayarak. "Ben buraya kafamı dinlemeye, kimsenin krizini çekmemeye, kendi halimde işimi yapmaya geldim. Adam resmen yüzüme baktı ve eski bir hikaye gibi bir şeyler dedi. Resmen beş yıl öncesinde kaldığım manşet oldu."

Teyzem telefondan kahkaha attı. "Ne demişler; düşman baki, ex kafi! Sakın ha karşısında panik yapayım deme. Güzel yüzünü çizdirirsen o dağ başındaki lojmanda tek başına ağlarsın."

"Zaten panik yapmamak için kendimi zor tutuyorum. Adam simit poşetiyle karakola girdi teyze, simit poşetiyle çay sordu! Ne ben onu görmeyi bekliyordum ne de o beni!"

"Ayy, ne tatlı, köylü kahramanı gibi," dedi teyzem dalga geçerek. "Neyse, şimdi kapatmam lazım. Sen de o profesyonel maskeni tak, sakın yolunu değiştirme. Kaçan kovalanır, unutma!"

"Teyze-"

Telefonun yüzüme kapanmasıyla birlikte ekrandaki çağrı sonlandırma uyarısına bakakaldım. Kaçan kovalanırmış. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim.

Telefonu masaya fırlatıp arkama yaslandım. Derin bir nefes alarak camdan dışarıdaki dağlara baktım. Sabahın o sakin, huzurlu maviliği yerini yavaş yavaş öğle güneşine bırakıyordu. Teyzem haklı olabilirdi; belki de kaçmak yerine o maskeyi takıp bu savaşı umursamıyor gibi oynamam gerekiyordu.

Parmaklarımı masaya hafifçe vurup bilgisayarın ekranına döndüm. Dosyalar, bekleyen raporlar ve denetimli serbestlik vakaları duruyordu. Hayat devam ediyordu ve benim bu karakolda tutunmam gerekiyorsa, Ege'nin o keskin bakışlarına boyun eğmeyecektim.

Tam o sırada kapım iki kez vuruldu. Nefesimi tutarak başımı kapıya çevirdim.

"Gel."

Kapı aralandığında içeri giren kişi, beklediğim gibi Ege'ydi. Elinde tuttuğu herhangi bir kağıtla kapı eşiğinde öylece duruyordu.

Bilgisayar ekranından gözlerimi ayırıp son derece sıradan, mesai arkadaşına takınılan o standart ve umursamaz tebessümle baktım ona.

"Buyurun memur bey?" dedim, sesimdeki o kayıtsız ton oda sıcaklığını anında düşürdü. "Sizin raporunuz mu yoksa randevu mu alacaktınız?"

Ege, kapının eşiğinde birkaç saniye öylece kaldı. Benim bu kadar hızlı toparlanmış, karşısında eli ayağına dolaşan o eski kızdan eser bırakmamış olmam muhtemelen hesaplarında yoktu. Beklediği panik ya da savunma mekanizması yerine taştan bir duvarla karşılaşınca gözlerindeki o sorgulayıcı merak daha da keskinleşti.

İçeriye doğru bir adım atıp kapıyı arkasından yarı aralık bıraktı. Elindeki kağıdı masanın kenarına bırakırken gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmadı.

"Rutin bir şey," dedi, sesi az önceki rahatlığından uzakta, hafif bir şüphe barındırıyordu. "Az önce aşağıda... şey oldu biraz."

Sandalyemde arkama yaslandım, kollarımı göğsümde kavuşturup hafifçe başımı yana eğdim.

"Ben..."

"Ne oldu?" dedim, son derece sakin ve konuyu hatırlamakta zorlanıyormuş gibi bir ifadeyle. "Ahmet abinin ısrarıyla simit yediğimiz anı mı kastediyorsun? Açıkçası sabah kahvaltımı evde yapmıştım ama Ahmet abinin hatırı kalmasın diye eşlik ettim o kadar."

Ege'nin kaşları istemsizce havalandı. Beş yıl önce en küçük bir imada bile rengi atan, savunmaya geçen Sinem'in yerinde yeller esiyordu. Aman dedim içimden sadece yeller essindi; kavak yelleri başıma iyi işler açmazdı.

Şimdi karşısında, kurumsal bir mesafenin arkasına saklanmış, onu tamamen sıradan bir mesai arkadaşı statüsüne indirgeyen bir kadın vardı.

"Sadece mesela simit çay mı? Değil, Sinem," dedi, masaya biraz daha yaklaşarak, sesini alçalttı. "Beş yıl sonra aynı yerde karşılaşmamız sana gerçekten normal geliyor mu?"

Umursamazca "Tesadüfen karşılaşmak... " diyerek düzelttim.

"Buna sadece tesadüften doğan rutin bir hatır kahvaltısı diyerek geçemezsin."

Göz devirmemek için kendimi zor tutarak hafifçe tebessüm ettim.

"Hayat sürprizlerle dolu Egemen, ne diyeyim? Büyükşehirde de sürekli karşılaşmıyor muyuz insanlarla? Dünyanın merkezi burası değil sonuçta." Masanın üzerindeki kalemi elime alıp hafifçe parmaklarımın arasında döndürdüm. "Başka bir şey yoksa, birazdan görüşmelerim başlayacak da..."

Açıkça 'odadan çık' demenin en kibar yoluydu bu.

Egemen, masanın kenarında duran elini hafifçe sıktı. Gözlerindeki o yoğun merak, yerini hafif bir öfkeye ve çözemediği bir bulmacaya bakıyormuş gibi derin bir odaklanmaya bırakmıştı. Benim bu kadar umursamaz, bu kadar mesafeli duruşumun onun ezberini bozduğunu görmek içten içe müthiş bir rahatlama sağlasa da içeride fırtınalar koptuğunu belli etmemek için kendimi sıkmaktan parmaklarım uyuşmuştu.

"Peki," dedi sonunda, sesindeki o inatçı tonda. Gözlerini son bir kez yüzümde gezdirip arkasını döndü. "Görüşmelerinde başarılar o zaman, Sinem Hanım."

"Teşekkür ederim Egemen Bey."

Kapı kapanıp odada yeniden o yalnız sessizlik hakim olduğunda, elimdeki kalemi masaya bırakıp derin bir nefes verdim. Teyzem haklıydı; kaçan kovalanırdı ve ilk raundu, o profesyonellikle ben kazanmıştım.

İlçenin akşamüstü esen o sert ve serin rüzgarı yüzüme çarparken, lojmana doğru adımladım. Teyzemle vakit geçirirken bana küçük gelen o üç odalı ev, bu akşam bana gerçekten sığınılacak güvenli bir liman gibi görünüyordu. Binanın kapısından içeri girip asansöre adımladım, 7. numaraya gelip anahtarı çantamdan çıkarttım.

İçeri girip kapıyı arkamdan kilitlediğim an, bütün gün takındığım o kusursuz, mesafeli psikolog maskesi yüzümden düştü.

Teyzemin o 'evrenin mesajı' hurafesi kulaklarımda çınlasa da bu olsa olsa evrenin bana küçük bir şakası ya da geçmişle hesaplaşma faturasıydı.

Üzerimdeki o resmi kıyafetlerden kurtulmak için yatak odama geçim. Rahat bir eşofman geçirip mutfağa yöneldim. Teyzemin o gün bırakıp gittiği plastik menekşe, camın önünde bütün yapaylığıyla bana bakıyordu. Ona doğru yaklaşıp hafifçe güldüm.

"Gördün mü teyzoş? Mor berjerimiz yok ama hayatımızda tam bir pembe dizi kıvamında drama var."

Çaydanlığa su koyup ocağın üzerine koydum, içimdeki o fırtınanın yavaş yavaş yerini derin bir yorgunluğa bıraktığını hissettim. Kaçarak geldiğim bu yerde, şimdi kendi kurallarımı koyma savaşı veriyordum.

Günün tüm yorgunluğunu üzerimden atmanın en kısa yolu belliydi: Kızları aramak. Özellikle de Ege faciasından sonra o profesyonel zırhı tamamen çöpe atıp içimi dökebileceğim tek yer, üniversiteden kalma o gürültülü grubumuzdu.

Telefonu elime alıp gruptan görüntülü arama tuşuna bastım. Daha ikinci çalmada ekran bölünmüş pencerelere ayrıldı; sol üst köşede Ecrin'in saçları hala dağınık bir şekilde yatağa uzanmış hali, altta ise Ceren'in ofisteki masasının arkasından gizlice telefonu açtığı belli olan meraklı yüzü belirdi, bize bakarken kulaklığının birini takıyordu.

"Ooo, Sinem Hanım sonunda lütfedip grubunuza döndünüz!" diye söze girdi Ecrin, esneyerek. "Havalı klinikleri bırakıp dağ başındaki karakola kapak attığından beri yüzünüzü göremiyoruz."

Gözlerimi devirip telefonu mutfak tezgahına, çaydanlığın yanındaki döküm tencereye yasladım ve iki elimi belime koyarak ekrana baktım.

"Alay edin, tabii ki alay edin," dedim, sesimdeki sahte sitemle. "Ben burada psikolojik savaş veriyorum, ben burada hayatın zorluklarını yaşıyorum, siz gırgır şamata peşindesiniz."

"Ne savaşı, kızım altı üstü devlet dairesi, ne yapacaklar dosyalarla seni dövecekler mi?" dedi Ecrin gülerek.

Derin bir nefes alıp omuzlarımı düşürdüm. "Dosyalarla dövseler razıyım."

Sustuğumda İrem de halihazırdaki görüntülü konuşmamıza girdi. "İlk iş günün nasıldı? Polisleri artık pek sevmiyoruz ama ortam iyidir ya herkesin hafta sonu tatili var. Ne gibi gerginlikleri olabilir ki?"

"Kızlar... Ben kimi gördüm?" Diyerek konuya girdim.

Ekrandaki üç yüz aynı anda dondu. Ecrin dirseklerinin üzerinde doğruldu, Ceren ise ofisteki masasına daha çok yaklaştı.

"Kimi?" dedi Ecrin, sesi bir anda iki oktav yükselerek. "KİM?"

"Ege'yi."

"Hangi Ege?" Ceren kaşlarını çattı. "Senin polis Ege mi?"

"Başka hangi Ege olacak kızım?" diye sızlandım, tahta kaşığı gereksizce elime alıp kızlara göstererek. "Adam, dağın başındaki karakola, elinde simit poşetiyle sabah mesaisine geldi ya! Ömrümün en büyük tesadüfü, evrenin bana muazzam bir şakası falan olmalı."

Ecrin ekranda kahkahayı patlattı, az kalsın yataktan düşecekti. "Şaka mı?! Adamın simit poşetiyle karakola girmesine bittim yalnız, asil bir ordu komutanı gibi girseydi bu kadar komik olmazdı."

"Komik gelmiyor yalnız bana, gerçekten bayılmak üzereydim," dedim, telefonu tezgahın üzerinden alıp salonda koltuğa oturdum dizlerimi kendime çekerken. "Bugün odama kadar geldi sırf beni yoklamak için. Karşılaşmamış bana da tuhaf falan gelmemiş miymiş. Ama ben ne yaptım biliyor musunuz? O profesyonel psikolog maskesini öyle bir yapıştırdım ki suratıma... 'Sinem Hanım', 'Egemen Bey' falan olduk. Dondu kaldı çocuk." Diye bir bir söylenmeye başladım.

Ceren memnuniyetle başını salladı, yüzünde o şeytani avukat gülümsemesi belirdi. "Helal olsun lan kanka! Asla kendimizi ezdirmiyoruz, kurumsal duvarları örüyoruz."

"Ördüm örmesine de..." sesim istem dışı alçaldı. "Parmaklarım hâlâ uyuşuyor kızlar. Beş yıl geçmiş. Adam bana bakınca sanki aradan o koca zaman hiç geçmemiş gibi, içimdeki bütün o eski duvarlar çatırdadı."

Ecrin'in yüzündeki dalgacı ifade yavaş yavaş yumuşadı, sesine o şefkatli tondan bir parça eklendi. "Kanka normal değil mi? Kolay değil öyle bir anda eski bir defteri açmak. Exten next olmaz. Sen o adama pabuç bırakma yeter."

"Teyzem zaten olaya tam bir yaz dizisi senaristi gibi bakıyor, 'twist harika' diyor başka bir şey demiyor," diye söylendim.

"Nasıldı peki?"

"Değişmiş mi?"

"Ne hissettin görünce?" Diye gelen sorularla soluklandım.

"Bilmiyorum." Dedim aniden gelen durgunlukla. "İlk gördüğümde içimde net bir şaşkınlık ve..." Duraksayıp ne hissettiğimi düşündüm. "özlem galiba... öyle hissettim ama." Kendimi savunma ihtiyacıyla dolup taştığımda "ama ona özlem değil kendi gençliğime özlem saf halime çünkü daha sonra odama geldiğinde içten içe öfkeliydim."

"Hım. Kanka olabilir ama kendini tekrar kaptırma. Sonra çok üzülüyorsun."

İrem'in cümlesinden hemen sonra Ceren gözünü devirip "Nasıldı Sinem? Olgunlaşmış mı? Yüzü falan, hemen tanıdın mı?"

Ofladıktan sonra ilk gördüğüm ana tekrar gittim. "Evet ya." Diyerek cümleye başladım. "Saçı hala aynı da. Bence spora falan gidiyor yani büyümüş demek içimden gelmiyor ama nasıl desem?"

"Kas mı yapmış?"

Kısa bir an güldüm. "Gibi ama çok dikkatli bakamadım."

Tam o sırada çaydanlıktan kaynama sesleri gelmeye başladı.

"Neyse," dedim, ekrana hafifçe gülümseyerek. "Su kaynadı. Bu dağ başındaki ilk günümü ve Ege krizini kazasız belasız atlattım. Yarın ikinci raunt var." Kızlar bana bolca gülücük ve destek veren sözler gönderirken aramayı sonlandırdım.

Çay demlemekten vazgeçerek yerine kahve yaptım. Televizyonum yoktu eşyalarım tam değildi evde sıkıntıdan yapacak bir şey bulamayınca kendimi uykuya bırakmıştım.

Yarı uyur yarı uyanık geçirdiğim gece bitip sabaha gözlerimi araladığımda dün akşamkinin aksine içimde tuhaf bir huzursuzluk değil, bilincin getirdiği net bir gerginlik vardı. Yataktan kalkıp banyoya ilerledim, ardından dolabımın önünde durup toprak tonlarında, boğazlı ince bir kazak ile siyah pileli bir etek geçtim. Saçlarımı dün salık bırakmıştım; bugün ise at kuyruğu yaptım. Ama aynanın karşısına geçtiğimde işin rengi değişti.

Aynadaki yansımama bakıp sol kaşımı kaldırdım.

"Hımm, fazla mı salaş?" dedim kendi kendime.

Tamamen açıp bu kez hafifçe maşaladım, sonra "Aman altı üstü bir karakol, defileye çıkmıyorum" diyerek hafifçe birkaç kere ellerimle düzleştirdim. Göz kalemi çekip çekmeme konusunda beş dakika boyunca aynanın önünde dikildim. Çektim, sonra silip hafif bir maskaraya razı geldim. Onu bile kirpiklerime sürerken anısı olmasına biraz küfrettim.

"Sinem, kendine gel," dedim aynadaki kadına parmağımı sallayarak. "Sen ilişkilerin uzmanısın istesen aile danışmanı olabilirdin, kendine gel."

Telefonuma baktığımda normalden en az yirmi dakika daha fazla aynada oylandığımı fark ederek aceleyle çantamı alıp evden çıktım. Asansöre bindiğimde kalbim yine o tekinsiz hızıyla atmaya başlamıştı bile.

Karakolun kapısından içeri adım attığımda giriş saatim dünküne göre biraz daha gecikmişti.

Koridordan geçerken Ahmet abinin odasının önünde yavaşladım. İçeriden gelen sesler, her zamanki gibi hareketli bir sabaha başladıklarını gösteriyordu. Ahmet abi beni görür görmez gülümsedi.

"Ooo Sinem Hanım, günaydın! Bugün biraz rötarlı geldin galiba, hayırdır?"

Derin bir nefes alıp o kusursuz, sakin gülümsememi yüzüme yerleştirdim.

"Günaydın abi," dedim, sesimi olabildiğince doğal tutarak. "Sabah evde ufak bir kriz yaşadım, o yüzden geciktim."

Merakla "Halletiysen, sorun yok." Dedi.

Ahmet abiye başımla onay verip merdivenlere yöneldim ama tam o sırada diğer kapıdan içeri giren adımların sesi koridorda yankılandı. Başımı çevirmemle, Egemen'le koridorun ortasında yine baş başa kalmam bir oldu.

Gözleri doğrudan bana değdi. Aynanın karşısında geçirdiğim o yirmi dakikalık oyalanma, harcadığım o kadar çaba...

Egemen'in o yorgun ama bir o kadar da keskin bakışları üzerimde sabitlenmişken, boğazımdaki o anlık düğümü yutkunarak aşmaya çalıştım.

Gözlerimdeki o tereddüt saniyenin onda birinde silip atarak çenemi hafifçe yukarı kaldırdım.

"Günaydın, Egemen Bey," dedim, sesimdeki o sahte ve meraksız tınıyı koridora bırakarak.

Egemen, kapı eşiğinde durmaya devam etti. Birkaç saniye öylece yüzüme baktı; saçlarımdaki değişikliği, dünkü rüzgarda savrulan düz saçlarım yerine bugün dalgalara bıraktığım serbestliği ve üzerimdeki toprak tonlarındaki kazağı tarttı sanki.

Dudağının kenarında o çok iyi bildiğim, sinir bozucu derecede hafif bir kıvrılma belirdi.

"Günaydın, Sinem Hanım," dedi, sesini alçaltarak adımlarını bana doğru birkaç santim yönlendirdi. "Bugün biraz gelmeniz zor oldu galiba. Dünkü dakikliğinden eser yok."

İçimdeki o küçük sinir dalgası yine tepeme sıçradı ama dışarıdan bakıldığında rüzgarda sallanan bir yaprak kadar sakindim.

"İnsanlık hali, her gün aynı saatte uyanacağız diye bir kural yok," dedim, gözlerimi bir saniye bile kaçırmadan. "Üstelik burası büyük bir yer değil, trafik derdi yok; sanırım konforu biraz fazla abartmışım."

Egemen, kollarını göğsünde kavuşturup başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o çözmeye çalışan çocuksu merak, yerini yavaş yavaş o eski, tehlikeli tanışıklığa bırakıyordu. Yavaş adımlarla karşıma geldiğine biri görecek diye tedirginlikle etrafımıza baktım.

"Konfor mu?" diye mırıldandı, ses tonu aramızdaki mesafeyi hiçe sayacak kadar alçalmıştı. "Burası senin konfor alanına pek benzemiyor, Sinem. Bunu ikimiz de çok iyi biliyoruz."

"Beş sene çok uzun bir zaman Egemen. Konforum ve önceliklerim değişmiş. Olabilir."

Tam o sırada üst kattan gelen "Günaydın çay alıp geliyorum!" sesiyle ikimiz de aynı anda o tarafa doğru baktık. Bu ani kesinti, üzerimdeki o yoğun baskıyı hafifletmek için yeterli gelmişti.

Hızla gözlerimi yeniden ona çevirdim, yüzüme o profesyonel maskemi bir kez daha yapıştırdım.

"Mesai saatim çoktan gelmiş, Egemen Bey," dedim, yanından zarafetle süzülüp geçerken omzumu neredeyse omzuna hafifçe değdirerek. "İyi çalışmalar size."

Arkama bile bakmadan merdivenleri tırmanmaya başladım ama sırtımda hissettiği o dik bakışların, odama girip kapıyı kapatsam bile üzerimden gitmediğini çok iyi biliyordum.

Aradan geçen üç gün boyunca o koridordaki "Sinem Hanım" ve "Egemen Bey" taarruzları adeta karşılıklı birer rutin haline gelmişti. Ben profesyonel maskemi ne kadar sıkı kuşanıyorsam, o da o mesafeli polise o kadar kusursuz oynuyordu.

Ta ki o cuma sabahına kadar.

Memurun elindeki resmi görevlendirme kağıdıyla odama dalıp masanın üzerine bırakırken yüzündeki o ciddi ifade her şeyi özetliyordu.

"İlçe Emniyet Müdürlüğü bünyesinde görev yapan psikolog Sinem Kalaycı'nın, polis adaylarına yönelik psikososyal farkındalık seminerinde görevlendirilmesi..."

"Sinem Hanım, bugün mesaiyi biraz dışarıda kapatıyoruz," dediğinde kafamı yazıdan kaldırdım. "İlçeye yarım saat mesafedeki polis okulunda seminer varmış ama oradaki psikolog izinliymiş."

Kaşlarımı hafifçe çattım. "Evet, yazıyor, okudum ama tek başıma mı gideceğim?"

Polis memuru kapıdan çıkarken omzunun üzerinden omzunu silkti: "Yalnız değilsin zaten, sizi bizim ekip götürecek. Devriye ekibi bırakacak seni, beş dakikaya çıkıyoruz."

Bizim ekip.

Bu cümlenin altındaki o tehlikeli imayı idrak etmem tam iki saniyemi aldı ama ondan daha korkunç olan şey daha önce yapmadığım bir işti. Seminerde yeni mezun olacak polis adaylarına ne anlatacaktım?

On dakika sonra karakolun önüne indiğimde, bahçede duran polis arabasını ve direksiyonda oldukça rahat bir şekilde camı açmış, dışarıyı izleyen Egemen'i gördüm. Üzerinde resmi üniforması, gözünde gözlüğüyle hiç görev adamı gibi durmuyordu ama beni gördüğü an o keskin bakışlar yine doğrudan bana kilitlendi. Yanındaki diğer iki polis memuru arka kapıları kontrol ederken, Egemen arabadan inip yanıma doğru adımladı.

"Yolculuk var sanırım, Sinem Hanım," dedi, sesinde o gizli alaycı tınıyla. "Bugün seans odası biraz büyük ve kalabalık olacak ama idare edeceksin artık."

Gözlerimi devirmemek için büyük bir irade gösterip çantamı omzuma daha sıkı astım. "İş gereği buradayım Egemen Bey, yoksa polis okulu gezmek gibi bir hobi edinmedim."

"İyi bari," dedi, arabanın ön yolcu koltuğunun kapısını açarak. "Öne buyurun o zaman, uzman hanım. Yol uzun, malum yollar biraz bozuk; eminim konuşacak bir şeyler buluruz."

Egemen şoför koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı. Araç karakolun bahçesinden çıkıp o sapa, dağlara tırmanan eşsiz deniz manzarası olan yola girdiğinde ikimiz de tek kelime etmedik. Sadece arabanın radyosundan yayılan cızırtılı bir türkü ve dışarıdan vuran rüzgarın sesi vardı.

Torpido gözünün üzerindeki dosyaya iliştirilmiş resmi görev kağıdı gözüme çarpıyordu. İçişleri Bakanlığı onaylı yazı polis okuluna neden gittiğimin en net kanıtıydı. Buraya öylece devriye ekibinin keyfiyle değil, görevlendirme talebiyle, uzman bir psikolog olarak gelmiştim.

Yolun yarısına gelip etrafımız tamamen dağlarla ve kayalıklarla çevrildiğinde, Egemen direksiyonu tek eliyle tuttuğunda zaten ne yaptığına baktığım için göz göze geldik ve buna rağmen ilk sessizliği o bozdu.

"Yüzümü mü okuyorsun?"

"Hayır."

"Bence yüzümü okuyorsun."

"Okumuyorum yüzünü falan, yüz falan okumuyorum bıraktım onu insanların yüzünde bir şeyler anlamayı beklemiyorum artık."

"Beş yıl önce," dedi, gözlerini yoldan bir an bile ayırmadan, sesi bu kez o alaycı tondan sıyrılıp ciddileşmişti.

"Hiçbir şey hatırlamıyorum." Dedim sertçe.

Günlerdir o koridorlarda oynadığımız kedi-fare oyunu, o küçük laf sokmalar, profesyonel maskeler... ve içimde geçmeyen bir kırgınlık vardı.

Egemen bir an duraksadı, direksiyonu tutan eli kasıldı. Ama gözlerini yoldan ayırmadı.

"Değişmişsin Sinem. O zamanlar bir danışanın en ufak travmasında bile gözlerin dolardı; şimdi karşıma geçmiş, tek bir kaşını bile oynatmadan bana mesai arkadaşı gibi bakıyorsun. Merak ediyorum... " dönüp baktığını hissettim ama yüzümü camdan çevirmedim. "bana karşı olan duvarının arkasında hâlâ o eski kız duruyor mu, yoksa bu dağ başı o kalbi de tamamen dondurdu mu?"

Camdan dışarı vuran rüzgârın uğultusu kulaklarımı doldururken, içimdeki öfke bir an için sarsıldı.

"Bu dağ başıyla ne alakası var? İnsanlar büyür Egemen," dedim, sesimi olabildiğince pürüzsüz tutarak. "Beş yıl aynı yerde saymakla geçmiyor. Hayata tutunmak için ne gerekiyorsa o oluyorsun. Belki de senin de öğrenmen gereken budur; herkes olduğu yerde aynı insan olarak kalmıyor."

Egemen'in dudakları alayla kıvrıldı ama gözlerindeki o derin, sorgulayıcı karanlık kaybolmadı.

Düşündüm. Aynı insan olmadığımı onun da aynı kalmadığını zaten biliyordum ama bizi ayıran şey ne zamansızlık ne de başka bir şehre taşınmamızdı. Hayatlarımızın o dönemki yönleri, tercihleri, kaldığımız yerler öylesine taban tabana zıttı ki, o uçurumu kapatamayacağımızı anlayıp kopmuştuk. Ve şimdi, aradan geçen koca beş yılın ardından, dağın başındaki bu sapa yerde, aynı devlet dairesinin iki memuru olarak yan yana tıkılıp kalmıştık.

Peki şimdiki bu merakı artık ikimizi denk görmeye başladığı için miydi?

Egemen'in sesi düşüncelerimi böldü.

"Yalan söylüyorsun."

Başımı ona çevirdim. "Ne?"

"Hiçbir şey hatırlamadığını söyledin."

"Evet söyledim."

"Yalan söylüyorsun."

Kaşlarımı çattım ağzımı araladım ama herhangi bir cevap vermedim. Camı biraz daha indirip dışarıdaki havanın ciğerlerime yetmesini dilemekten başka hiçbir şey yapmadım.

"Sinem benden rahatsız mı oluyorsun?"

Sorunun netliği karşısında mideme ani bir kramp girdi. Ona dönüp 'Evet, çünkü seni her görüşümde yarım kalmış ne varsa yeniden yaralıyor' demekle, tekrar susmak arasında kalmışken gözlerindeki o keskin ve cevabı çoktan bildiği hâlde duymak isteyen meydan okumayı gördüm.

"Rahatsız olmak mı?" dedim, dudaklarımda alaycı ama sahte bir tebessümle "Egemen Bey, kendinizi biraz fazla önemsemiyorsunuz sizce de? Sadece... beş yıl önceki tanıdık bir yüzü, mesai saatleri içinde görmek biraz tuhaf hissettiriyor, hepsi bu. Yoksa kişisel olarak hayatınızda ne yaptığınız ya da nerede olduğunuz benim için tamamen nötr bir durum."

Yalan söylüyordum. Bunu o da biliyordu, ben de biliyordum. Rahatsız oluyor muydum? Evet ama bu tamamen onun yok olmasını isteyen bir rahatsızlık değildi sadece geriye dönük bir rahatsızlıktı.

Egemen direksiyonu tutan eliyle direksiyona hafifçe vurdu, dudaklarındaki o sinir bozucu tebessüm derinleşti. Arabayı polis okulunun o devasa, paslı demir kapısının önüne yanaştırıp durdurdu. Fren sesiyle birlikte ortalığa ölümcül bir sessizlik çöktü.

Emniyet kemerini çözerken bana doğru hafifçe döndü, aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi adeta yok eden o tehlikeli yakınlıkla yüzüme baktı.

"Nötr demek..." diye mırıldandı, sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar netti. "Peki o zaman neden kalbin buradayken gözlerin hâlâ benden kaçıyor, Sinem?"

Cevap vermeme izin vermeden kapıyı açıp dışarı çıktı. Arkadaki polislerin sesleri arabanın etrafını sararken, içeride kalıp o sorunun altında ezilmemek için hızla ben de kapıyı açıp o soğuk, rüzgârlı dağ havasına adım attım.

Torpidoya uzanıp ekibe verilen görevlendirme kağıdını da kendimde bulunan mavi dosyanın içine koyup Egemen'e döndüm.

"Belki de beni heyecanlandıran artık sen değilsindir."

Ben dosyayı açıp sayfalara göz gezdirirken Egemen'in bakışını üzerimde hissettim. Başımı kaldırmadan konuştum.

"Bir sorun mu var?"

"Yok."

"Öyle bakınca insan merak ediyor."

"Mesleğinizi inceliyorum."

Bu kez başımı kaldırıp ona baktım.

"Mesleğimi mi?"

"Beş yıl önceki Sinem'in böyle bir yere geleceğini düşünmezdim."

Kaşımı hafifçe kaldırdım.

"Beş yıl önceki Sinem'i fazla hatırlıyorsunuz."

"Ah." Dedi nefesini bırakıp "Bazı şeyler unutulmuyor."

Cevap vermedim ama içimden "Başlıyoruz." Diye geçirdim.

Görevimiz düşündüğümden biraz daha uzun sürmüştü.

Dışarıdaki hava hâlâ soğuktu ama ciğerlerime dolan temiz hava, içeride geçirdiğim saatlerden sonra neredeyse ferahlatıcı gelmişti. Egemen aracın yanına çoktan geçmişti. Arka kapıyı açıp çantamı ve dosyaları yerleştirirken bana baktı.

"Bitti mi?"

"Bitti."

Başını salladı. "Tamam. O zaman dönüyoruz."

Bu kadar. Ne önceki araba konuşmasına dair bir ima vardı ne de cezaevindeki o kısa bakışmaların devamı.

Sanki birkaç saat önce bana "Kalbin buradayken gözlerin hâlâ benden kaçıyor," diyen adam o değilmiş gibi.

Ben de ses çıkarmadım.

Dağ yolunun virajları geride kalırken ben çantamdan telefonumu çıkardım. Ekranda teyzemden gelen mesajları görünce istemsizce gülümsedim.

"Ne yaptın balım"

"Nasıl gidiyo simitciyle"

"Arabadayız." Yazıp gönderdim.

Bir mesaj daha geldi.

"One night stand mod?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım ama kendimi tutamayıp seslice güldüm. Son mesajdan ve teyzemin bu denli açık sözlü oluşundan utanarak telefonu biraz aşağı indirdim.

Egemen direksiyondan gözünü ayırmadan konuştu.

"Komik bir şey mi var?"

"Bana kadar..."

"Bana kadar gelmedi daha."

"Size anlatacak kadar komik değil." Demeyi tercih ettim. Ne diyecektim zaten teyzem bir geceyi birbirimize ayırmamızı istiyor mu?

Kafasını ağırca sallayıp "Siz. Özel hayat?" Diye sorgularken "Aynen." Diye mırıldandım.

Baskın yediğimiz gün onu hiç tanımadan kızlarla olan mesajımı söylemiştim ama şimdi tanımadığım birinden ziyade benden ayrılan eski sevgilimdi. Yerini bilmeli ona göre davranmalıydı. Her şeye burnunu sokmamalıydı.

Egemen birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe sallayıp yeniden yola odaklandı. Ben tekrar telefonuma döndüm teyzemin son mesajına cevap yazarken dudaklarım yeniden kıvrıldığında bunun gülmekten ziyade inat olduğunun bilincindeydim.

Tam o sırada radyodan yükselen müzik sesi, arabanın içindeki sessizliği böldü.

İlk birkaç notayı duyduğumda parmaklarım telefon ekranında öylece kaldı.

Başımı yavaşça kaldırdım. Egemen de radyoya doğru kısa bir bakış atıp yola tekrar döndüğünde Bengü'nün sesi fazla manidar gelmeye başladı.

İçimden yalnızca tek bir cümle geçti.

Şaka gibi.

"Klişe." Diye mırıldanır mırıldanmaz "Efendim?" Diye bir ses geldi.

"Şarkıya eşlik ediyorum. Unut beniii,"

Usulca güldükten sonra "Numaran aynı mı?" Diye ansızın bir soru yönelttiğinde cevabım benden bağımsız çıktı.

"Ara da gör."

Unut beniymiş.

Beş yıl önce birbirimizi unutacağımıza inanmıştık.

Şimdi aynı devlet arabasında, dağın ortasında, radyonun bize yaptığı şu şakayı dinliyorduk.

Hayat gerçekten bazen insanın karşısına çıkıp dalga geçiyordu.

Cuma gününü ancak olabildiğince en olaylı şekilde bitirip iş yerindeki ilk haftamı böylelikle doldurmuştum.

Hafta sonuna geçişim gece boyu ayakta kalıp herhangi bir mesaj beklememden ötürü ölü gibi yatıp öğleni bulmamla başladı şarjdaki telefonuma merakla uzandım. Gerçekten cevapsız bir arama görmemle içimi basan heyecan ve korku karışımı yazan ismi algılar algılamaz kaybolarak yerini çaresizliğe bırakmıştı.

Sevim Hanım, yazısının üstüne tıklayıp kulağıma götürdüm.

"Sinem." Diyerek açılan telefona çok değil bir iki saniye cevap veremedim. "Sevim Hanım, yeni gördüm aramışsınız."

"Sevim abla, de." Diyerek bilmem kaçıncı uyarıyı aldım. Aynı yerde bile çalışmıyorduk eşini ondan daha çok görüyordum ve net bir samimiyet oluşmamasını çok normal buluyordum.

"Tamam Sevim abla." Dedim daha fazla uzatmamak adına.

"Hah tamamdır canım benim. Şimdi akşama hiçbir şey hazırlamıyorsun saat beş, beş buçuk gibi doğrudan bize geliyorsun birlikte yemek yiyoruz. Anlaştık mı?"

Telefonu kulağımdan çekerek saatte baktım 13.26 olarak görünce kendime şok oldum.

"Sinem?"

"Ee, olur tabii. Bir şeyler hazırlayayım ben ne hazırlayayım?"

"Bilmiyorum ki canım, tatlı alırız ben uğraşmam ama kek falan?"

Kek çok güzeldi. Puf puf kabarık sünger kek. Severdim.

"Kek yapabilirsin değil mi?"

"Ehehe."

Güldükten sonra "Tabii ki Sevim abla, ayıpsın kek yani. Neyli olsun?" Dedim çok önemli bir şey yapacakmışım gibi yükselerek.

"Canın neyli istiyorsa canım, tercih senin ama kakaolu falan olabilir." Dediğinde kuruyan dudaklarımı yaladım. "Olur." Diye mırıldandım.

"Tamam. Beş buçuğa doğru gelirsin."

Telefonu kapatmak üzereydik ama aklıma gelen şeyle "Aa! Sevim abla tek biz mi olacağız?" Dedim ama telefon kapandığında ofladım. "Hani ona göre miktarda yapardım..."

Önümde bir belirsizlik ve kabarması gereken kocaman bir kek sorunu vardı.

Mutfakta un ve kakao bulutları arasında boğuşurken, borcamı tezgaha vurup fırının kapağını kapattığım an telefonumun o sinir bozucu melodisi evde yankılandı.

Ellerimi kurulayıp ekrana uzandığımda, arayanı gördüğüm an nefesim kesildi. Ara da gör diyeli henüz yirmi dört saat bile olmamıştı ama karşımda duran o isim, arabanın içindeki o anı yeniden zihnime yerleştirmişti.

Telefonu açıp kulaklığıma götürdüm.

"Efendim?" dedim, sesimi olabildiğince heyecanından sıyırmaya çalışırken daha da batırdığımı biliyordum.

Karşı taraftan gelen o derin nefes sesini duymamla, Egemen'in alaycı ama bir o kadar da tok sesini işitmem bir oldu.

"Ara da gör demiştin," dedi, sanki günün en sıradan şeyini söylüyormuş gibi. "Numaranın hâlâ aynı olup olmadığını test ediyordum."

Gözlerimi devirdim ama dudaklarımdaki o istemsiz gülmeme engel olamadım. "Test başarılıysa kapatabiliriz Egemen; şu an biraz meşgulüm de."

"Ne yapıyorsun?"

"Seni ilgilendirmez."

"Ne işle meşgulsün Sinem?"

Önümdeki; beyazı ve sarısı farklı farklı iki ayrı tabaklardaki yumurtalara, kakaosu ve unu tezgaha dökülen toz ürünlere ve gereksizce elimde çırpmak için üç ayrı kap değiştirdiğim, tabiri caizse bok götüren mutfağa baktım.

"Hiçbir şey."

"Sesinden hiç öyle gelmiyor."

"Sesimden ne anlıyorsun Allah aşkına?"

"Panik."

Ofladım ve "Sen ne anlarsın?" Diye sesimi yükselttim.

Karşı taraftan kısa bir kahkaha geldi.

"Ne yapıyorsun Sinem?"

Kaçıncı kez aynı soruyu sorduğunda bu kez kaçacak yerim kalmamıştı gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

"Kek."

"Kek mi?"

"Evet anası ağlayan kek yapıyorum Egemen."

Bir süre kahkahasının kesilmesini bekledim. "Sen?" dedi gülmelerinin arasından. "Kekin anası neden ağlıyor?"

"Anası benim." Dedim durumu anlatabilmek adına.

"Ağlıyor musun?" Diye eğlenen sesini duyduğumda "Hayır tabii ki. Keki ağlatıyorum." Diye cevap verdim.

Kıvranarak merak ettiğim farklı bir şey vardı. "Sevim abla istedi." diye ekledim o yüzden. O da geliyor muydu?

"Anladım canım." dediğinde duraksayıp telefonu diğer elime aldım. Ne canımı ya diye söylenecektim ki "Ben de akşama oradayım." Dedi.

"Niye?"

"Ahmet abim çağırdı."

Bir an sustum ve Ahmet abinin arada bize hınzır hınzır gülmesi gözümün önünde canlandı. Tabii. Ahmet abi bu kadar basitti.

"Harika," diye mırıldandım.

"Ne oldu?"

"Hiç. Kek senin için zehirli olabilir."

Tekrar gülüşünü duyduğumda bir yere oturma ihtiyacıyla fırının önüne çöktüm.

"Beni öldürecek misin? Hem de zehirleyerek, elinden zehir olsa yerim dedikleri şey bu herhalde."

"Sus." Dedim telaş içinde.

Sayesinde ve saniyesinde içim alt üst bir hale gelmişti.

"Yardım lazım mı?"

"Hayır." diyerek netçe reddettim.

"Emin misin?"

"Evet." dedim ama içten içe neden istemediğimi ben de biliyordum. Beş yıl önce kapattığımı sandığım bir kapıyı yeniden aralamak istemiyordum.

"Tamam." dedi.

"Tamam mı?" dedim bu kez kendime engel olamayarak.

"Tamam."

"İyi."

Telefonu kapatacakken:

"Ben yine de geleyim."

"Ne?"

"Akşama işte."

"Gelecekmişsin zaten bana ne ya."

"Keke yardım edebilirim."

Gözlerimi kapattım ve kekimin güzel kabarmayışına Egemen'in bu haline aynı oranda sinirlenerek "Sen kek mi yapabiliyorsun?" diye sordum.

"Hayır."

"O zaman?"

"İnternetten bakarız."

"Ben hallettim."

"Kek nasıl?"

Fırına eğilip iyi karışmadığı için dibe çöken keke bakakaldım. "İyi, yayılıyor."

Kahkahasını bu kez açıkça duydum.

"Beş dakika sonra oradayım."

En son bunu kabullenerek "Çırpıcı getir. Çırpmak için bir şey getir." Dedim.

"Tamamdır."

Telefon kapandığında kulağımdan çekip ekrana bakakaldım. Egemen yazısıyla bir süre bakıştım. En son numarasını annem ve babam boşandığı gün kaydetmiştim o yüzden aradığında ismiyle çıkmıştı ama profilinin gelip gelmediğine bakmak için mesaj uygulamasına girdim.

Gelmişti; dağın yemyeşil manzarasında kamp sandalyesinde sırtı dönük bir şekilde oturmuş sağına dönerek fotoğraf çektirmişti.

"Allah'ım..."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Ben niye ara da gör dedim? Sadece yeller essin aramızda asla kavak yelleri esmesin."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

47okunma 8beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.