4. bölüm / 6
Kırık HafızaBizden Olmaz; Beyler ve Hanımlar
Bölümler 6Şu an: Bizden Olmaz; Beyler ve Hanımlar
- 1 Yeni Kitap Duyurusu45 kelime
- 2 Prolog1.766 kelime
- 3 Göz Altı Maskarası ve Devlet Ciddiyeti6.106 kelime
- 4 Bizden Olmaz; Beyler ve Hanımlar4.940 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 Bizden Gerçekten Olmuyormuş7.388 kelime
- 6 Unutulanın; tozu kalmaz zerresi kalmaz7.216 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Büt, Bizden Olmaz, İrem numarayı buldu
જ⁀➴ ♡
Kızlarla görüşmeden geçirdiğim iki koca günden sonra finallerim teker teker açıklanmış ve en korktuğum dersten kalmıştım: Araştırma Yöntemleri ve İstatistik II.
Üzerimden ilk şoku atlattıktan sonra mecburen ders notumu kaldırdığım yerden geri çıkartıp çalışmaya başladım. Yemek masasının üzerine yaydığım önceden kalan müsveddelerim, üzerinde kırmızı kalemle çarpı atılmış formüller ve yan duran artık bardağın dışı buharlanmış buzları eriyen soğuk kahve bardağı masamın dağınıklığına eşlik ediyordu.
Telefonum masanın üzerinde titrediğinde elimdeki kalemi bıraktım. Ekranda bir mesajla İrem'in adı parlıyordu.
İ: Kurtarıcı melek aranıyor.
S: Ne yaptın yine?
İ: Mert aradı. Tekrar görüşmek istiyor.
Gözlerimi devirerek hemen mesaj yazmaya başladım.
S: Hayırlı olsun, ikinci buluşmada garsonun kahve tercihini de öğrenirsiniz.
İ: Çok komik. Bu kez sen de geliyorsun. Çiftler halinde buluşacağız galiba.
S: Çiftler mi? Kiminle?
İ: Arkadaşı varmış
İ: Sen gelir misin?
Gözlerimi devirip arkama yaslandım. İki gün önce bir barda polisle nezarethanede sabahladıktan sonra sosyal hayatıma kaldığım yerden devam etmem muazzam bir başarıydı doğrusu.
S: Gelemem, istatistik bütüne çalışıyorum.
S: Biriyle tanışacak vaktim yok.
Telefonu ters çevirip masaya bıraktım. Formüllere geri döndüm ama aklım iki gün önceki o ses, o araba yolculuğu ve o eski sokakta kalmıştı. Başımı iki yana sallayıp notlara odaklanmaya çalıştım. Tabii ki kafam basmadı, o ayrı.
Akşamüstü, masabaşında uyuyakalmak üzereyken kapım çaldı. Kapıyı açtığımda elimde market poşetleriyle Ceren ve Ecrin dikiliyordu.
"Yeter artık," dedi Ecrin içeri girerken.
"Kızım iki gündür mahzende yaşayan papazlar gibisin. Bütler bitene kadar evden çıkmayacak mısın?"
Omuzlarımı indirdiğimde ifadem ağlamaklı oldu. "İstatistik beni öldürecek Ecrin. Anlamıyorum, adamlar buldukları her deneyi formüle dökmüşler. Kalmak istemiyorum o yüzden en azından elimden geleni yapıyorum."
Mutfağa geçtiğimizde ne almışlar diye poşetlere göz attım. Evime hiçbir zaman eli boş gelmiyorlardı paket içerisinde genellikle kuruyemiş ve taze meyveleri görüyordum.
"Hadi toparlan, aşağıda kahve içeceğiz."
"Kahveye hayır demezdim ama dışarı çıkamam. Benim bu halde dışarı çıkmam sosyal cinayet olur," diyerek tezgâhın üzerine yaslandım. "Görmüyor musunuz?" Elimle duştan sonra öylesine topuz yaptığım saçlarımı gösterdim.
Ceren poşetlerden çıkardığı meyveleri buzdolabına dizerken omuz silkti. "Altı üstü aşağıdaki kafeye ineceğiz Sinem, Nobel ödülü almaya gitmiyoruz. Hem temiz hava hücrelerine iyi gelir."
"Hücrelerimin şu an tek istediği oksijen değil, sabaha kadar uykusuzluktan bayılmamak. İki günüm kaldı."
Ecrin dolaptan soğuk su çıkartıp bardağa doldurdu. "Hadi bir kahve..." usulca gülümsedi. "Bir saatte eve gelirsin."
"Beş dakika verin, üzerime insan evladı kıyafeti giyip geliyorum."
Odaya geçip üzerime daha düzgün bir pantolon ve bol bir tişört geçirdim. Saçlarımı açıp hızlıca elimle dağıttım hemen salona döndüğümde kızlar çoktan kapının önünde beni bekliyordu. Evden çıktığımız an, mahallemin o tanıdık ve hareketli havası yüzümüze çarptı; kafenin dış masalarından gelen hafif müzik sesi ve kahve kokusu, o iki gündür mahzende hapsolduğum odanın kasvetini bir saniyede dağıttı.
Ceren sipariş vermeden önce kafasını bana çevirip haylazca gülümsedi. "Dün ne yaptın? Polis falan demişsin."
Önce bana merakla bana gözlere umursamazca omuz silktim. "Arabamı almak için baskın yediğimiz yere gittik. Bu kadar ismi dışında da hiçbir şey..." Kafamı hafifçe sallayıp ellerimi açtım, bilmiyorum dercesine. "Öğrenemedim."
Ceren menüden gözlerini bana doğru çevirip şüpheci bir ifadeyle kısarak başını yana eğdi. "Sadece arabayı almaya gittiniz öyle mi? Adamın adını biliyoruz ama." Siparişleri verdikten sonra konuşmamıza devam ettik.
"Baskını yapan oydu devlet ciddiyeti zorla ezberletmedi ya," diyerek kendimi savundum, ama sesimdeki hafif acelecilik Ceren'in gözünden kaçmadı.
"Hani şu resmi üniforma ve otoriter polis imajı falan... Film sahnelerindeki gibi miydi?"
Gözlerimi devirip ellerimi masaya bırakarak parmaklarımla oynamaya başladım. "Kızlar, adam polis. Ayrıca üzerimde bu konuyla ilgili çok baskılanmış gibi hissediyorum, konumuz kesinlikle o değil."
Siparişlerimiz geldiğince beyaz fincanı kendi önüme çektim. Ecrin araya girip kollarını masaya dayadı ve gözlerini kısıp şüpheli bir bakış attı. "Peki o zaman soruyorum: Dün gece eve döndüğünde tavana bakıp sırıtıyor muydun, yoksa 'bir daha bu adamın yüzünü görmeyeyim' diye dua mı ediyordun?"
Dudaklarımı birbirine bastırıp bir an duraksadım. "Yani..." dedim sesimi alçaltarak, "Arabada gelirken flört mü ettik, yoksa birbirimize sinir mi oluyoruz ben de bilmiyorum. Adamın her dediği laf sokma gibi ama yüzündeki o ifade... Sanki bilerek yapıyor."
Ceren zafer kazanmış gibi ellerini çırptı. "Ooo, flört şüphesi! Kesinlikle flört etmişler." Diyerek Ecrin'e döndü.
"Saçmalamayın," dedim ama yanaklarımın hafiften ısındığını hissederek kahvemden bir yudum aldım. "Adam akıllı konuştuğumuz tek an iyi geceler dediğimiz andı. Geri kalan bütün zamanda birbirimizle itiştik. Üstelik ben daha okuyorum o memur. Tayini falan çıkar gider. Onu ben ne yapayım?"
Ecrin makul cevabıma dudaklarını büktü. "Ya ama..." Dedikten sonra ellerini birbirine heyecanla çırptı. "Olsun ne olacak ki? Tekrar görüş etkilenmişsin bence. Adım at."
Kafamı olumsuzca salladım. "Olmaz bebeğim. Hem nasıl görüşeceğiz?"
Ceren muzip bir gülümsemeyle öne doğru eğildi. "Karakola git, mesela 'Ehliyetimi orada unuttum' de ya da 'Gece cüzdanım düşmüş mü' diye sor. Klasik ama her zaman çalışır."
"Saçmalama Ceren," dedim gözlerimi devirerek. "Devlet dairesi orası, ne ehliyeti? Adamın yüzüne karşı 'Seni merak ettim de geldim' demekle eşdeğer o."
Ecrin bu kez fikir değiştirip kafasını kaşıdı. "O zaman İnstagramdan bul. Adı neydi? Egemen."
"Kızım, adamın sadece adını biliyorum, soyadını bilmiyorum. Emniyette kaç tane Egemen vardır bir düşün bakalım; hepsine tek tek istek mi atayım? 'Merhaba, aramızda bir bağ sezdim ama hanginiz bizim karakoldaki Egemen'siniz?' falan diyeyim?"
"Karakol hemen bizim olmuş."
Ceren ve Ecrin bu halime kahkahayla gülerken, ben de çaresizliğime göz devirip kahvemden son yudumu aldım.
Neyse ki o gün kızlarla olan bu muhabbet orada kapandığında arkadaşlarımla konuşabilmiş olmanın rahatlığı ile eve çıkıp kendimi koltuğa atar atmaz uyuyakalmıştım.
Gözlerimi açtığımda salondaydım gözlerimi biraz odanın içerisinde gezdirdim, dün gece masada bıraktığım ders notları ve soğumuş kahve bardağı etrafa ibretlik bir manzara sunuyordu. İç geçirerek ayaklandım.
Sabah kahvaltısı hazırlamak, şu an benim için düşük bir ihtimaldi. Buzdolabının kapağını açıp dün kızların getirdiği poşetten kalan taze çilekleri gördüm. Derin bir nefes alarak paketten çıkardığım birkaç çileği art arda ağzıma attım; en azından kahvaltı meselesini bu kadar pratik ve trajikomik bir şekilde halletmiş oluyordum.
Birkaç saati kendime ayırdıktan sonra dışarı çıkmaya karar verdim.
Üzerime alelacele rahat bir şeyler geçirip çantamı ve büt notlarımı aldım. Doğrudan binanın altındaki, artık meskenim haline gelen o kafeye indim.
Açık havanın taze serinliği yüzüme çarparken kafenin her zamanki köşesindeki masaya geçip oturdum. Önüme notlarımı yaydım, kulaklığımı taktım ve tam önümdeki formüle odaklanmaya çalışmadan önce mozzarella sandviç ve taze meyve suyu sipariş ettim.
Kulaklığımdan gelen hafif melodik müzik dış dünya ile aramdaki kopukluktu birkaç dakika sonra siparişim masaya geldiğinde, ders çalışmaktan nefret ettiğimi hatırlatan o klasik anlardan birini daha yaşayacaktım.
Sandviçimden bir ısırık alıp meyve suyumdan yudumlarken, kafenin camından sokağın hareketliliğini izliyordum. Mahallenin o tanıdık esnafı, aceleyle öğle tatilini bitirip işine giden insanlar ve birkaç sokak kedisi... Her şey o kadar sıradandı ki.
Ta ki sokağın köşesinden dönen o net, kararlı adımları ve üzerindeki o hafif rüzgârda dalgalanan lacivert gömleği görene kadar.
Egemen, elindeki birkaç evrak dosyasını kolunun altına sıkıştırmış, yanında gayet şık giyimli, ciddi ifadeli genç bir kadınla birlikte kafeden içeri girdi. Onları gördüğüm an nefesim boğazımda düğümlendi. Bilinçsizce sandalyeme sinip önümdeki notlara kapandım ama göz ucuyla onları izlemekten de geri kalamıyordum.
Egemen, kızla birlikte kafenin diğer tarafındaki masaya doğru ilerledi. Sandalyeyi çekip otururken kıza nazikçe bir şeyler söyledi; kız hafifçe gülümseyerek başını salladı. Dosyalar masaya açıldı, bir şeyler konuşmaya başladılar.
Kim bu kız? İş görüşmesi mi, yoksa... Yoksa tanımadığım bir mesai arkadaşı mı? Zaten nereden tanıyacağız daha adamı da tanımıyoruz?? İçimdeki o minik, zehirli kıskançlık hissi hızla içimde çoğalmaya başlarken, kendime engel olamayarak başımı tekrar kaldırdım ve onlara doğru baktım.
Tam o sırada, sanki üzerimdeki bakışları hissetmiş gibi Egemen kafasını kaldırdı.
Gözlerimiz birbirine değdiği an ne o gözünü benden ayırdı ne de ben. Yüzünde ne bir gülümseme vardı ne de o alaycı ifade; sadece o keskin, her şeyi gören polis bakışı...
Egemen başını yavaşça yukarı doğru sallayarak mesafeli bir kafa selamı verdi.
Aynı soğukkanlılıkla ben de başımı hafifçe sallayarak onun selamına karşılık verdim.
Ardından hızla önüme döndüm, kalbimin kulaklarımda uğuldayan sesini bastırmaya çalışarak kaskatı kesilmiş bir şekilde notlarıma odaklandım. Sadece bir kafa selamı, Sinem, dedim kendi kendime. Aramızda hiçbir şey yok. Hiçbir şey!
Ama maalesef hayat benim senaryolarıma göre işlemiyordu.
Ondan hoşlandığıma emindim ama bunun sadece üzerindeki o otoriter üniforma ve polisin o havalı imajıyla alakalı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi gündelik kıyafetleriyle, üstündeki önü açık içine tişört giymiş gömlekli hali bile içimdeki o ani kıskanma dürtüsünü engellememişti; kendi içimdeki bu zayıflıktan, adama duyduğum bu saçma çekimden içten içe utandım.
İç sesimin şeytani tarafı hemen devreye girip, "Belki de sevgilisidir, kim bilir?" diye tartışmaya başladı.
"O gece polisle nezarethanede sabahladın diye seninle flört etmiş gibi davrandı ama adamın hayatında çoktan biri var belki de."
Tam o sırada daha mantıklı, daha kendini korumaya programlı diğer iç sesim araya girdi: "Saçmalama Sinem, adam sana sadece acımıştır o gece. Boş ver, önüne bak, istatistik çalış sen..."
"Ama flört etmediniz mi, ucundan ettik sanki?"
"Etmemişiz."
Kendi kendime kurduğum bu içsel savaşın orta yerinde, masadaki sessizliğe daha fazla katlanamayarak telefonumu çantamdan çıkardım. Hızlıca kızların grubuna mesaj yazdım.
S: İstatistik çalışırken kafayı yemek üzereyim ve karşı masamda Egemen gizemli bir kadınla oturuyor, şu an kriz geçiriyorum.
C: Oo! Çabuk fotoğrafını çek! Kim o kadın
E: Git masaya selam ver biz arkandayız!
Telefonu masaya fırlatıp iç çekerek yeniden karşı masaya, Egemen'in olduğu yöne daldım. Gözlerimi o gizemli kadına dikip incelemeye başladım. Saçları dalgalı, kahverengiydi, sırtı bana dönüktü ama Egemen'le aralarındaki o mesafesiz, rahat konuşma tarzı gözüme batıyordu. Gülüşüyorlardı. Gerçekten gülüşüyorlardı!
Zihnim tamamen bu absürt detaylara kilitlenmiş, onların ne konuştuğunu dudak okuyarak çözmeye çalışırken dış dünya tamamen yok olmuştu. Zamanın nasıl akıp gittiğini, kafedeki mırıltıların nereye kaybolduğunu unuttuğum o derin dalgınlık anında, birden karşı masadaki hareketliliği fark ettim.
Kız dosyasını toplarken, Egemen ayağa kalkmıştı.
Gözlerini doğrudan benim masama dikmiş, ellerini cebine sokmuş, yüzünde o okunması imkansız ama adımlarını kararlaştırmış ifadeyle masama yürüyordu, kalbim az önceki o kıskançlık krizini unutup, içimdeki başka bir şeyi uyarmaya başlamıştı: panik.
Egemen masama kadar gelip başımda dikildiğinde, hızla toparlanmaya çalışarak gözlerimi notlardan ayırdım. Yüzümde en mesafeli ifademle başımı kaldırdım.
"Bir sorun mu var, Egemen Bey?" diye sordum, sesimdeki o sahte soğukluğu korumaya çalışarak.
Egemen derin bir nefes çekti, yüzünde her şeyi bilen o sakin ama hınzır ifadeyle süzdü beni. "Oturabilir miyim?"
Tam o sırada telefonum peş peşe gelen mesaj sesleriyle titredi; Ceren ve Ecrin'in gruptan attığı o merak dolu mesajlar ekranı dolduruyordu. Kimsenin dikkatini dağıtmasına izin vermemek için telefonu hızla elime alıp ekrana bile bakmadan sessize aldım ve ters çevirip masaya bıraktım.
Cevap vermeme bile izin vermeden, karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu
Egemen dirseklerini masaya yaslayıp hafifçe öne doğru eğildi. Gözlerini gözlerime dikerek, "Evet, seni dinliyorum Sinem," dedi. "Bir problemin var gibi duruyor. Söyle bakalım, derdin ne?"
Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım. "Bir problemim yok, Egemen." dedim bastırarak artık bey ya da hanım değildik. "Gayet iyiyim, dersime odaklanmaya çalışıyorum."
Ama dayanamayarak, başımı istemsizce arkama, onun az önce kalktığı o masaya doğru çevirdim. O gizemli kadının hâlâ orada olup olmadığını kontrol etmek gibi refleksif ve tamamen ele verici bir hamleydi bu.
Ben o masaya bakarken, Egemen de başını benim baktığım yöne, arkadaki masaya doğru çevirdi. Boş masayı ve oradaki yabancı detayları saniyeler içinde süzdüğünde, yavaşça tekrar bana döndü.
"Sinem..." dedi ve ekledi "beni bir konuda yanlış anlamış olabilir misin?"
"Ne... neyi yanlış anlayacakmışım?"
"Yanlış anlıyorsun Sinem," dedi, sesinde ne bir alay ne de bir yumuşama vardı. Tamamen mesafeli, tamamen profesyonel bir tondaydı.
Kaşlarımı çatıp ellerimi masada birleştirdim. "Neyi yanlış anladım?"
Egemen kollarını göğsünde kavuşturup geriye yaslandı. "Az önce o masaya ve yanımda oturan kişiye bakışını gördüm. Ne düşündüğünü, kafanda ne kurduğunu da tahmin edebiliyorum."
Cümlesi kafenin gürültülü sesinin arasında buz gibi bir duş etkisi yarattı. Henüz adını yeni öğrendiğim, birkaç gün önce karakol koridorlarında yollarımızın kesiştiği bu adam, durup dururken ortada hiçbir şey yokken bana sınır çizecek kadar cüretkardı.
"... o yüzden açık olayım Sinem Hanım, sizinle işim dışında hiçbir münasebetimiz olamaz."
Yüzümün asıldığını hissettim. İçimdeki o inatçı dalga bir anlığına durulur gibi oldu ama gururum buna boyun eğmeme izin vermiyordu. Hiçbir şey diyemeden önce yutkundum, sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Evli misiniz?" derken gözlerim ellerine kaydı herhangi bir yüzük ya da izi yoktu.
Egemen bu cüretime şaşırarak "Hayır." Dedi.
"Sevgiliniz var mı?"
"Hayır, yok." Dudağını aralayıp muhtemelen ne alaka diyeceği sırada tekrar konuştum.
"O zaman konuş-" konuştuğunuz biri mi var, diyecektim ki bunu anlayıp "Kimse yok." Dedi.
Cümlemi tamamlamama izin vermeden net bir dille kestirip attı benden hoşlanmadığını düşünmüyordum; çünkü o gece karakolda, arabada, hatta biraz önce bana bakarken hissettirdiği o yoğun elektrik ortadaydı. Kendimi tutamayarak o tehlikeli cümleyi fırlatıverdim:
"Benden hoşlanmadığınızı düşüneceğim ama... hoşunuza gitmiştim."
Egemen, bu kadar açık sözlü ve patavatsız olmamı kesinlikle beklemiyordu. Kaşları istemsizce yukarı kalktı ve gözleri anlık bir şaşkınlıkla sonuna kadar açıldı. Verdiği bu ani tepki, her şeyi ama her şeyi ele veriyordu. Onu köşeye sıkıştırmıştım.
Birkaç saniye bocaladı, o anki refleksle inkâr etmeyi bile unuttu. Sadece yutkunup boğazını temizleyerek, "Bir baskında tanıştık," dedi; sanki her şeyi açıklayan sihirli bir cümle bulmuş gibi.
Hızla başımı sallayıp kendimi savundum: "Beni o baskınla değerlendirmemeniz gerektiğini söylemiştim."
Egemen derin bir nefes aldı. Az önceki o hazırlıksız yakalanma halini üzerinden atıp yeniden o mesafeli, keskin polis maskesini yüzüne geçirdi. Masaya biraz daha yaklaşarak o son, yıkıcı darbeyi vurdu:
"Konu baskın değil, Sinem. Bizden olmaz."
"Pardon?" dedim, sesimdeki o şaşkınlık hızla gururlu bir öfkeye evrildi.
"Sen şu an durup dururken kendi kendine neyi kafanda kurdun? Kiminle ne konuştuğun ya da ne yaptığın ne düşündüğün hakkında zerre bir fikrim yok, ayrıca umurumda da değil. Kendine bu kadar büyük bir misyon yükleme. Kadının saç rengine bakıyordum boya mı yoksa orijinal mi diye."
Egemen hiç istifini bozmadan, o keskin bakışlarıyla beni süzmeye devam etti. "İyi, umurunda olmadığına sevindim. Çünkü mesleğim gereği benimle ya da hayatımla ilgili herhangi bir beklentiye girmen... her ikimiz için de yanlış olur. Şimdiden bunu netleştirelim istedim."
Öfkeden ellerimin titrediğini hissedip başımı dikleştirdim. Masadaki notlarımı hızla toparlayıp çantamın içine tıkıştırdım.
"Çok rahat olun Egemen Bey," dedim, dişlerimin arasından sızan o inatçı sesle. "Senin o sınırlarının içine girecek kadar saf değilim."
Kendimi apar topar eve atıp telefonu masaya fırlattığım gibi kendimi yatağın üzerine bıraktım. Öfkeden parmaklarım titrerken telefonu kaptığım gibi kızların o gürültülü gruba girdim.
S: Kapatın koca karı dedikodularınızı. O bahsettiğiniz devlet ciddiyeti polis var ya... Başımıza sosyolog kesildi.
C: Ooo, masaya mı geldi?! Detay ver, çabuk detay
E: Kısmetin kapısında devriye geziyor resmen, kızım daha ne istiyorsun?
S: Adam durup dururken bana "Bizden olmaz" çekti ya! Düşünebiliyor musunuz? Daha adını yeni öğrendiğimiz adam bana hayat dersi vermeye kalktı, "Sizinle işim dışında münasebetim olamaz" dedi. Tersi dönmüş kibir abidesi!
C: HAHAHAHA OHA. Adam doğrudan duvara toslatmış seni.
E: Yalnız bu kadar net bir "bizden olmaz" çıkışı yapması... İçten içe yandığını ve korktuğunu gösterir bence. Adam kendini garantiye alıyor.
S: Yansın ya da kül olsun, zerre umurumda değil. Bir daha yüzünü görürsem yemin ederim şikayet edeceğim. İstatistik bütüm var benim, adamla uğraşamam!
Telefonu bir köşeye fırlatıp o öfkeyle büt derslerine gömüldüm. Karakoldan ayrıldıktan sonraki günlerim gıda zehirlenmesi geçiriyormuşum gibi yavaş ve zehirli geçti.
Ve nihayet o korkunç sınav günü geldi çattığında üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum. Soruların yarısını rüyamda görmüş gibi çözmüştüm ama en azından o sayı yığınından sağ salim çıkabilmiştim.
Yorgun bir tebessümle omuz silktim. "Öldüm ama yaşıyorum sanırım. Geçtiysem şans, kaldıysam kader."
Eve çıkıp kapıyı açtığım an, odadaki o hapis havası bu kez tatlı bir kaçış planıyla dağıldı. Dolabın kapağını sonuna kadar açıp yatağın üzerine kıyafetleri tıkıştırmaya başladım; bir yandan yazlık elbiseleri katlıyor, bir yandan kafamı kurcalayan o polisin izini tamamen silmeye çalışıyordum. Hepsini geride bırakıyordum işte.
Tam yazlık tişörtleri bavula bastırırken, yatağın üzerinde sessizde duran telefonum ani ve ısrarcı bir titreşimle sarsıldı.
Ekrana baktığımda kalbim istemsizce tekletti. Kayıtlı olmayan, tamamen Bilinmeyen Numara yazıyordu.
Kaşlarımı çatarak bir an ekrana baktım. Acaba okul işi mi? Yoksa...
Derin bir nefes alıp telefonu açtım ve kulağıma götürdüm. "Alo?"
Karşı taraftan gelen o hafif ses, odadaki bütün havayı bir anda çekti:
"Sinem Hanım sizi geçen geceki olay için karakoldan arıyorum adım Perihan, müsait misiniz?"
"Buyurun?"
"Savcılık ifadenizin tekrar alınmasını istedi gün içerisinde gelebilir misiniz?"
Karakola tekrar gitmem demek onu tekrar görmem demekti. Tanıştığımızdan beri hayattan nefret etmiştim.
'Hayırrr nefret değil bizi reddettiği için...'
Tekrar o binaya adım atmak, onun o keskin bakışlarıyla karşılaşmak şu an ruh sağlığıma yapabileceğim en büyük kötülük olurdu. Zaten "Bizden olmaz" biletini elime tutuşturan bir adamın gölgesinde bile nefes almak istemiyordum.
"Üzgünüm, il dışındayım," deyiverdim bir çırpıda. Yalan değildi; bavulumun fermuarını çektiğimde gerçekten de bu şehri arkamda bırakmış olacaktım.
Telefondaki kadın bir saniye duraksadı, klavyeye tuşlanan tıkırtı sesleri geldi kulaklığıma. "Anladım Sinem Hanım... Dosyaya not düşüyorum o halde, döndüğünüzde bilgi verirsiniz."
"İyi günler," diyerek telefonu aceleyle kapattım ve yatağın üzerine fırlattım.
Elimdeki tişört bavulun kenarına sıkışıp kalırken, Perihan'ın o mesafeli ve rutin memur sesi beynimde yankılanırken, içimde bir yerlerde az önce Egemen olabileceğine dair kopardığım fırtınanın anlamsızlığı yüzüme tokat gibi çarptı.
Karakol... Egemen... O demir parmaklıklar ve her köşe başında karşıma çıkma ihtimali olan o lacivert gömlekli bizden olmaz diyen adam.
Yarım kalan bavulumu hızla kapatıp fermuarını sertçe çektim. Odaya şöyle bir göz gezdirdiğimde, masanın üzerindeki o istatistik büt kâğıtlarını buruşturarak çöp kutusuna attım.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum; belki yarım saat, belki bir saat. Salonun ortasında duran siyah bavula son bir kez bakıp derin bir nefes alıp onu kapıya kadar sürükledim. Taksi durağını aramak için telefonumu elime tam almıştım ki, kapı çalındı.
"Gelmeyeceğim işte!" diye bağıra bağıra kapıya yürüdüm. "İzmir'e döneceğim. Kendime bir de yaz aşkı bulacağım."
Kilidi çevirip kapıyı açtığım an, az önce kurduğum bütün o kaçıp gitme senaryoları kafama bir balyoz gibi indi.
Kapıyı öfkeyle sonuna kadar açtığımda, karşılaşmayı beklediğim son insan bile değildi.
Karşımda, üzerinde resmi polis üniforması, elinde resmi evrak dosyasıyla kapı pervazına yaslanmış duran Egemen vardı.
Birkaç saniye yüzüne bakıp kaldım. "Sen... Sen ne arıyorsun burada?"
Egemen, elindeki resmi kağıdı hafifçe sallayıp ciddiyetle cevap verdi.
"Savcılık talimatı, Sinem Hanım. Çağrıldığınız halde ifadeye gelmediğiniz ve tebligata uymadığınız için kolluk kuvveti eşliğinde zorla getirilme kararı çıkarıldı."
Dumura uğramış bir şekilde yüzüne baktım. Beynim anlık olarak hata verirken içimden tek diyebildiğim, "Çüş ama artık" oldu.
Gerçekten karşımda, kapı pervazını dolduran o yapılı omuzları, üzerindeki mavi üniforması ve yüzündeki o sert, tavizsiz ifadeyle Egemen duruyordu. Algılayabilmiştim algılamasına ama inanasım gelmiyordu.
Kafama onu o kadar çok takmıştım ki kendi hayalim sandım.
"İl dışındaydın hani, Sinem Hanım?" dedi, sesindeki o hafif alaycı tını sinirlerimi iyice zıplatmaya yetmişti. "Şehir dışına çıkan birinin bavulunu kapısının önünde hazır etmesi pek inandırıcı durmuyor."
Cümlesi o kadar net, o kadar direkt bir suçüstü hâliyle çarptı ki yüzüme, kelimeler boğazımda düğümlendi. Az önce telefonda söylediğim o yalanın, bu adamın karşısında bu kadar saniyede açığa çıkması mideme ani bir kramp girmesine neden oldu.
Bir polisin kapıma kadar dayanması, üstelik bunu kelimelerimle oynayarak yapması ilk kez içimde o gururlu öfkenin yerini cılız ama buz gibi bir korkuya bıraktı. Devletin, üniformanın ve bu adamın üzerimdeki o mutlak kontrol gücü bir an için beni boğar gibi oldu. Ondan şu an sadece nefret etmiyordum; arkasında taşıdığı o sorgulanamaz otoriteden ve kendimi bu kadar açık etmiş olmaktan ötürü iliklerime kadar ürküyordum.
Yutkundum, ama korkumu belli etmemek için ellerimi yumruk yapıp kapının pervazına daha sıkı tutundum.
"Seni ilgilendirmez," dedim, "İster bavul hazırlarım ister şehir dışına çıkarım, istersem evimde otururum! Senin karakolundan aratıp yalan söyleyerek adresimi bulmanın, buraya kadar gelmenin hukuki dayanağı ne, Polis Bey? Bu bir taciz mi?"
Egemen'in o koyu renk gözlerindeki sertliği gözlerim gördüğü an gerginliğim biraz daha ağırlaştı.
İçimdeki o nefret, bu denli kontrol altında tutulmaya çalışılan ama her an ezilme tehlikesi taşıyan bir öfkeyle harmanlanırken, Egemen bir adım daha üzerime doğru yürüdü. Kapı eşiğini aşmak üzereyken kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atmaya başladı.
"Taciz değil, Sinem," dedi, sesi alçak, kulağıma fısıltı gibi ama bir o kadar tehditkâr bir tonda yankılandı. "Devletin polisine yalan söylemenin, resmi bir soruşturmayı yanıltmaya çalışmanın suç olduğunu öğrenmen için küçük bir uyarı diyelim. Hatalı olan sensin."
Arabanın kapısı kapandığı an içerideki ağır devlet havası üzerime kabus gibi çöktü. Egemen hemen yanımdaydı, ancak o arada bir gülen halinden eser kalmamıştı. Üzerindeki üniformayla tamamen bir kanun adamına bürünmüştü ve aradaki mesafe keskin bir bıçak gibi ortadaydı.
'Yine de istediğinde yumuşadığını biliyoruz.'
'Evet, evimize basıp taciz mi demesek yumuşardı.'
Birkaç dakika boyunca ne o konuştu ne de ben. Araç evimin sokağından anayola çıkıp adliyeye doğru ilerlerken, aramızdaki o gergin sessizlik içerideki oksijeni tüketiyordu.
Kafede geçen o tatsız konuşmanın "Sizinle işim dışında hiçbir münasebetimiz olamaz... Bizden olmaz" sözlerinin ağırlığı göğsümün üzerindeydi.
Nihayet, Egemen sessizliği bozdu. Gözlerini yoldan ayırmadan, düz ve mesafeli bir tonla sordu:
"Neden gelmedin?"
İçimdeki o hırs ve kırgınlık birbirine karışırken, yutkunarak ona döndüm.
"Bilerek yaptın sandım... Ne bileyim."
Egemen, kelimelerimi tartar gibi bir saniye duraksadı, ardından kafasını hafifçe bana çevirdi. Yüzünde gram tebessüm yoktu, son derece düz ve umursamaz bir ifadeyle sordu:
"Neyi bilerek yapayım?"
Gözlerimi devirdim, zaten yeterince rezil olmuştum, bari içimde kalmasın dedim. "Beni görmek istedin sandım... Pişman oldun ve beni karakola getirmek için böyle bir yol izledin sandım."
Egemen'in yüzündeki o umursamaz ifade anında dağıldı. Çenesindeki kaslar gerildi, ses tonu bir anda buz gibi bir ciddiyete büründü.
"Ben işimi asla böyle bir şey için kullanmam, Sinem."
Cümlesindeki o keskin mesafe ve imalı resmiyet beni öyle bir yaraladı ki, gururum anında duvar ördü. Başımı kafamı çevirip bir daha onun yüzüne bakmadım. Arka koltukta onunla bir kelime bile etmemeye yemin ederek öne, sürücü koltuğundaki polise doğru eğildim.
"Memur Bey," dedim sesimi biraz yükselterek, "Adliyeye çok var mı? Trafik varsa yarıp geçer misiniz?"
Elimle bir yerleri işaret ettim. "Basın geçin işte daha fazla dayanamıyorum. Siren falan bir şey çalın Allah aşkına."
Sürücü koltuğundaki polis aynadan bana bir anlık bakış atıp, "Az kaldı ablacığım," diye tam samimi bir dille cevap verecekken, yanımca ani bir hareket oldu.
Egemen, sert bir el hareketiyle öndeki polisle görüş açımı ve konuşmasını keserken, buz gibi bir sesle arkaya yaslandı.
"Ablacım ne?" Dedim alakasızca.
"Yola odaklan Memur Bey." Dedi.
Memur hemen önüne dönüp sessizleşti. Ben ise kollarımı göğsümde bağlayıp camdan dışarı bakmaya devam ettim. İçimden içime saydırıyordum; Kendi egosu tavan yapmış, bir de memura karışıyor beyefendi. Sanki ne yaptık, iki lafın belini kıracaktık. Defolsun gitsin memur arkadaşıyla evlensin, ne halt yerse yesin!
Ben kendi içimde bu öfke nöbetini atlatmaya çalışırken, yan tarafımda hafif bir kıpırtı oldu. Egemen'in de az önce biraz ileri gittiğini, o sert çıkışının haksız olduğunu fark ettiğini omuzlarının düşüşünden anladım. Birkaç saniye huzursuzca kıpırdandıktan sonra, sesini alçaltarak bana doğru döndü.
"Sinem..." dedi, sesi az önceki gibi buz gibi değildi ama hâlâ çekingen bir ton barındırıyordu. "Ben sadece... İşimi karıştırmak istemediğimi söyledim, yanlış anladın..."
Cevap vermedim tanıştığımızdan beri işini hiçbir şeye karıştırmıyordu zaten, camdan dışarı bakmaya devam ettim.
Savcılıktaki o yorucu, bürokratik ve gergin saatlerin ardından adliyenin serin koridorundan dışarı çıktığımızda, üzerimden kalkan tonlarca yükle derin bir nefes aldım. İrem ve Ceren ve Ecrin kendi başlarının çaresine bakmak için çoktan uzaklaşmıştı; kapının önünde ise sadece resmi aracıyla bekleyen Egemen duruyordu.
Adliye binasının merdivenlerinden inerken adımlarımı yavaşlattım. Egemen'in yanına ulaştığımda durdum ve gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim. Neden beklediğini anlamamak için salak olmak lazımdı.
Az önceki korkak Sinem gitmişti; yerine, ne istediğini bilen biri gelmişti.
Sonuçta bu işten kurtulmuştuk.
"Şunu bi netleştirelim," dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek. "O kafede söylediğim şeylerin arkasındayım. Benden hoşlandın... Ve ben de senden hoşlandım. Ortada 'olmayacak' bir şey falan yoktu sen kendi duygundan kaçmak için beni ortaya attın. Bu yaşına gelip meslek sahibi olmuş bir insanın ne isteyip ne istemediğini bilmemesiyle ben zaten uğraşmam."
Egemen, aldığı bu ani ve net itiraf karşısında bir an durdu. Olduğu yerde kalakaldı; o her an durumu kontrol altında tutan polis profili, bu beklenmeyen açıklama karşısında ikinci defa tamamen sarsıldı.
Tam bir şeyler söylemek için yeltendiğinde, elimi hafifçe kaldırıp onu durdurdum.
"Öyle 'bizden olmaz'lar, 'işim dışında münasebetimiz olamaz'lar deyip sonra savcılık bahanesiyle beni polis aracıyla aldırmaya çalışmak yok Egemen Bey, sizden başka memur mu yoktu?" dedim, sesimdeki o kendimden emin tonu korumaya çalışarak. "Madem kuralları sen koydun, o zaman o kuralların içinde biraz terlemen gerekecek."
Egemen kaşlarını hafifçe çattı. Az önceki o mesafeli, dokunulmaz polis havasından eser kalmamıştı; şimdi ise köşeye sıkışmış ama bu durumdan gizliden gizliye keyif alan bir adam gibi bakıyordu. "Sinem, bak, ben sadece..."
"Dinlemiyorum," dedim arkamı dönerek adliye merdivenlerinden aşağı yürümeye başlarken. Omzumun üzerinden ona son bir kez baktım. "Hadi bakalım."
Normal şartlarda benim çoktan İzmir'e, uçmam gerekiyordu ama bütlerin stresi, sonrasındaki savcılık koşturmacası derken bir türlü toparlanıp gidememiştim. Ailem "Kızım ne zaman geliyorsun?" diye telefon üstüne telefon açarken, ben kendimi hâlâ buradaki dairemde ve apartmanın altındaki o market ve kafede buluyordum.
İzmir'e kendi arabamla dönecektim; park yerindeki gri arabamın anahtarını çantamda ararken, hemen yanı başımda tanıdık bir korna sesi duyuldu.
Başımı hızla kaldırıp baktığımda, kaldırımın kenarına yanaşmış olan resmi olmayan, siyah bir araba ve şoför koltuğunda camı indirmiş bana bakan Egemen'i gördüm. Üzerinde yine o rahat siyah tişörtü vardı, güneş gözlüklerini burnunun ucuna indirmiş, yüzünde o her zamanki hafif sırıtışla beni süzüyordu.
"Buraların en inatçı psikoloji öğrencisi şehri terk ediyor galiba?" dedi, arabadan inmeden hemen camdan seslenerek.
Olduğum yerde kalakaldım. Bavulum elimde, ona bakarken içimdeki o iki günlük yokluğun verdiği burukluk bir anda yerini hem rahatlamaya hem de hafif bir kızgınlığa bıraktı.
"Sana ne?" dedim. "Gidiyorum, kurtuluyorsun işte benden."
Egemen arabadan inip kapıyı kapattı. Yavaş adımlarla yanıma kadar geldi, gözlerini bavulumdan alıp doğrudan benim gözlerime dikti.
"Kurtulmak mı?" dedi, sesinde o tatlı ve iddialı tınıyla. " İki gündür seni göremedim. Meğer kaçıyormuşsun. Konuşmamız lazım."
"Kaçmıyorum, memur bey," dedim çenemi yukarı kaldırarak. "Memleketime dönüyorum. Ailem falan var, bilirsin hani şu normal insanların yaptığı şeyler."
Egemen ellerini cebine soktu, hafifçe gülerek başını salladı. "Biliyorum. Ama arabayla İzmir'e kadar tek başına gitmek..."
"Sadece iyi bir vatandaş ve... mesai dışı gönüllü refakatçi görevini üstlenmek istiyorum," dedi, bir adım daha yaklaşarak eliyle bir şey uzattığında konuşmaya devam ediyordu. "Bırak bavulunu bagaja atalım. Hem yolda bana istatistikten nasıl kaldığını anlatırsın, yol uzun biter. Hem konuşmamız lazım diyorum"
"Benim konuşacak bir şeyim yok ve İzmir'e kadar seninle mi gideceğim, biz neyiz ki seninle uzun bir yolculuk yapayım?" dedim, gözlerimi kocaman açarak elindeki kağıda baktım ama kafamı attıran benimle yolculuk yapmayı istemesiyken elindeki bilet oldu. "Sen ne yaptığını sanıyorsun ya? Hayvan, senden böyle bir şey mi istedim ben?"
Egemen, bavuluma uzandığı eli havada asılı kalakalırken yüzündeki o rahat sırıtış anında dondu. Beklemediği bu ani çıkış karşısında birkaç saniye gözlerini kırpıştırdı.
"Yalnız hakaret ediyorsun şu an, onuruma dokunuyor," dedi kendini savunmaya çalışarak, ama sesindeki o hafif şaşkınlık gizlenemiyordu. "Alt tarafı yorulma diye düşündüm. Saatlerce tek başına direksiyon sallayacaksın. Bunda büyütülecek ne var?"
"Büyütülecek ne var mı? Sen benim yerime karar veriyorsun, Egemen Sana ne!"
"Sana ne ya! İstersem on saat araba kullanırım, istersem iki saat uçar Kars'a giderim, kime ne! Sen kim oluyorsun da benim yerime plan yapıp bu bilet işlerine giriyorsun?"
Yüzümü buruşturup elindekine baktım.
Egemen ellerini teslim oluyormuş gibi havaya kaldırdı. "Tamam, sakin ol şampiyon. Bilet falan demedim ayrıca, kendi arabamla götürürüm dedim."
"O daha da kötü!" diye çıkıştım, arabamın arka kapısını açıp çantamı içeri fırlatırken. "Seninle on dakika aynı arabada kalmak adliye koridorlarından beter, bir de İzmir'e kadar çekemem seni. Çekil önümden, yoluma gideceğim."
Egemen adımlarını hafifçe benimle birlikte hareket ettirerek arabamın kapısına yaslandı ve geçmeme izin vermedi. Yüzündeki o şımarık tatlılık gitmiş, yerine gayet net bir kararlılık gelmişti.
"İnat ediyorsun şu an."
"Evet, ediyorum!" dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Çünkü sen her seferinde böyle sınırları ihlal edip sonra 'bizden olmaz' diyorsun. Şimdi de neymiş, yorulurmuşum da bilmem neymiş... Çekil kapıdan, arabayı çıkaracağım."
"Çekilmem."
"Neden?"
"Çünkü sen şu an sinirlisin."
"Sana ne?"
"Bana çok."
"Tamam çekil artık."
Egemen derin bir nefes aldı, bir an için ciddi ciddi düşündü. Sonra ellerini cebine sokup ağır hareketlerle geriye doğru bir adım attı.
"Peki," dedi, sesindeki o meydan okuyan tınıyla. "Gönlün nasıl istiyorsa öyle olsun. Ama yolda lastiğin patlarsa ya da benzin biterse, arayacağın ilk kişinin ben olmayacağıma yemin edebilir misin?"
"Ederim!" diye bağırdım, arabaya binip kapıyı sertçe kapatırken. "Dünyada başka insan kalmasa yine seni aramam, rahat ol memur bey!"
Start stopa olabildiğince sertçe basarak motoru çalıştırdım, ama dikiz aynasından baktığımda arkamda durmuş, elleri cebinde bana gülerek bakan o silueti görmezlikten gelmek içimi acıtmadı desem yalan olurdu.
İzmir'e vardığımda gecenin bir yarısı odamda tavana bakarken, o gün sokak ortasında ona söylediğim şeyler bir bir zihnime hücum etmeye başladı. Hayvan, senden böyle bir şey mi istedim? Kime ne? İçimdeki o haklı öfke yavaş yavaş yerini hafif bir pişmanlığa bırakıyordu.
Üstelik işin en trajikomik kısmı şuydu: Elimde telefon, yatakta büzüşmüş otururken, Egemen'e ulaşmanın imkansızlığını fark ettim.
Adamın ne soyadını biliyordum ne telefon numarasını ne de Instagramını. Elime geçen tek veri "Egemen" adında bir polis memuru olmasıydı. İstesem bile "Özür dilerim, biraz fazla çıkışmışım" diyemiyordum.
Tatilin dördüncü gününde, evdeki bu sessiz çaresizlik artık boynumu bükmüştü. Tam balkonda kahvemi yudumlarken telefonumun ekranı ani bir titreşimle aydınlandı.
İzmir'deki odamda kendi kendime saçlarımı yolarken sonunda pes edip İrem'i aradım. Telefonu açar açmaz konuya girdim.
"İrem, acil bir şey yapman lazım."
Karşı taraftan gelen ses şaşkındı.
"Noldu kızım? Daha yeni gittin memlekete."
"Yolcu etme faslında biraz... şey yaptım. Adamı tersledim, bayağı kalbini kırdım sanırım." Kimden bahsettiğimi anında anladı çünkü direkt kıkırdamaya başladı. "Ooo, bizim sert polis memuru! Ne dedin adama?"
"Çok uzun hikaye, 'Hayvan senden böyle bir şey istedim mi' falan dedim..." derken yüzümü yastığa gömdüm. "Şimdi dağ gibi pişmanlık çekiyorum ama elimde adamın numarası yok. Sen ya da Ceren, biriniz hemen o karakola gidip Egemen'in numarasını alsanıza!"
İrem kahkahayı patlattı. "Kızım sen iyice sıyırdın! 'Merhaba memur bey, arkadaşım size aşık olmuş ama numaranızı unuttu da almaya geldik' mi diyeyim adama? Devlet dairesi orası, karakol!"
"Aşık olmadım." Dedim sertçe. "Ne dersen de ne bahane bulursan bul ama o numarayı bana alıp atın, yoksa burada vicdan azabından öleceğim!"
Telefonu kapatıp sabırsızlıkla beklemeye başladım. Aradan iki saat geçti, tam umudumu kesip "Aman ne haliyse görsün, kendi kaşındı" diyordum ki telefonumun ekranı ani bir titreşimle aydınlandı.
İrem'den gelen mesaj kısa ve özeydi: "Görev tamam. Yazık adama, resmen gözlerinin içine baktım numarayı almak için, adam şok geçirdi."
Hemen altında İrem'in ilettiği telefon numarası duruyordu. Kalbim göğsümde hızla çarparken, numarayı rehbere kaydetmek mi yoksa doğrudan mesaj atmak mı arasında birkaç saniye tereddüt ettim.
Devlet Ciddiyeti
Ama fazla bekleyemedim; parmaklarım kendiliğinden tuşlara gitti. Ne yazacağımı tartarken, ekran birdenbire tamamen başka bir mesajla titreşti.
Bu kez mesaj doğrudan o numaradan, Egemen'den gelmişti:
"Duydum ki beni arıyormuşsun, Sinem Hanım. Hayırdır, Kars yolunda kaybolup emniyetten yardım mı istemeye karar verdin?"
Mesajı okuduğum an yüzümde istemsizce yayılan o sırıtışa engel olamadım. Telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes aldım; inatlaşma seansı resmen yeniden başlamıştı.
"Ne münasebet Egemen Bey."
