Kırık Hafıza kitap kapağı

6. bölüm / 6

Kırık Hafıza

Unutulanın; tozu kalmaz zerresi kalmaz

Vaveyla Yazarı: Fâhte .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Unutulanın; tozu kalmaz zerresi kalmaz

Şu an aşka vakit ayıramam.

જ⁀➴ ♡

જ⁀➴ ♡

4. Bölüm

Hukuk fakültesini bitiren herkesin yolu bütün ihtimallerle adliyeden geçiyordu ama benim yolum, yirmi beş yıllık evliliğin resmi olarak mezara gömüldüğü bu koridora, ailemin ikon kadrosu eşliğinde düşmüştü.

Tam karşımızda ailenin demirbaşları, olay yerinde adeta bir kriz masası kurmuş gibi yerlerini almışlardı. Annemin avukatları, halihazırda mahkeme duvarı yüzüyle babama ve yanında tost yiyen avukatına umursamazca göz attığında babam gözlerini annemden çekerek tostunu bitirmek üzere olan adama bakış attığında "Başıma ağrı girdi." Diye söylendim.

Bütün suçlu benmişim ya da bu boşanmayı tezgahlayan gizli beyin benmişim gibi anneannem İtalyan marka şalını omzuna atarken homurdandı:

"Kızım, alt tarafı adam iki tane masanın yerini değiştirmeyi unutmuş. Ne var yani bunda? Yirmi beş sene çekmişsin, iki sene daha çekiverseydin kıyamet mi kopardı?"

Annem bütün ters bakışlarını babam ve avukatından zorla çekerek anneanneme çevirdi. "Bugün bu evlilik bitecek anne."

"Yani bugün değil iki sene sonra mı boşansalardı anneanne? Yirmi dört yaşındayım ben ya anne ve babam bir masa yüzünden boşanıyor dediğine bak." dedim, sesimdeki o bıkkınlığı gizleme gereği bile duymadan.

Anneannem gözlüklerini burnunun ucuna indirip bana baktı ve o da bıkkınlıkla elindeki telefon ekranına geri döndü. Tam o sırada salondan adliye mübaşirinin sesi yükseldi:

"Davacı Sezin Sever Kalaycı, Davalı Metin Kalaycı!"

İçeri girdiğimizde en ön sıralara yerleşen teyzem ve anneannem ise çoktan duruşmayı izlemek için VIP locasına kurulmuş gibi yerleşmişlerdi.

Teyzem, sırtındaki leoparlı blazer ceketini düzeltip, elindeki Prada çantasını koluna asarak boş hâkim kürsüsüne doğru dik dik bakmaya başladı.

"Hâkim gelmese bizimkiler birkaç ay daha boşanamasalar keşke." Diye iç çekti.

Anneannem bu durumu onaylamayarak umursamazca konuşmaya başladı. "Deden bana ellinci evlilik yıl dönümümüzde Cartier bileklik almıştı senin baban, annene olta takımı alıyor."

"Babam hobisini annemle paylaşıyordu anneanne."

Biz kendi aramızda tartışırken Hâkim Bey'in bıkkın yüz ifadesiyle karşılaştık kürsüden şöyle bir süzdü bizi. Ayağa kalkıp tekrar oturduğumuzda aklımdaki cümleyi unutmamaya çalışıyordum.

"Şu hâkimin saç modeline bak Sinem," dedi, sesini alçaltma lütfunda bile bulunmadan. "Adam adliyede mi tatilde mi belli değil. Kırk yıllık evliliği iki dakikada harcayacaklar, bari doğru düzgün fön çektirip gelseydi."

Teyzemin bu gayriihtiyari tespiti karşısında gözlerimi devirip derin bir nefes alacakken, yanımızda saçlarını boyatmak için duruşmanın bitmesini bekleyen anneannem oflayarak araya girdi.

"Sus Selin."

Karşılıklı birbirlerine nefret bakışları atan ebeveynlerime baktığımda umutsuzca kafamı iki yana salladım ve art arda cıklamaya başladım.

"Cık. Cık. Cık. İnanmıyorum ya babam Cartier bileklik alsa bugün bu evlilik kurtulacak mıydı?"

"Neye inanmıyorsun hayatım?" Anneannem kolunu yüzüme doğru uzatarak "Bak, takıp geldim buraya. Dedeni boşamıyorum da." Dediğinde gözümün önündeki pırlantaya bakakaldım.

"Bu bana ne zaman miras kalacak?" Derken buldum kendimi çok hoşuma gitmişti. Işıl ışıl parlıyordu.

Anneannem eliyle saçlarımı okşadı. "Evlenip boşanmadığında..."

"Peki ben anne?" Diye lafa atladı teyzem, "Ben Sinoştan önce evlenirsem bana verir misin?"

"Sen satarsın Selin."

"Sessizlik!"

Hâkim masaya iki kez art arda vurduğunda, salondaki o kısa süreli aile tiyatrosu anında buz çağına döndü.

"Burası çay ocağı değil mahkeme salonu! Bir kez daha müdahale ederseniz sizi dışarı çıkarırım!"

Teyzem sanki çok haklı bir dava savunuyormuş gibi dudaklarını büzüp çantasına sarılırken, anneannem hiç istifini bozmadan Cartier bilezikli bileğini dizine dayayıp tırnaklarını incelemeye devam etti. Ben ise ceketimin düğmesiyle oynayarak başımı önüme eğdim. Bir şeye müdahale etmemiştik ki kendi aramızda konuşuyorduk.

Teyzemin mırıltısı kulağıma geldiğinde kendimi tutamayıp güldüm. "Çay ocağında bizim ne işimiz var zaten?"

Avukatlar sırasıyla konuşmaya başladığında bu bir tenis raundu gibi gelmişti.

Hâkim dosyadan başını kaldırdı. "Sezin Sever, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını iddia ediyorsunuz. Davalı ile aranızdaki en büyük çatışma noktası nedir? Kısaca özetleyin."

Annem anında dikleşti. "Hâkim Bey, yirmi beş yıllık evlilik boyunca bu adamın bastırılmış narsisizmiyle mücadele ettim. İnsanlara akademik makalelerde 'empati' anlatır, evde ise kumandayı eline alıp benim klinik başarılarımı küçümsüyor. En son krizimiz ne biliyor musunuz? Kliniğe gelen yeni psikolog işe alımında 'Bu adamın profili benden akıllı duruyor, bunu neden aldın' diye kıskançlık krizine girdi! Adam işe başladı masa krizimiz oldu!"

Karşı taraftan babamın avukatı hemen itiraz etti: "Sayın Hâkim, müvekkilimin akademik kariyeri zedelenmektedir, bu iddiaların bilimsel bir dayanağı yoktur!"

Babam kürsüye doğru hafifçe öne eğilip araya girdi: "Hâkim Bey, asıl kendisi mesleki deformasyon yaşadı. Evde her hareketimi analiz etmeye çalışıyor. Su içişimden Freudyal bir anlam çıkarıyordu, evlilik değil klinik stajı gibiydi yirmi beş yıl!"

"Her şeyi bilinçaltına bağlama!"

Annemin gür çıkan sesine ek yanımda oturan teyzem Selin, dayanamayıp öne doğru eğildi ve sesli bir şekilde mırıldandı: "Aha başladılar. Sinem hayatım psikoloji okumana çok üzülmüştüm ama psikolog biriyle de olmadığına çok mutluyum."

Hâkim sertçe kürsüye vurduğunda önce annem ve babam susmuştu. "Arkadaki hanımefendi! Sizi dışarı atarım!"

Annem, kardeşine öldürücü bir bakış attıktan sonra ha â kime döndü: "Görüyor musunuz ha â kim Bey? Tanıklık sırasını diğer aile bireylerine verelim, onlar anlatsın."

Hâkim, "Peki," dedi, artık adamakıllı başı ağrımaya başlamıştı. "Selin Sever, buyurun."

Teyzem üzerindeki leoparlı blazer ceketi çekiştirerek büyük bir özgüvenle kürsüye doğru yürüdü. Yüzünde, sanki bir talk show programına konuk olmuş gibi hafif bir gülümseme vardı.

"Evet Selin Hanım," dedi hâkim, elindeki kalemi çevirerek. Gergin olduğunu buradan anlamıştım bizimle uğraşmak istemiyordu.

"Siz ablanızın evliliğine yakından şahit oldunuz. Neler söyleyeceksiniz?"

"Hâkim Bey, öncelikle bu boşanmaya sadece hukuki değil, estetik açıdan da karşıyım. Sezin'le Metin'in mutfağındaki ada tezgahı bile bu ikilinin uyumundan daha uyumsuz. Ablam işe yeni birini almış masa gerekiyormuş demişler enişteme sen alır mısın? Bir şey bir şey bürocudan." Teyzem elini savurup tekrar güldü. "Ben de yakinen tanırım mağazacıyı, eniştem masayı almayıp evden bir masa sırtlayıp götürmüş. Ne ayıp! Metin eniştem bazen sinirli olabilir ama ablama her doğum gününde üç ciltlik ansiklopedi yerine Gucci çanta alırdı." Duraksayıp "Reklam!" Diye bağırdı kendi kendine güldü ve devam etmeye başladı. "Adam daha ne yapsın? İnsaf! Ufak tefek akademik anlaşmazlıklar için yuva yıkılır mı?"

Babam oturduğu yerden başını ellerinin arasına aldı: "Allah'ım, sabır ver..."

Hâkim derin bir iç çekti. "Selin Hanım, somut bir olay anlatır mısınız? Şiddetli geçimsizliğe delil olacak bir şey?"

Teyzem biraz düşündü, sonra parmağını şaklattı: "Ah, evet! Geçen yıl yazlıkta birbirine kumanda ve saksı fırlatmalı bir şeyler yaşanmıştı ama ablam fırlattı hepsini eniştem sadece sağa sola kaçıyordu zaten eniştem sessiz bir adamdır, ipad adam, tek bağımlılığı tableti. Bu bir kusur mu?"

Salonun bir köşesinde oturan anneannem ise bu sırada telefonundan başını kaldırıp bıkkın bir sesle homurdandı: "Uzatmayın işte, boşanacaklarsa boşansınlar, benim kuaför randevum saat dörtte."

Hâkim, kürsüde eli başının arasında, artık kararı vermek yerine bizi kovmayı düşündüğü noktaya gelmişti. "Hanımefendi telefon yasak."

Anneannem bunalarak telefonunu çantasına koydu ama bundan keyif almadığını biliyordum.

"Selin Hanım başka ekleyeceğiniz bir şey yoksa, diğer tanık gelsin."

"Sinem Kalaycı. Buyurun."

Yavaşça ayağa kalkıp kürsüye doğru yürürken, anneme, babama, teyzeme ve anneanneme şöyle bir baktım. Biri klinik psikolog, diğeri akademisyeni, biri estetik ve magazin uzmanı teyzem, diğeri ise kocadan zengin pırlanta koleksiyoncusu anneannem...

Kürsüye çıkıp mikrofonun önüne geçtim. Hâkim, yorgun gözlerle beni süzdü.

"Evet Sinem Hanım," dedi.

Salondaki herkes susmuş, bana bakıyordu. Annem merakla, babam savunmada, teyzem dedikodu beklemede, anneannense saatine bakarak...

Derin bir nefes aldım. "Hâkim Bey, evlilik birliğinden olan tek çocuklarıyım." Diyerek başladım. "Okulum bu yazın başında bitti, eve döndüm. Yüksek lisans düşünüyordum ama vazgeçtim evde huzurum kalmadı. Önceleri birbirlerini boşvermişlerdi, iyilerdi. Aynı evde ayrı ayrı yaşıyorlardı. Ama şimdi..."

Bir an anneme baktım. Annem ilk defa konuşmadan beni dinliyordu.

Sonra babama çevirdim gözlerimi. "Şimdi birbirlerinin nefes alıp vermeleri bile onlara batıyor."

"Yani sizce evlilik birliği gerçekten temelinden sarsılmış durumda mı?"

Salonda kısa bir sessizlik oldu, dudağımı yalayıp devam etmek için nefeslendim.

"Bence çoktan sarsılmıştı da kolonlarını ben tutuyordum."

Annemin kaşları hafifçe kalktı. Yüzü daha çok 'Neden edebiyat yapıyorsun?' Der gibiydi.

"Ben onların kavga ettiğini söylemiyorum sadece. Kavga etmek bazen hâlâ bir şeylerin umursandığı anlamına gelir."

Hâkim dikkatini tamamen bana verdi. "Peki ne anlama geliyor?"

"Artık birbirlerini düzeltmeye bile çalışmıyorlar. Annem babamın yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyor. Babam da annemin hiçbir şeyi düzeltmesine tahammül etmiyor. Birbirlerine kızgın olmaktan öte, birbirlerinden yorulmuş durumdalar."

Bir an durdum.

"Ben o evde büyüdüm. Onların hangi gün gerçekten kavga ettiğini, hangi gün sadece aynı odada bulunmamak için bahane ürettiğini biliyorum."

Teyzemin yüzündeki o her zamanki muzip ifade ilk defa silinmişti.

Anneannem de daha bir dikkatle beni dinliyordu.

"Son birkaç yıldır," dedim, "bu daha fazla aynı evin içinde iki ayrı hayat yaşıyorlardı. Bence boşanmak istedikleri için değil, artık evli kalmak için bir sebepleri kalmadığı için buradalar."

"Peki siz bu boşanmayı istiyor musunuz?"

Bu soru beklediğimden daha ağır geldi.

Başımı eğip parmaklarımı birbirine geçirdim.

"İstemek..."

Kelimeyi birkaç saniye düşündüm.

"Ben onların boşanmasını istemiyorum aslında. Çocuk değilim ama insan annesiyle babasının boşanmasını ister mi? Doğduğu, alıştığı düzenin bozulmasını ister mi?"

Annemin gözleri dolduğunu gördüm ama kendimi kurtarmak için devam ettim.

"Ama evli kalmalarını da istemiyorum bu evlilikte köprü olarak kullanıldığım çok yer oldu."

Babam başını kaldırdı sanki buna itirazı var gibiydi ama hiçbir şey demedi.

"Artık birbirlerinin yanında mutlu değiller. Ben onların yeniden birbirlerini sevmesini isterdim. Olmuyorsa da... sırf ben üzülmeyeyim diye birbirlerine katlanmalarını istemiyorum. Sevgileri yok. Saygıları hiç yok!"

Hâkim başını yavaşça salladı.

"Anladım."

Ben de derin bir nefes aldım. "Dediğim gibi onların çocuklarıyım ama çocuk değilim. Yani karar sizin Hâkim Bey ama boşanmalarını ve herkesin kendi yoluna bakmasını istiyorum."

Mahkeme salonundan çıktığımızda annemle babam birkaç saniye boyunca yan yana yürüdüler. Masayı aldın almadın davasından boşanmış iki insan için fazlasıyla medeni bir görüntüydü.

Babam ceketinin düğmelerini açıp cebinden çıkardığı anahtarı parmaklarında çevirdi. Yüzünde ne bir yıkım ne de derin bir keder vardı.

Anneme doğru dönüp hafifçe başını salladı: "Sezin... Şey, arabanın bagajında senin o kliniğe aldığın iklimlendirme cihazı kalmış. Onu eve bırakırım."

Annem sakince babama baktı. Sesi o her zamanki profesyonel ve mesafeli tonundaydı: "Gerek yok Metin, at onu ya da yazlığa götür. Ne yaparsan yap."

Babam bir an duraksadı, sonra onaylar gibi başını salladı. Tam o sırada yanlarında yürüyordum.

Hafifçe duraksadığımda ilk fark eden babam oldu. Durup koluma dokundu. "İyi misin?"

"İyiyim." Dedim ama ikisine de karşı içimde bitmek bilmeyen bir sitem vardı.

Annem de hemen diğer tarafımdan yaklaştı.

"Emin misin?"

"Medeni olmanız için medeni haliniz değişmesi gerekiyormuş." Dedikten hemen sonra yürümeye başladım ama annem beni durdurdu.

"Sinem..."

"Hı?"

"Bir dakika."

Dönüp baktığımda ellerini çantasının sapına geçirdi. Birkaç saniye boyunca çantasını düzeltti. Sonra saçını kulağının arkasına attı. Annemin bu hareketini çok iyi biliyordum. Sesindeki ton, mahkeme salonunda kullandığı o profesyonel sakinlikten tamamen farklıydı. "Seni üzdüğümüzü bilmiyordum," dedi sonunda.

"Yani..." diye devam etti. "Biliyordum tabii. Ama senin bunu bu kadar uzun zamandır taşıdığını bilmiyordum."

İkisinin de yüzündeki o suçluluk ifadesine baktım. Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım ve hafifçe gülümsedim.

"Anne..."

"Hayır, bırak ben söyleyeyim."

"Üzülmeyin," diyerek kestirip attım. "İnanın siz benim ilk kalp kırıklığım değilsiniz."

İkisi de aynı anda duraksadı; babamın gözlerindeki o şaşkınlık, annemin ise "Ne demek bu şimdi?" der gibi açılan gözleri havada asılı kaldı. Ama daha fazla açıklamaya gerek yoktu. Aralarındaki o tuhaf dayanışma anını bozmadan arkamı döndüm.

Çünkü adliyenin diğer köşesinde, o bıkkın bekleyişten sıkılmış olan anneannem ile teyzem, bizi bekliyorlardı.

"Hadi ama!" diye seslendi teyzem, aynı anda sıcaktan ceketini çıkartıyordu.

"Neden ceket giydin ki, hava çok sıcak!"

"Ne bileyim Sinoş, mahkeme ya ciddi olayım demiştim."

"Çok ciddiydin teyze... İnanılmaz ciddiydin."

Sürücü koltuğuna geçtiğimde teyzem ve anneannem arkaya binmişti, arabayı çalıştırıp kemerimi taktığımda annem babama artık gerçek bir veda ettiğinde arabaya binebildi.

"Sinem." Dedi usulca, pişmandı bir şeylerden. Kendi hırsı uğruna bir şeyleri yok ettiklerini artık daha net biliyordu.

"Bence bunu kutlayalım." Diye söylenen teyzeme seslice ofladım.

Annem ise buna takılmadan "Ne demek ilk kalp kırıklığım değil??" Diye sorup o konuyu açmaya devam ediyordu.

Dudağımın içini ısırıp bıraktım. "Ne anlıyorsan o anne."

Hâlâ o mahkeme salonunun ve kendi iç hesaplaşmasının sersemliği üzerindeydi. Yirmi beş yıllık evliliğin inkârı bittiği an, kafası birdenbire "Acaba çocuğumun travmatik bir aşk hayatı var mı?" alarmına dönmüştü.

Teyzem, arabanın arka koltuğundan öne doğru eğildiğinde kafamı çevirip ne yaptığına baktım. Dikiz aynasından bakıp rujunu tazelerken konuya balıklama atladı:

"Aaa, doğru ya! Mezuniyette birileriyle çıkıyordun hani, ne oldu ona? Biri vardı sanki böyle... Hımm adı neydi, mühendis miydi, neydi o çocuk?"

"Mühendis değil, hukukçuydu teyze. Ayrıca çıkmadık sadece arkadaş," dedim, direksiyonu kırıp otoparktan çıkarken.

Anneannem ise saçını hınçla kaşıyıp araya girdi: "Benim zamanımda erkek dediğin ya tüccar olurdu ya memur. Şimdi hepsi start-up diye ortalıkta geziyor, sonuç sıfır."

"Memurluğun şimdilerde değeri kalmamış." Diye mırıldandım.

Annem, anneannemin bu pragmatik yaklaşımını umursamayacak kadar kendi dünyasındaydı. Yan koltukta biraz daha bana doğru dönüp sesini iyice yumuşattı:

"Sinem, bak... Biz babanla ilişkimizi berbat ettik. Ama senin içine attığın, bize söylemediğin bir şey varsa... Bilmek isterim. O 'ilk kalp kırıklığım değil' derken neyi kastettin annecim?"

Üniversitenin başında yaşadığım o kalp kırıklığını, nasıl tanışıp nasıl ayrıldığımızı hiçbirini bilmiyorlardı. Bilselerdi zaten o an ne yapacaklarını şaşırırlardı; çünkü o dönem hayatımdaki en büyük kriz onların bitmeye doğru giden evliliği değil, onun o inatçı, kırılgan gururu yüzünden darmadağın olan o ilişkimizdi.

Geçen birkaç yıldan sonra anlamıştım zaten gerçekten oluru olmadığı konusunda oldukça haklı olduğunu biliyordum.

"Hiç, anne," dedim, sesimi olabildiğince sıradan tutmaya çalışarak. "Gençlik hataları falan işte. Büyüdük, bitti gitti."

Teyzem aradan seslendi: "Aman neyse ne; unutulanın tozu kalmaz, gençlikte yenilen hurmalar gelecekte tırmalarmış derler."

"Kim diyor Selin? Metin'de benim gençlik hurmamdı." Diyen anneme çok kısa şok içerisinde baktım. "Pişman mı oldun anne hemen?" Diye yükseldiğimde hemen cevap verdi.
"Ne alaka Sinem. Ben öyle bir şey mi dedim?"

"Senin hurman kim Sinoş?"

Konudan sıkılıp sessiz kaldığımda annem elini yanağıma doğru uzattı kendimi gerginlikle geri çektim. "Araba kullanıyorum." Dedim.

"Annecim biz boşandık ama o senin baban görüşmeni engellemeyeceğim, öyle saygısızlar falan dedin hakime ama babana saygım olmasa sen onun soyadını kullanmaya devam edemezdin."

"Zaten görüşmemizi engellemeyeceğini biliyorum." Diyebildim. Böyle bir şey yapmayacağını biliyordum.

Anneannemin köşelerinden jetonlar yeni yeni düşerken arkamdan parmaklarını sırtımda hissettiğimde öne doğru eğildi ve "Biriyle mi ayrıldın?" Demiş bulundu.

"Söylemezsem susmayacak mısınız? Yahu..." Diyerek yanımda oturan annemi sağ elimle işaret ettim. "Kadın kocasından az önce boşandı. Desteğe ihtiyacı olan o..."

Anneannem hiç istifini bozmadan, kendinden emin bir şekilde arkasına yaslandı. "Kocasından boşandıysa ne olmuş? Hem asıl şimdi tam zamanı, ortada koca falan kalmadı ki dikkati dağılsın, sana odaklanabiliriz."

Annem şok olmuş bir ifadeyle anneanneme döndü: "Anne, adliyeden daha yeni çıktık! Kadınım ben, yeni boşandım üzülüyorum... Sen burada tam zamanı diye çocuğun kaç yıl önceki sevgilisinin peşine mi düşüyorsun?"

"E ne var Sezin? Seni örnek almasın, bari torunumun başı yanmasın. Sen gençliğinde doğru dürüst biriyle çıksaydın belki bu evliliğe de bu kadar takılmazdı."

"Hurmanın önemi." Diyen teyzeme kıkırdadım ama "Anneanne..." Diyerek ortama uyarı çektim.

"Söyle Sinem annen gibi bir koca bulmayacağını söyle."

Benden netçe direktif bekleyen anneanneme kalan enerjimle "Söylemem!" Diye bağırdım. "Söylemem."

Teyzem araya atlayıp hemen bir tez öne sürdü: "Zaten bu nesil hep böyle, her şeyi içlerine atıyorlar. Bak ben söylüyorum, kesin o mühendis... pardon hukukçu çocukta bir keramet vardı. Adı neydi ya, Metin miydi?"

"Metin babamın adı teyze! Olan oldu zaten, bari adını karıştırma."

"Hah, doğru ya! Unutmuşum, adamı hemen sildiğimiz için hafıza da resetlendi tabi." Teyzem gülerek çantasından bu kez aynasını çıkardı.

"Madem aynan vardı neden dibime kadar girdin?"

"Çantamda aramaya üşendim."

Sürücü koltuğunda yola odaklanmaya çalışırken bir yandan da içimdeki o derin nefesi dışarı bıraktım. Onların bu bitmek bilmeyen çene çalma halleri, adliyede yaşanan dramı ve annemle babamın arasındaki o hafif hüzünlü vedayı bir anda silmişti.

Belki de bu ailenin en büyük savunma mekanizması budur diye geçirdim içimden; her şeyi bir komedi sahnesine çevirip acıyı ertelemek.

Hiçbir şey yaptırmadan oturduğum kuaförün bekleme koltuğunda ezbere bildiğim numarayı rehbere kaydedip profili olmayan boş sohbete bakmaya başladığımda stresle dudağımı ısırdım.

İlgilendiğim falan yoktu sadece bahsinin geçmesi düşünmem için yeterli olmuştu. Sadece aklıma gelmişti. Nerede, ne yapıyordu? Bütün mesele buydu.

Ben telefonuma dalmış bomboş sohbete bakarken teyzem kafasındaki folyolarla önüme doğru eğildi. "E..."

Korkuyla telefon ekranını kapattım. "Teyze!"

Gülerek doğruldu. "Ne var canım, hiçbir şey görmedim boştu sohbet zaten."

"Umarım elim bir yere değmemiştir rezil olurum."

Teyzem umursamazca dil çıkartıp "Teyzem yaptı dersin ne varrr!" Diyerek arkasını döndü ve annemin yanına gitti. Ona eğilip yanağından makas aldığında gerginlikle telefonu tekrar açtığımda hiçbir hareket görmediğimden rahatlayıp uygulamadan çıktım.

Gelecek planlarım annem ve babamın boşanmasıyla gerçekten alt üst olmuştu, adli tatil öncesi boşanma planı yapmaları tam mezuniyetimle yüksek lisans başvurularıma denk gelmiş, anlaşmalı boşanma çekişmeliye dönmesiyle ne yapacağımı bilmediğim bir yaz tatiliyle geçmişti.

İzmir'de kalıp burada yükseğe başlasam bu kez annem ve babam arasında kiminle yaşayacağım ayrı bir kavga konusu olacaktı. Okuduğum şehre ben dönmek istemiyordum. Zaten o şehre ve o okulun atmosferine karşı içimde büyük bir yorgunluk vardı; yani tek bildiğim geri dönmek istemediğimdi.

"Ben gidiyorum, arabayı size bırakıyorum taksi çağırdım." Diyerek çantamı omzuma aldım ve önce annemi sonra anneannemi öptüm, öperken de pırlanta bilekliğini ellerimin arasına alıp çıkartmayı deneyerek geriye çektim ama fark edince seslice güldük. Teyzeme ise dil çıkartıp kuaförden çıktım.

Eve döndüğüm o günden sonra günler, sanki zamanın akışı yavaşlamış gibi akıp gitti. Yazın o sıcak ve bunaltıcı öğleden sonralarında, evin o sakinleşmiş ama bir o kadar da garip bir şekilde sessizlik yankılanan salonunda koltuğa uzanıp, sonu gelmeyen yabancı dizileri arka arkaya devirerek haftalar geçirdim. Babam çoktan yazlığa yerleşmiş, annem ise evdeki her şeyi minimalist bir düzene sokma hevesiyle kendini bahçesiyle temizliğe ve yeni hayatına adamıştı.

Sadece eskiden birlikte yaptığımız ama herkesin kendi kabuğunda olduğu kahvaltıların eksikliğini hissettiğimi biliyordum. Arada sırada gelen o boşluk hissi dışında, kendi kabuğumda oldukça huzurluydum.

Ta ki o öğleden sonra, dizimin dördüncü sezonun ortasında çalan telefon o sessizliği bıçak gibi kesene kadar.

Ekranda annemin kliniğinin sekreteri Aylin'in adını görünce kaşlarım çatıldı. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.

"Efendim Aylin?"

Aylin'in telaşlı sesi telefondan kulağıma doldu: "Sinem abla, acil gelmen lazım. Sezin Hanım seni çağırıyor, hemen şimdi."

Oturduğum yerden hızla doğruldum. "Aylin, ne oldu? Anneme bir şey mi oldu?"

Aylin bana fazla panik yaptırdığını fark ederek ses tonunu daha yavaş ve net bir halde "Yok ya, danışanlar iyi de... Şey oldu. Tabelacı geldi." Dediğinde ona sorduğumun annem olması ama danışan iyi cevabıyla hemen ardından gelen tabelayı anlayamadım.

"Tabelacı mı? Ne tabelacısı?"

"Hani şu eski tabela var ya... Hani üzerinde Kalaycı yazan. Hah, işte onu indirdik ama Sezin Hanım yeni tabela için öyle bir font ve renk tutturdu ki, adamı bayılttı bayılacak. Adam diyor ki o renk olmaz güneşte parlar gözükmez. 'Sinem gelsin, o estetikten anlar, rengi o onaylasın' diye tutturdu. Acil basman lazım buraya, kadına laf anlatamıyorum!"

Derin bir nefes alıp başımı koltuğun sırtlığına yasladım. Boşanma bitmişti ama annemin o "yeniden doğuş ve hınç alma" projesi, en zayıf anımda beni yine yakalamıştı.

"Kadın anneniz ama beni de bıktırdı burada, delirdi. Deli gibi bir şey oldu."

"Tamam Aylin, biliyorum delirdi." dedim bıkkınlıkla gülerek. "Geliyorum..."

Yaz tatili yerini ayrılık mevsimine bırakmaya başlarken kendime ısmarlayıp gittiğim tatil bana çok iyi gelmişti. Döneli fazla zaman olmamışken onun üzerine konuşuyorduk.

"Fransız Rivierası'nda yatta şampanya patlatacak vizyon yok bunlarda, adamlar hâlâ Çeşme'de Alaçatı rüzgarında okey masasında okeye dördüncü arıyor!"

Burası sadece bir güzellik ve estetik merkezi değildi; teyzemin, boşanma sonrası enerjisini kanalize ettiği, hıncını botoks iğnelerinden ve eline geçirdiği "gönüllü erkek profillerinden" çıkardığı operasyon üssü mübarek klinikti.

Birinin her an değişen ilişki durumu, maaşı, estetik yaptırıp yaptırmadığı veya eski sevgilisinin kim olduğu hakkında bilgi sahibi olmak için herhangi bir sosyal medya hesabına ihtiyacı yoktu. İrem'in tek bir cümlesi yeterliydi.

İrem, maskenin çatlamaması için yüzünü mümkün olduğunca oynatmadan konuşmaya çalıştı.

"Şu yeni gelen doktor var ya..."

"Hangisi?"

Teyzemin eli bir anda durdu. "Yakışıklı olan mı?" diye bütün hevesiyle İrem'e döndü.

İrem gözlerini devirdi. "Burada yakışıklı olmayan doktor mu var?"

"E haklısın," dedi teyzem hiç düşünmeden. "Devam et."

Ben gözlerimi kapatıp olduğum yerde biraz daha geriye yaslandım. Bahsettiği şey güzellik merkezinin yanındaki yeni gelen diş hekimiydi.

İrem sesini iyice alçalttı. "Onu hafta sonu Wines'ta gördüm."

Teyzemin gözleri parladı.

"Tek miydi?"

"Hayır."

"Yine bir kadınla mıydı?"

"Evet."

Teyzem dudaklarını büzüp başını iki yana salladı.

"Doktor dediğin de biraz ağır olacak. Daha iki haftada kaçıncı yemeği dört mü?"

"Selin teyze, iki haftada adamın bekarlık nöbeti bitmiş olabilir."

"İrem, savunma yapma."

Gözlerimi açıp tavana baktım.

"Bence siz bu insanı önce bir tanısanız... belki hep aynı kadınla çıkıyor."

Teyzem yüzünü tekrar yüzüme eğdi. "Sinem, sen karışma. Senin erkek seçme konusunda fikir beyan etme hakkın şu an askıda."

"Ben ne yaptım?"

"Hiçbir şey yapmadın zaten. Problem de o. Mükemmel bir tatilden döndük ne yaptın ne? Elin boş döndün."

"Ya bu diş hekimi mekanla anlaşmalıysa o yüzden herkesi oraya götürüyorsa?" Diyerek ortalığı karıştırıp konuyu benden uzak tuttum.

"Ay Allah korusun!" dedi, yüzünü buruşturarak. "Erkek dediğin bunun planını yapar mı? Öyle olur mu hiç? Cimri adamın kapris çekilmez. Benim zamanımda enişteniz olacak o şerefsiz... hiç değilse adamın bir tarzı vardı, eve her geldiğinde elinde çiçek çikolatayla ya da en kötü ihtimalle yeni çıkan bir sanat kitabı, aylık dergi falan olurdu. Tabii sonradan kasayı boşaltıp kriptoya yatırdı orası ayrı ama vizyon vizyondur kızım!"

İrem kahkaha atarak maskesini çatlattı: "Selin teyze, adamın dolandırıcılığını bile vizyonerlik olarak pazarlıyorsun ya, hayranım senin bu polyanna kalbine!"

"Ne yapalım İremcik, hayatta her şeyi dert edinemem. Bence bu nesil bırak Rivierası'nı, Kadıköy'de bütçesine uygun düzgün mekanı bile seçemiyor. Geçen gün birisiyle tanıştım, 'Girişimciyim' diyor. Ne iş yapıyorsun diyorum, 'Kuşkonmaza e-ticareti yapıyorum' diyor. Tövbe yarabbim, kuşkonmazı ne yapayım ben, her gün çorbasını mı yapacağız? Ne yapacağız Sinoş senin bu halini?"

"Neyse," dedim, elimi yüzümdeki maskeye doğru götürürken kurumuş mu diye bakarak parmaklarımı yer yer batırmaya başladım. "Bana erkek mühim değil şu an. Zaten kafa kaldırmıyor, annemin tabela krizleri, babamın sürekli kliniğe ve eve çelenk çiçek göndermesi derken ruh sağlığımı zor tutuyorum."

"Olsun be Sinem," dedi teyzem, göz kırparak tekrar başıma dikilip saçlarımı karıştırarak. "Hayat dediğin sürprizlerle doludur. Belki de köşeyi dönünce karşına tam o aradığın vizyonda, şampanyayı doğrudan seninle şişeden içen biri çıkar. Belli mi olur?"

"Hahaha..."

Tam o sırada, sessizliği bozan şey telefonumun o hırsla titreyen sesi oldu. Çantamdan telefonumu çıkardım. Ekranda yazan ismi gördüğümde elim havada kaldı.

Babam.

İrem merakla bana doğru eğildi, maskesi çatırdayarak dökülüyordu: "Kim arıyor yoksa yeni vizyoner adayımız mı?" Dediğinde üstüme gelen parçalarla onu geri ittim.

"Babam," dedim, kaşlarımı çatıp çağrıyı yanıtlayarak kulağıma götürdüm. "Efendim baba?"

Telefondan babamın o her zamanki hafif aceleci, biraz da suçluluk barındıran sesi geldi: "Sinem... güzel kızım yazlıkta ufak bir krizimiz var da..."

Gözlerimi tavana dikip derin bir nefes aldım. Boşanma mürekkebi daha kurumadan, bu adamlar yeni krizler üretmek için gerçekten özel bir yeteneğe sahipti.

"Ne kriz yine baba? Yazlıktaki komşunun köpeği bu kez kime çelenk gönderdi?"

"Annene gitmiş kızım."

Birkaç saniye boyunca telefonun ucundaki hışırtıdan başka hiçbir ses duyulmadı.

"Nasıl yani baba?" dedim, konuştukça yüzüm geriliyor maske çatlıyordu ama bu beni soru sormaktan geri koymamıştı. "Ne gitti anneme? Çelenk mi? Köpek mi? Keşke yazlığın tapusunu da verseydin baba en azından yerin belli olmazdı.

İrem merakla gözlerini dört açmış, teyzem ise elindeki iğneyi havaya dikmiş, kulak kesilmişti. "Sen hemşire değilsin." Diye saçmaladığımda İrem kahkahayı patlatıp "Hava boşluğu!" Demeyi denedi kahkahalarının arasından.

Kendi halimizden iğrenerek gülmeye başladım.

"Sinem." Babamın sesindeki o gerginlik daha da netleşti: "Yok kızım, köpek falan değil... Geçen gün hani şu internetten sipariş ettiğim... Şey, dekoratif ahşap bahçe cücesi var ya, hani hırsızlara karşı şans getirsin diye almıştım. Kargo adresini karıştırmışım galiba. Doğrudan annenin kliniğine gitmiş. Üzerine de... Şey yazmışlar..."

"Ne yazmışlar baba?" diye dişimin arasından konuştum az önceki gülmemden eser kalmamıştı.

"'Yıllar da geçse bahçemizin cücesi olmaktan vazgeçmedin, iyi ki varsın.' yazmışlar. Kurye kapıya bırakmış, annen de az önce beni aradı. Sesi şu an bin küsur frekansta falan çıkıyor, camlar zangır zangır titriyormuş klinikte."

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kadın tabeladan "Kalaycı" soyadını söküp atmakla meşguldü, adamın gönderdiği bahçe cücesi üzerindeki romantik (!) notla birlikte kliniğin orta yerine bomba gibi düşmüştü. Buydu işte problemleri; hiçbir şey yapmadan bir sürü şeye sebep oluyorlardı.

Teyzem, telefonun ahizesinden sızan sesi duymuş olacak ki elindekini masaya vurarak kahkahayı bastı: "Ayy iş bitirici eniştem benim! Boşandıktan sonra bile kadına cüce yolluyor, vizyon bu işte kızım! Fransız Rivierası'nda yatta şampanya patlatmaktan çok daha romantik!"

İrem ise kahkahayla araya girdi: "Sinem, Metin amcaya söylesene bahçe cücesi yerine flamingo falan alsaydı, daha estetik dururdu!"

"Baba," dedim, artık sesimdeki bıkkınlık tavan yapmıştı. "Sen ne yapmaya çalışıyorsun? Annem senin soyadının olduğu tabelayı indirdi, yeni tabela asıldı. Sen kadına hırsız kovsun diye bahçe cücesi mi yolladın, seni kovsun diye herhalde?"

"Kızım yanlışlık oldu diyorum! Kargo firmasının hatası! Ben aslında yazlığın önüne koyacaktım..."

"Aman neyse ne baba!" Telefonu kapatacakken son bir hamleyle ekledim: "Sakın ha, bir süre aramaya kalkma. Yoksa annemin elinden seni ben bile kurtaramam, yazlığın bodrumunda köşe kapmaca oynamak zorunda kalırsın."

Telefonu yüzüne kapattıktan sonra derin bir iç çekip elimi yüzüme götürdüm. "Gerildim ya."

Teyzem hala arkadan gülerek, "Ay ne tatlı adam ya, keşke cücenin resmini isteseydin," diye dalga geçiyordu.

Boşanmanın üzerinden artık aylar diyebileceğimiz kadar geçmişti ama annemin o "bağımsız ve güçlü kadın" manifestosu, babamın yazlıktan dönüp şehre ayak basmasıyla anında sarsılmıştı. İkisi de hayatı birbirlerine dar ederken uzak durmanın en iyi karar olduğunu biliyordum.

Annemin arkadaşlarıyla yemekte olduğu bir geceyi evde tek başıma yatakta tamamlamaya hazırlanıyordum. Evin tüm ışıkları kapalıydı.

Karanlık evin içinde, günün bütün o ağırlığını omuzlarımdan atıp yatakta tavanı izlemeye çalıştığım sırada, koridordan gelen o hafif tıkırtı bütün dikkatimi bir anda dağıttı sesin alt kattan geldiğini fark ettim. Hırsız mıydı yoksa kapıyı anahtarla açıp içeri giren biri mi, ayırt edemiyordum.

Ayaklarımı soğuk parkeye bastığımda nefesimi tuttum. Evde korunabileceğim ya da kendini savunabileceğim ne varsa düşünerek komodinin üzerindeki abajura uzandım.

Yavaş ve sessiz adımlarla merdivenlere yöneldim. Evin tüm ışıkları kapalıydı; bahçedeki lambanın ışığı içeri sızarken, alt kattan gelen o boğuk mırıltılar ve hırıltılı nefes sesleri giderek netleşiyordu. Bir hırsızın ya da yabancının asla yapmayacağı türden bir tanıdıklık vardı o seslerde.

Merdiven basamaklarını inerken ortalarındayken ayağıma abajurun kablosu değdiğinde abajuru sıkıca tutan elim gevşedi korkuyla yerimde kaldım. Alt katın bir kısmını görüyordum ve gelen neyse o yavaşça hareket ettikçe koridordaki ayak lambaları tek tek yanmaya başladıkça silüetleri gördüm.

Elimdeki abajur parmaklarımın arasından kayıp düşecek gibi oldu. Gözlerim ardına kadar açılmış, gördüğüm manzaranın şokuyla öylece kalakalmıştım.

Birkaç ay önce birbirlerini boğazlamakla meşgul olan bu iki insan, şimdi karanlık evde sanki yasak bir kaçamak yapar gibi öpüşüyorlardı.

"Aklımı kaçıracağım!" Diyerek merdivenden hızla inip ışıkları yaktığımda birbirlerinden şok içerisinde ayrıldılar. Nefes nefese kalmışlardı.

Omuz omuza, birbirlerine öyle bir tutku ve öfkeyle yapışmışlardı ki ne olduğunu anlamaları biraz uzun sürdü, "bağımsız kadın" manifestoları ve "seni bir daha görmek istemiyorum" çığlıkları sanki hiç var olmamıştı.

Annem saçını düzeltmeye çalışırken "Sinem." Diyebildikten sonra üste çıkmak istercesine "Evde olmayacaksın sanıyordum, çıkmayacak mıydın gece?" Dedi.

"Çıkmayacaktım ama şimdi gidiyorum."

Bunlar kesinlikle akıl sağlığımı kaybetmeme neden olacaklardı, diye geçirdim içimden, parmak ucunda odama doğru kaçarken.

"Kızım bizi bir dinler misin?"

Odama girip telefonumu aldım. Askılı pijamamın üzerine herhangi bir şey almayıp arabanın anahtarını aldıktan sonra merdivene tekrar yöneldim. Aynı bıraktığım yerde duruyorlardı.

"Aklımla oyun oynuyorsunuz. Aylar önce boşandınız siz. Mezuniyetime ayrı ayrı gelip boşanacağız dediniz benim o günlerimi bana zehrettiniz." Onları anlamıyormuş gibi kafamı iki yana salladım. "Aylardır aranızda arabulucu oldum. Hakime bunları boşayın da rahatlayalım dedim siz."

Zaten anlamıyordum ve anlamak için çaba sarf etmiyordum.

"Şimdi ne yapıyorsunuz?" Dedim inanamıyordum.

Babam bu kez konuşmaya çalıştı. "Sinem kızım, sandığın gibi değil."

"Ben. Hiçbir şey sandığım gibi değil zaten!"

Elimi havaya kaldırdım.

"Ben sizi anlamaya çalışmaktan yoruldum."

Annem bir adım attı. "Bizi bir dinler misin?"

Babam mahcup bir ifadeyle elini ensesine götürüp yere bakarken, annem çoktan o otoriter, her şeyi kontrol altında tutan zırhını yeniden kuşanmış gibi dikleşmişti.

"Babamla öpüşüyordun anne!" Dedikten sonra babama döndüm. "Boşandığınız eşinizle hangi motivasyonla öpüşüyordunuz sayın Metin Kalaycı?"

Annemin o an yüzüne yansıyan şok, az önce duvara yaslanmış bir genç kız gibi nefes nefese duran kadından eser bırakmadı. Kontrolü yeniden ele geçirmeye çalışan o zırhı, yüzümden fırlattığım bu tek ve acımasız cümleyle bir anda darmadağın oldu.

Ortada evirip çevrilecek, yanlış anlaşılacak hiçbir taraf yoktu; annem, aylar önce boşandığı adamla, sanki yasaklı birer aşık gibi evimizin ortasında öpüşüyordu.

"Karım."

"Üste çıkma eski karınım." Dedi annem, babama doğru.

Yüzümdeki o alaycı, öfkeli ifadeyle onlara son bir kez daha baktım.

"Hiç zahmet etmeyin, dinlemek istemiyorum," dedim, sesimdeki o titremeyi bastırmaya çalışarak. "Ben artık bu evde bir saniye bile durmuyorum."

"Bu saatte nereye gidiyorsun?" babam endişeyle bir adım daha attı ama elimi kaldırarak onu durdurdum.

"Bana ne yapacağımı söylemeyin. İkiniz de ne haliniz varsa görün."

Kapıyı arkamdan çarparak çıktığımda göğsüm hızla gibi inip kalkıyordu. Sokak kapısını aralayıp serin gece havasına adım attığımda, gözümden süzülen o tek damla yaşı öfkeyle sildim. Kendi arabamın kapısını açıp içeri attım kendimi.

Nereye gideceğimi biliyordum.

Anneannem elinde bir bardakla içeriye girdiğinde dedemin dizinden kalkıp koltukta oturur hale geldim. Anneannemin uzattığı bardağı ellerim titreyerek alırken, içimdeki o rahatlama hissiyle beraber derin bir oh çektim.

Anneannem karşıma oturup yüzüme baktı. "Annenle mi kavga ettin?"

Gözlerimi kapattım. Hatırlamak istemiyordum. İnsan boşanan anne ve babası tekrar birlikte olursa mutlu olabilirdi ama onların ilişkisini bir evlilik terapisti gibi yıllardır çekiyordum.

"Anneanne..."

"Babanla mı?"

"Ben kimseyle kavga etmedim." Halime bak, dercesine pijamalarımı gösterdim. "Aksine ev lazım olan insanlara evi bıraktım."

Açıkça söylemeye çekinmemiştim bu onların bana yaptığı büyük bir terbiyesizlikleriydi. Dedem olayı az çok anlayıp bir yorum yaptı. "Annen biriyle mi birlikte?"

Çekinerek sorduğu sorunun cevabı biriyle birlikte değil babamla birlikte olmasıydı.

O an içimdeki bütün o sıkışmışlık hissi, dedemin bu masum ama isabetli tahminiyle bir anda kahkahayla hüzün arasında gidip gelen tuhaf bir dalgaya dönüştü. Anneannem, dedemin bu patavatsız ama meraklı sorusu karşısında hemen kaşlarını çatıp "Fahri, torunumu sıkıştırma kaçıp gelmiş işte."

"Ne biliyim, kızlarım pek babalarını dinleyen evlatlar değiller maşallah," diye homurdandı dedem, yanımda rahatsızca kıpırdanarak. "Bizim zamanımızda boşanıldı mı en azından bir on yıl küslük sürerdi."

"On yıl kim kime küserdi? Herkes başkasını bulur yoluna bakardı."

Onların bu tatlı atışmasını izlerken üzerimdeki o gerginlik biraz olsun hafiflemişti ama içimdeki o absürt sırrı taşımanın ağırlığı da omuzlarımdaydı.

"Ben burada kalacağım biraz." Diyerek gözlerimi koca salonda dolaştırdım. "Annemle aynı yerde de çalışmayacağım."

Anneannem ise bu dediğimi absürt bularak gülümsedi. "Ya ne yapacaksın?"

"Bunların gelgitlerinden bıktım. Ayrılmaları dertti. Ayrıldılar yine dert. Başkalarıyla da olmazlar artık beni hiç düşünen yok tabii." Kafamı sallayıp devam ettim. "En kötü devlete başvuru yaparım, paralarını da istemiyorum ya yordular beni çok yorduuuular."

"İyi ettin de geldin o zaman," dedi dedem şefkatle elimi tutarak. "Burası senin evin, kimse seni yoramaz burada. İster bir hafta kal ister aylarca kafanı dinle."

Anneannem bir konu geriden geliyordu yine. "Annenle çalışmayıp kiminle çalışacaksın? Üç kuruş maaş için ellerin kapısında beklemek için mi okudun güzel kızım?"

Dedem, yerinde hafifçe doğrulup ak sakalını sıvazladı. "Tabii ya," dedi gururla şişinerek. "Deden seni boş bırakmaz. Devlete gireceğim diyorsun bir de... Git kendi kliniğini aç, paşalar gibi kendi patronun ol."

Omuzlarımı düşürüp bıkkınlıkla bir nefes verdim. İkisi de dünyadan o kadar bir haberlerdi ki kendi küçük saraylarında mutlu mesut yaşıyorlardı.

"Dede, baksana duruma," dedim ellerimi iki yana açarak. "Yüksek lisansımı yapmadım ki ben daha, nasıl klinik açayım? Olmaz o iş."

Anneannem yüzünü buruşturup ellerini havaya salladı. " Çalışma canım o zaman, deden ne güne duruyor lafa bak!"

"Ee az önce ellerin kapısı için mi okuttuk diyordunuz? Şimdi işsiz mi gezeyim?" Dediğim serzenişe dedem sadece gülümsedi.

"Bir yer ayarlayabilirim."

Kafamı yok olarak yukarı kaldırdım. "İstemem. İnsanlar bu yaşlarında işlerinin başındalar, ben ne yaptım? Bir sene mezuna kaldım; hazırlık okudum zaten doğru dürüst birinci sınıfa başlamam yirmi bir yaşımı buldu." Yüzümü ellerimin arasına aldığımda sinirle soludum. "Hayatımda hep yolunda gidecek sanıyordum. Bu işsizlik furyasında yaşım mı geçecek?"

Dedem destek verircesine elini sırtıma koyduğunda sıvazladı. "Sinem, kızım hayatında yolunda gitmeyen şey annense onu kendi haline bırak işte. Bana ne, de geç. Ne takıyorsun güzel kızım. Eğer iş arıyorsan dedene güven."

Derin bir kabullenişle "Ben bize güvenmiyorum dede." Dedim.

İzmir'deki o devasa evin kapısını arkamdan kapatıp arabaya bindiğimde yeni yılı neredeyse yarılamıştık. Devlette atamam açıklanmış, görev yerim büyükşehrin gürültüsünden, ailemin bitmek bilmeyen dramından ve alıştığım o gösterişli hayattan kilometrelerce uzakta, denize kıyısı olan küçük bir ilçeye çıkmıştı.

Yanımda ise beni yalnız göndermeye içi el vermeyen teyzem vardı. "Bak Sinem," dedi, kemerini çıkartıp yerinde biraz gerindi. "Bence hayatımızın en mantıklı kararını verdik." dedi. "Eğer yapamazsan döner gelirsin yüksek lisansa odaklanırsın hem burayı denemiş olursun hem de bir sene kaybettim diye üzülmezsin, dimi bebeğim?"

Direksiyona bakıp iç geçirdim. Üstünde beyaz bir elbise vardı kollarından ve boynuna kadar straplez detayları onu nasıl boğmuyordu anlamamıştım.

Alakasızca "Sen düğünden kaçarken topuklu ayakkabının tekini kaybettin." dedim sinirle gülerken.

"Onu yakışıklı bir adama bırakarak masalı tekrar yazdım."

Bu söylediğini dalgaya alıp "Umarım seni bulmak için çaba sarf eder." Dediğimde tabii dercesine kafasını salladı. "Ha arar o beni. Numaramı verdim."

"Teyze bazen sana çok şaşırıyorum biliyor musun?" Dedim. Sesimde artık gram eğlence yoktu.

"Şaşırma sadece beni örnek al."

"Ve üç valiz yerine iki valiz, bir sırt çantası ve beş çift ayakkabı getirdin. Ama buraya taşınan benim."

Teyzem gururla başını salladı.

"Hayatta öncelikler vardır sen ben gidiyorum deyince o kadar hızlı valiz doldurdum ki şaşırırsın."

İlk defa gerçekten güldüm.

Arabanın camını biraz araladım. Çoğu şey geride kalırken yüzüme vuran serin hava, uzun zamandır hissetmediğim bir şeyi hatırlattı.

Sessizliği.

İlçenin o küçük, rüzgar esen bayraklı meydanına vardığımızda hava çoktan kararmıştı.

Haritada "Varış noktasına ulaştınız" dediğinde arabayı tabelasında kırmızı harflerle Grand Türk Otel yazan dört yıldızlı yerin önüne park edince yorgunlukla arkama yaslandım. "Saat üçe geliyor."

Telefonunun ekranına dokunup saatte baktı ve beni onaylama ihtiyacı hissederek konuştu. "Evet. Eskiden seninle ben bu saatlerde-"

Telefonumu alıp kapıyı açtığımda teyzem konuşmaya devam ediyordu.

"Valizlerinden sadece birini alır mısın?"

"Gece kremlerim var hangisinde nereden bileceğim?"

Valizleri indirirken teyzem üzerindeki o iddialı straplez elbisesi ve ayağındaki tek tekli topuklu ayakkabısıyla otelin mermer merdivenlerinde adeta bir moda ikonu gibi dikiliyordu.

"Otel fena değilmiş şekerim," dedi, geniş lobinin döner kapısından içeri süzülürken. "En azından lobideki kadife koltuklar benim gençliğimin İzmir kulüplerini hatırlattı."

Resepsiyondaki genç görevli, teyzemin o abartılı kıyafeti ve benim üzerimdeki seyahat yorgunluğumla karışık sivil giyimim arasında gidip gelen şaşkın bakışlarıyla odalarımızın anahtarını uzattı.

İkimiz de kendimizi odalarımıza atıp üstümüzü değiştirdikten sonra lobide buluşup ilçenin tek 24 saat açık esnaf lokantasında aceleyle bir çorba içtik ve sabahki büyük "ev yerleştirme operasyonu" için tekrar odalarımıza geçmeden önce sabah planlaması yapıp odalarımıza dağıldık.

Sabah kapımın sertçe çalınmasıyla irkilerek kalktım ve ayakkabımı ararken "Sinoş!" Sesiyle kendime gelmeye çalışarak kapıya ulaştım. Teyzem çoktan ayılmış hazırlanmış üzerine bu kez krem trençkotunu çekmiş, devasa güneş gözlüklerini kafasına takmış bana bakıyordu.

"Günaydııın!" dedi, içeri dalarken.

"Günaydın."

"Kalk bakalım ilçe kraliçesi! Bugün o lojmanı bir iç mimar elinden çıkmışa döndüreceğiz."

Hazırlandıktan sonra hiçbir şey almadan önce eve bakmaya karar verip lojmana geçtik. Sekiz tane blok karşılıklı diziliydi. Binaların dış renkleri solmuştu. Girişlerin üstünde A-B-C diye harflerle binaların adı belirtilmişti.

Kafamı kaldırıp katlarını saymaya başladığımda sekiz kat sayabildim.

Anahtarı zorlukla taktığım yuvadan çıkarttım, kapıdan ilk girişte bir vestiyer beni karşıladı. Hemen vestiyerin ilerisinde sağında tek tezgahlı mutfak ve küçük balkonuna baktım.

Tek kişi için yeterliydi ama öğrenci evim buradan daha büyüktü. İlçede normal ev tutabilirdim ama bekar halimle lojman çıkmasına daha çok sevinmiştim en azından binanın içerisinde tanıdığım insanlar olacaktı.

Mutfaktan çıktığımda hemen karşısında küçük bir tuvalet onun yanında banyo, banyonun karşısında ise salon duruyordu. Kapılardan şimdilik şöylesine bakıp geçtim, koridorun en sonundaki tek oda yatak odasıydı.

"Sinoş küçük ama tatlı hayatım ısınma problemi yaşamazsın, İzmir gibi de olmaz ama soğuktur."

Gözlerini hafifçe kısarak lojmanın ufak odalarını, küçük mutfağını süzdüğünü görmüştüm. Kendi evinin o tavanları yüksek, pencereleri panoramik manzaralı evinden sonra burası ona küçük gelmişti ama belli etmemeye çalışıyordu.

"Hem bak," dedi, hemen odanın ortasında kendi etrafında dönerek. "Burası tam bir 'yeniden başlangıç' yeri! Haluk ve Levent'in evi gibi biraz küçüğü ama, tıpkı onlara benzetebiliriz."

"Evin içinde kaos yaşarım diye mi söyledin onu?"

"Yok ya başka küçük ev görmedim. Neyse bak şimdi tek eksik, şuraya atacağımız mor kadife bir berjer ve cam kenarına dizeceğimiz mumlar."

Gülerek başımı salladım.

"Mor kadife... o zaman ben mutfağın ölçüsünü almaya başlıyorum en azından buzdolabım sığsın."

"Al, al. Sonra eve sığmazsak ne yapacağız??"

"Teyze sen çok kalmayacaksın ki, gideceksin." Dedim hafif bir üzüntüyle.

"Teyzoş botokslarım eridi demeden buradayım!" diye neşeyle göz kırptı.

"Benim daha botoksum yok ki."

"Henüz yok canım."

Başımı iki yana sallayıp güldüm.

Bir süre daha elimizdeki listeye bakıp eksikleri çıkardık. Buzdolabı, yatak, baya bir mutfak eşyası, temizlik malzemeleri...

Sonunda teyzem listeyi elimden çekip baştan aşağı süzdü. "Ben bir temizlik şirketi bulacağım. Geri kalan listeyi markette buluruz,"

"Diğer yarısı?"

"Onu da ben bulurum."

"Nasıl bulacaksın?"

"Benim gözüm hiçbir şeyi kaçırmaz."

Bu cümleden sonra neyin peşine düşeceğini sormaya bile cesaret edemedim.

Yaklaşık yarım saat sonra ilçenin merkezindeki marketin önüne geldiğimizde teyzem arabadan indi ve etrafına bakındı.

"Burası mı?"

"Evet."

"Şekerim, ben buradan en fazla su ve ekmek alınır diye düşünmüştüm."

"Burada düşündüğün gibi bir market görmedim ki. Yereli bu işte."

Teyzem huzursuzca iç geçirdi. "Benim moralimi bozma seni alıp geri dönerim."

İçeri girdiğimiz anda elime bir sepet tutuşturdu. "Sen temel ihtiyaçları al. Ben dekorasyon bölümüne bakacağım."

"Marketin dekorasyon bölümü mü var?"

Teyzem hiç istifini bozmadı.

"Olmak zorunda."

Sepeti alıp koridorlardan ilerlemeye başladım. Birkaç dakika içinde elim deterjan, peçete, kahvaltılık ve temel mutfak ihtiyaçlarıyla dolmuştu. Aldığım çoklu sünger paketini renkli olanıyla değiştirip yoluma devam ettim.

Teyzemin kendinden emin sesini duyduğumda ona yakın olduğumu anlayıp sesi takip etmeye başladım.

"Bak gördün mü, varmış işte!"

Başımı rafların arasından uzatıp baktığımda, teyzemi manav reyonunun hemen yanındaki, muhtemelen son on yıldır kimsenin yüzüne bakmadığı "ev gereçleri ve plastik eşyalar" köşesinde buldum.

Elinde fuşya rengi, üzerinde plastik güller olan tuhaf bir masa örtüsü ve bir adet felaket derecede yapay duran mor plastik menekşeyle zafer kazanmış komutanlar gibi bana bakıyordu.

"Şuraya bak Sinem," dedi, elindeki plastik saksıyı havaya kaldırarak. "Lojmanın kasvetli havasını tek bir hamleyle nasıl da Akdeniz kulübesine çevirdim ama? Hem su da istemez, ben unutkan bir insanım, kurur gider diye vicdan azabı da çekmezsin."

Elindeki o korkunç menekşeyle sepetimin ortasına dalmasına ses çıkarmadım; çünkü teyzemin mor berjer hayalini bu plastik çiçekle bastırmaya çalıştığını biliyordum.

"O masa örtüsünü istemiyorum. Ben internetten sipariş ederim. Daha büyük bir market mi gezsek sabah?" Dedim, bir zamanlar ben de öğrencilik yaşamıştım en azından ilgilendiğim şeyler olduğunda gidip aldığım yerler vardı.

"İnternetten al en iyisi. İki güne gelir."

Aldıklarımızın hepsini şirince teyzeme ödettikten sonra hepsini birkaç turda arabaya taşıyıp eve geri dönmüştük.

Geçirdiğimiz ikinci sabahta güneş, ilçeyi çevreleyen yemyeşil dağların üzerinden yavaşça yükseldi. Sabahın ilk ışıklar evin penceresinden içeri süzülürken, yatakta dönüp durmaktan vazgeçip erkenden ayağa kalktım. Penceremizin baktığı manzara, büyükşehrin beton yığınlarından sonra neredeyse bir tablo gibi görünüyordu; dağlardaki uçsuz bucaksız yeşillikle gerçekten büyülendiğimi hissettim.

İzmir'de görebildiğim hep tek katlı villalar olmuşken, öğrenci evimde hep karşımda apartmanlar varken şimdi burada; lojmanda bambaşka bir görsel vardı.

Camın kenarında ellerimi kollarıma sarmış, bu sakin manzarayı izlerken arkamdan gelen o derin esneme ve gerinme sesleriyle irkildim. Teyzem, iki kolunu havaya dikip gerindikten sonra yüzünü buruşturarak gözlerini ovuşturdu.

"Allah'ım," diye mırıldandı, sesi uykulu ve biraz da sızlanma barındıran bir tonda. "Benim bu narin kemiklerim tek kişilik yatağa daha ne kadar dayanacak merak ediyorum."

O halini görünce tutamadığım bir kahkaha patlattım.

"Teyzoş daha dün 'burası yeniden başlangıç' diyordun, ne çabuk çift kişiliğe bağladın olayı?" dedim, geri manzaraya dönerken.

"Hayatım esnektir, şartlara göre güncellenirim," dedi, yerinden doğrulup belini tutarak. "Şimdi o büyük yatak hayalinden önce bana acilen bir kahve lazım, yoksa bu dağların yeşilliği gözüme zindan gibi görünecek."

"Tamam, haklısın," dedim, teyzemin belini ovuşturmasına gülerek. "Bugün koltuk işini hallediyoruz. Ve sen yarın İzmir'e uçuyorsun. Baktım ben aktarmalı uçuş buldum seni götürürüm."

Teyzem sahte bir şokla elini kalbine götürdü: "Aaa, kovuluyor muyum? Ben daha mor berjerinle bir kahve köşesi yapacaktım!"

"Teyze, botokslarım eridi diyordun, kliniği ihmal etme sonra başıma kalırsın," dedim mutfağa geçerken.

Öğlene doğru ilçede bir mobilyacısını bulup, lojmana sığacak en rahat L koltuğu, salon sehpasını, mutfak masası ve geri kalan ne eksik varsa ilk elden hallettik. Esnafın "Usta iki gün sonra getirip kurar abla" sözünü aldıktan sonra, teyzemi beş günlük gezisine iki valiziyle ve çeşit çeşit ayakkabılarıyla birlikte önceden aldığımız uçak biletiyle havaalanına götürmüştüm.

"Unutma Sinem, burası senin başrolde olduğun ilk dizi! Sakın ezdirme kendini, gerekirse bırakıp gelirsin! Seni burada kim tanıyor ki? Bas gel."

"Tamam. Tamam teşekkür ederim. Seni seviyorum."

Vedalaşmamız beni üzmüştü. Teyzemle yaşadığım hayatı seviyordum. Deli dolu birisiydi. Şimdi beni getirip kendine alıştırıp dönmüştü. Eve döndüğümde İzmir'den gelen son kutuları açtım, kıyafetlerimi dolaba yerleştirdim, mutfağı dizdim ve teyzemin bıraktığı o plastik menekşeyi tam da camın önüne, güneş alacak bir köşeye koydum.

Akşam olduğunda ev artık gerçekten benim evim gibi kokuyordu. Çünkü bolca oda parfümü sıkmıştım.

Ertesi sabah, alarmla falan uyanmamıştım güneş direkt olarak dağların arkasından evime doğduğunda gözlerim kendiliğinden açılmıştı. İlk iş günümdü. Üzerime lacivert, sade palazzo bir pantolon ve beyaz bir gömlek geçirdim. Saçlarımı şık ama sade bir at kuyruğu yapıp aynada son kez kendime baktım.

Lojmanın kapısını kilitleyip, asansöre bindim bir kat inmiştim ki asansör tekrar durduğunda orta yaşlı polis üniformalı bir adam bindi hemen ardından bir kadın bindiğinde birkaç adım geriye gittim.

Hanımefendiyle göz göze geldiğimizde "Günaydın." Dedi biraz çekinerek.

"Günaydın." Dedim.

"Yeni mi taşındınız?"

"Evet," dedim hafifçe gülümseyerek, "Çarşamba günü taşındım."

Orta yaşlı polis memuru meraklı gözlerle bana bir anlığına göz atıp başıyla selam verdi, yanındaki kadın ise komşuluk refleksinin o tatlı merakıyla hemen konuyu devraldı.

"Ben Sevim, 7. numaradayız," dedi samimi bir tonla. "Emniyete mi atandınız yoksa?"

Asansör zemin kata yaklaşırken hafif duraksamayla birlikte kapılar aralandı.

"Evet, emniyete," dedim onlarla yürümeye devam ederek "Psikolojik Danışmanlık Bürosuna atandım. Psikoloğum, Sinem ben."

Sevim Hanım'ın yüzü anında aydınlandı, memnuniyetle başını salladı. "Aa çok iyi olmuş. Eşim Ahmet, polis o da. İyi olmuş valla. Ben hastanede acilde hemşireyim yabancılık çekme. İllaki karşılaşırız zaten."

"Teşekkür ederim, memnun oldum."

"Sinem Hanım. Aynı yere gidiyoruz, hanımı önce işe bırakıyorum. Araban yoksa bırakalım." Diyen Ahmet abiye hafif bir tebessüm ederek otoparktaki aracımı gösterdim.

"Arabam var teşekkür ederim."

"Tamamdır o zaman, karakolda görüşürüz."

Sabahın büyük bir kısmı odama yerleşmekle geçmişti. Masanın üzerine bırakılan dosyaları sıraya koymuş, bilgisayarı açıp kurumun kullandığı sisteme giriş yapmaya çalışmış, şifreyi üç kez yanlış girdikten sonra sonunda doğru olan şifreyi birine sormuştum.

Odanın kendisi de binanın geri kalanından çok farklı değildi. Eski taş duvarların arasına yerleştirilmiş bir masa, iki sandalye, küçük bir dolap ve duvarın kenarında duran tek kişilik bir koltuk vardı. Pencereden baktığımda ise bütün o eski görüntünün aksine dışarıda yemyeşil tepeler görünüyordu.

İzmir'deki ofislerde alıştığım kalabalıktan sonra burası fazlasıyla sessizdi.

Hatta ilk birkaç saat o kadar sessizdi ki bilgisayarın fan sesini bile duyuyordum. Öğlene doğru kapım hafifçe çalındı.

"Sinem Hanım?"

Başımı kaldırdığımda kapının aralığından genç bir polis memuru baktı.

"Buyurun."

Elindeki dosyayı biraz havaya kaldırdı.

"Bunu bırakacağım, dahili numaranız da bağlandı."

"Tamamdır çok teşekkürler."

Dosyayı masanın üzerine koyduktan sonra olduğu yerde birkaç saniye bekledi.

"Başka bir şey var mıydı?"

"Yok."

"Tamam, teşekkür ederim."

Öğle arasında binanın arka tarafındaki küçük çay ocağını buldum. Masaların birinde birkaç personel oturmuş konuşuyordu. İçeri girdiğimi görünce sohbetleri kısa bir anlığına kesildi.

"Sinem Hanım, çay?"

"Olur, teşekkür ederim."

"Şeker?"

"Atmıyorum. Teşekkür ederim."

Çayı önüme bırakan polis memuru sandalyesini çekip karşıma oturdu.

"Mesut ben. Bugün başladınız değil mi?"

"Evet."

"Nereden atandınız?"

"İzmir."

Şaşkınlığını yüzünden okuduğumda kendini düzeltip "Alışabildiniz mi?" dedi.

"Daha ilk gün," dedim gülerek. "Yorum yapmak için erken."

"Ha, daha çok yeni."

"Fazlasıyla."

Adam gülümseyerek başını salladı.

"Alışırsınız. Bizim burası sakindir."

"Çay için teşekkür ederim ben odamdayım."

Odama döndüğümde iki dosya daha önüme geldi. Emniyet personelleriyle zaman zaman görüşmelerim ve değerlendirmelerim olacaktı. Uygun bulmadıklarımı hastane heyetine ya da psikiyatriye yönlendirecektim. Bunlardan biri için görüşme yapılması gerektiğini not aldım, diğerinin dosyasına ise birkaç soru ekledim.

İşin kendisini sevdiğimi o an yeniden fark ettim.

İnsanların hayatlarının en zor taraflarına bakmak kolay değildi ama en azından burada ne yapacağımı biliyordum. Kimse benden ailemi anlatmamı, neden buraya geldiğimi ya da İzmir'de ne bıraktığımı sormuyordu.

Akşamüstü bilgisayarı kapatıp masamın üzerindeki dosyaları toparladım. Çantamı omzuma geçirirken odanın kapısında bir an durup arkama baktım. Odamın kapıdan fotoğrafını çekip teyzeme attım.

Daha ilk iş günümü yeni bitirmiştim.

Eve girince kendi kendime kurduğum düzeni sevinçle videoya almaya başladım.

"Kızlar burası giriş kapım, hemen yanında bir vestiyer var." Soluma döndüm, "Lavabo ve banyo." Karşısındaki mutfağı göstermeye başladım. "Mutfağım küçük ama şirin, zaten ben tek kişiyim sığabilirim ama siz gezmeye geldiğinizde mutfak bizi biraz zorlayabilir."

Kaydı durdurup salona geçtim. "Burası da salonum L koltuğum daha gelmedi ama akşam getireceklermiş sehpam ve boş kitaplığımla pek dolu bir oda değil ama halledeceğim... yatak odam yatağım, makyaj masası aldım ama ne zaman gelir bilmiyorum. Eşyalarımın çoğu geldi ama yazlıktan gönderilecek şeyler var." Kamerayı kendime çevirip güldüm. "Atanacağımı bilsem öğrenci evimi bozmazdım ya." Diye serzenişte bulundum ve gruba gönderdim.

Gelen ilk sesli mesajla "Sooo cute! Bayıldım. Eşyaların tamamlanınca çok güzel olur. Hayırlı olsun kanka. Biz de geliriz." Diyen Ecrin'e teşekkür mesajı yollayıp son aramalara girdim.

Son aramalarda hem annemin hem babamın adı vardı. Konuşmasına konuşuyorduk onları hiçbir şekilde habersiz bırakmıyordum ama hafiften mesafeli olduğumu hissettirmeyi ihmal etmiyordum. Onları zamanı gelince affedeceğimi de biliyordum ama yalnızlık ve bilinmemek bana daha iyi geliyordu.