Kırık Hafıza kitap kapağı

2. bölüm / 6

Kırık Hafıza

Prolog

Vaveyla Yazarı: Fâhte .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Prolog

Eski taş binanın önüne tekrar geldiğimde kafamı kaldırıp omuzlarımı dikleştirdim. Durup sabah düzleştirdiğim saçlarımı düzelttim. İçeri girmeden önce üzerimdeki ceketin yakasını elimle düzelttim, omzumdaki çantayı düşecekmiş gibi hissedip yeniden yerleştirdim.

Binanın kapısı yine açıktı. Çalışma saatlerinde kapı hep açık duruyordu. Bunun bir sebebinin de dün kapıyı kapatmaya çalışırken çıkardığı o uzun gıcırtı olduğunu düşünüyordum. İlçedeki karakol, dışarıdan bakıldığında yıllardır aynı yerde duruyormuş gibi görünen eski yapılardandı. Koridorun zeminindeki eski taşlar yılların ağırlığını taşımaktan iyice aşınmış, üzerinde yüründükçe hafif sesler çıkarır hâle gelmişti. Kapılardan biri açıldığında ya da koridorda biri hızlı yürüdüğünde ayak sesleri bütün binaya yayılıyordu.

Daha ikinci günüm olmasına rağmen bu sesleri tanımaya başlamıştım. Girişin yanındaki ilk odada alt komşum olan, orta yaşlı Ahmet abi çalışıyordu. Karşılıklı duran iki masanın birinde o oturuyor, diğer masa ise boş duruyordu.

"Ahmet abi?"

Masanın arkasında oturan Ahmet abi başını kaldırdı ve beni görür görmez yüzünde tanıdık bir gülümseme oluştu.

"Hoş geldin Sinem, günaydın."

"Hoş buldum abi, günaydın."

Elimi havaya kaldırıp küçük bir selam verdim.

"Hayırdır, erkencisin."

Eliyle hemen masasının yanında duran sandalyeyi gösterdiğinde kafamı hayır anlamında salladım.

"Erkenciyim çünkü bugün kimseyi bekletmek istemiyorum. Daha pek yerleşemedim, odamı düzenlerim diye düşündüm."

Masaya yaklaşıp çantamı sandalyenin üzerine bıraktım. "Ben seninle iş hakkında konuşmaya geldim zaten."

Ahmet abi gülerek sandalyesinde biraz geriye yaslandı.

"Daha ikinci günden işin peşine düşmüşsün."

"İlk gün yeterince baktım etrafa."

"Beğendin mi?"

"Fena değil."

"Fena değil mi?"

"Bina biraz yaşını belli ediyor."

Ahmet Abi etrafına baktı. "Bina sağlamdır taş bina." dedikten sonra elini duvara doğru uzattı yumruk yaptığı eliyle birkaç kez vurdu.

"Alışırsın."

"İnşallah."

Masadaki dosyalara baktım. "Personel görüşmelerini alacağım ama vakti gelmemiş olup da görüşmek isteyen olursa odama gönderir misin?" gülümsedikten sonra "Tanışmak istiyorum." diye ekledim ardından.

"Bugün başlayacaksın yani?"

"Başlayalım istiyorum."

"İlk kim?"

"Onu da bana sen söyleyeceksin."

Ahmet abi önündeki listeyi aldı.

"Devriyeden dönenlerden uygun olanları ayarlarız. Ama önce şu işi netleştirelim."

"Dinliyorum."

"Görüşmelerin tek tek olacak, değil mi? Toplu bir tanışma istemiyorsun."

"Evet. Bireysel görüşmeler."

"Tamam."

Listeyi önümdeki masaya bıraktı.

"Şunlar bugün burada."

"Son devriye birazdan döner."

Eğilip isimlere baktım. "Tamam sen odamda olduğumu söylersin."

Ahmet abi isimleri anlatırken ben de arada sorular sordum. Kim hangi vardiyada çalışıyordu, kim bugün izinliydi, hangi personelin görüşme talebi vardı... Bunların hepsini ikinci günümde öğrenmeye çalışıyordum. İşin kendisi bana yabancı değildi; yabancı olan yerdi, insanlardı. Bütün bunların arasında Ahmet abi, tanıdığım ilk yüz olduğu için işimi biraz daha kolaylaştırıyordu.

"Ahmet abi?"

Karakolun girişindeki masada oturan Ahmet abi başını kaldırdı.

"Efendim kızım?"

Elimdeki dosyayı hafifçe kaldırdım. "Teşekkür ederim."

"Rica ederim hayırlı işler."

İsimlerin yazılı olduğu listeyi elime aldığımda kapıdan çıkmak için hareket ettim. Tam koridora çıkacakken aklıma gelen bir soruyu daha hatırlayıp arkama döndüm.

"Abi, peki hafta içi gelen kargom olursa buranın adresini verebilir miyim?"

Ahmet abi sandalyesinde biraz geriye yaslandı.

"Ver kızım, ver. Odanda yoksan bile kargo gelirse ben alırım."

"Gerçekten sorun olmaz mı?" diye sorgulamaya devam ettim.

"Ne sorunu olacak?"

"Teşekkür ederim abi."

"Rica ederim. Hayırlı işler."

"Sana da."

Kapıya doğru birkaç adım attım. Tam koridora çıkacağım sırada dışarıdan bir araç sesi duyuldu ve ses, eski binanın açık pencerelerinden içeriye kadar yayıldı.

Ahmet abi başını kaldırıp dışarı baktı.

"Bunlar geldi galiba."

Ben de istemsizce durdum. "Kim abi?"

"Gece devriyesi." dediğinde kafamı salladım. "Tamamdır gelen olursa yollarsın."

Yeniden kapıya yöneldim. Koridora çıktığımda birkaç kişinin konuşma sesi duyuluyordu. Merdivene doğru ilerlerken elim tırabzana değmek üzereydi ki dış kapının açılma sesiyle birlikte dışarıdan gelen ayak seslerini duydum.

Ardından bir erkek sesi yükseldi.

"Ahmet abi, simit aldık. Çay var mı çay?"

Ayağım üçüncü basamakta durdu. Bir anda ilerleyemedim. Ne olduğunu anlamaya çalışırken o sesin nereden geldiğini düşünmeme bile gerek kalmadı. İnsan hafızasında bazı şeyler diğerlerinden farklı bir yerde kalıyordu. Bir kokuyu duyduğunda yıllar öncesine dönebiliyor, bazı sesleri aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ilk duyduğun anda tanıyabiliyordun.

Sağ elim tırabzanda, sol elimde kâğıtlarla arkamı dönmüş bir şekilde kaldım. O sesi tanımam birkaç saniyeden fazla sürmedi. Gördüğümde ise istemsizce gözlerimi kıstım. Zihnim, duyduğum ve gördüğüm şeyi kabul etmek istemiyormuş gibi bir an daha bekledi.

Kapının önünde duran adamın elinde küçük bir poşet vardı. Üzerinde polis üniforması vardı. Yüzü beş yıl önce hatırladığım hâlinden daha oturmuş, daha belirgin görünüyordu. Ama yine de onu tanımamam mümkün değildi.

Egemen'di.

Başını kaldırıp gözleri benimkilerle buluştuğu anda yüzündeki ifade değişti. Az önceki rahatlığı bir anda kayboldu. Elindeki poşeti tutan eli gevşedi, söyleyeceği şey yarım kaldı. Yanındaki memurun ona bir şey söylediğini bile fark etmedi. Sadece bana bakıyordu.

Ben de ona.

Gözlerimiz birbirimizden ayrılmadı. Beş sene dedim içimden, beş yıl boyunca sesini duymamıştım. Beş koca sene içerisinde kendisinden haber almamıştım.

Şimdi ise ilk duyduğum cümle, eskisi gibi saçma sapan bir şekilde çay istemesiydi.

Ahmet abi ise aramızdaki sessizliği fark etmeden masanın arkasından çıkıp kapısının önünde durdu. "Simit varsa çayları hemen hazır ederiz Ege!"

Egemen'in bakışları üzerimden ayrılmadı. Ahmet abinin söylediklerini duyduğundan emin değildim. Elindeki poşeti biraz daha sıkı tuttuğunu gördüm. Ardından sanki bulunduğu yere birkaç saniye önce geldiğini yeni fark etmiş gibi gözlerini benden çekip Ahmet abiye baktı.

"Hazırlarız abi."

Sesi sakindi. En azından dışarıdan öyle duyuluyordu.

Ahmet abi gülümseyerek elini uzattı.

"Ver bakayım şunları."

Egemen elindeki poşeti ona uzattı. Ahmet abi poşeti alıp masanın üzerine bırakırken diğer memurlar da içeri girdi. Onlar kendi aralarında konuşmaya devam ederken Egemen birkaç saniye kapının önünde kaldı. Sonra yeniden bana baktı.

Ben hâlâ merdivenin üzerindeydim.

İlk karşılaşmamızın böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Hatta karşılaşacağımızı bile düşünmemiştim. Beş yıl boyunca bir daha aynı yerde bulunma ihtimalimizi hayatımın herhangi bir köşesinde tutmamıştım. Şimdi ise aramızda yalnızca birkaç metre vardı.

Ahmet abi hiçbir şey fark etmeden masanın arkasındaki sandalyelerden birini çekti. "Ege, otursanıza oğlum. Geceden geldiniz, bir çay içmeden nereye?"

"Abi ben birazdan gelirim."

"Ne birazdanı? Simit almışsın zaten."

Egemen cevap vermedi.

Ahmet abinin sesiyle kendime geldim.

"Sen de otur Sinem."

"Yok abi, benim yukarı çıkmam lazım."

"Daha kimse gelmedi dedim ya."

Karşılaşmanın verdiği tuhaflıkla "Ben listeyi bırakıp-" diye bir şeyler söylemeye başladım.

"İki dakika otur. Çay iç."

Gülümseyerek başımı iki yana salladım "Ben gerçekten almayayım." dediğimde

Ahmet abi direkt "Niye?" diye sordu.

"Sabah çay içtim."

"Bir tane daha iç. Hadi hadi." son harfi uzatarak daha fazla ısrarcı olurken ortamın tuhaflığını sezmediğine içimden sevindim. Birkaç dakika önce elimdeki listeyi alıp odama çıkmayı düşünürken şimdi burada kalmak için bir sebep bulmaya çalışıyordum. Oysa bulduğum hiçbir sebep yeterince inandırıcı değildi.

"Ben gerçekten yukarı çıkayım abi, görüşmeler için hazırlanmam gerekiyor."

"Hazırlarsın kızım, daha vakit var."

Ahmet abi bu kez ikimizin arasında duran sandalyelere baktı. Sonra masanın kenarında boş duran sandalyelerden birini çekip benim yanıma koydu.

"Sen buraya geç Sinem."

Ne diyeceğimi bilemeden sandalyeye baktım. "Burada iyiyim abi."

Ahmet abi artık derdimi anlamayan ve hafiften gergin bir sesle "Hadi kızım hadi. Oturun bir bardak çay içip iki lokma bir şey yiyin gidin ondan sonra zorla mı tutuyoruz sizi burada iş yeriniz." söylenmeye devam ederken boş masanın yanına bir sandalye daha koydu.

Başımı kaldırıp Ahmet abiye baktım ve bir an ne diyeceğimi bilemedim. Egemen de aynı anda bana baktı. Ahmet abi ise hiçbir şey anlamadan sandalyeyi biraz daha bana doğru çekti.

"Gel kızım."

İçimden derin bir nefes aldım.

"Peki."

Çantamı elimden bırakıp sandalyeye oturdum. Ahmet abi bu kez Egemen'e baktı.

"Sen de yanındaki sandalyeye otur oğlum."

Egemen'in yüzünde çok kısa süren bir ifade belirdi. Sanki itiraz etmek istiyor ama bunun için hiçbir sebep bulamıyordu.

"Tamam abi."

Sandalyeyi çekip yanıma oturdu aramızda yalnızca birkaç santim vardı ellerini dizlerinin üzerine koymuş, karşıya bakıyordu ben de önümdeki masaya baktım.

Ahmet abi üçümüzün önüne çay bardaklarını bırakırken yüzünde memnun bir ifade vardı.

"İşte böyle."

Sanki önemli bir işi halletmiş gibi ellerini birbirine vurdu.

"Ne güzel oturdunuz."

Gülümsemek zorunda kaldım. "Hıhı."

Egemen hiçbir şey söylemediğinde Ahmet abi simit poşetini açıp masanın ortasına bıraktı.

"Alın."

Elimi uzatmadım. Egemen de uzanmadığında Ahmet abi ikimize birden baktı.

"İkiniz de mi tok geldiniz?"

"Ben tokum," dedim anında

Egemen birkaç saniye sustu ve ardından "Ben de aç değilim." demeyi tercih etti.

Ahmet abi kaşlarını kaldırdı.

"E o zaman niye elinde simitle geliyorsun çay soruyorsun?"

Egemen hiç duraksamadan "Sen yersin diye abi." dedi Ahmet abi birkaç saniye yüzüne baktıktan sonra güldü. "Hee, ben yiyeceğim diye simit almışsın."

"Aynen."

"İyi bari."

Ahmet abi simitlerden birini alıp eline tutuşturdu.

"O zaman sen de benim hatırım için ye."

Egemen simide baktı.

"Abi sen yiyecektin."

"Ben zaten yiyeceğim. Sen de yiyeceksin."

"Ben aç değilim."

"Az önce çay sormadın mı, şimdi de aç değilim diyorsun. Ne biçim adamsın sen?"

Egemen ilk kez hafifçe güldü.

"Gece vardiyasından çıktım abi, ne dediğimi bilmiyorum. Kafam yerinde değil."

Ahmet abi kahkaha attı.

"Belli."

İstemeden ben de gülümsedim ve bunu fark ettiğimde hemen çayıma bakıp ifademi düzeltmeye çalıştım.

Ahmet abi ise simidi bu kez bana uzattı.

"Sen de al."

Elimi kaldırıp salladım. "Abi gerçekten tokum."

"Simit yiyecek kadar tok değilsin demek ki. Çay içiyorsun ama simit yemiyorsun. Bu nasıl tok olmak?"

"Canım istemiyor."

"Bir lokma al."

"Ahmet abi..."

"Sinem."

Sesindeki ısrarla birlikte istemeden güldüm.

"Tamam."

Simitten küçük bir parça kopardım. Ahmet abi memnuniyetle başını salladı.

"Bak, ölmedin."

"Daha değil." diye mırıldandım.

Bize doğru işaret parmağını kaldırıp salladı. "Gece vardiyasından çıkıp bir de naz yapıyorsunuz." Egemen hafifçe güldü. "Ben naz yapmıyorum abi." dediğinde aralarında bunun inatlaşması başladı.

"Yapıyorsun."

"Tamam abi yapıyorum."

Ahmet abi bu kez bana döndü.

"Sen de çok farklı değilsin."

Sanki ikimizi de doyurmak onun sabahki en önemli işiymiş gibi rahatlamıştı. Ardından çayından bir yudum aldı ve gözleri önce bana, sonra yanımdaki Egemen'e kaydı. "Bu arada siz tanışmadınız galiba." Elimdeki simit parçası havada kaldı. Egemen de aynı anda başını kaldırdı. Ahmet abi hiçbir şey fark etmeden devam etti.

"Ben tanıştırayım. Sinem Hanım kızım, üst komşum aynı zamanda Psikolojik Danışma Bürosu'na yeni atandı. Daha ikinci günü."

Ahmet abi, kafasını benden Ege'ye çevirdiğinde babacan bir tavırla elini omzuna attı.

"Bu da bizim Ege."

Egemen'in yüzüne baktım o da bana bakıyordu. Ahmet abi elini ikimizin arasında bir kez salladı.

"Artık tanıştınız." der demez Egemen'in dudaklarını birbirine bastırdı kafasını bana doğru çevirip tekrar bakıştığımızda onay istediğini anladım. Ben de Ahmet abiye yalan söylemek istememiştim o yüzden hafifçe boğazımı temizleyip "Tanışıyoruz." demeyi ben tercih ettim.

"Evet."

Ahmet abi ikimize baktı.

"Evet abi, tanışıyoruz." diyerek tekrar ettiğinde aynı şeyi yine başımla onayladım.

Cümle o kadar hızlı çıktı ki Ahmet abi daha konuşamadan sustu.

Sanki o iki kelimenin ardından söyleyebileceği başka hiçbir şey yokmuş gibi bize bakıp "Nereden tanışıyorsunuz, lojmandan mı?" dediğinde Egemen bana baktı ve "Eskiden." diyebildi.

Eskiden.

"Eski bir tanışıklık abi."

"Baya eski." diye onay verdim.

Ahmet abi simitten bir parça koparıp ağzına atarken konuştu. "Hee, tamam." derken yüzünde anladığına dair bir ifade oluştu ama muzipçe gülmesi de benim gözümden kaçmadı.

Yanımda Egemen oturuyordu. Beş yıl sonra. Hem de hiçbir hazırlığım olmadan. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Nasıl davranacağımı hiç bilmiyordum. Hiç tanışmamış gibi yapsak daha mı iyi olurdu, onu bile bilmiyordum. Ama benim için en kötüsü, onun da ne yapacağını bilmediğini yüzünden anlayabiliyor olmamdı.

Bir ara gözlerimiz yeniden kesişti.

Bu kez ikimiz de hemen kaçırmadık.