8. bölüm / 8
Kırık HafızaSeni ve Kararsızlığını
Bölümler 8Şu an: Seni ve Kararsızlığını
- 1 Yeni Kitap Duyurusu45 kelime
- 2 Prolog1.766 kelime
- 3 Göz Altı Maskarası ve Devlet Ciddiyeti6.106 kelime
- 4 Bizden Olmaz; Beyler ve Hanımlar4.940 kelime
- 5 Bizden Gerçekten Olmuyormuş7.388 kelime
- 6 Unutulanın; tozu kalmaz zerresi kalmaz7.216 kelime
- 7 Yerinde Yeller Essin6.430 kelime
- 8 Seni ve Kararsızlığını5.685 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
જ⁀➴ ♡
6. Bölüm
Aradan tam beş dakika geçmemişti ki, kapı iki kez o net ve kendinden emin ritimle çalındı. Derin bir nefes alıp üzerimdeki un lekeli önlüğü çekiştirerek kapıya yürürken saçlarımı düzeltiyordum.
Kilidi açıp araladığımda, Egemen karşımdaydı. Üstünde siyah gömleği ve siyah bir kotuyla, yüzünde o her zamanki sinir bozucu, zafer kazanmış tebessümüyle duruyordu. Ve en önemlisi, sağ elinde sanki bir kılıç tutar gibi havaya kaldırdığı robot bir çırpıcı vardı. Tam bu sıralarda ise benim karnımda durmak bilmeyen ve o aradığından beri başlayan bir sancı vardı.
Geçmiyordu. Resmen yerimde kıvranmama sebep olan bir şeydi ve bu sadece onu gördüğümde oluyordu.
"İmdada yetişen mutfak şefi," dedi, içeri girmek için bana doğru bir adım atarken. Gözleri anında arkamdaki evin koridoruna kaydı. "Dur tahmin edeyim, ağlayan kekin susma aşamasına geçti."
Gözlerimi devirip kapıyı tamamen açtım. "Çok komik. Çırpıcın olmasaydı buraya adımını attırmazdım."
"Neyse ki çeyizime almışım."
"Çeyizine mi?" diye kaldım ortada.
"Tabii," dedi, ciddiyetle omuz silkerken. "Bekar adamın evinde her şey bulunmalı sonra bakarsın böyle ansızın ihtiyacı olanlar çıkıyor. Hazırlıklı olmak lazım."
Arkasından bakakalırken sinirle güldüm. "Bekar adamın evinde her şey bulunmalıymış..."
Kendi kendime söylenerek kapıyı kapattım. "Çırpıcı ne zaman lazım olur Egemen?"
Omuzlarını kaldırdı. Egemen omuzlarını kaldırdı tişörtünden kolları belirginleşti. Tezgaha yaslanıp bana doğru döndü ve konuştu. "Bugün oldu işte."
Tezgâhın başına geçip ellerini yıkarken ona bakmamaya çalıştım. Hatta mutfağımın fazlasıyla küçüldüğünü hissettim ve Egemen'in baştan aşağı süzmeye başladım. Bakmamaya çalışmak bir yere kadardı beyefendi hayvan gibi kas yapmıştı.
"Aynen ondan," diye homurdandım, tezgâhın diğer tarafına geçip fırında kendi kendine yayılmaya devam eden o acıklı kek hamuruna bakarak. "Şimdi bu enkazı nasıl kurtaracağız. Çok bilgilisiniz galiba bekar evinin çeyiz dizen polisi."
"Yeni adım bu galiba, çeyiz dizen polis. Önce ciddi devlet adamıydım."
"Aman!" Diyerek elimi gelişi güzel salladım. "Eskidendi o. Çok eski..." diye ekledim.
"Eski derken?" diye sordu, ellerini kurularken ağır adımlarla yanıma yaklaşarak. Sesi, az önceki o alaycı tonundan sıyrılıp aniden o tehlikeli derecede sakin haline bürünmüştü. "Beş yıl önceki Ege'den mi bahsediyoruz, yoksa daha dün o arabada 'ara da gör' dediğin adamdan mı?"
Bedenim anında gerildi. Göz göze gelmemek için başımı fırının kapağına çevirdim ama boynuma kadar yayılan o sıcaklığı durduramazdım.
"İkisi de pek fark etmiyor sanki," diye mırıldandım, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "İkisinin de yaptığı tek şey ortalığı karıştırmak."
"Bir şey yaptığım yok Sinem. Kek yapmana yardım ediyorum."
"Umarım bir faydan olur."
Kendinde emin bir şekilde "Şimdi bu enkazı kurtaralım." diye meydan okudu.
"Enkaz..." deyip kafamı aşağı yukarı salladıktan sonra malzemeleri sırasıyla önüne dizdim bunları yaparken beni izledi.
Ellerimi birbirine çırptıktan sonra geri geri giderek mutfak kapısına ulaştım. "Sana kolay gelsin."
"Sen de yardım edeceksin."
"Hazırlanmam lazım," dedim arkamı dönmeden önce. Niyetim mutfaktan kaçmaktı ama omzumda hissettiğim eli beni olduğum yerde durdurdu. Bu kez istemeyerek ona döndüm.
Egemen elini hemen çekmedi ve ben yıllar sonra bundan bir rahatsızlık duymadım. Ne gerçekten yolumu kesmeye çalışıyordu ne de beni zorla burada tutuyordu. Sadece evimdeydi.
"Yardım et." Dedi sadece.
"Hazırlanmam lazım," dedim yine.
Birkaç saniye yüzüme baktı. Eli hala aynı yerdeydi; sıkmıyor, bastırmıyordu. Buna rağmen göğsüme yayılan o tuhaf his hemen yerini güvene, güven ise karnımdaki o hareketliliğe etki ediyordu. İstersem geri çekileceğimi biliyordum ama hiç hareket etmedim. Ve bu her şeyden kötüydü. Kekten bile.
Bakışlarını yüzümden ayırmadan, "Kaçma." Dedi.
"Neden kaçayım? Hazırlanmam lazım diyorum. Belki duşa gireceğim."
Tek kaşı havaya kalktı, dudaklarındaki o tehlikeli tebessüm derinleşirken gözleri istemsizce bir anlığına boynuma, oradan da dağınık saçlarıma kaydı.
"Akşamki yemek için mi, yoksa benimle aynı mutfakta iki dakika daha fazla kalamayacağın için mi?"
Yüzüme yayılan o ani sıcaklığın kızıllığını gizleyemeyeceğimi bilerek omzundaki eline vurdum. "Saçmalama, ne alaka?"
Elini omzumdan çekmedi ama parmakları hafifçe gevşeyip omzumu çevreleyen o sıcak dokunuşunu korumaya devam etti. Aradaki mesafe o kadar kapanmıştı ki, nefesi doğrudan alnıma düşüyordu.
"Alakasını sen de çok iyi biliyorsun," dedi, sesi az önceki o alaycı oyunculuğundan tamamen sıyrılarak fısıltıya dönüştü.
"Aradığımda tek bir saniye bile tereddüt etmedin, Sinem."
"Telefon elimdeydi."
"Aramızda bunun önemli olduğunu biliyorum."
"Aramız diye bir şey yok." Diyerek savunmaya geçtiğimde gerginlikle saçını kaşıdı. "Eskiden telefonu kaçıncı çalışında açtığımız önemliydi."
"Eskidendi canım o."
"Hım." Sesindeki imayı anlar anlamaz "O manada değil, canım değilsin." Dedim.
Bir adım attığında geriye gittim. "Sinem Kalaycı..." Diye mırıldandı yüzüme karşı eğilip, geriye bir adım daha attığımda gidecek yerim kalmamıştı.
"Sen... sen çok oluyorsun," diye mırıldandım, sesim neredeyse çıkmazken.
"Olabildiğim kadar," dedi, kendini geri çekerek. Artık kendime alan açıldığında önce bir nefes aldım.
"Saçmalıyorsun!"
"Saçmalamıyorum. Sen beş yıldır ilk defa benimle aynı odada bu kadar uzun kalıyorsun şimdi de duş bahanesiyle kaçmaya çalışıyorsun. Seninle konuşmaya çalışıyorum. Arada haddimi aştığımı biliyorum, seni buna bilerek zorluyorum."
Söylediklerinden sonra tek diyebildiğim "Ben kaçmaya çalışmıyorum." Olmuştu.
"Öyle mi?"
Etki alanına girdiğimi fark ettiğim daha da uzaklaşması için ellerimle ittim. Fazla yerinden oynamadı ama o fazladan geriye atılmış iki adım bile kendime gelmem için yeterliydi.
"Uygun değil." Dedim, "Bu yaptığın olmaz."
Bilmiyormuş gibi yaparak "Ne yapmışım?" Dedi gözleri kısılırken, dudağımı ıslatıp nefesimi bıraktım.
"Bizden olmaz Egemen Akçaalan..."
Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı. "Bizden mi?"
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
"Ne?"
"'Senden olmaz' demedin."
"Egemen..." Nefretimi en hatırlamaya ihtiyacım olan an şu andı.
Egemen'in yüzündeki o kendinden emin ifade bir anda silinmedi.
Sadece değişti. "'Bizden olmaz' dedin."
"Kelime oyunu yapma."
"Kelime oyunu değil."
Sesi sakindi.
Fazlasıyla sakindi. "Biz dedin."
"Takıntılı manyaklar gibi şuna takılı kalma. Ne alaka ya? Lafın gelişi..."
Hızla arkamı dönüp tezgâha yöneldim, ellerimi mermere bastırıp derin bir nefes almaya çalıştım. "Lafın gelişi sen hafızanı mı sıfırladın?" diye söylendim, ellerimi tezgâhın mermerine biraz daha sert bastırarak. "Neyse..." diye mırıldandım konuyu aceleyle kapatmaya çalışarak, "onu sonra şey ederiz, şuradan devam edelim..."
"Nereden devam edelim?"
Sesi arkamda, sanki tenime dokunacak kadar yakın bir mesafede yankılandı. Adımlarını ses duymayacak kadar sessiz atmıştı; ne zaman bu kadar yaklaşmıştı da ben fark etmemiştim?
"Şuradan," dedim öylesine bir yeri işaret eden titrek bir hareketle, "kekten... mesafeden... işimizden."
"İşimizden mi?" Egemen hafifçe güldü ama bu gülerken boğazından kopan o tok ve pürüzlü ses, işin içinde zerre kadar neşe olmadığını, aksine tehlikeli bir kararlılık barındırdığını ele veriyordu. "Sinem, sen şu an iş konuşabileceğim son insan bile değilsin."
Anında arkamı döndüğümde bu kez sinirlenmeye başladığımı biliyordum. "Neden Egemen? Benimle iş dışında her şeyi konuşmayı kendine hak görüyorsun da neden iş konuşamıyoruz, sen benim aynı kurumda çalıştığım mesai arkadaşımsın."
Cümle ağzımdan çıktığı an mutfaktaki bütün o yoğun, boğucu hava bir anda dondu. Egemen'in yüzündeki o alaycı, meydan okuyan ifade milisaniyeler içinde silindi; yerine kelimelerimi tek tek tartıp süzen, o buz gibi ve keskin komiser bakışı oturdu.
Tezgâha dayandığı ellerini yavaşça çekti. Aradaki o tehlikeli yakınlık bir nebze olsun açılsa bile gözlerindeki o karanlık fırtına zerre dinmemişti.
"Mesai arkadaşı mı?" dedi, sesi kulağımda yankılanan en alçak tondan bile daha sertti. Dudakları alayla kıvrıldı ama gözleri hiç gülecek gibi bakmıyordu.
"Demek mesai arkadaşıyız, Sinem. Öyle mi?"
Yutkundum ama dik durmaya, az önce çizdiğim o profesyonel sınırın arkasında saklanmaya çalıştım. Çenemi yukarı kaldırdım. "Evet, Egemen. Tam olarak öyle. Profesyonel ol biraz."
"Profesyonellik mi?" diye sordu, kahverengi gözleri gözlerime çivilenmişken. "Dün arabada bana 'ara da gör' diyen kadınla, şimdi karşımda 'biz meslektaş sayılırız' masalı anlatan kadın aynı kişi değil, Sinem. Sen kendi yalanına inandırmaya çalışıyorsun kendini, bana değil."
"Şu konuyu es geç artık. Arabada sadece sana meydan okudum. Ben eski ben değilim," parmağımı yüzüne kaldırdım. "Sen eski sen değilsindir üstelik..." Neredeyse çocuktuk diyecektim dilim varmadı söylemeye.
Üzerime gelmesine izin vermemek için tezgâhtan biraz uzaklaştım ama mutfağın dar alanı buna pek izin vermiyordu. "Akşam o yemekte ne olacağı umurumda değil. Sevim ablalara gideceğiz, yemeğimizi yiyeceğiz ve bitecek. Şimdi şu keki fırından çıkartmazsam gerçekten yanacak."
Egemen bir süre yüzümü inceledi, pes etmeyeceğimi anladığı o an derin bir nefes verip fırının kapağına yönelip benim yaptığım keki çıkarırken ben de arkamı dönüp doğruca banyoya girdim.
Banyoda suyun altında geçirdiğim o yirmi, yirmi beş dakika, üzerimdeki bütün o mutfak kokusunu, unu ve en önemlisi Egemen'in zihnime bıraktığı o boğucu yakınlığı akıtıp götürmüştü. Havluya sarınıp saçlarımdaki nemi alarak odama geçtiğimde, üzerime giyeceğim kıyafetleri seçerken içimdeki o huzursuzluk hâlâ yerli yerindeydi.
Acaba hâlâ evde miydi?
Yoksa o "ben hazırlanacağım" çıkışıma uyup keki fırına verdikten sonra çekip gitmiş miydi?
Üzerime siyah, boğazlı ince bir kazak ve altına rahat ama şık bir pantolon geçirip saçlarımı kurutarak salona doğru adımladım. Koridordan mutfağa açılan kapıya yaklaştığımda ne bir ses ne de hareketlilik vardı. Derin bir nefes alıp mutfağa adım attım.
Tezgâh pırıl pırıl parlıyordu. Az önce o savaş alanını andıran dağınıklık tamamen toplanmıştı; unlar silinmiş, kullanılan kaplar makineye dizilmişti. Ve ocağın üzerine yerleştirilmiş, o neredeyse kusursuz bir şekilde kabarmış kakaolu kek duruyordu.
Egemen gitmişti.
Bir an için içimde tuhaf, adı koyulamaz bir boşluk hissettim. Ama hemen ardından o derin rahatlama dalgası zihnimi sardı. İyi ki gitmişti. Sonuçta o mutfakta daha fazla kalmak, ikimizden birinin tamamen kontrolden çıkması demekti.
Tezgâhın üzerine bırakılmış robot çırpıcıya ve yanına iliştirilmiş küçük, mavi bir post-it kağıdına takıldı gözüm. Üzerinde o net, keskin el yazısıyla birkaç kelime yazıyordu:
"Çeyizimden bir parçayı sana veriyorum. İhtiyaç anında haber ederim."
Gözlerimi kağıttan alıp ocağın üzerindeki kusursuz kakaolu keke baktım. Adım gibi emindim ki o kek, dışarıdan bakıldığında ustaca kabarmış görünse de içinde bir şeyler bozuk olabilirdi ihtimali yok değildi çünkü ya şekeri, tuzla karıştırmıştık ya da içine vanilya, vanilin neyse bir şey eklememiştik tam değildi ama asıl mevzu kekin yapılışı bile değildi.
En azından bana hissettirdiği şey oydu.
"Manyak," diye mırıldandım kendi kendime, kağıdı buruşturup çöpe atarken. "Tam bir ruh hastası."
Anahtarımı ve keki alıp evden çıktığımda herhangi bir ayakkabı giymekle uğraşmadım renkli kalın tabanlı teyzemin bıraktığına emin olduğum hafif topuklu terliği giyerken kendi kendime söylenmeye başladım.
"Bir tane normal insan yok. Kadın ev yerleştirmeye çifter çifter ayakkabılarla geliyor... şu terliğe bak hani burada ne kadar vakit geçirecektin de böyle bir terliği alıyorsun, hadi aldın ve bırakıyorsun?"
Topuk sesi yankılanırken asansörü es geçerek merdivene yöneldim. Bir kat fark vardı zaten.
Keki iki elimle sıkıca kavrayıp alt kata indim. Borcamı dikkatle tutuyordum ve keke baktığımda ilk düşündüğüm şey tek borcamımın bana geri ne zaman döneceğiydi.
Merdivenlerin son basamağına geldiğimde zile basmadan önce işim ayakkabılara bakmak oldu. Bir çift siyah spor ayakkabının yanında bir kadın ayakkabısı ve Egemen'in sporları duruyordu.
İçimden derin bir nefes verdim.
Bakmayacaksın.
Beş yıl boyunca görmediğin adamı son iki gündür yeterince görmüştün.
Kapı beni fazla bekletilmeden açıldığında Ahmet abi ile göz göze geldim.
"Allah Allah," diyerek içerdeki birine laf yetiştirip tekrar bana döndü. "Sinem! Hoş geldin."
Borcamı ona doğru uzatıp terliğimi çıkartmakla uğraşmaya başladım. "Merhaba Ahmet abi. Hoş buldum." dediğimde aptal terliğin sadece birini çıkartmıştım.
Artık dengede duramadığımda "Aman dikkat et." Lafıyla aynı anda kolumdan tutulmuş ve "Dikkat edin." Cümleleri karışmıştı.
Sonunda doğruluğumda yanımda karakolda birkaç kere gördüğüm bir kere de çay aldığım polis memuru Mesut'u gördüm.
"İyiyim Ahmet abi." Diyerek olayı unutturmayı denedim. O sırada mutfaktan Sevim abla çıkarak "Hoş geldin canım," diyerek hemen bana sarıldığında aynı şekilde ona sarıldım.
"Hoş buldum." Arkamda eve girmeyi bekleyen Mesut'u da lafa katarak "Abla aslında telefonda kaç kişi olacağımızı sormuştum kek az mı oldu?"
Ahmet Abi üstü kabaran keke bakıp "Sen mi yaptın bunu?" dediğinde salon kapısındaki ortağımla göz göze geldim. Öylesine bir baş selamı verdi.
"Hıhı."
"İyi kabarmış." Diyerek söze giren Mesut'a cevap verdim ama cevabım sadece ona hitaben değildi.
"Olduğu kadar kek için kalıbım yoktu ama..." Derken salona doğru adımladım. "Yeni yerleşiyorum ya."
Sevim abla herkesin ayakta olduğu durumu fark edip hemen araya girdi. "Ay ne dikiliyorsunuz kapıda öyle, geçin içeri! Yemekler soğudu, Mesut hoş geldin sen de geç hadi!"
Sevim ablanın yönlendirmesiyle dar antrenden içeri adımlarken, omzumun üzerinden arkama bir bakış attım. "Geç Sinem, otur kızım," dedi Ahmet abi, her zamanki babacan tavrıyla masanın orta kısmını işaret ederek.
Masaya yaklaşırken yerleşme düzeni adeta ellerimle ördüğüm bir tuzağa dönüştü. Sağ tarafımda Ahmet abi vardı. Ancak asıl mesele, boş kalan son iki sandalyenin nerede olduğuydu: Biri hemen solumda, diğeri ise onun hemen yanında sağ baştaki sandalyeydi.
Mesut kenara çekilip bana yol verdi.
"Buyurun psikolog hanım."
"Teşekkürler."
Yanından geçerken omzumu mümkün olduğunca kendimi ona değdirmeden ilerledim.
Ben yerime oturduktan sonra hemen yanıma Egemen yerleştiğinde kapının orada durmaya devam eden Sevim ablaya doğru konuştum. "Oturdum abla ama yardım etseydim."
Var olan gerginliğim yemek masasında da beni terk etmediğince ayağa kalkmıştım ama bileğimdeki el ile "Otur Sinem." Cümlesi birlik oldu.
Egemen'in eli bileğimde yalnızca birkaç saniye kalıp çekildi.
"Her şey hazır oturun siz. Ahmet bana yardım eder şimdi. Hiçbir şey kalmadı su getireceğim."
Mesut yerine yerleşirken, gözlerini dikmiş bir şekilde bana bakıyordu. "Ellerinize sağlık Sinem Hanım," dedi, sesindeki o yılışık tınıyı saklama gereği duymadan. "Kek dışarıdan bakıldığında bayağı iddialı duruyor ama asıl marifet içinde tabii."
Kaşlarım istemsizce havaya kalktı.
Bu neydi şimdi?
Keki ben bile yapmamıştım ya. Ben duştayken Egemen her şeyi halletmiş sonra çıkıp gitmişti.
"Çok bir şey yapmadım Mesut." Diyerek onu geçiştirdim.
Ya da en azından öyle düşündüm. Yanılmıştım.
"Tarifini alabilir miyim?" Dediğinde yanımdakinden "Alırsın." Diye bir söz geldi. Öksürmeye başladığımda içeriye yeni giren Ahmet abi ve Sevim ablanın göz hapsine direkt girmiştim.
"Bir bardak su alabilir miyim?" Dediğimde bu gecenin nasıl biteceğini bilmiyordum.
Egemen'in uzattığı bardağı parmaklarım hafifçe titreyerek aldım; suyu dudaklarıma götürüp yudumlarken, boğazımdaki o yanma hissi yavaş yavaş hafifledi. Masadaki herkesin dikkati hâlâ üzerimdeydi.
"Yavaş için Sinem Hanım, siz bize lazımsınız."
"Sana yavaş."
Egemen'in kısa cevabıyla başımı istemsizce ona çevirdim.
Yüzünde en ufak bir tebessüm yoktu. Mesut anlamsızca bize bakarken çaresizce Ahmet abiye baktım.
Tamam.
Bu iyiye işaret değildi.
Ahmet abi ortamdaki gerilimi anlayarak konuyu hızlıca değiştirmek için bana döndü. "Eee Sinem. Nasıl gidiyor hayat? İşler, güçler, yeni düzen..."
Sorunun muhatabı ben olduğumda, üzerimdeki o yoğun baskı bir anda başka bir boyuta evrildi. Gözlerimi tabaktan çekip Ahmet abiye baktım. "İyi gidiyor Ahmet abi, ne olsun... Toparlanmaya çalışıyorum işte, sıfırdan bir yer düzenlemek biraz yorucu ama alıştım sayılır."
"İyi, iyi," dedi Sevim abla şefkatle gülümseyerek. "İzmir'den kalkıp buralara, bu küçük ilçeye tayin istemek nerden çıktı? Ailen nasıl, onlar ne diyor bu işe?"
Ailen kelimesi masada yankılandığı an, içimde bir yerlerin sızladığını hissettim. Derin bir nefes alıp çatalımı masaya bırakıp uzatılan çorba kasesini aldım.
"Ailem İzmir'de kaldı Sevim abla," dedim, sesimdeki o mesafeli ve hüzünlü tonu gizlemeye çalışarak. "Babam üniversitede öğretim görevlisi, annemin iş düzeni de orada... Zaten ben okuldan mezun olup İzmir'e döndüm, bir sene stajla uğraştım alttan bir dersim kalmıştı o beni biraz geriletti. Sonra yüksek lisans düşünüyordum ama yapmadım."
Gözlerimi masada gezdirdim; tam o sırada, yanımda oturan Egemen'in bütün dikkatiyle bir saniye bile gözünü kırpmadan bana baktığını gördüğümde dudağımı ıslattım.
Beş yıl önce üniversite okurken hayatıma giren, sonra bir anda her şeyi arkasında bırakıp giden adam... Şimdi, buraya neden geldiğimi, ailemin ne yaptığını, hayatımda neler olup bittiğini beni ilk defa tanıyan insanlarla aynı masa oturmuş ilk ağzından dinliyordu.
Mesut ise fırsatı kaçırmadı. "Bir sene staj için çok değil mi?"
"Öyle." Diyerek kafamı salladım.
Mesut kafasını sallayıp "O zaman siz tek başınıza geldiğiniz buraya, doğru mudur?" Dediğinde kaşığım havada kaldı. Israrı için rahatsız oluyordum. Belki ona ilgi duyan birisinin havada atlayacağı tanışma sorularıydı ama ben bu odada sadece Egemen'e karşı cesaretliydim. O da geçmişte yaşanıp bitmişti.
Ahmet abinin bakışları anında Mesut'a kaydı.
"Mesut."
"Ne var abi?" dedi, gayet rahat bir şekilde. "Sohbet ediyoruz."
Sevim abla gülümsemesini bastırmaya çalışırken ben önüme bakmaya devam ettim.
Egemen bu fırsatı değerlendirerek kulağıma doğru yaklaştı, gerildim resmen taş kesildim bunu hissettiğim an hareket edemedim. "Bence onu zehirleyelim."
"Sen biraz fazla sohbet ediyorsun." Ahmet abinin sesiyle kafamı çevirmeden gözümle ona baktım.
Mesut bu kez doğrudan bana döndü. "Yoksa hayatınızda biri mi var?"
Allah'ım.
Bir saniye daha böyle devam ederse ya masanın altına girecektim ya da kalkıp apartmandan kaçacaktım.
"Var."
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Mesut'un kaşları havaya kalktı. "Öyle mi?"
"Evet."
Bu sefer gözlerimi kaldırıp karşısına baktım.
"Benim ciddi bir ilişkim var."
Egemen'in yan tarafımdaki hareketi bir anda kesildi. Belki bunu görmemem gerekiyordu ama gördüm.
Mesut şaşkınlıkla gülümsediğinde geldiğimden beri yüzünde ilk defa mahcubiyet gördüm. "Valla bilmiyordum."
"Bilmene gerek yoktu zaten," diye mırıldandım.
Ahmet abi dudaklarını birbirine bastırarak başını eğdi. Belli ki cümlenin nereye gittiğini anlamıştı.
Mesut ise hâlâ meraklıydı, mahcubiyeti merakını durdurmamıştı. "Ciddi derken? Evlenmeyi mi düşünüyorsunuz?"
İçimden küfrettim.
Mesut, lütfen.
"Aynen. Evlilik düşünüyoruz."
Bu kez sessizlik biraz daha uzun sürdü.
Sevim abla gözlerini büyüttü ve kocaman gülümsedi. "Ay çok iyi, çok sevindim canım. Sen yeni geldiğine göre evlenince eşin buraya gelir dimi?" Kocasına doğru dönerek "Tayin işleri öyle ilk yıldan olmaz."
"Aynen." Diye cevap verdi Ahmet abi.
"Nişanlı sayılırsınız o zaman, ne iş yapıyor?"
Yalan söyledikçe daha da batıyordum. Ve bu masada oturdukça batmaya devam edecektim. Ağzımı açıp bir şeyler sallayacağım sırada yanımdan gelen sakin ama keskin ses, masadaki bütün merakı tek hamlede kesti.
"Tamam Mesut."
Egemen ilk kez doğrudan ona baktı. "Yeter."
Mesut birkaç saniye ona baktı. Sonra ellerini iki yana açarak geriye yaslandı. "Tamam. Bilmiyordum sadece merak ettim."
"Etme." Dedi sertçe sonra masadakilere göz gezdirip sandalyede dikleşti. "Sinem Hanım bir haftadır karakolda. İsteseydi anlatırdı."
Yemeğin geri kalan kısmı, Egemen'in koyduğu o net sınır sayesinde biraz daha sakin ama üzerimizdeki o görünmez elektrikle tamamlanmıştı. Masadan kalkılıp salon dağılırken, Sevim ablanın "Kız Sinem, gel şöyle mutfağa da ikimiz bir el atalım, ortalığı toparlayalım" çağrısıyla kendimi mutfakta buldum.
"Evet Sinem Hanım," dedi, sesindeki o anaç ama bir o kadar da sorgulayan tonla. "Masada öyle bir 'ciddi ilişkim var' bombasını bıraktın ki, herkesin kafasında kırk tane soru işareti oluştu. Kim bu talihli? Niye hiç bahsetmedin? Bak, aramızda kalır, yabancı yok."
Elimdeki bardağı bırakırken yutkundum. Uydurduğum yalanın altından nasıl kalkacağımı düşünürken, "Şey abla... Uzun hikaye aslında. İzmir'den kalma... Öyle işte, henüz pek konuşacağımız bir şey yok ciddiyiz ama evlilik teklifi almadım," diyerek geçiştirmeye çalıştım.
Tam o sırada mutfağın kapısı aralandı.
Kahverengi gözleri, Sevim ablanın sorularıyla köşeye sıkışmış halimi izlerken tehlikeli bir neşeyle parlıyordu.
"Su alacaktım," dedi Egemen, gözlerini bir an olsun benden ayırmadan. Sevim abla hemen "Al oğlum, al tabi, sürahi..." derken, Egemen ağır adımlarla yanıma kadar yaklaştı.
Bu sırada kapı önce gürültüyle çalındı ardından birkaç kere kesilmeden zil sesi duyuldu.
"Aaa, geldi bizim yaramaz!" diye sevinçle seslendi Sevim abla mutfaktan çıkarken. kesin anahtarını yine unuttu."
Göz göze geldiğimizde bunu bekliyormuş gibi fısıldadı. "Yüzük göremedim ama..."
Kalbim boğazımda atarken tam cevabı yapıştıracakken, apartman koridorundan gelen patırtılı sesler ve ardından kapıda beliren kişiyle açtığım ağzımı oflayarak geri kapattım ama yine de cevap vermekten geri duramadım. "Yakında görürsün."
Egemen oflayarak bardağı tezgâha bıraktı ve salona doğru adımladı. Ben de arkasından, üzerimdeki o gerginliği biraz olsun atmak ister gibi peşinden çıktım. Egemen kapıya yaklaştığında, koridorun serin havasıyla birlikte içeriye cıvıl cıvıl bir enerji doldu.
Kapının eşiğinde, elinde hırkası, dalgalı saçları ve enerjik tavırlarıyla on yedi, on sekiz yaşlarında, bir genç kız duruyordu.
"Egemen abi!" diye neşeyle atıldı, ellerindeki büyük sırt çantasını duvara attı. "Merhaba! Valla öldüm yorgunluktan dershane bugün bi bitemedi gitti."
Egemen, kızın bu coşkusu karşısında hafifçe gülümseyip başını salladı, "Hoş geldin Irmak." Annesine dönüp yorgunlukla bir nefes verdi sonra gözleri doğrudan bana çevrildi. Yeni ve yabancı bir yüzü anında radar gibi tarayan genç kız dikkatiyle baştan aşağı beni süzdü. Ardından hemen yanımda duran Egemen'e, sonra tekrar bana bakarak kafasını hafifçe yana eğdi.
Yüzünde o öğrenciye mahsus, her şeyi anladığını iddia eden o şeytani sırıtış yayıldı.
"Hımmm..." dedi Irmak, parmağını çenesine götürüp gözlerini kısıklıkla üstümüzde gezdirerek. "Merhaba." Dedi bana doğru. "Merhaba." Dedim anında. Beni öyle bir durumdan kurtarmıştı ki şu an onu yiyebilirdim.
"Irmak ben." Dedikten sonra elini uzattı. "Sinem." Dedim aynı şekilde.
"Hoş geldin."
"Sen de hoş geldin Irmak."
Egemen'le salona adımlarken fısıldayabildiğini düşünerek gayet duyabileceğim bir sesle "Yeni yenge adayı falan mı bu? Yoksa yanlış alarm mı?" Dedi.
Biraz önce masada olmayan bir nişanlı icat etmiş, bütün aileyi evlilik planlarına sokmuş, şimdi de on yedi yaşındaki bir kızın tek sorusuyla köşeye sıkışmıştım.
"Yok öyle bir şey edepsiz. Kızın ciddi bir ilişkisi var evlilik yolunda."
"Ya."
Sevim abla durumu toparlamak için gülerek "Sen bakma ona Sinem, çocuk işte, ortalığı karıştırmayı sever" dediğinde, derin bir nefes alıp çantamı almak için koridora yöneldim.
"Ben artık kalkayım Sevim abla, çok teşekkür ederim her şey için, ellerinize sağlık," dedim, sesimdeki o aceleci tonu gizleyemeden.
Sevim ablanın o baskın, itiraz kabul etmeyen anaç tonuyla mutfağa doğru hamle yapması bir oldu. "Otur oturduğun yere Sinem, daha çayın demlenmesini bekliyoruz. Elinin lezzetini görmeden bırakır mıyım seni hiç?"
Irmak, odasının kapısını aralayıp üzerine rahat bir eşofman geçirmiş halde yeniden salona geldi. Gözlerini kısarak üzerimde gezdirdiğinde, içimden 'Allah'ım, lütfen bu geceyi atlatmama yardım et' diye geçirdim.
Baklava ve kek tabakta pek yakışmayan bir şekilde yan yana dururken çayıma uzandım. Bacağımın yanında hemen telefonum duruyordu ve kızlarla olan sohbeti sessize aldığım için gece boyu gelen bir mesaj olmamıştı.
Yani sahte nişanlısı olan birine göre pek asosyaldim o yüzden telefonumu elime alarak aileme karşı yaptığım grevi bu yabancı ortamda bitirerek hızla bir mesaj yazmaya başladım.
"Balayınız bittiyse konuşmalıyız anne."
Telefon ekranını kapatıp yanımda merakla beni izleyen Irmak'a tebessümle yaklaştım. "Irmak..." dedim, sesimi olabildiğince meraklı ve sessiz tutmaya özen göstererek. "Madem bu kadar iyi bir polissin, içerideki dedikodulardan devam edelim o zaman. Başka kimin kiminle ilişkisini biliyorsun bakayım?"
Irmak bu ani hamlem karşısında ağzını hemen açarak odadakilere baktı kimse bizimle ilgilenmiyordu Sevim abla ise bir dakika salonda durmuyordu zaten, "Off Sinem abla..." dedikodu masasına oturur gibi sırıttı. "Sen de bunları duymaktan hoşlanıyorsun ha! Bizim lojmandan dedikodu kaçmaz zaten. Mesela geçen hafta..."
Genç kız tam hızla mahalleyi ve okuldakileri dökmeye başlarken, göz ucuyla hemen yanımızda duran Egemen'e baktım. Egemen kollarını göğsünde bağlamış, bu durumdan acayip keyif alan ama bir o kadar da gözlerini üzerimden ayırmayan o bakışıyla bizi izliyordu.
Ara sıra benim de gözüm ona kayıyor ama kimse fark etmesin diye fazla bakamadan geri çekiyordum bu ise yakalanma korkusuyla içimde daha fazlasını istememe sebep oluyordu. En son baktığımda kendi yaptığı keki yerken gördüm ama yüzündeki sırıtışa pek anlam verememiştim.
Irmak lafı uzatmadan birden Egemen'e çevirdi oku. "Yalnız asıl bomba kimde biliyor musun Sinem abla? Egemen abinin vardı ya... " parmaklarını şıklatırken konuştu. "Hani şu hastanede çalışan sağlıkçı, adı neydi... Leyla mıydı, Kübra mı? Bayadır ortalıkta yok gerçi, ayrıldılar mı ne yaptılarsa. İş-"
İçimdeki o ani merak dalgası ve "Vay vay vay..." dememek için kendimi zor tutan o şaşkınlık dalgası anında yüzüme yansıdı. Başımı hafifçe kaldırıp, karşı koltukta Ahmet abiyle sohbete dalmış Ege'yi görmeyi planlarken gayet de bizim muhabbetin içinde buldum.
Egemen, Irmak'ın bu ortaya attığı gelişigüzel bomba karşısında tek kaşını kaldırıp derin bir soluk verdi. Yüzündeki o sinsi tebessüm bir anda silinmiş, yerine gergin bir hat oturmuştu.
"Irmak," dedi Egemen, sesi o tok ve keskin tonuyla. "Sen odana geçip ders çalışmayacak mısın? Sınava ne kadar kaldı? Mahallenin muhtarlığına mı terfi ettin?"
"Aaa Egemen abi hemen kızma ya, dedikodu değil gerçekleri konuşuyoruz!" diyerek omuz silken Irmak aynı anda anne radarına yakalanmıştı.
"Irmak hadi kızım sen yorulmadın mı bugün? Koca koca abilerin ablaların ilişkileri seni niye ilgilendiriyor!"
Irmak odasına doğru kalkarken bana doğru eğildi.
"Sonra anlatırım."
Gözlerim istemsizce büyüdü ve gülümsemek zorunda kaldım. "Gerek yok canım."
Irmak'ın arkasında bıraktığı o gerilim dolu sessizlik bana kaldı. Ben ortaya bir yalan atmıştım. Ne ucunu düşünmüştüm ne de bucağını ama neticede yalandı.
Seninki yalan, diyen iç sesimi kafamda onaylayıp telefonumu elime aldım.
"Konuşalım annecim, seni çok özledim uyumadıysan arayayım mı?" Mesajına "Arayacağım." Yazıp gönderdim.
Mesut tabağını kaldırıp "Kek çok güzel olmuş Sinem Hanım. Elinize sağlık. Müstakbel eşiniz çok şanslı." Dediğinde soğukça "Afiyet olsun sağ ol." Dedikten hemen sonra Sevim ablaya dönerek "Abla ben gideyim artık." Dedim tekrar itiraz edeceğini anladığımda "Başım ağrıyor eve gidip yatayım." Diye ekledim.
"Ee peki madem. Dinlenmene bak canım."
Keyifsizce geri kalanlarla iyi akşamlar diyerek vedalaştım. Egemen'e bakmadım bu kez içimde ne bir heyecan ne de bunu sağlayacak bir merak vardı; hiçbir şey yoktu.
Topuklu terliği hiç zorlanmadan giyip Sevim abla ile vedalaştım. Merdivenlere yönelip anahtarı hiç zorlanmadan deliğe sokup eve girmem bir dakikadan az sürmüştü. Telefonu elime tekrar aldığımda hemen rehberde favorilerimde hala duran isme basıp kulağıma götürdüm.
"Sinem."
Sesini duyduğum anda bütün akşam boyunca tuttuğum nefes sanki boğazımdan büyük bir hırsla çıktı. Ne kadar aramızdaki o kalın duvarları, öfkeyle ördüğüm mesafeleri korumaya çalışsam da annemin sesindeki o aşina tını bir anda bütün zırhlarımı delip geçmişti.
"Anne..."
"İyi misin bebeğim?"
Sanki o tek kelime, bütün gün boyunca içimde tuttuğum o baraj kapaklarını tek hamlede yıkmıştı. Gözlerimin dolduğunu hissettiğim an, başımı koltuğun başlığına yaslayıp derin bir soluk aldım. Ailemden kaçıp buralara gelmiş, onlara karşı hep mesafeli ve dimdik durmaya yemin etmiştim ama iş başa düşüp de o zırhlar çatladığında geriye sadece yorgun bir kız çocuğu kalıyordu.
"Az çok," dedim, sesimdeki o titremeyi gizleyemeyerek.
Telefondan derin bir nefes sesi geldi. "Kızım... Ne oldu, biri bir şey mi yaptı? Korkutma beni, hemen geleyim mi?"
"Yok anne," dedim, sesime biraz olsun sağlamlık katmaya çalışarak başımı iki yana sallarken. "Kimse bir şey yapmadı. Sadece... yoruldum. Yeni bir düzen, yeni insanlar, buranın havası bile bana yabancı. Bir de bugün..." diyerek duraksadım.
"Yabancı tabii," dedi annem, sesindeki o yumuşak şefkatle.
Annem bir süre sustuktan sonra daha yumuşak, beni tanımaya çalışan bir sesle sordu. "Bugün ne oldu?"
İşte asıl sorudan, kendi içimde bile adını koyamadığım o karmaşadan kaçmak için saatlerdir uğraşıyordum.
"Hiç."
"Sinem."
"Gerçekten bir şey olmadı."
"Sesinden belli."
"Bayadır konuşmadık anne."
"Hıhım. Bir haftayı geçti, neler yaptın? Yerleştin mi? Teyzen bahsetti biraz ama sen anlat kuzum."
Buraya, bu küçük ilçeye, ailemden, o boğucu beklentilerden ve geçmişin hayaletlerinden kaçmak için gelmemiş miydim? Kendime yeni bir hayat kurmak, onlara olan öfkemi ellerimle beslemek istiyordum. Ama ne zaman sesini duysam, o öfke buz gibi eriyor, yerini derin bir yorgunluğa bırakıyordu.
"Anne bir adam var," dedim istem dışı.
Annemin sessizliği bu kez daha kısa sürdü. "Ne adamı?"
"Öyle bir adam." dedim usulca.
"Hayatında mı?"
"Hayır."
Cevabı o kadar hızlı vermiştim ki kendim bile şaşırdım. Çünkü hayatımdaydı demekten korkuyordum. Hayatımdaydı demek, teslim olmak demekti.
"Değil."
"Peki neden bahsediyorsun?"
"Çünkü..."
Cümleyi tamamlayamadım. Tamamlasam, ona yıllardır kurduğum o gururlu duvarların yıkıldığını itiraf etmem gerekecekti.
Çünkü beş yıl önce her şeyi arkasında bırakıp giden o adam, bugün karşımdaydı. Ve bu akşam başka bir kadının adını duyduğumda içimin neden sızladığını, o öfkenin altındaki o acıyı hâlâ kendime bile yediremiyordum. Belki de kendi hayatıma kimseyi kolaylıkla alamadığım içindi bu his.
"Çünkü bazı insanların," dedim sonunda, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek, "hayatından çıktığını sanırsın... Onlara tavır alırsın, bir daha asla kapını açmayacağına yemin edersin. Ama sonra bir bakarsın, yıllar geçse de yine aynı yerdesin."
Annemin sesi bu kez çok daha dikkatli, çok daha anneye özgü bir şefkatle doluydu. "Eski biri mi?"
Cevap vermedim. Ama suskunluğum her şeyi ele veriyordu.
"Eski biri," dedi kendi kendine, "Adı ne, orada mı karşına çıktı?"
Gözlerimi sıkıca kapattım. "Onu boş ver."
"Sen boş veremiyorsun ama."
İşte buna verecek cevabım yoktu. Onu hayatımdan çıkardığımı sanmıştım; Tıpkı aileme tavır alıp kalbimi onlara kapattığım gibi.
"O BENİ BOŞVERDİ ANNE."
Bir süre ikimiz de sustuk. Sonra annem, beklemediğim kadar yumuşak ve bilge bir sesle konuştu. "Babanla benim hikâyemizi kendine örnek alma, Sinem."
Kaşlarım çatıldı. "Ne demek o?"
"Biz kırıldık, biz döküldük, tamam seni de çok yorduk ama araya mesafeler koyduk diye senin de her ilişkinin aynı şekilde ilerlemesi gerekmiyor. İnsanların hikayeleri birbirinin kopyası değil. Bana olan öfkeni, hayatındaki insanlara kesme."
Boğazımdaki o acı düğümü zorlukla yutkundum. Ona olan öfkem...
Ama şimdi, Egemen'in o bakışları altında ezilirken, annemin söyledikleri canımı bambaşka bir yerden yakıyordu. Annemle babamın arasında ne olursa olsun tek bir şey değişmiyordu; onlar birbirlerinden hiç vazgeçmemişlerdi. Boşandıktan sonra birbirlerini delirtirken bile hayatından çıkmadım mesajını hep vermişlerdi.
"Ben evlenmek istemiyorum demedim ki," dedim çocuksu bir savunmayla.
"Ben de evleneceksin demedim."
"Zaten ortada biri bile yok."
"Az önce vardı."
"Anne!"
Kahkahasını duyunca gözlerimi devirdim içimdeki o buz kütlesi biraz olsun ermişti. Onlara olan öfkemi affediciliğe dönüştürmek, kalbimdeki bu kadar yükü taşımaktan daha kolaydı sanki.
"Beni çok yordunuz anne." dedim en sonunda doğruluğu seçerek.
Karşı tarafta kısa ama ağır bir sessizlik oldu. Bu sessizlik, yılların birikimi olan o karşılıklı inatlaşmaların sessizliğiydi.
"Ben ne yaptım yine?" dedi, sesinde hem bir savunma hem de o bıkkın kırgınlık vardı.
Gözlerimi kapatıp başımı koltuğun arkasına yasladım. İçimdeki o affetme isteğiyle, ondan köşe bucak kaçmama neden olan kırgınlıklar birbirini yiyordu.
"Birçok şeyi her şeyi."
"Bu çok genel bir suçlama oldu ama." Annem bir süre sustuktan sonra daha yumuşak, beni tanımaya çalışan bir sesle sordu.
"Yani evet." Diyerek haklılığını kabullendim.
Beni yıllarca aşkın insanın hayatını değiştirebileceğine inandırdınız. Sonra bir gün bunun bitebileceğini de gösterdiniz. Şimdi de karşıma, bitmiş sandığım bir şeyi yeniden çıkardınız.
Bunların hiçbirini söylemedim. "Çok yoruldum bugün, uyuyacağım anne. Belki yarın yine ararım. İyi geceler." Diyerek yatak odama adımlamaya başladım.
Annem uzun zamandır konuşmayıp birkaç dakika ile taçlandırdığımız bu görüşmeyi oldukça yumuşak bir sesle kapattı. "İyi geceler kızım, tatlı rüyalar."
Anneme olan kırgınlığımı kendisine anlatıp konuyu halledemiyordum. Babama anlatıp karısını şikayet edemiyordum. Teyzem hayata çok başka perdeden bakıyordu. Anneannem ve dedem o an haklıyı haksızı ayırdıktan sonra günün sonunda o senin ailen, deyip geçiştiriyorlardı. Her zaman benden affedici olmamı hiçbir konuyu büyütmemem gerektiğini söyleyip duruyorlardı ama anlaşamıyordum işte.
İçimde bir yerde kendime yapılan hatanın telafisi yapılmadığında hep yarım kaldığını düşünüp orada takılı kalıyordum.
O gün insanlara karşı büyütmeden uyuttuğum duygu günü geliyor diğerleriyle daha sert bir şekilde uyanıyordu ama konuşarak halledemiyordum işte hep affetmiş gibi görünmem gerekiyordu; her şeyi ve herkesi.
Egemen ne istiyordu? Neyi konuşup halledecektik, birbirimizi tanımamazlıktan gelsek her şey daha kolay olacaktı.
Düşüncelerimin arasında kaybolduğumda gözlerim usulca kapandı.
Gözlerimi araladığım an ilk yaptığım şey, istemsizce başucumdaki telefonuma uzanmak oldu. Ekranı aydınlattığımda, gece yarısından sonra düşen bildirimler, içimdeki o sönmeyen koru yeniden harlamaya yetmişti.
Egemen – 00.03
Uyudun mu?
Egemen – 00.06
Konuşmamız lazım.
Derin bir nefes alıp ekranı kilitledim ve cevap vermeden telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Pazar günüydü.
Ve ben bugün Egemen'le hiçbir şey konuşmak istemiyordum. Ne "Efendim?" diyecektim ne de "Ne konuşacağız?" diye soracaktım. Bırakayım o beni merak etsindi, o peşimden koşsundu. Yataktan kalkıp mutfağa yönelmeden önce ayılıp kendime gelmek için yüzümü yıkadım.
Kahvem hazır olduğunda kupayı elime alıp salona geçtim ve pencerenin kenarındaki tekli koltuğa oturdum. Pazar sabahının o sakinliğinde dışarıda insan neredeyse hiç görünmüyordu.
Tam o sırada telefonum, sessizde olmasına rağmen masanın ahşap yüzeyinde titreşerek ısrarla çalmaya başladı.
Ekrana baktığımda arayanın Egemen olduğunu gördüm parmağımı ekranda gezdirdim ama ne açmaya elim gitti ne de reddetmeye. Sadece çalmasını, kendi kendine susmasını bekledim. İkinci kez aradığında ekrana bakmayı bırakıp kahvemden bir yudum aldım. Bugün pazardı ve benim kurallarıma göre oynayacaktı. Açmıyorsam, açmıyordum.
Normalde pek televizyon izleyen biri değildim ama bugün ayrı bir ihtiyacını hissediyordum.
Evin neye ihtiyacı varsa aklıma geldikçe alıyordum ve her şey parça parça geliyordu ama bugün evde oturup kargo falan bekleyemeyecektim. İlçenin denize kıyısı olduğunu biliyordum ama deniz benim için yeni bir şey değildi. Yıllarca alıştığım bir manzaraydı. O yüzden geldiğimden beri gidip görmeyi özellikle düşünmemiştim.
Telefonumu geri elime alıp cevapsız mesajı ve aramayı tekrar es geçerek ilçenin adını aratıp gezilecek bir yer arattığımda ilk çıkan görselde taş iskele gidip kafa dinleyeceğim yer olarak seçilmişti.
"Tamam," diye mırıldandım kendi kendime. "Bugün seni görmeye gidiyoruz."
Daha yaz havasında değildik. Baharı her haliyle hissediyordum; esintisiyle, polenleriyle ve sabahları burnumu kaşındırmasıyla fazlasıyla farkındaydım. Sabah uyandığımda güneşi evimin içinde görmek yetmemişti. Şimdi dışarı çıkıp tenimde hissetmek iyi gelecekti. Ne üşümeyi düşünüyordum ne de burada geçireceğim kışı.
Arabamın yanına gitmeden önce kalabalık otoparkı gözlerimle yoklamaya başladım. Egemen'in arabasını öğrenmek için bir girişimim olmuş ve başarıyla sonuçlanmıştı. Siyah VW Golf olduğunu artık biliyordum. Dün evime gerçekten beş dakika içinde geldiği için ya aynı binada ya da aynı lojmanın içerisinde oturduğumuza da emindim çünkü arabası görüş alanımdaydı.
Sabahın erken saatleriydi. Evde sadece bir kahve içip sahilde içmek içinse termosuma çay yapıp çıkmıştım. Yolda gördüğüm bir pastaneden simit almayı düşünüyordum. Termosumu ve simit poşetini alıp yıpranmış tahta banklardan birine yerleştim ve uçsuz bucaksız manzaramı izlemeye başladım.
Simidin sonuna geldiğimde denizle birlikte aynı karede fotoğraflayıp teyzeme attım mesajım yine sanki beni bekliyormuş gibi görüldü olurken ekranda "Teyzem" yazısını ve yanıp sönen görüntülü arama ikonunu gördüğümde istemsizce gülümseyip aramayı yanıtladım.
Teyzemin o makyajlı, bakımlı yüzü ve arka plandaki salonunu görmemle iç çektim. Ama daha "günaydın" dememe fırsat kalmadan, telefonun kamerasını sanki bir suç deliliymiş gibi sağa sola sallamaya başladı.
"O simit kiminle yeniyor orada?" diye neredeyse çığlık attı teyzem.
"Tek başımayım teyze," dedim bıkkın ama eğlenen bir ses tonuyla. "gayet huzurluyum."
Teyzem gözlerini kısarak ekranı iyice inceledi, sanki ekranın içinden elini uzatıp etrafı kolaçan edecek gibiydi. "Hıhı, tabii..." dedi teyzem inanmaz bir sesle dudak bükerek.
"Niye erken kalkıyorsun?" Diye konumuzu değiştirdim yoksa yine aynı kişiye dönecektik.
"Bebeğimm." Dedi uzatarak eliyle saçını omzuna attı. "Erken kalkıp meditasyon yapıyorum yoksa işe gidince pek tatlı birisi olamıyorum."
"Meditasyon ha?" dedim, kaşlarımı alayla kaldırarak. "İnsan ilişkilerinde ben de tatlı biri olamıyorum bence genetik teyzoş."
"Olabilir hayatım, öğreteyim sen de yap, nasıl yapıyorum biliyor musun?" Dedi heyecanla telefonu önce havaya kaldırdı sonra bir yere sabitleyip koltukta bir süre bağdaş kurmaya çalıştı. "Hah. Kuşum bak şimdi, böyle oturuyoruz tamam mı? Sonra..."
Gözlerimi telefondan çekerek etrafta dolaştırdım.
"Her şeyi sikeyim!"
Şok içerisinde teyzeme döndüğümde "Ne!" Dedim.
Kulaklarımda yankılanan o küfür teyzemden çıktığı için ekranı hala şaşkınlıkla izliyordum.
Teyzem bağdaş kurmaya çalıştığı koltuğun üzerinde gayet ciddi, hatta fazlasıyla huzurlu bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu.
"Meditatif aydınlanma, balım," dedi gayet sakin bir ses tonuyla, sanki dünyanın en olağan şeyinden bahsediyormuş gibi. "Eski yogito bilmem ne hocası söylemişti bunu. Zihindeki bütün o sıkıntıyı, derdi, karı koca dramlarını, geçmişteki o lanet adamları... her şeyi, ama gerçekten her şeyi zihninden atmanın tek yolu bu cümleyi sesli söylemekmiş. Bütün çakralar anında açılıyor, yemin ederim."
Olduğum yerde kalakalmıştım. "Teyze sen ne diyorsun? Meditasyon bu, ruhunu arındırması gerekiyor!"
"Kızım pratik olana bakacaksın," dedi teyzem ellerini iki yana açarak. "Konuşarak bugüne kadar neyi halledebildin ki aşkım?" Dedi an ikna olmaya hazır halimle doğru dercesine kafamı sağa büktüm.
"Söv gitsin. İçindeki o baskıyı, o stresi bizzat dışarı atmanın en kestirme yolu bu. Bak, sen de dene. Mesela de ki içinden: 'İzmir'deki o lanet ailemi de bana burada iç huzur vermeyen o pislik komiseri de sikeyim...' " içimden geçirdiğime emin olmak için birkaç saniye verdi bana. "Gördün mü? Nasıl rahatladın ama?"
Adını geçirdiği o unvanla birlikte hemen arkasından gelen panikle etrafıma bakındım. "Teyze Allah aşkına sesli söyleme şöyle şeyler, sahildeyim ben!"
"Hah, işte! Sahildesin diye kasılıyorsun zaten," dedi beni eleştirir gibi başını sallayarak. "Bırak bu kasıntıları. Gideli bir hafta oldu hemen kendini evden dışarı atmışsın, 'ben güçlü kadınım, kimseye ihtiyacım yok' diye triplere gir, ama gel gör ki sabahın köründe ettiğim bir küfürle rengin solsun." Onaylamaz bir şekilde konuşmaya devam etti. "Hadi işine bak Sinoş benim şimdi bu huzuru bozmamam lazım, tütsü yakacağım."
Ve bana cevap hakkı bile tanımadan, telefonu yüzüme kapatıverdi.
Ekranda kendi şaşkın yüzümün yansımasıyla baş başa kaldığım an, içimden yükselen o istemsiz kahkahayı durduramadım. Dalgaların kıyıya vuran o düzenli sesiyle birlikte, teyzemin o absürt meditasyon yöntemine bir süre güldüm. Başımı hafifçe iki yana sallayıp telefonu cebime atacakken, ekran bir kez daha aydınlandı.
'Uyandın mı kahve?' mesajıyla sinirlerim daha çok bozuldu.
Teyzemin o "her şeyi zihninden at" felsefesi kulağımda çınlarken, mesaja baktım. Zihnimi arındırmakla meşgul olmam gereken bu pazar sabahında, adını bile andığımda bütün çakralarımı altüst eden o adam kahveye çağırıyordu.
Derin bir nefes aldım, parmaklarım ekranın üzerinde birkaç saniye öylece havada kaldı.
"Egemen seni... ve karasızlığını sikeyim." Diye mırıldandım.
Bölüm etkileşimi
