Kırık Hafıza kitap kapağı

5. bölüm / 6

Kırık Hafıza

Bizden Gerçekten Olmuyormuş

Vaveyla Yazarı: Fâhte .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bizden Gerçekten Olmuyormuş

We're just texting, right?

જ⁀➴ ♡

Yazıyor....

Mesaja sırıtarak baktığımı saniyesinde anlayarak yüz ifademi düzelttim. Beni bu kadar heyecanlandırması başıma iyi işler açmayacaktı böyle hissediyordum.

Devlet Ciddiyeti: İrem’e karakolu bastıracak kadar ne ara sabırsızlandın, onu çözemedim.

S: Sabırsızlanmak değil

S: Sadece

Parmaklarım sadece klavyenin üstünde duruyordu ne yazacağımı bilmiyordum.

Devlet Ciddiyeti: Sadece ne

Devlet Ciddiyeti: İki saattir ne yazıyorsun

Telefonu elimde tutarken yatakta yüzüstü kapaklandım, yastığa gömülüp bacaklarımı havaya kaldırarak sinirle parmaklarımı klavyede gezdirdim.

S: Ya dalga geçme

S: İnsani bir şey yapıp özür dileyeyim dedik, pişman ettiğine yemin edebilirim.

Devlet Ciddiyeti: Hayvan kısmı mı fazlaydı yoksa sana ne çıkışın mı

Devlet Ciddiyeti: Hangisi için vicdan azabı çekiyorsun tam olarak

Bir süre daha ellerim telefon ekranına dokunmadan durduğumda bir mesaj daha geldi.

Devlet Ciddiyeti: Sinem

S: Mesajla anlaşamayacağız galiba

Yastığa gömdüğüm yüzümü kaldırıp sırtımı yatağa verdim ve tavana baktım, derin bir nefes alıp doğrudan sesli arama tuşuna bastım. Yazışarak bu işin altından kalkamayacaktım; en azından sesimdeki o sinirli ama bir o kadar yumuşamış tonu doğrudan duymalıydı.

Telefon ikinci çalmada açıldı. Karşı taraftan gelen o hafif boğuk ve tek tek kelimeleri tartarak çıkan ses, odadaki bütün sessizliği dağıttı.

"Yazmakla bitmeyeceğini anladın galiba," dedi Egemen, sesindeki o hınzır sırıtışı hayal etmek zor değildi.

“Sen de telefonu açmak için fazla hevesliymişsin.”

“İkinci çalışta açtım diye mi?” dedi.

Gözlerimi devirip yastığı düzeltirken sesimdeki o hafif titremeyi bastırmaya çalıştım.

"Hıhı." dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. “Hatta neredeyse ilk çalışta açacaktın.”

Hattın diğer ucundan o derin, tok gülüşü geldi.

“Telefon elimde değildi ama,” dedi Egemen, sesindeki o hınzır ton yeniden yerini alarak, “İzmir’e varır varmaz ilk işin beni aratmak olmuş. Hani dünyada başka insan kalmasa aramayacaktın?”

Gözlerimi kocaman açıp yatakta doğruldum. “İlk işim değildi ayrıca kim? Ben mi aratmışım? Yanlış bilgi, yalan! İrem kendi-”

“Tabii ki,” dedi Egemen, uzatmalara oynamak ister gibi pes eden ama alttan alaya da dalgasını geçen o rahat tavrıyla. “Sadece bana dediklerinin vicdan azabından uyuyamıyorsun, o yüzden İrem'i yolladın benim numaramı istedin. Psikolojik bir refleks yani, anlıyorum. Vicdan azabı...”

“Egemen!” diye çıkıştım, sesimdeki o hafif panik ve sinir karışımı tonu gizleyemeyerek. “Bak özür dilemek istiyordum, burnumdan getirdin resmen. Kapatıyorum telefonu, işim gücüm var benim.”

“Bekle,” dedi anında, sesindeki o eğlenceli perde bir anda silinip yerine çok daha net, çok daha yakın bir ağırlık bırakarak. “Kapatma. Günlerdir o inatçı sesini duymuyorum, şimdi birkaç kelime ettin diye kaçıyorsun.”

Ona hak vermek istemiyordum, o havalı, mesafeli duruşumu bozmak en son isteyeceğim şeydi ama aradaki onca kilometreye rağmen sanki yatağın kenarına oturmuş gibi hissettiren o yakınlık... her şeyi altüst ediyordu.

“Kaçmıyorum,” diye mırıldandım, sesim istemsizce az önceki iddialı tonundan sıyrılıp fısıltıya yakın bir hale bürünerek. “Sadece... ne konuşacağımızı bilmiyorum.”

“Tabii, kesin öyledir,” diye karşılık verdi, arka planda hafif bir rüzgar sesi ve araba kapısı kapanma sesi duyuldu.

“Neredesin şu an?” diye sordum merakla.

“Nerede olduğumun ne önemi var? Seninle konuşuyorum."

"Mesai saatinde telefonda sürten bir polis memuru ne kadar güvenilirdir acaba?”

Egemen derince bir nefes aldı; telefonun mikrofonundan gelen o nefes sesi adeta kulağımın dibindeymiş gibi hissettirdi. “Devriye bitti, Sinem. Ve hayır, mesai saatinde değilim. Sırf senin apar topar kaçışının arkasından kalan hesapları kapatmak için müsaitsen, birkaç kelime edelim istedim.”

İçimdeki o inatçı ses bir an susar gibi oldu ama hemen ardından yerini o savunma mekanizmasına bıraktı. "Sadece... yani o günkü çıkışım biraz şey oldu, abartıydı kabul ediyorum. Ama sen de her şeye atlamasaydın!”

“Atlamasaydım?” Egemen’in ses tonu bir anda ciddileşti. “Seni düşünen de kabahat zaten.”

“Benimle ilgili kararları benim yerime vermeyi bırakmadığın sürece o düşünmelerin kabahat olmaya devam edecek,” dedim dikleşerek. “Ben çocuk değilim, Egemen.”

Hattın diğer ucunda uzun bir sessizlik oldu.

“Biliyorum,” dedi sonunda, sesi dünkünden çok daha yumuşak, çok daha yorgun çıkmıştı. “Çocuk olmadığını biliyorum. Problem de orada ya zaten.”

Kalbim göğüs kafesimde tuhaf bir hızla atmaya başlarken, ne diyeceğimi bilemeyip öylece kaldım.

"Hadi anlat bir şeyler." Dedi sessizliğimden sonra, "Neler yaptın, tatilin nasıl gidiyor?"

Bu kez cevap veremedim.

Hattın diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Ardından sesi biraz yumuşadı.

“İyi misin?”

Sorduğu soru, az önceki bütün şakalarının arasından sıyrılıp doğrudan içime oturdu.

“Evet,” dedim, ama sesimdeki o pürüzü saklayamayacak kadar zayıftı.

Hattın diğer ucunda derin bir nefes aldı. Sanki aradaki onca kilometre yokmuş da hemen yanı başımda duruyormuş gibi hissettiren o yoğun sessizlik yeniden odaya çöktü.

Daha fazla bu gizli oyunu sürdüremeyecektim. İçimdeki o dik başlı psikoloji öğrencisi, bu aniden yumuşayan, her hareketimi hesaba katan polisin karşısında boyun eğmek üzereydi ve bu beni korkutuyordu.

“Egemen,” dedim, sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak.

“Dinliyorum, Sinem.” dediğinde dejavu ile baskın günü arabamı almaya gittiğimiz zamana döndüm.

Derin bir nefes alıp konuşmaya başladım. Saklamamı gerektiren bir şey yoktu ben ondan daha net biriydim. “Ben senin numaranı istedim evet, ama belki de o gururla hiç yazmayacaktım. İlk adımı sen attın, evime kadar geldin birlikte gidelim, dedin.” Duraksadım, yutkundum ve asıl sormak istediğim o soruyu bıraktım ortaya: “Bütün bu yaptıklarından sonra... Ne değişti Ege? Hani bizden olmazdı?”

Hattın diğer ucunda birkaç saniye boyunca hiçbir şey duymadım.

Ne bir şaka ne o kendinden emin gülüşü.

Sadece sessizlik.

Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırıp ekrana baktım. Arama hâlâ devam ediyordu. “Ege?” dedim soru sorar sesimle.

“Buradayım.”

Sesi ilk defa bu kadar ağır gelmişti.

“Ne değişti?” diye tekrarladım. “Bir gün bana bunun olmayacağını söylüyorsun, ertesi gün kapımdasın. Ben aramadan, yazmadan...” Duraksayıp cümlemi düzeltme ihtiyacı hissettim. "İstemediğimden değil ama ilk mesajı sen atıyorsun. Sonra arıyorsun. Sonra da sanki aramızda hiçbir şey olmamış gibi benimle konuşuyorsun.”

“Hiçbir şey olmamış gibi konuşmuyorum.”

“Öyle hissettiriyorsun.”

Kısa bir sessizlik daha oldu.

“Değişen şey sen değilsin, Sinem.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne demek o?”

“Benim kendime söylediğim şeyler değişti.”

Kalbim bir anlığına göğsümde takılı kaldı.

“Ne söylediğini değiştirdin yani?”

“Hayır.” Derin bir nefes aldı. “Hâlâ aynı şeyleri düşünüyorum.”

“E o zaman?” dedim gidişatın pek parlak olmadığını düşünmeye başladım.

“E o zaman…” dedi, cümlesinin devamını seçmeye çalışıyormuş gibi sustu. “Senden uzak durmanın daha doğru olduğuna hâlâ inanıyorum.”

İçimde bir şey aşağı doğru çekildi.

“Tamam,” dedim, sesimi düzleştirerek. “O zaman sorun ne herkes hayatına rahatlıkla devam edebilir?”

“Sorun şu ki…”

Bu kez sustu.

“Ne?” dediğimde hafifçe sesim yükseldi, hemen bir şeyler söylemeliydi.

“Uzak durmak, düşündüğüm kadar kolay değilmiş.”

Gözlerimi kapattım. Konuşmadan sadece nefes alıp verdiğimiz saniyeler sonunda "Sinem?" Diye seslendi cevap beklercesine ki bekliyordu.

“Bu... ne demek şimdi?” dedim sadece.

Bana daha net olmalıydı, ne istediğini bilerek yaklaşmalıydı.

“Anladığın gibi.”

“Böyle konuşma.”

Sesinde belli belirsiz bir gülümseme hissettim.

“Nasıl konuşuyorum?” dedi ukalaca bir rahatlıkla.

“Bilmiyorum.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “İnsanların kafasını karıştıracak şekilde.”

“Senin kafanı mı karıştırdım?” dedi, sesindeki o yumuşaklığa engel olamayarak.

Cevap vermedim.

Çünkü vereceğim herhangi bir cevap, söylemek istemediğim başka bir şeyi de beraberinde getirecekti.

Egemen bunu anlamış olacak ki üstelemedi.

“Tamam,” dedi sakince. “Bugünlük daha fazla kafanı karıştırmayayım o zaman.”

İstemeden güldüm.

Telefonu kapatmadan önce bir süre daha sustuk.

“Geç oldu,” dedi sonunda Egemen. “Uyu artık.”

“Sen de.”

“Yarın ararım o zaman. Uykunu al, inatçı keçi.”

“Arayacağını da nereden çıkarıyorsun?” diye sordum, kaşlarımı hafifçe çatarak.

“Çıkarmıyorum, biliyorum,” dedi emin bir sesle. “İyi geceler, Sinem.”

“İyi geceler...” diye mırıldandım ama telefonu kapatmaya el vermedi elim. O hattın diğer ucunda nefes aldığını bilmek, aradaki yüzlerce kilometreye rağmen garip bir şekilde güven veriyordu.

Birkaç saniye ikimiz de sessizce bekledik; sanki hangimiz önce kapatırsa yenilmeyi kabul edecek gibi bir yarışın içinde gibiydik. Sonunda, istemsizce yayılan bir tebessümle telefonu kulağımdan çektim ve ekrandaki sonlandırma tuşuna dokundum.

Ama bu kez içimdeki o tatlı huzursuzluk, yerini bambaşka bir bekleyişe bırakmıştı.

Sabah gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey saate bakmak olmadı. Elim, düşünmeden telefonuma gitti. Bir süre öylece baktım. Sonra kendime kızıp telefonu yatağın üzerine bıraktım. Beş saniye sonra yeniden elime aldım. Bildirim yoktu. Dudaklarımı büzüp telefonu tekrar bıraktım.

“Saçmalama Sinem.”

Kendi kendime söylenip yataktan kalktım. Ama nedense bütün sabah yüzümde aptalca bir gülümseme vardı. Dün gece söyledikleri aklıma geldikçe içimde tuhaf, hafif bir sıcaklık yayılıyordu. Uzak durmak, düşündüğüm kadar kolay değilmiş. Telefonumu son kez kontrol edip odadan çıktım.

Kahvaltı masasına indiğimde annem çoktan yerini almıştı. Babam ise her zamanki gibi elindeki kahveyle tabletine gömülmüştü. Üniversitede psikoloji bölümünde öğretim üyesi olan babamın sabah ritüelleri dünyanın sonu gelse bile değişmezdi.

“Günaydınn,” dedim.

Annem başını kaldırıp bana baktı. “Günaydın.”

Babam da gözlerini ekrandan ayırmadan, “Günaydın kızım,” dedi.

Sandalyeyi çekip oturduğumda gözlerim hemen masadaki tabakları şöyle bi yokladı. “Ne var ne yok?”

Annem birkaç saniye yüzümü dikkatle süzdü. “Senin ne var ne yok?”

Kaşlarımı kaldırdım. “Benim mi?”

“Evet.”

“Hiçbir şey.”

Babam bu kez tabletin üzerinden, o mesleki merakını ele veren bakışlarıyla bana baktı. “Hiçbir şey yaşayan insanların yüzü böyle olmuyor genelde.”

Zeytine batırdığım çatal havada kaldı. “Nasılmış yüzüm?”

Annem gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Uçuş uçuşsun.”

“Ne demek o?”

“Bilmiyorum,” dedi annem kahve fincanını eline alırken. “Sabah sabah odandan resmen kuş gibi indin. Bir şeye mi sevindin?”

“Hayır.”

Cevabım o kadar hızlı ve fevri çıkmıştı ki ikisi de aynı anda bana baktı. Babam hafifçe kaşını kaldırdı. “Ben daha neye sevindiğini sormamıştım.”

Bir an duraksadım. “Yani… sevindiğim bir şey yok.”

Annem kahvaltı tabağıma tulum peyniri koyarken gülümseyerek başını salladı. “Peki, kızarmış ekmek ister misin?”

“Olabilir.” dediğimde annem yüzüme doğru eğildi. “Evet ya da hayır, net ol canım. Bu kelimeyi sevmediğimi biliyorsun.”

Babam kahvesinden bir yudum alıp masaya bıraktı. “Savunmaya geçmemen de ayrıca düşündürücü. Akademik olarak incelemeye değer bir vaka olabilirsin şu an.”

Gözlerimi devirdim. “Sizin işiniz bu diye masada inceleme gördüğümü düşünüyorum.”

Babamın yüzünde küçük, muzip bir gülümseme belirdi. “Mesleki deformasyon kızım.”

“Ben de psikoloji öğrencisiyim,” dedim çenemi yukarı kaldırarak. “İkinizi de şu an burada teşhis edebilirim.”

“Et bakalım, profesör,” dedi babam kollarını göğsünde kavuşturarak.

“İkiniz de fazla meraklısınız. Temel problemimiz bu.”

Annem dayanamayıp güldü. “Bak, laf sokarken bile hâlâ sırıtıyorsun. Yüzün ele veriyor seni.”

İstemeden ellerimle yanağımı kapattım. “Gülmedim.”

Tam o sırada annem ağzını açıp yeniden sorguya çekecekti ki, babam direkt olarak “Kim aradı seni dün gece?” diye sordu.

Egemen’in adını ya da polisle ilgili en ufak bir detayı bilmeleri evde büyük bir krizin fitilini ateşleyebilirdi; özellikle babamın aşırı korumacı akademisyen halleri göz önüne alınırsa bunu hayal bile etmek istemiyordum. Bir polisi nereden tanıdığımı merak etmesi de cabasıydı.

“Kimse,” dedim, sesimdeki gerginliği saklamaya çalışarak.

“Telefonla konuştuğunu duydum,” dedi babam ısrarla. “Gece yarısı odanda konuşuyordun.”

“İrem mi?” diye atıldı annem merakla ama yüzündeki ifadeyi anladım yalan söylediğimi bir şeylerden kaçtığımı ne neye mutlu olduğumu anlamıştı. "kesin İrem’dir.” diye devam ederek babamı rahatlattı.

“Evet, İrem!” dedim hızla, kurtarıcımı bulunduğum için rahat bir nefes alarak. “İrem’di tabii ki, başka kim olacak?”

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz masanın üzerindeki telefonum ani bir titreşimle inledi. Üçümüzün de gözü istemsizce aynı anda masanın ortasındaki telefona kaydı.

Ekranda tek bir bildirim belirmişti: Devlet Ciddiyeti.

Mesajı gördüğüm an yüzümdeki o aptalca gülümsemeyi durdurmama imkan yoktu. Ekranı refleks olarak kendime doğru çevirip açtım.

“Günaydın.”

Bir saniye boyunca sadece o tek kelimeye baktım. Sonra istemsizce, dişlerimi gösteren o koca sırıtış yeniden yüzüme yayıldı. Annemle babamın şahin gibi üzerimdeki dik dik bakışlarını hissedince hızla telefonu ters çevirip masaya kapattım.

“Ne oldu?” dedi annem, gözlerini kısarak. “Yine İrem mi yazdı?”

“Aynen,” dedim panikle boğazımı temizleyerek. “İrem yeni planlar yapıyor bu yaz ne yapsak diye ama fikirleri çok komik ve boş ona gülüyorum.”

Babam kahvesini eline alırken başını iki yana salladı. “Tabii.”

Telefonu ters çevrilmiş hâlde masanın üzerinde duruyordu ama gözüm istemsizce her birkaç saniyede bir ona kayıyordu. Tek bir “Günaydın”ın insanın bütün sabahını bu kadar değiştirebileceğini bilseydim, dün gece o telefonu kapatırken bu kadar uzun düşünmezdim.

Ege'ye cevap verip onunla olan sohbetten çıktıktan sonra kızlarla olan gruba girip ilk mesajı salıverdim.

S: Biz polisle konuşuyoruz

Grubun sessizliği tam üç saniye sürdü. Üçüncü saniyenin sonunda ekranın üst kısmında İrem’in o korkunç hızla yazmaya başladığını gösteren "..." ibaresi belirdi. Ardından Ceren’inkisi eklendi. Çift taraflı bir taarruzun yolda olduğunu biliyordum.

İ: KIZIM SEN DÜN ASİK OLMADIM DİYE YEMİN EDİYORDUN

İ: NE CABUK BİZ POLİSLE KONUŞUYORUZA GELDİ BU İS

İ: DETAY VER CABUK!

Sonra bir tane daha.

Bir tane daha.

Üçünün de aynı anda telefona saldırdığını anlamam uzun sürmedi.

C: Nereden çıktı bu iş

Ceren'in mesajına direkt cevap yazdığımda benimle İrem'de ona cevap verdi.

S: Numarasını aldırdım

İ: ben karakola gittim ask yuvalarına numarasını sinem istiyo dedim

İ: sonra aldim

C: NE

C: siz delirdiniz mi

İ: İlk kim yazdı bilmiyorum ama

S: Ben yazmadım önce gerçi o yazdı ama neyse detaylar mühim değil

İ: Nasıl yani?? Adam sana kendisi mi yazdı?

Ekran hızla aşağı kayarken parmaklarımın uçunda hissettiğim o hafif heyecan, kahvaltı masasının altından kızlara yetiştirdiğim bu skandalla daha da katlanıyordu. Annem karşıdan bana merakla bakarken, sanki ekrandakileri okuyormuş gibi hissetmesinden korkarak hızla cevap yazdım.

S: Sakin olun bir ya takibe falan almisliği yok

S: ben yazmadan o yazdi sadece

Grubun bütün heyecanına en son ortak olan Ecrin'di. Bize göre daha realist bir mantıkla konuşmamızın bu konusuna noktayı koymuştu.

E: neden seninle ilgilenmeye başladı???

E: hani istemiyordu

E: hani sizden olmazdı

İ: DOĞRU

C: belki artık ilgileniyordur

İ: numarasını istediğimde şaşırdı bunu beklemiyordu

E: başka ne konuştunuz

Kızların peş peşe gelen soruları arasında başka bir bildirim bütün dikkatimi bir anda dağıttı; "Gece iyi uyudun mu?"

"Ne yazıyorsun öyle?"

Annemin sesiyle telefonu masaya bırakıp ona baktım hangi birine yetişeceğimi bilememiştim.

“Kızlarla gruptan konuşuyorduk,” dedim, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak.

“Peki, öyle olsun,” dedi babam şüpheyle başını sallayarak. Ama o bakışlardaki “seni sonra sıkıştıracağım” ifadesi o kadar netti ki, masada daha fazla kalırsam Egemen’in yeni mesajını doğrudan sesli okumak zorunda kalacağımı anladım.

“Ben doydum,” deyip hızla sandalyeyi ittim. “Odamdayım. Of çok sıkıcı bu tatil...”

“Daha dün yaz tatilindeyiz diye halay çekiyordun,” dedi annem arkamdan gülerek.

Onu duymamazlıktan gelip neredeyse koşar adımlarla odama çıktım. Kapıyı arkamdan kapatır kapatmaz sırtımı kapıya yasladım ve derin bir nefes aldım telefonumu iki elimin arasına alıp yatağa attım kendimi.

Ekranı açtığımda, grubunun bildirimleriyle birlikte Egemen’den gelen o yeni mesajın ekranın üst kısmında parıldadığını gördüm:

“Gece iyi uyudun mu?”

Gruptaki kızlar hâlâ “Ecrin çok haklı, adam niye birden döndü?” diye mesaj üstüne mesaj yağdırırken, elimde titreşen telefona bakıp az önceki mesaja ne yazacağımı düşünmeye başladım.

Hızla gruptakileri sessize alıp Egemen’in sohbetine girdim. İçimdeki o inatçı ve laf sokmaya hazır ses, yine devreye girmem için sabırsızlanıyordu.

S: Uyudum uyudum, gayet iyi uyumuşum

S: sen iyi uyuyabildin mi

Yazıp göndermemle ekranın üstünde hemen o korkutucu ve bir o kadar heyecan verici "Devlet Ciddiyeti yazıyor..." ibaresi belirdi. Mesaj beklemesi beni heyecanlandırdı.

Ekran görüntüsü alıp kızlarla olan gruba attım, kendi aralarında ürettikleri bütün teorileri sustu.

C: günaydın yazmıs

E: cok hızlısınız

İ: ne yazdı

İ: Sinem ne yazışıyorsunuz

C: kanka bak çocuğa sakın kaptırma kendini sadece konuş

C: bize yamuk yapabilir Ecrin hakli olabilir

Ceren’in o akıl veren, uyarıcı mesajına göz devirip hızlıca gruptan çıktım ve tekrar Egemen’in sohbetine döndüm. Mesajı sonunda düşmüştü:

Devlet Ciddiyeti: Ben de fena sayılmaz ama sabah sabah o kafandaki deli sorularla uyandıysan, bilemem.

Gözlerimi kocaman açıp ekrana baktım.

S: Kafamda ne sorusu olacak

S: kafamda sorular mı kalsın istiyorsun

O sırada kızlar yine grubu çoşturuyordu.

İ: KIZIM CEVAP VER

İ: Öldün mü

C: bayıldın mı

E: ne yazdı

Grubun bildirimleri ekranın üst kısmında ardı ardına düşerken, ben bir yandan Ceren’in dedikoducu teorilerine göz deviriyor, diğer yandan Egemen’in ekrana düşen yeni mesajıyla ilgileniyordum.

Devlet Ciddiyeti: Kafanda soru kalmasını istemem tabii ki. En iyisi, ortada soru işaretçik kalmasın. Kahve içiyor muyuz?

Gözlerimi ekrana dikip kaşlarımı havalandırdım.

S: Kahve mi şu an?

Devlet Ciddiyeti: Evet, şimdi. Uzaktan da olsa eşlik edebilirsin belki.

S: Nasıl yani?

Telefonun ucunda hafif bir duraksama oldu, ardından Egemen’in o her zamanki net ve itiraz kabul etmez mesajı düştü.

Devlet Ciddiyeti: Müsaitsen arayacağım

Dün arayacağım dediğini biliyordum ama beklediğim bir şey değildi anı geçiştirmek için yaptığını sanmıştım.

Devlet Ciddiyeti: Malum, seninle o tarafa gelemedim, üstüne bir de iznimi iptal etmek zorunda kaldım.

Devlet Ciddiyeti: Kilometreler var aramızda... Belki de uzaktayız diye beni ciddiye almıyorsundur

Mesajı okuduğum an kalbim göğüs kafesimde öyle bir takla attı. Adamın cümlelerindeki o gizli sitem ve dürüstlük, "İznimi iptal ettim" diyen mesajıyla ekranın başında öylece kalakalmışken, telefon bir anda titredi ve ekranı kaplayan o can alıcı yazı belirdi:

Devlet Ciddiyeti sizi görüntülü arıyor...

Görüntülü mü?!

Beynimin acil durum sireni çalmaya başladığı an, elim ayağım birbirine girdi. Telefonu ellerimin arasında sanki patlamaya hazır bir bomba gibi tutarken hızla yataktan fırladım.

"Eyvah!" diye fısıldadım odanın ortasında kendi kendime dönerken.

Üzerimde dün geceden kalma, buruşuk pijama takımım vardı. Saçım deseniz, sabah uyanıp tarayıp kabarttığım tel tel dökülen bir sürü çalı süpürgesinden ibaretti. Arka planda ise dün ofis sandalyemin üstüne fırlattığım kıyafetler, masanın üzerindeki dağınık kitaplar ve sandalyeye asılı duran hırka ve yerde daha yerleşmeyen açık valizimle bir savaş alanını andırıyordu.

Aynanın önüne uçarak gidip kendi halime baktığımda dehşete düştüm. "Beni bu halde göremez. Kesinlikle hayır!"

Aynı hızla odada fırtına gibi esmeye başladım. Bir yandan telefon çalmaya devam ederken, diğer yandan kıyafetleri bodoslama dolaba tıkıyor, sandalyedeki eşyaları yatağın içine saklıyordum, bir helikopter hızıyla odanın dağınıklığını kamufle ediyordum. Saçımı parmaklarımla alelacele karıştırarak düzeltmeye çalışırken, bir yandan da ekrandaki o arama ekranına bakıp içten içe söyleniyordum.

Kalbim boğazımda atarak, elimi üstüme başıma son bir kez çekiştirip ekrandaki yeşil tuşa kaydırdım.

“Açıyorum, açıyorum... Sakin ol Sinem,” diye fısıldadım kendi kendime ve aramayı kabul ettim.

Ekran bir saniyeliğine karardıktan sonra netleşti. Ama beklediğim gibi gri üniformalı, o her zamanki sert ve mesafeli polis memuruyla karşılaşmadım.

Ekranın diğer ucundan beni bu halde, saçım başım dağınık ve nefes nefese görünce kaşları istemsizce yukarı kalktı. Dudaklarında o bildik, imalı sırıtış belirdi.

Hayırdır, sabah sporu mu?” dediğinde sesli bir kahkaha attı. Ben de onu incelemeye başladım.

Üzerinde koyu gri, yakası hafif açık, bir tişört vardı. O her zamanki taranmış, kusursuz duran saçları uykudan yeni kalkmış gibi hafifçe dağılmıştı; hatta çenesinde yeni yeni belirginleşen o sabah sakalları yüzüne öylesine ham ve tehlikeli bir çekicilik katıyordu ki, ekrana bakakaldım. Arka planda ise tanıdık bir mutfak ya da ev ortamı görünüyordu; kafe falan değil, gayet evdeydi.

“Of...” diyebildim aniden, pot kırdığımı fark edip hızla toparlanmaya çalışarak. “Yani şey... Görüntülü arayacağım deyince ben seni sokakta, karakolda ya da ne bileyim devriyede falan sanıyordum!”

Egemen elindeki kupa bardaktan bir yudum alırken, gözleri ekran üzerinden odamın hâlâ dağınıklığı tamamen gizlenememiş arka planında ve benim panikle kızarmış yüzümde gezindi.

“Evdeyim,” dedi, sesi sabahtan kalma o tok ve boğuk tınısıyla doğrudan kulağıma fısıldar gibi gelerek. “Bugün gececiyim, o yüzden gündüzü evde kapatıyorum.”

“Ama seni aradığımda bu kadar paniğe kapılacağını, odada köşe kapmaca oynayacağını tahmin etmemiştim. Açana kadar akla karayı seçtin resmen.”

Aynadaki halimi ve az önce yaşadığım o helikopter operasyonunu bildiğini belli eden bu cümleyle yanaklarımın alev alev yandığını hissettim.

“Ne paniği?” dedim sesimi dik tutmaya çalışarak, ama ekrandaki görüntüm ve titreyen ellerim yalan söylüyordu. “Hiç de paniğe kapılmadım. Sadece... şey... üstümü başımı düzeltiyordum. İnsan bir haber verir, arayacağım der, dimi?”

Egemen dirseğini masaya yaslayıp çenesini eline dayadı ve gözlerini kırpmadan doğrudan bana baktı. "Ben zaten senin doğal halini az çok görmüştüm."

"HAHAHA." Dedim gülmekten yoksun bir şekilde. "Bu da bir nevi baskın."

"Evdesin." Dedikten sonra oturduğu yerden kalkıp telefonu eline aldı bu kez onunla evi gezmeye başladım, ne yaptığını bilmiyordum ama telefonu ara ara yüzüne denk getiriyordu.

"Kahvaltı yaptın mı?" diye sordu, sesi evdeki yankıyla birlikte biraz daha boğuk ama bir o kadar net geliyordu.

Sabah gözümü açtığımdan beri elimde telefon, kızlarla dedikodu derken ağzıma tek bir lokma sürmediğimi hatırlasam da bunu ona belli etmeye niyetim yoktu.

"Evet," dedim hiç uzatmadan.

Egemen yürümeyi bırakıp mutfak tezgahının önünde durdu, telefonu sabitleyip bana baktı. Hafifçe kaşlarını kaldırarak, "Erken kalkıyorsun o zaman," dedi.

Omuz silktim. "Ailem evde, onlarla yaptım kahvaltıyı. Sen kendinle karıştırma memur bey, benim mesai saatlerim erken başlıyor."

"Anlaşıldı," dedi, dudaklarında yine o hafif tebessümle.

Tam kendime oturacak bir yer olarak yatağa oturup sırtımı başlığa yasladığım sırada, Egemen durdu ve sanki az önce aklına gelmiş gibi birden sordu:

"Bu arada... Geçen hafta şu sınavın vardı senin, ne oldu? Geçtin mi?"

Soruyla birlikte yüzümde gezinen ellerim aniden durdu. İçimde bir yerlerde, çok değil bir hafta önce çektiğim çileyi o sabahlamaları ve üstüne bir de onunla yaşadığımız o gerilim dolu anlar anında canlandı.

Geçtim tabii ki geçmesine de... diye geçirdim içimden, sesimdeki o hafif sitemi zihnimde tartarak. Sen ortalıkta esip gürleyerek kafamda senin o sert uyarıların ve "bizden olmaz" dediklerinle cebelleşirken verdim o dersi, diye geçirdim.

Yüzümdeki o hafif dalgalanmayı gizlemeye çalışarak ekrana baktım ve çenemi biraz yukarı kaldırarak, "Geçtim," dedim. Sonra eklemeden edemedim: "Çalışırken beni fazlasıyla zorladı ama üstesinden geldim."

Egemen, kelimelerimin arkasındaki o gizli imayı ve sitemi sezmiş gibi gözlerini biraz daha kıstı. Ekranın diğer ucundan bakan o keskin bakışlarıyla bir saniye sessiz kaldıktan sonra, "Zorlandığına şüphe yok," dedi, sesindeki o imalı tınıyla. "Özellikle kafanı başka şeylerle meşgul eden biri varken ders çalışmak zor olmalı."

“Hiç başına gelmemiş galiba,” dedim, gözlerimi hafifçe devirerek ukala bir tınıyla. “Öncelik meselesi. Dersimi her şeyin önüne koydum ve geçtim.”

Egemen bu meydan okumama hiç takılmadı; aksine, yüzündeki o hınzır ifade daha da belirginleşti. Mutfak tezgahının önünden ayrılıp telefonunu tekrar eline aldı, evde yeniden adımlamaya başladı.

“Yok,” dedi, sesindeki o tatlı rahatlıkla, “hiç başıma gelmemişti.” Duraksadı, ekrandan gözlerimin içine bakarak ekledi: “Ama bundan sonra geleceğe benziyor. Önceliklerim konusunda beni epey zorlayan biri var çünkü.”

Yanaklarımda alevlenen o sıcaklığı saklamak için hızla gözlerimi kaçırıp odamdaki masaya doğru yöneldim. Kalbim göğüs kafesimde yine o aceleci ritmini tutturmuştu ama ona belli etmemeye kararlıydım.

Telefonun ekranından evinin koridorlarını, arkada görünen kitaplığı ve hafif dağınık yatağını izlerken, aklımın bir köşesinde günlerdir kaşınan o soru sinsi sinsi dolaşmaya başladı.

O gün Egemen’le aralarındaki o mesafesiz, tanıdık diyalog içimi öyle bir kemirmişti ki, o anki öfkemin ve fevriliğimin bir parçası da aslında o kadındı. Kimdi o? Aralarında ne kadarlık bir geçmiş vardı?

Sorup sormamak arasında gidip geldim. Aman Sinem, dedim kendi kendime, daha dünkü çocuk gibi ne diye kadının lafını edeceksin? Üstelik aranızda henüz adını koyduğunuz resmi bir şey bile yokken.

Dudaklarımı birbirine bastırıp bu tehlikeli düşünceyi zihnimden kovmaya çalıştım ve lafı başka bir yere çekmek için derin bir nefes aldım.

"Ne o?" dedi Egemen, sesindeki o hafif alaycı ama yumuşak tınıyla. "Yine hangi derin psikolojik tahlili yapıyorsun kafanda? Yüzün asıldı sanki birden."

Hızla toparlanıp çenemi hafifçe kaldırdım. "Yok bir şey," dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak.

Egemen gözlerini hafifçe kıstı.

"Yüzün öyle söylemiyor."

"Yüzüm mü konuşuyor?"

"Şu an evet."

Kelimeler ağzımdan döküldüğü anda aramızdaki o görünmez zaman tüneli sanki bir saniyeliğine geriye sarıldı. Kars’ın o soğuk gecesinde, arabasının içindeki o ilk yolculuğu hatırladım. O zaman da direksiyonu iki eliyle tutup gözlerini yoldan ayırmadan bana aynı şeyi söylemişti.

İçimdeki o tanıdık dejavu dalgası, zihnimi aniden sardı. O gece arabadaki o mesafeli, sert polis memuruyla bugünkü halini yan yana koyduğumda aradaki mesafe kafamda net bir şekilde çarpıştı. O zamanlar onunla uğraşmanın, o buz gibi duvarlarını aşmaya çalışmanın başıma açacağı bela hakkında hiçbir fikrim yoktu. Şimdi ise aynı cümleler, aynı alaycı ton adeta aramızdaki görünmeyen bir ritüele dönüşmüştü.

Ekrandaki o sessizliği bozan yine o oldu. Yüzündeki o hafif tebessüm derinleşirken, sanki o anı benimle aynı anda hatırladığını ele veren bir tonda mırıldandı:

"Bir şey söyleyeceğim."

"Ne?" diye sordum, sesimdeki o dik başlı tonu korumaya çalışarak.

"O gün gördüğün şey, düşündüğün gibi değildi."

Bakışlarımı ondan ayıramadım. Kalbimin atış hızı ekranın o taraftan bile hissedilebilecek kadar hızlanmıştı.

"Ben zaten bir şey düşünmedim," dedim, anında savunmaya geçerek.

Egemen hafifçe gülerek kafasını salladı. "Yüzün yine aksini söylüyor."

"Ne var yani yüzümde?"

"Yüzün konuşuyor, arkadaşımdı."

Cümleyi öyle net, öyle rahat ve hiçbir soru işaretine yer bırakmayacak bir tonda söyledi ki, bir an ne diyeceğimi bilemeyip öylece kaldım.

"Ne?" kelimesi dudaklarımdan neredeyse fısıltı gibi döküldü.

Egemen ekrana biraz daha yaklaşarak, o her zamanki kendinden emin duruşuyla tekrarladı:

"Kadın. Sadece mesai arkadaşım, Sinem."

İçimi günlerdir kemiren o küçük şüphe kırıntısı, onun bu net açıklamasıyla bir anda buharlaşıp uçtu. Ona karşı haklı çıkmanın veya laf sokmanın verdiği o tatlı hırs yerini, içten içe yayılan o sıcak ve engellenemez bir huzura bıraktı. Ama bunu ona bu kadar kolay belli etmeye niyetim yoktu.

Tam ağzımı açıp "Bana açıklama yapmak zorunda değilsin" tarzı tipik bir savunma cümlesi kuracaktım ki, koridordan annemin o sesi kulaklarıma doldu.

"Sinem! Biz çıkıyoruz!"

Gözlerim panikle ekrana kaydı. Egemen annemin sesini duymuş olacak ki, yüzündeki o tebessüm daha da genişledi; hatta hafifçe sesli güldüğünü gördüm.

"Annen sesleniyor, inatçı keçi," dedi, gözlerindeki o hınzır parıltıyla. "Kapatalım en iyisi."

Ona göz devirmek istedim ama bu anı tatlı ve vurucu bir noktada bitirmek şu an çok daha cazip geldi. Telefonu elime alıp kameraya doğru eğildim, yüzüme o en bilmiş gülümsememi yerleştirdim.

"Haklısın," dedim, sesimi tatlı tatlı cıvıl cıvıl tutarak. Sonra ekrandan gözlerimi ayırmadan o son bombayı patlattım: "Neyse, mesai arkadaşına benden de selam söylersin... Yengeme yani!"

Cümlem bittiği saniye Egemen'in şaşkınlıktan kaşlarının kalktığını ve boğazına bir şeyler kaçar gibi hafifçe öksürmeye başladığını görerek hızla tuşuna basıp görüntülü aramayı sonlandırdım.

Ben daha olanları konuşulanları aklımda yeniden döndürüp dururken bir mesaj sesi geldi: "Hayatımda da kimse yoktu o yüzden o 'yenge' meselesini içinden bir kez daha geçir."

Telefonu yatağın üstüne fırlattığımda, kalbim göğüs kafesimi delercesine atıyordu ama yüzümde engel olamadığım aptal bir gülümseme vardı.

Aradan tam olarak kaç gün geçtiğini, o görüntülü aramanın üstünden ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama haftaları bulduğumuza emindim. Uzaktık; okuduğum şehirdeki görevindeydi, ben ise kendi halimdeydim. Aradaki mesafeyi kapatmak o an için imkansız gibi görünse de bir gün telefonda laf arasında bana bodoslama "Ne zaman geliyorsun" deyivermişti.

O an neye uğradığımı şaşırmış, "Öyle kolaysa sen gel" diye kestirip atmıştım. Ama o kısa telefon konuşmasının tohumu zihnime öyle bir düşmüştü ki, birkaç gün sonra kendimi öğrenci evimde bulmuştum.

Hemen telefona sarılıp numarasını tuşladım. Telefon daha ikinci çalmada açıldı.

"Müsait misin?" dedim, sesimdeki o hafif heyecanı bastırmaya çalışarak.

Hattın diğer ucundaki o tok ses "Müsaitim," dedi, sanki günlerdir bu telefonu bekliyormuş gibi bir netlikle. "Neredesin?" Dedim.

"Evdeyim. Sen?"

"Buradayım, evimdeyim." dedim, dudaklarımda istemsiz bir kıvrımla.

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Egemen’in sesindeki o şaşkınlıkla karışık alaycı ton yayıldı. "Hangi evinde? Senin öğrenci evi mi, yoksa..." Duraksadı. Aniden o mesafenin kapandığını zihninde tarttığı o saniyeyi hissettim. "Sen burada mısın?"

Gülmemek için dudağımı ısırdım. “Şaşırdın mı?” dedim sesimden güldüğüm belli oluyordu.

“Biraz.” dedi bocalayarak.

“Niye?”

“İhtimal vererek söylememiştim.”

“Ben verdim.”

Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu.

Sonra güldü ve hala inanamıyor gibi bir sesle “Sen gerçekten…” diye mırıldandı.

“Ne?” dedim sesimdeki cilveyle, "Söyle ben ne?"

“Ben laf arasında söylemiştim.”

“Ben de laf arasında geldim. Şimdi kahve içiyor muyuz?" dedim, lafı uzatmadan.

Sesindeki gülümsemeyi duyabiliyordum. “Hazırlan canım yarım saatte kapındayım.”

Elimde telefonla birkaç saniye öylece kaldım sonra odanın ortasında kendi kendime gülümsedim. Üç gün önce “gelsen” diyen adam, şimdilerde dakikalar sonra kapımın önünde olacaktı.

Ve nedense bunun adı artık sadece flört gibi gelmiyordu.

Flört, sevgililik, ayrılık; doğ, büyü, öl...

જ⁀➴ ♡

Masanın etrafı, hafta sonunun verdiği o kalabalık enerjiyle adeta cıvıl cıvıldı. Şehrin en popüler kafelerinden birinin açık hava kısmını neredeyse tamamen bizim grup kapatmıştı. Masanın ortasında paylaşılan tabaklar, havada uçuşan kahkahalar ve arka planda kısılan müziğin sesi arasında herkes kendi dünyasındaydı.

İrem, sevgilisi Mert’in omzuna yaslanmış, elindeki telefonu gösterip kahkaha atıyordu. İrem’in o her şeyi organize eden, her detaya karışan yapısı malumdu; Mert de bu duruma alışmış, sakin bir gülümsemeyle onu izliyordu. Hemen yan taraflarında Ceren ve yeni sevgilisi vardı, onlar da kendi aralarında tatlı bir çekişme sürdürüyorlardı.

"Kızlar," dedi İrem, masanın üzerindeki buzlu kahvesini karıştırırken gözlerini telefonundan kaldırıp bize dönerek. "Haftaya şu sahil organizasyonunu kesinleştiriyoruz değil mi? Herkes yerleri ayarlasın."

Ceren hemen atıldı. "Ben yeri ayırtırım."

İrem başını sallayıp yanındaki Mert’e baktı. "Zaten Mert’in araba hep bizde, sağ olsun." Mert hafifçe tebessüm edip onayladı.

Gözlerim istemsizce masanın boş kalan o tek sandalyesine, henüz gelmemiş olan Egemen’e kaydı. Mesai çıkışı gelecekti ama normalde çoktan burada olması gerekirdi.

İrem, sanki aklımı okumuş gibi kafasını bana çevirdi. "Seninki nerede kaldı Sinem?" Mert'in araya dalarak "Memurların mesaisi beşte bitmiyor muydu?" Demesiyle ona gözlerimi devirerek fincanımı masaya bıraktım. "Bitiyor," dedim, sesimdeki o hafif sitemi gizlemeye çalışarak.

"Sen bayağı savunmaya geçtin yalnız."

"Kimseyi savunmuyorum. Sevgilimi savunuyorum."

"Tabii."

Tam o sırada telefonum titredi.

Ekranı açtığımda Egemen'in mesajını gördüm.

Devlet Ciddiyeti: Çıkıyorum.

Mesajı görür görmez içimdeki bütün o küçük huzursuzluk bir anda dağıldı.

S: Sonunda

Yazıp gönderdim.

Cevabı birkaç saniye sonra geldi.

Devlet Ciddiyeti: Beklettim mi?

Ekrana bakıp istemsizce gülümsedim.

S: Biraz

Devlet Ciddiyeti: Telafi ederim

Tam cevap yazacaktım ki Mert'in sesiyle başımı kaldırdım.

"Bu arada geliyor mu gerçekten?"

Artık susmasını hissettirerek gergince bir sesle "Geliyor." Diye cevap verdim. Daha geçen aylarda normal bir kahve siparişi veremeyen Mert bugün benimle mesai saati tartışıyordu.

Başımı çevirip masanın girişine odaklandım. Biraz zaman geçtikten sonra, kalabalığın arasından sıyrılarak masamıza doğru gelen o uzun boylu silueti gördüm. Üzerinde hafif nemli gömleği, saçları rüzgardan ve dışarıdaki hafif çiseleyen yağmurdan dağılmış bir halde masaya yaklaşıyordu.

Boş kalan sandalyeyi çekip oturduğunda, masadakilerle kısa bir selamlaşma yaptı; Mert’in o yapmacık samimi "Oooo memur bey hoş geldin, sonunda mesai bitti ha?" şeklindeki lafına ise sadece başını hafifçe sallayarak karşılık verdi.

Oturduğu an gözleri doğrudan beni buldu. Yüzündeki o yorgun ama bana bakınca yumuşayan ifadeyi anında fark ettim.

Masadaki diğer insanlar kendi aralarındaki konuşmalara geri dönerken, ben sessizce masadaki peçeteliği önümüze çekip ona uzattım.

"Islanmışsın," dedim, sesimdeki o yumuşak tınıyı saklayamayarak. "Hava da bayağı bozdu. Neden taksiyle ya da arabayla gelmedin ki? Söyleseydin ben seni evden alırdım, yolumun üstü zaten, beraber gelirdik."

Cümlem ağzımdan çıktığı an, masadaki o cıvıldayan hava sanki bir bıçakla kesildi.

Egemen’in uzattığım mendili alışındaki o hareket bir saniyeliğine donduruldu. "Gerek yoktu," dedi, sesi masanın gürültüsünde bile kulağımı tırmalayacak kadar soğuk ve mesafeli çıkmıştı. "Kendi başıma gelebilirdim, Sinem. Her yere senin arabanla ya da senin planınla hareket etmek zorunda değilim."

Masadaki o neşeli uğultu bir an için sessizliğe gömüldü gibi oldu. İrem ile Mert arasındaki fısıldaşmalar kesildi, Ceren’in gözleri şaşkınlıkla bize çevrildi.

Yüzüme tokat gibi çarpan bu beklenmedik, sert cümleyle elim havada, elimdeki mendille öylece kaldım. Kalbim göğüs kafesimde gururumun zedelenmesiyle öfkeyle atmaya başladı.

"Alt tarafı bir teklifti," dedim, sesimi masadakilere duyurmamaya çalışarak ama içimdeki o öfkeyi bastıramayarak. "Ne bu şimdi? Alt tarafı 'yolumun üstü' dedim."

Egemen gözlerini benden kaçırıp önündeki boş bardağa dikti. Sesi buz gibiydi. "Hiç," dedi. "Sadece bazı şeylerin yerli yerinde kalması daha iyi."

Masadaki o dondurucu sessizlik, sadece ikimiz arasında değil, bütün grubun üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Ceren, gözlerini benden ve Egemen’den kaçırarak kahvesini karıştırıyor, İrem ise ne diyeceğini bilemez bir halde önüne bakıyordu. Egemen’in çenesindeki kaslar seğiriyor, benim ise içimde günlerdir biriken o öfke boğazıma düğümleniyordu.

Daha fazla o masada, o yapmacık kalabalığın ve fısıldaşmaların ortasında kalmaya niyetim yoktu.

Hiçbir şey söylemeden çantamın fermuarını çektim. Elimi içine daldırıp parmaklarımın ucuna gelen araba anahtarını çıkardım. Masanın üzerine, Egemen’in tam önüne doğru bıraktım anahtarı. Ona vermemiş olsaydım kendisi çekip giderdi bundan emindim.

"Kalkıyoruz," dedim, sesimdeki o buz gibi netlikle.

Egemen şaşkınlıkla anahtara ve sonra bana baktı. "Sinem, ne..."

"Ben araba kullanmayacağım," diye sözünü kestim, sandalyeyi geriye iterken. "Sen kullanırsın."

Ceren endişeyle ayağa kalkmaya yeltendi, "Kanka, nereye? Daha yeni geldik..." ama onu dinlemedim bile. Masadakilere tek bir kelime etmeden arkamı dönüp kafenin çıkışına doğru yürüdüm.

Dışarıda, masaya otururken hafifçe çiselemeye başlayan o yağmur, şimdi gri ve öfkeli bir sağanağa dönüşmüştü.

Kafenin kapısından dışarı adım attığım an, yüzüme çarpan soğuk rüzgar ve su damlaları içimdeki ateşi biraz olsun söndürmedi, aksine daha da hırslandırdı. Şemsiyemi açma gereği bile duymadan, sırılsıklam kalacağımı bile bile kaldırıma yürüyüp kollarımı göğsümde kavuşturdum ve kafenin camından gözüken arabamın yanında Egemen’i beklemeye başladım.

Birkaç dakika içinde kafenin cam kapısı itilerek açıldı ve Egemen, elinde benim anahtarımla, dışarıdaki yağmura öfkeyle küfür eder gibi adımlarla yanıma ulaştı.

"İnat mısın nesin sen?!" diye seslendi, ses bastıran yağmur sesine rağmen kulaklarımı tırmalayacak kadar sertti. "Ne diye ıslanmayı bekliyorsun burada? Geçsene arabaya!"

"Seni bekliyorum," dedim, sesimi en az onunki kadar sert ve titremeden tutmaya çalışarak. Kapıyı açıp yolcu koltuğuna bindiğimde o da vakit kaybetmeden yanıma, sürücü koltuğuna geçti.

Arabanın kapıları kapanır kapanmaz içerideki o boğucu hava, dışarıdaki yağmurdan çok daha şiddetli bir fırtınanın habercisi gibiydi.

Bir süre sessizce devam ettik ne o konuştu ne de ben. Ama sonunda dayanamayıp "Ne oluyor sana ya?" Diye hırsla kafamı sola çevirdim. "Ne bu tavır?"

Egemen sinirle ellerini direksiyona yaslayıp başını önüne eğdi, ardından ani bir hareketle bana döndü. "Bunu yapmak zorunda mıydın? Onların önünde, o anahtarı masaya fırlatmak da ne demek oluyor?"

Ben de daha fazla tutamadığım o öfkeyle ona doğru döndüm, gözlerim dolmuş ama yaşların akmasına izin vermemiştim. "Ne yapacaktım, Egemen?! Senin o kuruntuların, o yersiz gururun yüzünden her an parlamanı, masadakilerin bize acıyan ya da alay eden gözlerle bakmasını sineye mi çekecektim? Alt tarafı bir araba, alt tarafı 'beraber gidelim' demiştim!"

"Senin için alt tarafı olan şeyler, benim için öyle değil, Sinem! Sen bunu anlamıyorsun ya da anlamak istemiyorsun. Ben her yanına geldiğimde, senin o zahmetsiz dünyana ayak uydurmaya çalıştığımda ne hissettiğimi bir saniye olsun düşündün mü?"

"Neye ayak uyduruyorsun? Arkadaşlarıma mı? Hepimiz okuyan insanlarız ailemizden yardım almamız gayet normal." diye bağırdım, sesim arabanın küçük kabininde yankılandı. "Kimse sana 'şunu yap' ya da 'böyle yaşa' demiyor, bunu kendi kendine kuruyorsun sen!"

Egemen direksiyondan ellerini çekip başını geriye, koltuğa yasladı ve acı bir kahkahayla yüzünü sıvazladı. Göğsü hızla inip kalkıyordu.

"Arkadaşların değil, mesele o değil!" diye patladı bu kez, sesi öfkeden ziyade tükenmişlikle titreyerek. "Sürekli birilerinden araba istemekten sıkıldım! Her hafta sonu 'şuraya gidelim, şuradaki kafeye geçelim' koşturmacasından bıktım hiç işim yok gibi işten çıkar çıkmaz o işe yaramaz arkadaşlarınla görüşmeye geliyorum! Kış geliyor, tatilde ne yapacağız ben söyleyeyim mi? Kayağa mı gideceğiz, Uludağ planları mı yapacağız? Bahar ayında ne yapacağız, Karadeniz'de yaylara mı akacağız? Ben memurum, Sinem! Memur bir adamım ben! Ailenizin sizlere sunduğu o imkanlara, bu arabalara, o konfora sahip olabilmek için benim en az beş sene, belki de yirmi sene çalışmam gerekecek!"

Cümleleri kulaklarımda çınlarken, öfkem bir anlığına yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı ama gururum o şaşkınlığın üstünü anında kapattı.

"Senden bunları isteyen oldu mu?!" diye çıkıştım, gözlerim dolmasına rağmen sesimi olabildiğince sert tutarak. "Paran var mı, araban var mı, zengin misin diye sordum mu sana hiç? Bunları sorun eden sensin, ben değilim! Kendi kendine kuruntular yapıp aramızdaki her şeyi bir yarışa çeviren sensin!"

Egemen dişlerini birbirine geçirip başını iki yana salladı. Sessizlik, arabanın içindeki o yoğun yağmur sesinin altında ezildi.

"Evet, Sinem..."

"Ne eveti ya!" Diyerek yükseldim.

"Sormadın. Ama o hayatı yaşarken, o masalarda otururken yüzüne vuran o rahatlığı gördükçe... Kendimi size denk hissedemiyorum."

"Ne saçmalıyorsun?"

"Denk değiliz kızım biz."

"Kendi kendine duvarlar örüyorsun, her adımımda beni kendinden uzaklaştırıyorsun! Eğer sorun benim hayatımsa, benim sahip olduklarımsa... o zaman bu ilişki baştan ölü doğmuş demektir!"

O an arabanın içi, adeta zamanın durduğu o ağır ve acımasız sessizliğe gömüldü. Egemen bana baktı; gözlerindeki o öfke yavaş yavaş çekilirken, yerine yerleşen o derin ve çaresiz tükenmişliği gördüm.

Uzun bir sessizliğin ardından, sanki içindeki bütün direnci kırılmış gibi arkasına yaslandı ve gözlerini ön camdaki yağmur damlalarından ayırmadan mırıldandı:

"Haklısın... Belki de gerçekten öyledir."

Arabayı gelişi güzel apartmanın kapısına yakın bir şekilde durdurduğunda direksiyona son bir kez, bıkkın bir öfkeyle vurduktan sonra kapıyı sertçe açıp aynı sertlikle kapattı.

Yağmurun altında, tek kelime daha etmeden arabadan indi ve arkasına bile bakmadan karanlığa karışıp yürümeye başladı.

Ben ise o koltukta, gözlerimden süzülen tek damla yaşla baş başa kaldım. Titreyen ellerimle kapıyı açıp arabadan indim, park yeri çok kötüydü ama hiç umursamadım.

Üzerimdeki yapış yapış kıyafetleri bile değiştirmeye halim yoktu; yatağın kenarına bıraktığım gibi dakikalarca tavanı izlemiştim. Çok geçmeden kapım çalınmıştı. Gelenler İrem ve Ceren’di fazla zaman geçmeden Ecrin de gelmişti. O berbat halimi, gözlerimdeki o şişliği ve odadaki o ölüm sessizliğini gördüklerinde tek kelime bile etmeden içeri girmişler, arkamdan kapıyı kapatıp adeta karargâh kurmuşlardı.

Gece yarısına kadar o yatakta, bacaklarımı karnıma çekip aramızda geçen o son cümleleri, "Denk değiliz kızım biz" diyen o sesi her detayı kelimesi kelimesine anlattım.

Ceren sessizce dinleyip benimle ağlarken, Ecrin her zamanki o acımasız derecede net ve realist tavrıyla ellerini dizine vurarak konuştu.

"Kızım adam baştan beri bas bas bağırdı bizden olmaz diye," dedi Ecrin, sesi ne kadar yumuşatmaya çalışsa da o keskinliğini koruyarak.

"Haklı falan değil tabii ki, bu kadar gurur da çekilmez ama adam da kendi çapında patladı işte. Başından belliydi bu duvarlar."

Ecrin’in bu mantıklı ama o an yarasını tuzlayan sözleri üzerine içimde tuttuğum o son baraj da yıkıldı. Hıçkırarak, boğulurcasına ağlamaya başladım; göğsüm öyle bir sıkışıyordu ki nefes alamıyordum. Tam o sırada İrem, elindeki paketli çikolatayı yırtıp ağzıma tıktı.

"Ağlama artık yeter, yedin bitirdin kendini!" dedi, bir yandan gözleri dolarken bir yandan da o trajikomik hamlesiyle beni boğacak gibi yaparak. "Ağzına tıkarım bu çikolatayı, sus artık Sinem! Yeter ya, bir adam için bu kadar hırpalanılır mı? Tamam, bitti işte, boku yedik kabul et ve çikolatanı ye!"

"Yaşandı ve bitti; saygısızca işte. Sen de anladın işte polisten falan olmuyor."

Ceren'e gözlerim yaşlı ağzımda yutamadığım çikolata ile bakakaldım.

İrem hemen elini uzatıp Ceren’in omzuna hafifçe vurdu. "Kızım mal mısın? Adam zaten enkazda, sen polisten falan diye olayı direkt sektöre bağladın! Sorunlu olan polis mi Egemen mi?"

Ceren anlattığı şeyin potansiyel saçmalığını fark edip hızla ellerini havaya kaldırdı. "Pardon, pardon! Dilim sürçtü, yemin ederim kelimelerimi yanlış seçtim!" dedi ama iş işten geçmişti.

Ecrin ise her zamanki o pragmatik ve buz gibi duruşuyla devam etti. "Ceren saçmalasa da haklı olduğu tek bir nokta var Sinem; bu hikâyenin buraya geleceği belliydi. Sen şimdi bu yatakta eriyip biterek hiçbir şeyi geri getiremezsin. Adam kendi kuruntularının kurbanı oldu, seni de beraberinde dibe çekti. Bitti işte."

İçimdeki o hırs, o şaşkınlık ve kırgınlık ani bir dalgayla yeniden kabardı. Ağzımdakini zorla yutup titreyen sesimle, "Bitti mi yani bu kadar kolay?" dedim. "Beş dakikada harcadı her şeyi."

"Harcanan harcandı güzelim," dedi İrem yumuşacık bir sesle, bu kez çikolatayı bırakıp saçlarımı okşayarak. "Şimdi sabaha kadar yasımızı tutarız, yarından itibaren de bu adamın adını ananı oklavayla kovalarız. Anlaştık mı?"

Kafamı iki yana sallayıp reddettim. “Hemen değil yarın olmaz çünkü…”

Cümlem yarıda kaldı.

Çünkü ne?

Çünkü canım yanıyordu.

Çünkü birkaç saat önce beni kendi hayatından dışarıda tutuyormuş gibi hissettiren adam, şimdi kafamın içinde dönüp duruyordu.

“Çünkü içimdeki Ege'nin kendisiyle kavga ediyorum,” dedim sonunda, sesim yeniden titreyerek. “Ben ona ne yaptım ya? Gerçekten ne yaptım?”

İrem, elimdeki çikolatanın kalanını alıp paketi kapattı.

“Hiçbir şey yapmadın.”

“Yapmışım işte.”

“Ne yaptın?”

“Onu sevdim.”

Odadaki hava bir anda değişti.

Ceren'in yüzündeki ifade yumuşadı. Ecrin bile birkaç saniye sustu.

Ben burnumu çekip gözlerimi sildim.

“Ben onu hayatıma soktum. Arkadaşlarımla tanıştırdım. Ailemden bahsettim. Onu hiçbir zaman başka biriyle kıyaslamadım. Bir kere bile ‘şuna sahip ol, bunu yap’ demedim. Araba teklif ettim diye…” Sesim kırıldı. “Sanki ona hakaret etmişim gibi davrandı.”

Tam gözlerimi kapatıp yeniden tavana çevirecekken Ceren'in sesi duyuldu.

“Bir şey soracağım.”

Burnumu çekip ona baktım.

“Ne?”

Ceren birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra İrem'le kısa bir bakıştılar.

“Sen…” dedi Ceren, kelimeleri tartarak. “Çok mu aşıksın?”

Odadaki sessizlik bir anda değişti.

Kaşlarımı çattım. “Ne?”

“Yani…” Ceren omuzlarını silkti. “Aşık mı oldun sen bu adama?”

Elimde tuttuğum peçete parmaklarımın arasında öylece kaldığında cevap vermek için ağzımı açtım. Ama hiçbir şey çıkmadı.

Sadece yutkundum.

İrem'in yüzündeki gülümseme yavaşça solduğunda Ecrin de tek kelime etmeden bana baktı.

Ben ise gözlerimi kaçırıp yatağın üzerindeki telefona çevirdim.

Ekran hâlâ karanlıktı.

Egemen'den hiçbir mesaj yoktu.

Ve ilk defa, saatlerdir konuştuğumuz onca şeyin arasında kendime sormaktan kaçtığım o sorunun cevabını biliyordum.

Ben ona âşık mıydım?

Sen sevdiğimdin bebeğimdin, neden ayrıldık?

જ⁀➴ ♡

Sakinleştiğimi biliyordum ama içli içli çektiğim nefeslerinde farkındaydım. Beş aydır birlikteydik adına netçe aşk demek istemiyordum ayrılık arifesindeydik alışkanlık demek de içimden gelmiyordu.

Kendimi önce karakolda Egemen'i ararken bulduğumda aldığım ilk cevap izinli olduğuydu. Mesaj yazmamış sadece bir kere aramıştım ama açılmayan telefon beni şimdi evine götürüyordu.

Yaptığım yüzsüzlük değildi eğer ilişkimiz bittiyse bile bunu netçe görmeliydim.

İçimdeki o deli cesaretiyle arabadan inip o tandık apartmana doğru yürümüştüm. Zile basıp basmamak arasında gidip gelen ellerim, nihayetinde o zilde karar kılana kadar saniyeler saat gibi geçmiști. Kapı aralandığında karşımda Meryem teyzeyi bulmam, bütün o hazırladığım cümleleri anında kafamdan silip süpürmüştü.

Karşımda, balık etli, yüzündeki tatlı çizgilerle enerjisi her halinden belli olan, 50’li yaşlarının sonlarında Meryem teyze duruyordu. Birbirimizi ilk kez canlı görüyorduk ama adımı duyduğu an gözlerinde beliren o sıcak tanışıklık ifadesi her şeyi ele veriyordu.

"Sen Sinem’sin..." dedi, sesi hem şefkat dolu hem de karşı çıkılmaz bir netlik taşıyarak.

Meryem, yüzümdeki o perişan hali, kızarmış gözlerimi gördüğü an, az önce kafamda kurduğum bütün o düzgün cümleleri tek bir hamleyle yerle bir etti. Tek kelime etmeme izin vermeden, bileğimden tutup beni içeri çekti.

Başımla geriye doğru refleksif bir hareket yapıp, ellerimi ‘istemem’ der gibi salladım. İçeri adım atmaya cesaretim yoktu; o evin içinde Egemen’in olması, ailesinin o tatlı ama bana fazlasıyla ağır gelen şefkati şu an omuzlarımı taşıyamayacağım kadar çok ezerdi.

"Yok Meryem teyze, ben... giremem," dedim, sesim titrememek için direniyordu.

"Gel sen gel."

Gözlerim holden sanki onun hangi odada olduğunu anlayacakmışım gibi tek tek kapılarda gezindi. "Egemen... Egemen evde mi?"

Kadın iç çekerken kapının pervazına yaslandı. "Evde kızım... sabahtan beri odasından çıkmadı doğru dürüst. "

"Meryem teyze ben..." diye mırıldanmaya çalıştım.

"Egemen!" Diyerek bağırdı evin içerisinde aynı zamanda montumun almak için bekliyordu. "Çıkart kızım ev sıcak."

O sırada koridorun solundaki odanın kapısı açıldı. Üzerinde yine o eşofmanları, saçları darmadağınık bir halde salondan koridora çıkan Egemen, karşısında annesini ve hemen arkasında tuttuğu beni görünce olduğu yerde çivilendi.

Gözleri aniden irileşti. Bir bana baktı, üzerimdeki o perişan ve çökmüş hâle; bir de annesinin benim bileğimden tutan eline... Ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini bilemez bir halde öylece kaldı. Yüzündeki o anlık panik ve şaşkınlık, bütün evi kaplayan o ağır gerginliği ikiye katladı.

Meryem teyze ikimizin arasındaki o keskin bıçak gibi duran sessizliği hemen anladı. Gözleri ikimiz arasında gidip geldi; bizim dışarıdaki o kavgamızı kelimesi kelimesine bilmiyordu ama aramızdaki havanın zehir gibi olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yoktu.

"Egemen..." dedi annesi, sesi az önceki neşesinden sıyrılıp aniden ciddileşerek.

İçeriden mutfaktan Ezgi’nin "Anne kim geldi?" sesi yükseldi ama Meryem eliyle sessiz olmasını işaret ederek Ezgi’yi mutfakta tuttu.

"Oğlum, misafirin var. Sen geç şöyle... biz mutfağa geçelim" kıpırdamadığımızı görerek "Hadi siz... siz balkona geçin biraz konuşun, biz içerideyiz." Diye tekrarladı.

Meryem teyze durumu toparlamaya çalışarak mutfağa yöneldi. Egemen başını iki yana sallayıp yüzünü sıvazladı, ardından bıkkın ve çaresiz bir hareketle önce salona sonra balkona açılan kapıyı işaret etti.

"Gel," dedi alçak sesle.

Arkasından yürüyüp serin ve rüzgarlı balkona çıktığımda, o öğle sonrasının soluk güneşi üzerimize vuruyordu. Balkon kapısı aramızda kapanır kapanmaz içimdeki o günlerdir biriken baraj kapakları yine açıldı.

"Ne zaman geldiler, Egemen?" diye sordum, sesimdeki o titrek öfkeyle doğrudan konuya girerek.

"Dün."

“Neden söylemedin bana?” Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Dünden beri ortalıkta yoksun, telefonlarıma çıkmıyorsun ama karakoldan izin alıyorsun ve ailen buradaymış. Beni onlardan neden saklıyorsun?”

Egemen balkondaki küçük demir masaya yaslandı. Ellerini cebine sokup başını öne eğdi.

“Zamanı değildi.”

“Ne zamanı?” Sesim biraz daha yükseldi. “Benimle kavga edip çekip gitmeyi mi planlamıştın? ‘Sinem’le kavga edeyim, o sırada ailem gelir, biz orta yolu bulunca söylerim’ falan mı düşündün? Böyle mi planladın her şeyi?”

“Planlamadım, Sinem,” dedi.

Başını kaldırıp doğrudan yüzüme baktı.

“Yemin ederim planlamadım. Annemler pat diye geldiler. Bir işleri varmış, birkaç gün de bende kalacaklardı.”

“Ve bana söylemedin.”

“Söyleyecektim.”

“Ne zaman?”

Cevap vermedi.

O birkaç saniyelik sessizlik, verdiği cevaptan daha çok canımı yaktı.

“Bak, mesele ailenin gelmesi değil,” dedim, bu kez daha sakin ama daha kırgın bir sesle. “Senin bana söylememiş olman.”

“Biliyorum.”

“Bilmiyorsun.”

Egemen çenesini sıktı.

“Beni neden sakladığını soruyorum sana.”

“Saklamıyorum.”

“Egemen, telefonuma çıkmıyorsun. Karşına çıktığımda da ailenden öğreniyorum burada olduklarını. Bunun başka bir adı varsa söyle, ben de öğreneyim.”

“Öyle değil.”

“Nasıl?”

Bir süre yüzüme baktı. Sonra gözlerini kaçırdı.

“Annem seni soracaktı.”

“Ee?”

“Ben de ne diyeceğimi bilmiyordum.”

İçimde bir şey sessizce durdu.

“Ne diyecektin?”

Egemen cevap vermedi.

“Sevgilim diyecektin,” dedim sonunda. “Beş aydır öyle değil miydim?”

“Öyleydin.”

Şaşkınlıkla cevap verdiğimde cümlem aslında benden bağımsız çıktı. “Öyleydim mi?”

Başını kaldırdı.

“Sinem…”

“Hayır. Öyleydim diyorsun.” Gülümsedim ama o gülümsemenin içimde hiçbir karşılığı yoktu. “Geçmiş zamanla konuşuyorsun benimle."

Egemen yutkundu, çenesindeki kaslar seğirdi. Sesi, yabancı biriyle konuşuyormuş gibi pürüzlü ve kısıktı.

“Çünkü ne diyeceğimi bilmiyorum.”

“Bence biliyorsun.”

“Bilmiyorum.”

“Biliyorsun, Egemen.”

Sesim yeniden titremeye başlamıştı. “Senin asıl korktuğun şey annenin bana ne diyeceği değil. Senin onlara benimle ilgili ne diyeceğin.”

Egemen doğrudan üzerime baktı; bakışlarındaki o acımasız netlik, aramızda artık geri dönüş olmadığını bağıran ilk yalandı.

"Bu ilişkide her zaman ben net oldum. Sen de şu an bana net ol; buradan dönebilir miyiz, dönemez miyiz?"

Usulca kafasını hayır olarak salladığında yine ağzından çıkmadığı için net olmadığını ama gerçek olduğunu bildiğim ifadeye sadece sırtımı döndüm. Salona girmemle çıkmam bir olduğunda mutfak kapısında Meryem teyzeyi gördüm.

Kadın, elindeki bezi aniden durdurup şaşkınlıkla yüzüme baktı; gözlerindeki o anaç sıcaklık yerini anında büyük bir endişeye bıraktı.

"Sinem? Kızım, sen iyi misin?" Dedi yüzümde öylesine bir gülümseme oluştuğunda hıçkırmama engel olamadım.

Evin kapısından çıktığımda aynı katta beni bekleyen asansöre bindim aynasından kendime bakmak bile istemeyerek gözlerimi kapattım. Binadan çıktığımda ise daha fazla adım atamadım istemsizce kafamı kaldırıp az önce olduğum balkona doğru çevirdim.

Egemen hâlâ oradaydı. Önce kafasını iki yana yavaşça salladı; sanki yaşananlara, bu kadar kolay harcanıp giden her şeye inanamaz gibiydi. Ardından ellerini balkondaki demir parmaklıklara sıkıca yasladı, kollarının arasına gömdüğü başını geriye doğru atıp derin, hırs dolu ve bitkin bir nefes bırakarak gerindi.

Başını yeniden kaldırıp sokaktaki bana baktığında, ona son kez, bu kez içinde hiçbir öfke barındırmayan ama onca kırgınlığı sırtlayan bir ifadeyle baktım ve kafamı direkt aşağı yukarı salladım. Bittiğini biliyor ve kabul ediyordum. İkimiz de bitmiştik; ikimiz de bu hikâyenin sonuna kendi ellerimizle yazdığımız bir son olduğunu biliyorduk.

Arkamı dönüp park halindeki arabama yürüdüm. Kapısını açıp içeri oturduğumda, ellerim direksiyonda hafifçe titriyordu. Arabayı derin bir nefesten sonra çalıştırdığımda, motorun o sessiz mırıltısı arasında son kez yan aynamdan o binaya, o balkona baktım.

Egemen arkamda yabancı bir silüet olarak kaldı.