15. bölüm / 17
KIRIK AŞKFİNAL
Bölümler 17Şu an: FİNAL
- 1 KARŞILAŞMA3.039 kelime
- 2 2. BÖLÜM2.964 kelime
- 3 KORKU HAVUZUNDA BOĞULMAK3.463 kelime
- 4 4.BÖLÜM3.955 kelime
- 5 5.BÖLÜM3.896 kelime
- 6 6.BÖLÜM3.874 kelime
- 7 7.BÖLÜM3.605 kelime
- 8 8.BÖLÜM3.569 kelime
- 9 9.BÖLÜM6.230 kelime
- 10 10.Bölüm3.070 kelime
- 11 11.bölüm5.159 kelime
- 12 12. Bölüm4.096 kelime
- 13 13. Bölüm4.190 kelime
- 14 14. BÖLÜM5.157 kelime
- 15 FİNAL5.836 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 FİNAL 2271 kelime
- 17 Gizem ve Geride Kalanlar207 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
YOK OLUP GİTMEK...
GÖKTUĞ'DAN...
Okul bitmişti. Az önce çıkmıştım okuldan. Gizem'in doğum gününe ve ayrılığımıza hazırlık yapacaktım. Eve gidip hazırlanmam gerekiyordu. Babamla yüzleşmek istemesem de onu görmeye dayanacaktım birkaç dakika.
Evin önünde arabayı durdurmuştum. Duyduğum çığlıklarla kapıyı çaldım hızlıca. Ne oluyordu? Annemin çığlıkları niyeydi? Kapı açılmayınca korkuyla ve telaşla anahtarla kapıyı açtım. Koşarak içeri girdiğimde annemin yerde ağladığını gördüm. Babamsa anneme bakıp gülüyordu. Elindeki bıçağı gördüğümde kalbime bir bıçak daha saplanmıştı.
Öfke gözlerimi ikinci kez kör ettiğinde onu öldürmek için üstüne yürüdüm. Babam hala daha gülerken ben sadece onu nasıl öldüreceğimi düşünüyordum. Babam benim sinirimi gördüğünde korkmuştu.
Onun boşluğundan faydalanarak bıçağı tutan elini çevirdim. Kırmak için biraz daha kuvvet uyguladığımda babam acıyla bağırdı.
Bıçağa baktım o arada. Bu durum yıllarca biriktirdiğim öfkeli Göktuğ için o kadar zevkliydi ki! Yavaş yavaş ona benzediğim gerçeğini bir kenara bırakmıştım. Onun bize yaptıklarının yanında hiçbir şeydi bunlar! Gözümü iyice karartmıştım. Bıçağı onun elinden çekip aldıktan sonra babama baktım.
Yerde acıyla bileğini tutuyordu. Bu hamleyi beklemediğibelliydi. Şaşkındı ve korkmuş gibiydi. Ama bir anda yüz ifadesi değişti ve gülmeye başladı. Ben onun bu iğrenç haline bakarken babam “Demek iyice bana benzedin ha? Bak canım karım, yıllardır istediğim şey oluyor! Oğlun artık senin oğlun değil, benim kopyam oldu!” dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm.
Onu yakalarından tutu yerden zorla kaldırdım ve “Ne diyorsun lan sen?! Ben sen olabilir miyim ha! Senin gibi aşağılık... Senin gibi korkak... Masum ve hç suçu olmayan çocuğu döven... Senin gibi vicdansız... Neden?” dedim sonra. Önce kızgın sesle konuşmuş ama sonra acıyan bir sesle konuşmuştum. Çünkü ona acıyordum. Kalbi olmayan birine öfke duyulup acınırdı. Ben de acıyordum.
Bana yine güldü. Gözlerinin içine korkusuzca bakınca onun gözlerindeki sebepsiz nefreti ve kalpsizliği tekrar gördüm. Tiksiniyordum bu adamdan. Babam bana “Neden yaptım sence? Hani ayrılacaktın o kızdan!? Annenin canı senin tercihine bağlı değil mi? Anlaşma böyleydi! Ha ha!” dedi gülerek. Zevk alıyordu bunu yapmaktan.
Onu yere doğru sertçe bıraktıktan sonra elimdeki bıçağa baktım. Bıçak... Onu yok etmek... Öldürmek... İntikam... Kan... O benim ne düşündüğümü anlamıştı sanki. Gözlerimi bu kadar karartacağımı düşünmemişti sanırım. Gülümsedim ve içiimdeki uyanmış canavarın beni ele geçirmesine izin verdim.
“Dur, sakın! Yapma!” diye yalvarıp bağıran karşımdaki adama içimde hiçbir vicdani duygu olmadan baktım. Belki onu öldürürsem kurtulurdum? Onu öldürürsem Gizem'e kavuşurdum, annemi de kurtarırdım. Öldürmeliydim onu! Herkes için ölmeliydi!
Bu düşünceler beni ele geçirirken babam olacak adamın sesini duymadım hiç. Elimdeki bıçağı onun karnına doğru tam saplamak istediğim sırada elim havada kalmıştı. Kapının önünde gördüğüm kişiyle kendime gelmiştim. Kapının önünde beni yıkılmış bir halde izleyen kişi sevdiğim kızdı.
Onun beni yanlış anlamasını istemezken şu anda öyle bir durumdaydım ki... Ne ona açıklama yapabilirdim ne de bu gördüğü kişiyi unutmasını sağlayabilirdim. Gizem gözlerindeki hayal kırıklığıyla bana bakmıştı. Bıçak elimden düşmüştü.
Babam olacak kişi bunu bilerek yapmıştı! Aklıma gelen şeyle ona baktığımda tahminimin doğru olduğunu görmüştüm. Annem yerde çizilen koluna bakıp ağlıyordu, ben babamın boğazına yapışmıştım ve o sırada Gizem geliyordu. Babam bana sırıtarak baktığındane yapacağımı ne diyeceğimi bilemez haldeydim.
“Gizem... Açıklayabilirim, düşündüğün şey değil!” dedim ona doğru ilerlerken ama o bana inanmaz gözlerle bakıyordu. Gözleri kırgınlıkla bakarken bana “Açıklamaya gerek yok Göktuğ! Gördüklerimin neyini açıklaman gerekiyor ki!” dedi bana ağlarken. Ağlamasına rağmen sesi titremiyordu.
Bana inanmıyordu. Biliyordum inanmayacağını... Ama o neden buradaydı? Neden gelmişti? Babam nereden bulmuştu numarasını? Niyeti bizi ayırmaksa neden böyle bir zamanda getirmişti eve? Başka yol yok muydu?
“Göktuğ, sen bu kadar... Bu kadar mı gözünü kararttın? Daha başka yolları varken neden öldürmek istedin?” dediğinde şokla ona baktım. Bu adamı mı savunuyordu bana!? Neye dayanarak bunları söylerdi? Annemin halini ya da benim halimi göremeyecek kadar kör müydü? Nasıl bu kadar kör olabiliyordu?!
İnanamayan sesle “Gizem ne diyorsun sen?! Biliyor musun neler yaptı bize o adam?! Nasıl onu savunuyorsun! Gizem sen benim yanımda nasıl olmazsın! Babamın oyunu bunlar anlasana!” dediğimde bakışları değişmemişti.
Bana inanmaması kalbimi paramparça etmişti. Canımı yakmıştı ve beni yok etmişti. Onun bakışlarındaki kırgınlık beni yakıyordu. Onun gözyaşları ve bana olan inanmayan bakışları beni kavuruyordu.
Gizem gözlerini kapattı ve sonra bana telefonunu gösterdi. Bir mesaj vardı telefonunda. Yarım saat önce yazılan mesaj Gizem'de kayıtlı değildi. Özel numaraydı. Yazılan şeylerle inanamayan gözlerle baktım ona. Mesajda “Sevdiğin kişinin gerçek yüzü ne sence Gizem? Gerçekten iyi biri mi sevgilin? Sana gerçekleri anlatmamı istersen gönderecğim konuma gelmelisin. O zaman her şey farklı olacak.” yazıyordu.
Gizem'e baktığımda kırgın bir sesle “Bunu yazan kişiyi görebilirim demiştim. Düşüncem o yöndeydi. Ama hayaller ve hayatlar hep farklıdır. Bu mesajı atan kim olursa olsun inanmazdım yine. Çünkü seni tanıdığımı düşünüyordum ama... Tanıyamamışım! Bu mesaj haklı çıktığına göre hiç tanıyamamışım hem de!” dedi. Bunu söyledikten sonra üzerindeki elbiseyi gösterdi.
Daha yeni fark ettiğim makyajı, takıları, saçları, kıyafeti çok güzeldi. Çok şıktı ve partiye hazır duruyordu gerçekten. Kalbim hızlıca atarken içime bir heyecan ve kıskançlık duygusu da yerleşmişti. Bu kadar güzel olmamalıydı. Prenses gibiydi kesinlikle! Sevgilimin her hali güzeldi ama şimdiki hali küçüklüğümüzü hatırlatmıştı bana. Hayranlık yaşardım onun elbiselerdeki güzelliğini gördüğümde.
Ben bu haline haranlıkla bakarken Gizem sahte gülümsemeyle “Senin için hazırlanmıştım ben! Senin için şık olmak istemiştim! Senin o güzel bakışların için böyle giyinmiştim! Ama şu halimize bak şimdi!” dedi bana bağırarak.
O mesajı babam atmıştı, tahmin etmek zor değildi. Bizim ayrılmamızı izleyip sevinecekti. Bu sayede annemden de benden de intikamını alabilecekti. Savunulacak bir tarafı yoktu yaptığımın. Ne diyecektim ki? Öfkelendiğimi mi, gözümün karardığını mı? Ne diyebilirdim? Sadece kocaman bir hiç!
Gizem'in kalbimi yakan bakışlarına dayanmaya çalışarak “Gizem, ben hala aynı kişiyim. Ben Göktuğ! Senin sevdiğin... Aşık olduğun... Beklediğin ve özlediğin... Benim Gizem.” dedim. Sesimdesadece yalvarma vardı. Bana inanması için bir yalvarma...
gizem ciddileşti ve gözlerinden akan inci tanelerini sildi. Sonra da soğuk sesle “Bitti. Ayrılalım ya da komple bitsin. Ben katil olmak üzere olan biriyle duramam.” dediğinde kahrolmuştum. Bitirmek istemişti. Daha ilk zorlukta bitirmek istemişti! Her şeyi... Kalbimizdeki aşka birazcık inanmamıştı ve bitirmek istemişti.
Arkasını dönüp gidecekken ona sarıldım. Halen yalvarırcasına “Bitmesin sevgilim! Hiç mi inanmıyorsun bana?! Hiç mi ilişkimize inancın yok! Lütfen Gizem, gitme!” dedim. Kalbim acıyordu. İnanılmaz bir acım vardı. Yanıyordu kalbim. Söylediği sözler bıçak gibiydi. Kesmişti ve bitirmişti her şeyi.
Ben ona böyle dediğimde Gizem dönmüştü. Bana bakmıştı ve bilekliğimize bakmıştı. Benim ona aldığım o bilekliğe... Ne yapacağını beklerken bir anda beni daha da yok eden hareketi yapmıştı: Bilekliği koparmıştı. Ben şokla ona bakarken ve kalbimin daha acıtmasına dayanırken Gizem bilekliği elime verdi.
“Bundan sonra ne ben ne de 'biz' varız! Öldü say bence beni.” dediğinde gözlerine baktım acıyla. Bilekliğimiz nasıl koparırdı? Benden bu kadar mı nefret etmişti gördükleriyle? Bu kadar mı sevmemişti? Hiç güvenmemişti bana demek ki. Hiç sevmemişti belki de hiç değer vermemişti.
Kalbime zor gelse de onu özgür bırakmalıydım. Onun kalbi benim değilse benimle olmasının da anlamı yoktu. Kalbim yansa da ağlasam da haykırsam da bu değişmezdi hiçbir şekilde. Aşk çiçeği ölmüştü artık. Ben onu sulasam da ölüydü çöpe atsam da ölü kalacaktı. Benim çiçeğim ölmüştü.
Gizem tekrar bir şey demeden arkasını dönüp giderken ona son kez sarılmak için peşinden koştum. Yağmur yağmaya başlamıştı. Islanmasını istemiyordum yoksa hasta olacaktı. Gizem hasta olunca hemen toparlanamazdı. Koşarak sağanak yağmurun altında kalan Gizem'in kolundan tuttum.
Gizem kolunu çekmek için çırpınmaya ve “Bırak beni! Gideceğim!” diye bağırınca durdum ve kızgınlıkla onu kendime çektim. Yağmur şiddetini artırırken Gizem yavaş yavaş titremeye başlamıştı hemen. Gizem'e bağırarak “Git, tamam mı?! Benden kaç ve bir daha asla yanıma yaklaşma! Ama şimdi değil Gizem! Hasta olacaksın yoksa!” dedim.
Gizem öfke bürünen gözleriyle bana bakıp kendinden itti. Öyle davrandığında bende ipler kopmuştu. Hala sabırlı davranmaya çalışıyordum ama artık sıkılmıştım bundan. Sinirle “Geliyor musun? Yoksa kalacak mısın?” dediğimde arkasını dönüp yürümeye başladı. İyice üşümüştü ve her yeri titriyordu
Daha fazla dayanamadım ve koşarak arkasından gittim. Sonra da onun titreyen bedenini kucağıma aldım. Gizem önce çırpınmak istese de en sonunda “Bırakayım da yere düş!” dediğimde durdu. Onun bu haline gülümsesem de hemen toparlandım. Onun kokusu şu anda bile burnuma doluyordu.
Çikolatalı parfüm sürmüştü. Çok güzel kokuyordu.
Evin kapısına geldiğimde Gizem'e baktım. İyice büzülmüştü kucağımda. Gerçekten üsüyordu sanırım. Hızlı adımlarla onu eve götüreceğim sırada Gizem bana titreyen sesle “Ben... B-ben gitmek istiyorum e-eve.” dediğinde işin ciddileştiğini anladım. Konuşmasının hemen arkasından öksürmeye başlamıştı.
İçimden kendime ve babam olan adamın planına küfrederken arabaya bindirdim onu. Vücudu tir tir titriyordu. Alnına elimi koyduğumda telaşım artmıştı. Eve götürsem de yetmezdi. Hastaneye gitmeliydik. Bu düşüncelerle arabayı çalıştırdım.
Yan mahalledeki hastaneye sürdüm. Sonra da Gizem'in babasını aradım. Gizem'in babasına onun yağmurda ıslanıp rahatsızlandığını söylediğimde hemen hastaneye geleceğini söyledi. Parti de iptal olmuştu. Her şey batmıştı. Arabada arka koltukta olan hediyeyi ona vermek için fırsatım olmayacaktı.
Gizem'i acil bölümüne getirdiğimde triaja baktım. Gizem'i ayağa kaldıramıyordum. Uyuyor ve üşüyordu. Triajdaki kadın bize baktıktan sonra sarı renkli alana aldılar. Renkli alana aldıkları sırada Gizem'in ailesi geldi. Ailesi gelince ben çıkmıştım oradan.
Dışarı çıktığımda telefonum çaldı. Telefonu açtığımda babamın iğrenç kahkahasıyla “Yemek vardı bugün! Şirket yemeği ama sen yine yoksun! Neden gelmedin ki acaba? Hiç bilmiyorum(!)” dediğinde sinirle saçlarımı karıştırdım. Bağırmak istemediğim için telefonu yere fırlattım. Bugün olanları hatırlamak bile canımı sıkıyordu.
Anneme yine bir zarar vermemesi için o yemeğe gitmeliydim. Hediyeyi aldım ve Gizem'in annesinin yanına gittim. Gizem seruma bağlanmıştı ve yatıyordu. Annesi başına ıslak bez koymuştu. Beni gördüğünde soğuk bir sesle “Ne var? Neden geldin?” dediğinde hediyeyi gösterdim. “Bunu Gizem'e veri lütfen. Onu çok sevdiğimi de söyleyin. Zaten en başından beri biliyorsunuz siz.” dedim.
Gizem'in annesinin az önce bana karşı soğuk olan yüzü biraz yumuşadı ve ayağa kalktı. Elini anne şefkatiyle omzuma koydu ve “Oğlum kızımı çok seviyorsun, bunu görmemek mümkün değil.” dedi. Sonra da “Kızım da seni çok seviyor biliyorum. Seni çok seviyor, kıymetini bilin bu aşkın!” dedi.
Arkamı döndüm ve yemeğe gitmek için hastaneden çıktım. Arabaya bindim ve sonra da yola çıktım. Yaklaşık on beş dakikam vardı.
15 DAKİKA SONRA...
Arabadan inip restoranın önünde durdum. Burası oldukça lüks bir mekandı. Her yer bembeyaz ışıklarla süslenmişti. Bu ışıklar sokak lambası şeklindeydi. Çiçek şeklinde yapılmıştı. Gül şeklindeydi. Zaten restoranın adı da yabancıydı. 'Rose Restaurant' yazıyordu bembeyaz ışıklarla. Mekan oldukça büyüktü ve gösterişliydi.
Duvarlarda çeşitli çiçek resileri, tablolar vardı. İçeriye girdiğimde beni garsonlar karşıladılar. Hepsi hoş geldiniz dedikten sonra beni aile yemeğinin olduğu masaya götürdüler.
Bizim olduğumuz yer VIP odasıydı. Restoranın zaten manzarası denize bakıyordu ama şehir ışıklarıyla beraber. Bizim olduğumuz yer ise direkt denizi görüyordu. Arada geçen vapurun ışıkları gözüküyordu.
Bununla beraber bizim için hazırlanan masa bembeyaz örtüler ve her çeşit yemekle donatılmıştı. Bu hali zengin düğünlerini çağrıştrıyordu zihnimde. Can sıkıntısıyla bana talipli bakan aile büyüklerine istemeyerek “Merhaba, hoş geldiniz!” dedikten sonra masada bir kızın karşısına oturdum. Babamın yanı ve o kızın karşısıydı.
Sapsarı saçlı ve yemyeşil gözlüydü. Yuvarlak yüzü ona tatlılık verirken büyük gözleri ona canlılık katıyordu. Ama bu kızın bana olan hayran ve alıcı bakışları beni hemen rahatsız etmişti. O sırada babası olduğunu düşündüğüm kişi “Göktuğ sizsiniz sanırım. Babanız trafiğe yakalandığınız söyledi. Biz de şimdi sizi konuşuyorduk.” dediğinde sahte bir gülümseme yerleştirdim suratıma.
“Ah efendim, size dediğim gibi oğlum da geldiğine göre artık anlaşmayı imzalayıp söz yüzüklerini de takabiliriz!” diyen babamla şokla anneme baktım. Annem gözleri dolu bir şekilde bakarken karşımdaki kıza baktım sadece. Kız çoktan razıydı ama ben istemiyordum. Haberim bile yoktu!
Tam itiraz edeceğim sırada babam “Oğlum da şirket batmak üzere olduğundan çok üzgündü. Bu yüzden kızınızla bu sözleşme ve ortaklığımız güçlendirmek için yapacağımız evlilik fikrini kabul etti.” dendiğinde yumruğumu sıktım.
Bir daha ağzımı açınca kızın babası “O zaman Yeşim ve Göktuğ'un yüzüklerini takalım artık. Bu anlaşmayı da olmuş sayın. Çünkü imzayı atacağım. İki taraf için de hayırlı olsun artık!” dedi sevinçle. Karşımda hiçbir suçu olmayan bu kızı ve benim iğrenç düşünceli babamın planlarını şimdi daha iyi anlıyordum. Canımı yakmak ve intikam almak için bunu önceden beri planlıyordu.
Babam olacak vicdansız hemen cebinden yüzükleri çıkardı ve birisini kızın parmağına birisini benim parmağıma taktı. Ben ne olduğunu daha yeni yeni idrak ederken kalbim bana acı vermeye başlamıştı. Gizem... Bunu nasıl kaldıracaktık? Bizim ilişkimizin günahı neydi ki bunları çekiyorduk? Kalbim anlık teklerken sesler bulanıklaşmaya başladı. Anneme baktım sadece. Her şeye susan ve bir kez dik kafalı olmayan anneme... İlk kez annem de dahil herkesten nefret ediyordum. Karşımdaki kız elimi tutunca artık her şey bitmişti.
Ben sevdiğim kızın değil artık sadece hiçbir şeyi bilmeyen bu kızın elini tuabilirdim. Kalbimde derin bir öfke ve derin ötesi bir acı oluşuyordu sadece. Acım dayanılmaz bir hal alırken kendimi öldürmek istiyordum. Susuyordum çünkü susmazsam herkes zararlı çıkardı.
Öfkeliydim hem de çok! Duygularım ve beynim aynı hedefte kilitlenmişti. O da babamdı. Benim babam bildiğim adam benim aşkımı hiçe saymıştı. Birbirimize olan aşka kimse kıyamazken herkes bize özenirken babam olacak adam yine her şeyi mahvetmişti.
O sırada duyduğum şey babamın gülerek “Allah hayırlı eder umarım! Bir haftaya da nikah yapılır ortak. Biraz acele gibi ama bilirsin gençler hızlı olmayı sever!” dediğinde nefesim kesildi. Sadece bir hafta... Bu sürede ne yaparsam kurtulabilirdim? Sevdiğim kıza nasıl kavuşurdum? Bu saatten sonra beni kabul eder miydi ki?
Parmağımdaki yüzüğe döndüm tekrar. Yüzük... Bir eşyaydı sadece ama evlenince değeri artardı. Bu suçsuz kız için de öyleydi. Neyin içinde olduğunun farkında değildi. Ben farkında olsam bir şey değişmezdi. Çünkü bundan sonra üçümüz için de her şey için çok geçti.
Gizem ve benim aşk çiçeğimiz solmuştu ve onu solduran bendim. Benim bu yüzüğü takmamla her şey bitmişti. Çıkaramazdım artık, bu yüzük benim miladım olacaktı her şey için. Benim babamın esiri olduğumun miladı olacaktı. Bizim aşkımızın bittiği gün olacaktı.
KIZ HER ŞEYDEN HABERSİZDİ. KALBİ BÜYÜK BİR ACIYA MAHKUM OLACAĞINI BİLMİYORDU. KİM BİLEBİLİRDİ Kİ ZATEN? HER ŞEYİN ARTIK BİTECEĞİNİ VE KALBİN KIRIK BİR AŞKLA YAŞAYAMAYACAĞINI... KİM BİLİRDİ Kİ SEVGİNİN VE AŞKIN HER ŞEYE YETMEYECEĞİNİ?
BİLİNEMEYEN KADER ŞAH MAT YAPMIŞTI BİLE. SIRADA SON HAMLE VARDI: ADAMIN VE KIZIN BU AŞKINI YOK ETMEK.
BU KIRIK BİR AŞKTI. GERİDE KALACAK OLAN ŞEYLER BİR ÇİFT KADER BAĞI VE YÜREKLER DOLUSU ACI. YÜREKLERE SIĞMAYAN VE BİRBİRİNİ ÇOK SEVEN BU İKİ İNSAN ASLA KAVUŞAMAYACAKTI. ÇÜNKÜ DENİLDİĞİ GİBİ HER ŞEY O YÜZÜKLE BİTMİŞTİ. NE KIZIN KALBİ BU GERÇEĞİ DEĞİŞTİRİRDİ NE DE ADAMIN KALBİ... ARTIK DURUM KALPLERİN YETECEĞİ BİR ŞEY DEĞİLDİ.
ÖLDÜRDÜLER ÇİÇEĞİMİZİ, YAŞATAMADIK...
GİZEM'DEN... 2 SAAT SONRA...
“Ateşi düştü hanımfendi.” diyen tanımadığım resmi sesle gözlerimi açtım. Gözlerimde bir ağırlık vardı. Kendimi yüz yıl uyuyor gibi hissediyordum ama işin tuhafı hala uyuyabilirdim. Uyku beni bırakmıyordu, göz kapaklarıma ağırlık çöküyordu.
Zor bela kurumuş dudaklarımı aralayarak “Su...” dedim. Yanımdaki seslerin kime ait olduğunu algılayamıyordum. Telaşlı bir kadın sesi “Kızım al bak burada suyun. Hadi kafanı kaldır, biraz su iç kızım!” dedi. Sonra bir el kafamı dikkatlice kaldırdı ve suyu verdi.
Dudaklarımda suyun o serinletici tadını aldığımda içimdeki ateşi söndürmüştü. Rahatlatmıştı hemen. Bu düşüncelerdeyken tekrar yastıkla buluşmuştu bile. Yavaşça kendime geliyordum. Gözlerimi açabilmiştim sonunda. İçimdeki yorgunlukla gözlerimi halsizce açtığımda annemle babamın başımda olduğunu gördüm. Annem ve babam benim uyandığımı görünce gülümseyerek yatağıma yaklaştılar.
Göktuğ neredeydi? O niye yoktu? Dışarıda mıydı yoksa? Neden gelmemişti ki? Ona söylediğim her şeyi bu kadar mı ciddiye almıştı? Onlar şokun etkisinde söylediklerimken... Annemle sarmaş dolaş oturduğumuz sırada telefonuma yine aynı numaradan bildirim gelmişti. Numarada yazanlar beni ürkütürken neyden bahsettiğini anlayamıyordum.
İnanmıyordu kalbim de beynim de ona. Ama artık bu numaranın sahibinin de orada olabileceğini düşünerek oraya gitmek istemiştim. Anneme arkadaşımın okuldaki kulüp toplantısına çağırdığını söyleyip evden çıktım. Yoldan geçen bir taksiyi aceleyle durdum ve bindim.
On dakika içinde büyük ve ihtişamlı bir villanın önünde durmuştuk. Bahçeye girdiğimde çığlıklar, bağırışlar vardı. İçeri koşarak girdiğimde gördüğüm manzara beni darmadağın etmişti. Göktuğ gözü dönmüş bir vaziyette babasının boğazına bıçağı batıracaktı. Aniden göz göze geldiğimizde mesajın kimden geldiğini anlamıştım. Bunların hepsi babasının oyunuydu. Ama gördüğüm bundan önemli bir
detaydı. O öfkesinin esiri olmuştu artık. Bakışları beni gördüğünde bile değişmemişti. Gözlerim yaşarırken annemin haklı çıkmasının ne kadar acı verdiğini anlamıştım. İlk kez annemin söylediği uyarı bana bu kadar acı veriyordu.
Babasının ona ve annesine kötü davrandığını söylemişti ama onu hapse tıktırmak yerine neden öldürmek için uğraşıyordu? Gerçekten böyle biri miydi yoksa? Belki ben görememiştim. Belki en başından beri her şey numaraydı. Sonuçta dokuz yıl insanların değişimi için çok büyük bir zamandı. Belki benim sevdiğim kişi aslında yoktu. En başından beri her şey beni elde etmek için numaraydı.
KIZ SADECE DÜŞÜNÜYORDU GEÇMİŞİ. KALBİ 'BELKİ'LERİN SAVAŞINA GİRMİŞTİ. AMA YENEMİYORDU AŞKI BEYNİNDEKİ BELKİ KAVRAMINI. ÇÜNKÜ HAYAT BUYDU. BELKİ KELİMESİ BİZİ YIPRATIRDI. BİR TANE BELKİ İHİTMALİ BİLE OLSA MAĞLUP EDERDİ TÜM YÜKSEK İHTİMALLERİ. KADER OYUNDAN İBARETTİ. BİR SATRANÇ OYUNU GİBİYDİ. 'BELKİ'LERİN VE 'KESİNLİKLE'LERİN SATRANCI. KİM KAZANIRDI BELLİ OLMAZDI. AMA MEVZUDA BELKİ KAVRAMI VARSA İŞTE O ZAMAN TÜM KESİN OLASILIKLAR YOK OLABİLİRDİ. KIZIN KALBİ DE BU SAVAŞTAYDI. DÜŞÜNMESİ VE DOĞRU OLANA İNANMASI GEREKİYORDU. AMA YA BU DOĞRULAR 'BELKİ'LERSE... O ZAMAN NE OLACAKTI?
Parti iptal olmuştu. Annemle babam iptal ettiklerini söylemişti ben beynimde savaş halindeyken. Dilime dolanan Güneş'in şarkısıyla mırıldanmaya başladım. 'NKBİ' şarkısı beni yani bizi anlatıyordu. Hastane yatağında bile onu düşünmek çok acı verici geliyordu. Sevdiğim adama güvenmek mi doğruydu yoksa babasının oyununa mı inanmalıydım?
Göktuğ ile konuşmam gerekiyordu ama anlaşılan beni bırakmıştı. Çabuk pes etmesi benim kalbimi ve aşkımı daha çok kırıyordu. Ne istiyorlardı bizden? Neden bu aşk yük oluyordu bize? Neden her şeyi yapmamızın aracıydı bu kırık aşk? Hep kırılan neden biz olmalıydık? Nefesim kesiliyordu ve kalbime bıçak saplanıyor gibi acı vardı içimde. Sebebini anlayamadığım bir acıydı bu.
Bu düşüncelerdeyken hemşirenin birisi serumu çıkarmıştı, bitmişti serumum. Yavaşça ayağa kalkmıştım ve annemin desteğiyle yürümeye başladım. Hastaneden yavaş yavaş çıkarken babam arabayı hastane kapısının önüne getirmişti. O kadar dalgındım ve bugün olanlarla kendimi yiyip bitiriyordum ki annemin bana dedikleri sadece bir uğultu gibiydi.
Arabaya bindim annemi dinlemeden. Şu anda sadece kendi düşüncelerim vardı. İlişkimiz hakkında düşünüyordum. Kendi ilişkimiz için ne yapabilirdim? Göktuğ'u o kadar kırdıktan sonra ne yapabilirdim de onu geri getirebilirdim? Kafam karman çormanken yan tarafımdaki poşet dikkatimi çekti. Bir hediye paketiydi.
Anneme meraklı ve bitkin bir halde “Bu kimin anne? Kim getirdi?” dediğimde annem buruk bir tebessümle “Kızım onu Göktuğ almış. İşi olduğu için gitti. Ne olduğunu bilmiyorum ama çok canı sıkkındı giderken. Sana bu hediye paketini bıraktı sadece.” dediğinde yavaşça paketi elime aldım.
Çiçekli bir hediye paketiydi. Mavi çiçekler vardı üstünde. Merak ederek paketi yokladım. Değişik bir şeydi. Merakımla daha fazla savaşamayıp hediye paketini açtığımda gözlerim yaşarmıştı. Bu bir lambaydı. Sonsuzluk işareti şeklindeydi. Üstünde ismimiz vardı.
Yanındaki not kağıdını aldım ve notu okudum içimden. Şunlar yazılıydı notta:
Benim Biricik Atarlı Sevgilim,
Umarım bu lamba ile karanlık korkunu yenersin. Karanlıktan hep korkarsın sen, bunu biliyorum. Kimseye belli etmesen de çok korkarsın karanlıktan. Halbuki benden korkmadın hiç. Neden sevgilim? Asıl karanlığın ben olmuşken neden korkmadın? Neden?.. Bu sana dokuz yıl sonraki son hediyem Biriciğim. İlk ve son... Dedim ya karanlığın benim. İşte seni bir ömür bu acıya hapsedeceğim. Senden ayrılacağım Sevgilim. Seni sevmeme rağmen kimsenin zarar görmemesi için senin güzel gözlerinden ayrılacağım. Kalbimde çiçek açtıran sesinden ayrılacağım.
Bu da gece korkunu yenmen için... Sen zaten beni severek en büyük karanlığa hapsoldun. Bu lambayla birlikte aklında tut şunu: Kalbimin baş köşesindesin. Her zaman orada kalacaksın. Ne zaman ihtiyacın olursa bu lambayı yak ve tüm korkularından uzaklaş. Düşün ki ben seninleyim, senin yanındayım. Seni hala seviyorum bunu bil. -BİR KALP UZAKTAKİ SEVDİĞİN GÖKTUĞ-
Yazıları okuduğumda kalbime bir ok saplandı. Göktuğ zaten benden ayrılmak istiyordu. Sebebini babası olarak göstermişti. Belliydi, inanmamı istiyordu. İnanmam gerekiyordu.ama canım acımıştı. Hasta halime aldırmadan hızlıca telefonumu elime aldım. Sessizce ağlıyordum. Gözyaşlarım arasından ekrana baktım ve ona mesaj yazdım.
GÖNDERİLEN KİŞİ GÖKTUĞ: SEVGİLİM NEDEN AYRILMAK İSTİYORSUN? BERABER KONUŞALIM OLUR MU?
Telefonu kapattım. Saat geçti ama sabah yazardı emindim. Babasının oyunlarını birlikte atlatabilirken neden istemiyordu? Neden beni bahane edip kaçıyordu? Neden istemiyordu mücadele etmek?
Kalbime saplanan bu acı beni yıkmıştı. Bugün demek ki bizim miladımızdı. Kalbimde Göktuğ olsa da bitmişti. Artık o yoktu. Yarından itibaren yabancı olacaktık. Bu çok canımı yakmıştı. Beklemediğim bir şeydi bu. Kalbime bıçak saplanmıştı. Biz yoktu artık. Ona ihtiyacım vardı. Lambaya baktım ve uykulu bedenime aldırmadan lambayı yaktım. Sonra da baskın gelen uykuya karşı mücadeleyi bıraktım.
1 HAFTA SONRA... OKULDA...
“Ya Gizem sen sevgilinden ayrıldığını mı söylüyorsun? Göktuğ senin gibi kızı nereden bulacak ki? Şaka yapma artık!” diyen Şahin ile göz devirdim. Bir hafta rapor almıştık. Ayrıldığımız günden sonra hep raporluydum. Evde kalmıştım ve sürekli ders çalışmıştım. Hasta olmama rağmen kendimi çalışma kampına almıştım. İki aydır çalışmadığım her şeyi bir haftada bitirmiştim.
Şimdi de okuldaydım. Sınıfa girdiğimde Erdinç bana geçmiş olsun dileklerini söylemişti. Ümeyir, Erdinç ve Şahin ile sohbet etmeye başlamıştım. Ayrıldığımı unutmak için her şeyi yapıyordum. Kalbim halen acıyordu. Ama belli etmek istemiyordum.
Sonra Erdinç bana Göktuğ'un gelmediğini söylemişti. Bir haftadır hiç okula gelmediğinden bahsetmişti. Ümeyir de ayrılıp ayrılmadığımızı sormuştu. Ben de ayrıldığımızı söylemiştim. Şahin şaşkın gözlerle bir 'yuh' çekerken Ümeyir ve Erdinç beni çapraz sorguya çekmeye başlamıştı. Şimdi de Erdinç bana az önceki soruyu sormuştu.
Kafamla onu onayladığım sırada kapı açıldı ve içeri Göktuğ ve bir kız girdi. O anda başımdan aşağya kaynar sular dökülmüştü. Göktuğ ve o kız el eleydi! Demek Göktuğ beni bu yüzden bırakmıştı.
Gözlerim dolu dolu olurken Göktuğ ile göz göze gelmiştik. Bana suçlu bir şekilde baktı ve sarışın,
sevimli bu kıza çevirdi bakışlarını. Beni kıskandırmak için mi yapıyordu bunları? Bir haftadır mesajlarımı hiç okumamıştı zaten. Şimdi sebebi anlaşılmıştı. Bu kız için beni bırakmıştı! Beni hiç bırakmayacağını söyleyen kişi başka bir kızla el ele sınıfa giriyordu.
Kalbim çok acımıştı. Başımdan aşağıya kaynar sular dökülmüştü. Şimdi ise yanıyordu kalbimde ormanlar. Kalbimde ormanlar kül oluyordu. Yanıyordu gözlerim. Beynim zonkluyordu. Erdinç daldığımı fark etmişti. Beni dürttüğünde ona döndüm ve zorla gülümsedim. “İstersen bir lavaboya git. Sarardın Gizem.” dediğinde onu onaylamıştım.
Sınıftan çıktığımda birden arkamdan “Hey bir durur musun?!” diyen kız sesiyle lanet okuyarak arkama döndüm. Ağlamak üzereydim ve şimdi lavaboya gitmezsem rahatlayamazdım. Göktuğ'un elini tutan kızdı bu. Bana kibirli bir bakış atıp kafasını dikleştirdi.
“Sen ve Göktuğ sevgiliydiniz değil mi? Bana bak kızım, Göktuğ artık benim! Senin bakışların hala onda kalmış ama sana bir şey söylemek isterim. Bir sözlendik şimdi de nikahlandık. Yani anlayacağın canım biz evleniyoruz!” dediğinde gözlerimi kapattım.
Boğazımda oturan yumruyu hiçe sayamıyordum. Kafamda kızın dediği son cümle yankılanıyordu. Başım dönmeye başlamıştı. Bana aşık olduğunu söyleyen kişi benden ayrıldıktan hemen sonra evlenmek için zaman kollamaya başlamıştı. Kalbimin sahibi olan kişi beni bırakmıştı ve hemen evlenmeye koyulmuştu.
Kalbim kırılmıştı. Kızın bana ezici bakışları ve duyduklarım beni sinirlendirmeye yetmişti. Elimi belime koydum ve “Pardon hanımefendi ama diyelim ki baktım, ne olacak? Ya da Göktuğ seni sevmedi ve tekrar bana döndü, ne yapacaksın?” dediğimde kızın suratı değişmişti.
Bana tokat atmak isteyince elini refleksle yakaladım ve tırnaklarımı koluna batırdım. Kız çığlık atıp elini kendine çekmeye çalışırken sınıfın kapısı açıldı. Önce Göktuğ çıktı. Sonra sınıftakiler... Sinirle kızı Göktuğ'a doğru fırlattım ve yalandan ağlayan kıza “Seni öyle bir döverim ki seni elimden kimse alamaz. Yalvarırsın bana!” dedim.
Herkes merakla ve heycanla bana bakarken Göktuğ yerdeki kıza hemen baktı. Eli eline gittiğinde yüreğim titremeye başladı. Yüreğim bana acı veriyordu. Eskiden olsa benim yanıma gelip benim iyi olup olmadığıma bakan kişi şimdi bir haftalık kıza koşuyordu. Hem kıskanıyor hem de acı çekiyordum.
“Yeşim canım iyi misin?” dediğinde kızın adını da öğrenmiştim. Makyaj manyağı bir kız olduğu çok belliydi. Yüzündeki makyajı çıkarsa acaba gerçekten adı kadar güzel olabilir miydi? Göktuğ bana sertçe bakınca kalbim bir kez daha parçalandı. Benim ona olan aşkımı hiçe saymıştı. Yok etmişti. Kırmıştı.
Bana doğru gelip herkesin içinde “Ne yapıyorsun Gizem?! Ne derdin var?!” dediğinde savunmasız kalmıştım. Onu tercih etmişti. Artık benim için Göktuğ bitmişti.
Gözyaşlarıma değmeyecek birisiydi. Öfkeyle ona baktım ve kızı göstererek “Vay be, Göktuğ Bey daha dün bizim için ölürken şimdi kendine yeni oyuncak bulmuş! Hah! Cidden benden ayrılma sebebin bu kız mı?! Ne kadar iyi bir oyuncusun ve ben de ne kadar salak bir oyuncağım!” dedim herkes bize şaşkınlıkla bakarken.
Sonra elindeki yüzüğe baktım ve gözlerimin dolmasına izin vermeden “Sadece bir haftalık mı bu kız cidden? Parmağındaki yüzüğe bakılırsa birkaç aylık en azından!” dediğimde gözlerinde kırgınlığı gördüm. Hiç umursamadan Yeşim'e dönüp “Ne zaman düğün güzellik?” dediğimde gözlerinden ateş çıkarak bana baktı. Güldüm ve “Bugün olabilir mi acaba? Sadece... Sadece ufak bir tahmin!” dediğimde Göktuğ kafasını eğdi. Bu benim canımı daha fazla yakarken yine de güldüm ve kahkaha atarak “Keşke haber verseydiniz, millet düğünleri bugünmüş! Size yıllar boyu huzurlu evlilikler çok genç dostlarım.” dedim arkasından.
Göktuğ kırgın ve pişman sesle “Gizem, lütfen sus artık!” dediğinde acının öfkesiyle gözüm döndü. Suratına sertçe tokat attım. Göktuğ'un kafası sağa çevrilirken bütün sınıf ve sınıfın harici arkadaşlarımız şaşkınlık içinde baktılar. Tüm koridor inlerken ben arkamı dönmüş ve hızlıca merdivenlerden inmiştim.
Okul kapısına geldiğimde içimde zapt etmeye çalıştığım fırtınaları bırakmıştım artık. Gözlerim dolmuştu. Yaşlar gözlerimden firar ederken birisinin omzuma dokunmasıyla arkamı dönünce Mert'i görmeyi beklemiyordum.
Bana üzgün bir sesle “Gizem ağlamak istersen ağlayabilirsin. Haklısın da. Ben haddim olmayarak senden bir şey isteyeceğim. Beni affet benimle rahatça içini dökebileceğin yere gel.” dediğinde hayır anlamında kafamı salladım.
O bana hiçbir şey demeden benim merdivene oturmamla yanıma çökmüştü. İçimi dökmeye ihtiyacım vardı ama... Mert gerçekten güvenilir miydi, bilmiyordum. İçimde tereddütle dururken kaybetmeyeceğim bir şey olmadığını düşünüp gözyaşlarımı serbest bıraktım tekrar.
Ben hıçkırıklarla ağlarken Mert elini dostane bir tavırla omzuma koymuştu. Hıçkırıklarım hiçbir şeydi. Bugün evleneceklerdi! Bu düşünce kafayı yememe yeterdi. Sinirliydim her şeye. Anılara, geçmişe, kalbime, sevgime... Beni hala ona bağlayan ve kalbimden atamadığım her şeye sinirliydim.
Duygularıma kırgındım. Bir kez olsa doğruya inandığımı düşündüğüm anda her şey bitmişti. Göktuğ'a inanamıştım. Ne şarta ne sebebe ihtiyaç duyarak... kalbimdekileri daha fazla tutamayacaktım artık. “Ben onu çok sevdim Mert! Onu çok sevmiştim.
Ona aşıktım ben! Onu hep sevmiştim. Yıllar sonra onu tanıyabilmiştim ama... Ama beni bir haftada bıraktı ve evlendi Mert! Bugün... Onların düğün günüymüş.” dedim.
Mert hiçbir şey demeyince devam ettim. “Ben onunla hep biz olduk sanmıştım. Hep beni sevecek sanmıştım! Ona koşulsuz, sebepsiz bağlanmıştım! Onun her söylediğine inanmıştım. Onun her yaptığına güvenmiştim. Ben her şeye rağmen onunla mücadele ederdim babasına karşı! Ama... O buna inanmadı!” dedim.
“Gerçekten seni sevse inanırdı Gizem! Emin ol bana sana inanırdı ve güvenirdi. Ama zararın neresinden dönsek kardır. Belki de daha kötü şeyler olacaktı ama bu ayrılık sizi kurtardı.” dediğinde kafamı sağa sola salladım. Daha kötüsü olmayacaktı ve olamazdı.
Her şeyin bitmesi kadar, yok olması kadar kötü bir şey olamazdı. Her şey sadece bitmemişti ki zaten! Kırılmıştı, yarım kalmıştı. Yarım kalarak bitmişti. Hiçbir şey tamamlanmamıştı. Benim ona olan sevgim bitmemişken benden ayrılmak istiyordu. Acaba dün yüzünden mi olmuştu? Geçen hafta söylediklerim mi bunda etkiliydi? Bu ayrılığın sebebi o ciddi olmayan korkuyla söylenen sözler miydi cidden?
Mert ile orada otururken Yeşim denen kız gelmişti yanıma. Yeşim bana yine sırıtıp “Sevgilim için bu kadar kızın talipli olmasına inanamıyorum. Şimdi onu daha fazla sevdim işte. Kıskandım biliyor musun? Ona olan aşkım o kadar büyük ki... Onu her şeyden kıskanıyorum!” dedi bana. Bu durum beni daha fazla öfkelendirirken bana doğru bir zarf attı. Sonra da “Bu düğün davetiyemiz. Bu akşam olacak. Alırsın yerden!” dedi acımasızca. Bakışlarında öyle bir alaylı ifade vardı ki...
kalbime davetiyeyi gördüğüm anda yine bıçak saplanmıştı. Bu olayın ne kadar ciddi olduğunu ve geri dönüşü olmayacağını gösteriyordu. Göktuğ beni gerçekten bırakıyordu! Bizim sevgimiz kök salmıştı kalbimize. Ama Göktuğ o kökleri kesmişti demek ki. Yok etmişti veya yakmıştı.
Mert hem bana hem Yeşim'e baktıktan sonra sert bir ifadeyle “Defol git Yeşim! Göktuğ ile senin evlenme sebebiniz ne bilemem ama çıkar için olduğu çok belli!” dediğinde susması için elimi kaldırdım. Kalbim az sonra söyleyeceklerim için derin bir acı veriyordu her çarpışında. Boğazımda hıçkırıklarım düğümlenmişti.
Mert susarken o da bana küçümseyici bakışlarıyla bakıyordu. Yüzüme sahte bir gülümseme koydum ve “Tebrik ederim gerçekten! Umarım çok mutlu olursunuz! Ama sen onu hiç tanımıyorsun büyük ihtimalle. Hemen sana bir şeyler anlatayım da biraz daha iyi tanı onu.” dediğimde kızın suratını merak duygusu kapladı.
Sormak istese de kendisiyle çelişeceğini bildiği için hiçbir şey demedi. Onun meraklı suratına baktım ve gülümseyerek “Sade çay içer. Kahve de çay da şekersiz olmalıdır. Mühendis olmak istiyor. Beyaz renk giysileri giyinmeyi sevmiyor çünkü beyazı çabuk lekeliyor.
Mavi ve siyah ona en çok yakışan renk. Her zaman filtre kahve içer. Takıntısı olmadığı için rahatsın.
Yemek seçmez ama annesinin yemekleri her zaman onda farklıdır. Yani bu yüzden sakın onunla kavga etme! Parfümünü hep aynı markadan alır. Kısıtlanmaktan nefret eder yani özgür ruhlu birisidir. Seninleyken başka kimseye bakmaz yani sadık birisidir. Bir kıza ne olursa olsun zarar vermez ve sana saygılı olacaktır.” dediğimde Yeşim'in yüzünde minnettarlık hakimdi.
Onu bu halde bıraktım ve kalbim bin parça olmuşken oradan ayrıldım. Mert de peşimden geliyordu. Ona döndüm ve yorgun sesle “Eve gidelim mi Mert! Beni eve götür lütfen!” dedim. Mert onaylayan bir ifadeyle arabasının önüne geldiğinde Göktuğ'un sesini duydum. Ne dediğini tam duyamamıştım ama paniklemiştim.
Onunla konuşmak, isteyeceğim son şeydi. Bu düşüncelerle hemen arabanın kapısını açtım ve içeri girdim. Mert de arabaya oturunca Göktuğ koşarak kapının önüne geldi. Mert bana “Konuşmak istiyor musun?” dediğinde hayır dercesine kafamı salladım.
Yorgun hissediyordum. Bugün çektiğim acı kadar fazla acı çekmemiştim. Sevdiğim hatta çok sevdiğim insandan kazık yemiştim. Yediğim kazıklar beni yormuştu ve bitirmişti. Sadece altı ay içinde başımıza neler gelmişti, ama hepsine sabretmiştik. Şimdi ise... Göktuğ babasına sabredememişti. Babasının zorlamalarına boyun eğmişti. Babasının istediği kızla bugün evlenecekti!
O kadar ruhum yorgundu ki! Eve gidince sadece uyuyacaktım. Araba evin önünde durmuştu bile. Evin önünde durduğunda Mert bana “Yardım edecek bir şey olunca ara lütfen.” dediğinde onayladım bakışlarımla. Sonra da arabadan indim.
Eve girdim ve arkamdan havlayan köpeğimi duymazdan geldim. Odama girdim ve yatağa uzandım. O kadar fazla ağlamıştım ki şimdi sadece duvara bakıyordum ve ağlayamıyordum. Kalbim acıtıyordu.
Gözlerimde geçmiş canlanıyordu. Tüm her şey...
Annemle babam evde değildi. Şirkette görüşme olacaktı. Daha doğrusu aile yemeği... Onlar o yemeğe katılacaktı. Ben de rahatça düşünebilirdim. Bu şekilde birkaç dakika durdum ve sonra ayağa kalktım. Mutfağa gittim. Elime aldığım bıçağa baktım. Acaba yapmalı mıydım? Yapabilir miydim? Doğru muydu bu?
Mutfaktan çıktım elimdeki bıçağı bırakmadan ve elime bir kalem bir kağıt aldım. Yatağa geçtim. Bir dakika içinde ölmek istiyordum. Zaten bundan sonra çok fazla yaşayamazdım. Gözlerim tekrar yaşardı ailemi düşündüğümde. Onlara bu acıyı yaşatacağım için kendimi suçlu hissediyordum.
Anılarımız tek tek gözümün önünden geçerken gözyaşlarıma hakim olamadım. Sonra Selin geldi aklıma. Onu da düşündüm ve gülümsedim. Gözyaşları içindeydim. Onun o iyi kalbine bunu yapmak çok zordu.
Sonra da Göktuğ... Onun canımı acıtmasını beklemiyordum. Bana kıyamazken bunu yapması çok canımı yakmıştı. Bileğime götürdüğüm bıçağa bakarken affedilmek istiyordum sadece. Yaptığım şeyden dolayı affedilmek... Bu acıya dayanamadığım için affedilmek...
işte tam o sırada kapı yumruklanmaya başladı. Gözyaşlarım dökülürken bu kişinin kim olduğunu merak ediyordum. Bu yüzden bıçağı bırakmadan ve içimde ufacık bir korkuyla kapıyı açtım. Kağımda nefes nefese kalmış Göktuğ'u görmemle kapıyı kapatmak istedim ama yapamadım. Elini kapıyla duvarın arasına koymuştu.
Ona baktığımda elimdeki bıçağa baktığını gördüm. Bıçağa bakıyordu ve pişmandı. Bana baktı ve sonra pişman bir sesle “İntihar mı edecektin? Benim yüzümden intihar mı edecektin!?” dediğinde güldüm. “Ne istiyorsun? Niye geldin?” dedim kırgın sesle. Göktuğ bana baktı ve beni baştan aşağı süzdü.
Yalvaran sesle “Gizem ben özür dilerim! Bu evlilik gerçek değil bilmeni istedim. Ben senden başkasını sevemem!” dediğinde içimde öfke birikmişti.
Sinirle ona baktığımda Göktuğ yavaşça içeri girdi ve elini yüzüme koydu. Ben kalbimle yine savaş başlatırken “Sen de biliyorsun bunu.” dedi yavaşça. Bakışları bana odaklanmıştı. Yakıyordu bu bkışlar beni kalbimi hızlandırıyor ve kendimden geçiriyordu. Ama olmazdı!
O iyice bana yaklaşmışken onun ummadığı anda onu geriye ittim. Ne olduğunu anlamazca bakarken buruk bir gülümsemeyle “Ben neyi biliyorum biliyor musun Göktuğ? Senin ve Yeşim' in evleneceğini biliyorum. O masum kızın senin ona aşık olduğunu zannettiğini biliyorum!” dedim ve kapıyı gösterdim.
Bana kırgın ve buruk bir terbessümle baktı ve sonra “Biliyorum bana kızgın ve kırgınsın Gizem. Ama şunu bil ben hep seninleyim! Kalbimle ve ruhumla... Umarım bir gün beni affedersin!” dedi ve gitti. Onun arkasından kapıyı kapatınca elimdeki bıçağa baktım. Sonra da bir karar aldım. “Ölmeyeceğim, intikam alacağım ve düğünde olacağım! Hiçbir şey yaşanmamış gibi...” deyip kuaför arkadaşımı aradım.
Ondan randevu aldıktan sonra da dolaptan elbiselerime baktım. Dolaptaki en güzel elbiseyi elime aldım ama çok beğenmedim. Güne en uygun elbise siyah veya kırmızı renklerde olmalıydı. İşte ben bu düşüncelerle elime gelen siyah kırmızı elbiseye baktım. Sonra da gülümsedim. Bu elbise çok uygundu.
Elbisenin yarısı kırmısı yarısı siyahtı. Kırmızı tarafında siyah danteller, siyah tarafında kırmızı danteller vardı. Gül şeklindeki dantellerin ortasında taşlar vardı. V yakaydı ve sıfır kolluydu. Bu elbiseyi o zaman çok beğenerek almış ve hiç giymemiştim. Bugün bunu giyecektim. Elbisemin önü kısa arkası uzundu. Bunun altına onunla takım olan ayakkabılarımı giyindim. Kırmızı ve siyah güllü bu ayakkbılar dolgu topuktu. Rahat ve dolgu topuk bu ayakkabıya bayılıyordum.
Davetiyeyi elime aldım ve düğün salonunun nerede olduğuna baktım. Çok uzak bir yerde değildi. İki mahalle vardı aramızda. Kuaföre yakındı.
Bugün her şeyin en güzeli olacaktım bu yüzden makyajımı koyu ama kusursuz yaotıracaktım. Kuaföre gitmek için hazırlandım. Evden çıktım.
2 SAAT SONRA... KUAFÖRDE...
“Aç gözlerini tatlım! Bütün iş bitti!” dediğinde gözlerimi açtım ve ayndaki bana baktım. Ço güzel bir saç modeli ve makyaj yapılmıştı. Kırmızı bir ruj sürülmüştü dudaklarıma. Biraz allık sürülmüştü. Göz kapaklarıma far sürülmüştü ve gözlerime uzun eyeliner çekilmişti. Kirpiklerim kıvrılmıştı ve rimel sürülmüştü. Hafif bir highlighter eşliğinde de parlatılmıştım.
Saçlarımın uçları dalgalandırılmıştı. Sağ tarafımdan başlayan örgü sol tarafta bitmişti. Sonra da biraz çiçekli tokalarla süslenmişti. Aynadaki yansımama baktım ve gülümsedim. Kuaför arkadaşım Aysun'a sarıldım. Sonra da ücreti ödeyip çıktım.
Şimdi de sırada düğün salonuna gitmek vardı. Bu düşüncelerle yürümeye başladım. Düşündüğüm zaman bu ilişkide hep benim canım yanmıştı. Kaçırılan bendim, intikam için kullanılan bendim, ayrılan bendim. Yani hep bana zarar veriliyordu. Göktuğ hep sağlamdı. Neden onun canını yakmamalıydım ki? Neden hep benim canım yanmalıydı?
Düğün salonunu görmüştüm. Kır düğünüydü. Gelin ve damat gelmişti. Yani tam vaktinde gelmiştim. İçeri girdiğimde hemen karşımda ve az ileride oln masaya doğru ilerledim. Göktuğ bana odaklanmıştı ve gözlerini benden alamıyordu. Az önce gürültü dolu olan ortalıkta şimdi hiç çıt çıkmıyordu. Herkes susmuş ve beni izliyordu. Sadece topuklumun yankıları vardı.
Yeşim'in önüne geldiğimde elindeki mikrofonu aldım onun şaşkın bakışları arasında. Sonra da Göktuğ'un babasının gözlerine bakarak konuşmama başladım:
“Çok değerli düğün sahipleri ve misafirler,
Öncelikle hepiniz hoş geldiniz! Şimdi siz benim kim olduğumu merak ediyorsunuz kesin. Ben Göktuğ Bey'in eski sevgilisi Gizem!
Hemen çok kısa konuşup sizi bırakacağım. Öncelikle gördüğünüz kişi beni sevgisine inandırmıştı. Hem de çok... Onun için her şeyi yapmıştım.
İlişkimiz boyunca acı çeken taraf ben olmuştum ama bunu fak edemeycek kadar aşıktım ona. Kaçırıldım, krizler geçirdim, ve bir hafta öncesinde de haberim olmadan bırakıldım.
Masada gördüğünüz bu çifte saygım sonsuzdu ama herkesin huzurunda şunu söylemeliyim ki Yeşimciğim Göktuğ hala beni seviyor. Benim evime geldi ve büyük ihtimalle bundan haberin yok!
Göktuğ Bey burada babasının zoruyla evleniyor sayın misafirler! Çünkü babasının bizimle bir derdi var.” dedim ve ardından herkesin uğultuları arasında gülümseyerek boynumdaki yüzüğü çıkardım.
Yeşim'in gözleri yaşarırken Göktuğ şaşkınca ve kırgınca bana bakıyordu. Yüzüğü Yeşim'in yüzük parmağına taktım ve kulağına “Her şeyi biliyorsun artık, bu gerçeklerle mutluluklar!” dedim. Herkes birbirine girerken ben oradan ayrılmak istemiştim.
Ama olmamıştı. Çünkü bir silah patlamıştı. Silah sesinin geldiği yöne korkarak baktıktan sonra “Yeşim benim!” diye bağıran bir genç gördüm. Bize yakındı ve o da benim gibi misafir olarak gelmişti. Sanırım onun sevgilisiydi Yeşim. Çocuk bir takım elbise giyinmişti. Siyah saçlı ve mavi gözlüydü. Gayet yakışıklı bir çocuktu ve şimdi elinde silahla vardı. Bize doğru tutuyordu.
Herkes korkuyla kafasını eğdiğinde Yeşim hızla ayağa kalkmıştı. “Git buradan Demir! Ben seni sevmedim hiçbir zaman!” dedi bağırarak. Göktuğ ile ben şaşkınlıkla birbirimize bakarken her şey bir anda olmuştu. Demir önce çıldırmıştı ve silahı Göktuğ'a doğrultmuştu.
Ben o anki korkuyla Demir'in silahının önüne atlamıştım. Sonrasıysa bir silah sesi ve benim ellerimde kanı görmem...
Göktuğ koşarak beni kucağına alırken babası ambulansı ve polisi aramıştı. Bense elimdeki kana bakıyor ve karnımdaki derin acıyla cebelleşiyordum. Nefesim kesik kesik çıkıyordu. Derin nefesle alamıyordum.
Göktuğ ağlıyordu ve sesi bulanık geliyordu. Sonunda istediğim olmuştu ve ben bu acıyla yaşamayacaktım. Göktuğ'u başkasıyla görmenin acısıyla yaşamayacaktım.
Yavaş yavaş elimi onun yüzüne çıkardım ve “Bir şey... Bir... Şey sora... cağım sana. B- ben s-seni ç-çok s-sevdim. S-sen se-sevdin mi?” dediğimde Göktuğ ağlayarak bana baktı.
Babasına “Ambulans nerede?!” diye bağırdıktan sonra bana baktı ve yüzümü okşayarak “Sus Gizem, sus! Konuşma lütfen! Gizem bende kal lütfen!” dedi ağlayarak. Onun yüzü daha da bulanıklaşırken yavaşça gözlerim karardı ve yukarı doğru çıktığımı hissettim.
Bölüm etkileşimi
